Thursday, December 23, 2021

Eşofman, hayatı ve kendimi ciddiye almamı engelliyor.

 


Bu ara giyinişimizle ilgili önemli bir sorun gözüme çarpıyor. Kışın vücudumuzun üst tarafımıza kat kat kıyafetler giyiyoruz ama altımıza sadece tek bir katman giyiyoruz, bu çok saçma. Üstümde atlet, tişört, kazak, hırka gibi bir sürü şey olurken altımda sadece tek bir pantolon ya da tek bir eşofman altı oluyor, bu nedenle üst bacağım üşüyor genelde. Bacak atleti gibi bir giysi olmalı bence. Tayt gibi sıkı ya da külotlu çorap gibi sentetik olmamalı. Bacakları sakince sarmalayan tatlı pamuk bir giysi olmalı. Ayrıca nasıl olacağı henüz gözümün önünde canlanmıyor ama bacak hırkası gibi bir şey de denenebilir. Belki belden dize kadar inen, şort tarzında, pantolonun üstüne giyilecek yün bir hırka gibi olabilir bu.


Görsel: Andrew Wyeth

İçim boşalmış, kendimi biraz kitapla doldurayım.

 


Geçen hafta Mehmet Deniz ve Ece, Yalıçapkını evinden çıkmaları gerektiğini, istersek bizim 10 gün kirası ödenmiş o evde kalabileceğimizi söyledi. Buna çok sevindim; çünkü her yazarın hayali güzel manzaralarda bulunmak ve oraların tadını çıkarmaktır. Üstelik resimlerim için de güzel imgeler toplayabilirdim bu güzel ortamı deneyimlerken. 

Barış'la hazırlanıp aynı gün Yalıçapkını evine yerleştik. Eve yerleşince nehire sıfır verandaya çıkıp rüzgardan uçuşan sazlıkların sesini dinleyerek soğuk havayı içime çektim. Sadece kuşların ve yaprak hışırtılarının sesinin duyulduğu, etrafında tek bir insanın bile olmadığı bu doğa evi, güzelliğiyle beni o kadar etkiledi ki evde bulduğum birayı açıverdim hemen. Salondaki masaya kurulup camdan dışarıyı hayran hayran izleyerek yazı yazmaya koyuldum. Bir süre sonra biram bitti, evde başka bira yoktu. Az bir şey rakı vardı, normalde farklı içkileri karıştırmayı sevmesem de mecburen rakıyı da içmek zorunda kaldım. Rakıyı içerken Yasemin'e evi ve evin manzarasını içeren birkaç fotoğraf attım. Yasemin ev çok güzel olduğu için ne içsem haklı olduğumu söyledi. Sonraki günler evin huzurlu sessizliği içinde bol bol kitap okudum. Ecem'in verdiği Kadınlar Ormanı kitabını bitirdim. Hem kitap hem ev çok güzel olduğu için ikisinin kombinasyonu da harika oldu.

Yalıçapkını evinde sanki şehir dışında yaşıyormuş gibi oldum. Hiç merkeze gidesim gelmedi. Bahçedeki şezlongda üstüme battaniye alıp kahve içtim sabahları. Akşamları yaratıcı yemekler yaptım. Öğlenleri ise Barış'la cigara içtik. Nereye baksak manzara o kadar güzeldi ki "ne içsek haklıyız" diye düşündük hep. Bir ara Yasemin bize geldi, bahçede ateş yaktık. Ateşle mücadelemiz çok inişli çıkışlı oldu. Öyle ki bir spikerin bu ateş yakma müsabakasını sunması gerektiğini düşündüm. Şöyle bir sunum olabilirdi: "Evet Barış ince bir odun atıyor ateşe, maalesef odun ateşi boğdu ve dumanlar çıkmaya başladı, begüm ufak bir kuru yaprak atarak ateşi tekrar harlamaya çalışıyor, AMAN TANRIM odunlardan biri devrildi, heyecanlı dakikalar, devrilen odunun terlediği göze çarpıyor, acaba yaş odun mu kullandı ateş yakma milli takımı, Yasemin'in alanına yanan bambulardan biri devriliyor, yasemin bambuyu fark etmedi, yasemin bugün formunda değil mi yoksa, begüm Yasemin'in bambusunu alıp ateşe geri attı ama bambu yanlış taraf gitti." Bunun gibi şeyler söyleyebilirdi sunucu.

Normalde masal evinde 1 hafta kalmayı planlamıştım ama 5. gün hava birden soğuyunca çok üşümeye başladım. Ayrıca yağmur yağıyordu, yağmurda bahçeye de verandaya da çıkılamadığı için eve hapsoluyordu insan, bu nedenle yavaştan gerçek evime dönmeye karar verdim. Yağmurun delicesine yağıp havanın kapkaranlık olduğu o son gün, bir ara içime dolup taşan ilhamla birlikte siyah ukulelemi alıp balkona çıktım. Sağanak yağmurun ve hışırdayan sazlıkların sesine uğursuz ukulele melodilerimle eşlik ettim. Ben öldükten sonra diğer tarafta hayatımla ilgili bi belgesel hazırlanırsa kullanılabilecek atmosferik ve büyülü bir andı bu.


Görsel: Jeremy Miranda

Sunday, November 21, 2021

Belki dünyada tanıdığım sevdiğim insanların sayısı azaldıkça ben de siliniyorumdur biraz.

 


Bütün gün Kadıköy'ü bir aşağı bir yukarı arşınladıktan sonra, en sonunda kendimi sıcak eve atabildim. Şarap içip kırmızı marul yatağında peynir ve somon füme yiyorum şimdi. Yazı yazmak için harika bir zaman.

İki gündür İstanbul sokaklarında kulaklıkla müzik dinleyip fotoğraf çekerek sergi geziyorum. Sanat olmasaydı ne yapardım hiç bilmiyorum. Bütün gün yazı yazıp, fotoğraf çekip, resim yaptığım yetmezmiş gibi kendim bunları yapmadığım esnada da bunları yapan diğer kişilerin yaptıklarına bakıyorum. Sanırım dünyamızda sanat diye bi şey olmasaydı yetkili mercilere ulaşıp “beni buraya neden yolladınız?” diyerek hesap sorardım.

Dün Taksim’de gezdiğim sergiler arasında en çok Meşher’i beğendim. “Kadın sanatçıların yüzyılı” başlığında toplamış eserleri bayağı samimi buldum, kadın sanatçılar yaptığı resimler aracılığıyla benimle dertleşiyormuş gibi geldi. Özellikle portrelerdeki ilginç yüz ifadeleri ve huzuru çağrıştıran ev içi ve oda içi çizimler ilgimi çekti.

Bugünse Kadıköy’de fotoğraf çekerek ara sokaklarda gezinirken tesadüfen Nelumbo isimli bir galerinin önünde buldum kendimi. Hemen içeri girdim. Benim yaşlarımda bir kadının “mutsuzluk” teması üzerine sıradan kağıtlara ayakkabı boyası sürerek yaptığı resimlere baktım. Çeşit çeşit duygular, hayal kırıklıkları ve yaşamdan kesitler gözümün önünden film şeridi gibi geçti sergiyi gezerken. O esnada, resimleri yapan sanatçı mekanda olduğu için kendisiyle tanışma fırsatı da buldum. Çok tatlı birisiydi. Resimleriyle ilgili duygu ve düşüncelerimi ilettim ona hemen.

Eve gelip Instagram’ı açtığımda Dalyanlı orta yaşlı bir kadının kitabımı övdüğünü gördüm. Çok mutlu oldum. Geri bildirim almak ve yaptıklarının bir yerlere ulaştığını görmek çok güzel bir his. Bunu kendi hayatımda öğrendiğimden beri beğendiğim her sanatçıya olumlu geribildirim vermeye çalışıyorum. Hayat böyle daha doyurucu oluyor benim için.


Görsel: Filiz Çağın

Friday, November 5, 2021

Karanlık dehlizlerimizle temasta kalalım.

 


Bugün havadan pek memnun değilim. Biraz daha kapalı olabilirdi bence hava. Ama sonuçta kasım ayındayız. Bir yaz gününde olmadığımıza şükredelim.

Bundan 9 ay önce yoğun alkol kullanımı, kötü beslenme, ekran bağımlılığı, Türkiye'de yaşama ve mizantropiden kaynaklanan bir depresyona girmiştim. Depresyona sık sık girip çıkan bir insan olarak, sümük gibi gezindiğim bunalımlı süreci fazla uzatmamak adına hemen sadık antidepresanım cipralexe başladım. Fakat cipralex bana her zamankinden daha fazla yan etki yaptı. Sürekli uykulu uykulu gezdim. Yaklaşık 6 ay uykulu bir şekilde gezip kendime sürekli "Acaba şu an 10 üstünden kaç uykum var?" sorusunu sorduktan sonra, sürekli bu soruyla yaşamak saçma geldi. Cipraleximi yarıma indirdim. Şimdi 3 aydır yarım cipralexle hayata devam ediyorum. Dozum çok iyi. Tıpkı insanın 50 cc bira eksik doğmuş olması gibi, yarım cipralex de eksik doğmuş olabileceğini düşünüyorum. Yarım doz sayesinde insan, hem karanlık taraflarıyla temasta kalıyor hem de çok kötü hissetmiyor kendini. Harika bir kıvam bu. Keşke sonsuza dek yarım cipralex içebilsem. Ama herhalde 1 sene sonra bırakırım. Yarım lustral nasıldır onu da merak ediyorum aslında. Belki bir sonraki depresyon dönemimde de onu denerim.

Bir süredir hayatımda önemli bir gelişme olmuyor. Kitabım, benim vapur satıcılığım haricinde fazla satmadı. Ne kariyerimde ilerleyebildim ne de para kazanabildim. Alkol, sigara, tatlı ve ekran bağımlılığı çevresinde mücadele verip duruyorum. Komşularımdan nefret ediyorum. Topluma olan nefretimin simgesi gibi oldu komşular. Bugün yine hayatıma bakıp "iyi ki çocuk yapmamışım" diyorum. Agucuklu, bugucuklu mizantropi çok fazla içsel çelişkiye yol açardı. En iyisi hayata şu basit ilkelerle devam etmek:

İçmeyebiliyorsan içme,

Abur cubur yemeyebiliyorsan yeme,

Sosyalleşebiliyorsan sosyalleş,

Spor yapabiliyorsan yap.


Görsel: Christophe Jacrot

Monday, October 25, 2021

Atmosferde parçalanan meteor tozuna alerjim olsa çok saçma olurdu.


Sanatla yaşamak bana çok uydu. Hep kendini aramak, dışarıdan ilham almak; estetik zevkleri, duyguları ve zekayı koordine ederek bunları bir ürüne dönüştürmek harika bir hayat tarzı. Zaten kendiliğinden, dürüst ilişkileri ve deneyimleri gerektiriyor. Böylelikle doğru bir dışsallığa götürmüş oluyor beni. Sadece fazla içip dağıtma riski var ama onu da hassas sağlığım sayesinde aşıyorum. 

Sunday, October 3, 2021

Kuşların göbekli olması çok komik

 


Dün göle karşı oturup goril siluetli dağlara bakarken fark ettim, kuş gözlemcisi olmak benim için fazla sınırlayıcı olurdu. Mesela kuş gözlemcisi biri o esnada oradan geçen çok ilginç bir böcek görse onu gözlemlemeyecek mi? Ya da goril siluetine benzeyen bir dağ görse ona hayranlıkla bakmayacak mı?

Kuşlar benim de ilgimi çekiyor ama doğanın geri kalanıyla da eşit derecede ilgileniyorum sanki Değişik böceklere, dağlara, kumlara bakmayı seviyorum. Demek ki ben doğa gözlemcisiyim. Hatta şimdi düşündüm de, şehre gittiğimde etraftaki insanları, ilginç tabelaları ve çöp kutularını da gözlemlerim, bu yönümde belki bana dünya gözlemcisi denebilir. Bütün bunlara ek olarak yıldızlara bakmayı da sevdiğim düşünülürse, belki de evren gözlemcisiyimdir ben. O zaman kendimi en gelen kavramla ele alıp varlık gözlemcisi demem yerinde olur. 

Şimdi düşündüm de hiçlik de ilgimi çekiyor. Sadece orada olanları değil, o sırada orada olmayanları da sık sık düşünürüm. Gözlemciliğimin sınırsızlığı, gözlemci yönüme isim bulmayı zorlaştırıyor. 

Her neyse, ben bütün bunları düşünürken gölden bir flamingo geçti.

Saturday, September 25, 2021

Eski dertlerim eskimiş görünüyor




 23.07.2021

Bugün Barış'ın arkadaşı Özgehan, onun eşi Sarah ve 2 küçük kızları bizim eve misafir oldu. Kızların biri 3 biri 5 yaşında. Çok akıllı ve esprili kızlar. Üstelik tek bir piyano sandalyesine birlikte sığabiliyorlar. Anneleri Kanadalı olduğundan mıdır nedir, aşırı düzgün geldiler bana. Dalyan'da yaşasalar arkadaş olabilirdim onlarla. İnsanın 3 ve 5 yaşında arkadaşları olması ilginç olurdu doğrusu.

Geldikleri gün minik arkadaşlarımla önce biraz piyano çaldık. Piyanonun en kalın notasını “kapıyı çalan dinozor” olduğunu söylediler. En ince notasının ise kuş sesi olarak yorumladılar. Piyano çaldıktan sonra biraz koltukta oturup kaka üzerine kısa bir sohbet ettik. Sonra arkadaşlarım çok coşup çığlık atmaya başladığı için annesi onları başka yere götürdü.

Ertesi gün minik arkadaşlarımla tekrar buluştuk. Birbirimizin ismini değiş tokuş ettiğimiz komik bir oyun oynadık. Ben Sibel oldum, Sibel Emel oldu, Emel ise Begüm oldu. Çok güldük. Sonra giyinip denize gitmek için yola çıktık. Yolda minik arkadaşlarım babaannelerinden öğrendikleri göz devirme hareketini gösterdiler bana. Gözlerinin içindeki yuvarlağı o kadar güzel döndürüyorlardı ki onları büyülenmiş gibi izledim. Göz devirmeyi birkaç kere ben de denedim ama onlar kadar güzel yapamadım.


Görsel: Henri La Sidaner

Friday, September 24, 2021

Hayatın hepsi bu kadar mı?



Yaşam boşluğumu nasıl dolduracağımı bulamıyorum sanki bu aralar. Hayatta neler var şöyle genel bir bakalım. Bir öz bakım rutini var insanın, yemek yapıp yemek, duş almak, spor yapmak, evi temizlemek vb. Sonra ilgi alanları var, kitap okumak, film izlemek, müzik aleti çalmak vb. Sonra iş işleri var, artık ne iş yapıyorsa o. Bir de hayatın sosyal yönü var, zaman ayırıp arkadaşlarla görüşmek, onlarla içip eğlenmek falan. Bunlara ek olarak bir de yeni yerler görmek gibi farklı deneyimler var. Yeni deneyimlere sinemaya, tiyatroya, konsere, stand upa, sergiye gitmek de eklenebilir. Bunun dışında bir şey yok sanırım hayatta, hepsi bu kadar.

Şu an kendimi boşlukta hissettiğime göre bende bunlardan biri azalmış olmalı; ama hangisi bilmiyorum. Kendime fiziksel olarak iyi bakıyorum onda sorun yok. İlgi alanı bakımından da yeterince zaman ayırıyorum onda da sorun yok. İş olarak yazı yazıp, resim yapıp bunları tanıtıyorum yeterince, onda da sorun yok. Arkadaşlarımla görüşme de tamam, o da sorun olamaz. Sanırım yeni deneyim eksildi bende bu ara. Bayadır yapmıyorum böyle bir şey. Çok uzaklara gitmekle uğraşasım yok ama bir etkinliğe ya da yandaki şehirlerden birine birkaç günlüğüne gidip fotoğraf çekmek ve yorgunluktan kendimi unutuncaya dek yürümek bana iyi gelebilir. Evet, aradığım şey bu hakikaten.

Sunday, September 12, 2021

Sonbaharın gelişini black metalle karşıladım

 


İnsanlar bir süredir sonbaharın geldiğini söylüyordu ama bizim eve henüz gelmemişti sonbahar. Ben hala vantilatör hatta öğle saatlerinde biraz klima açıyor, şort ve tişörtle geziyordum. Ama dün gece her zamankinden daha kalın şeyler giyip yattıktan sonra gece hiç terlemeyince fark ettim, sonbahar bizim eve de gelmiş artık. Her gün sıcaktan patladığım çalışma odamda şu an uzun kollu ve uzun bacaklı pijamayla oturuyorum. Kahvemi yaz mevsiminden kurtuluşumuza içiyorum.

Bu aralar keyfim yerinde. Books & Cookies'de sergi açtım. 2 resmim satıldı. Sonra bir kral mezarları resmi yaptım, daha yapım aşamasındayken o da satıldı. Bugüne dek satılan resim sayım 7 oldu böylelikle. İnsanlar beni yeteneksiz hissettirmiyor sağolsunlar. Ayrıca Books & Cookies'de joker eleman olarak çalışmaya başladım. Kendime bir sorumluluk yaratıp konfor alanımdan çıkmaya çalışıyorum.

Şu sıralar çok şişmanladım. Şişman olmayı sevmedim, insanların çılgınca kilo vermeye çalışması normalmiş. Özellikle göbek çok can sıkıcı bir şey. Ondan kurtulmak için hemen hemen her gün yoga yapmaya başladım. Tatlı yemeyi baya azalttım. Kilomda ve göbeğimde henüz bir azalma yok çünkü hamur işi şeyler yemeye devam ediyorum. Balon göbeğimden kurtulmak için hamursalları da biraz azaltmam gerek.

Yaz bittiğinden midir nedir, Dalyan'ı bir başka sevmeye başladım. Aşı Koyu çok güzel bir yer. Günlüklü de süper bir yer. Yalıçapkını ve Melek Anne de nefis. Books & Cookies zaten harika. Havuz çok tatlı. Sevgi yolu ve Kefal'i de seviyorum. Küresel ısınma Dalyan'ı yeryüzünden silene dek burada yaşayacağım sanırım.

Görsel: Akihiko Makiya

Sunday, July 25, 2021

Duş alırken bile terliyorum. /Liva

 



Bu aralar çok mutluyum. Çünkü KİTABIM ÇIKTI. Evet yanlış duymadınız, kitabım çıktı! 2 gündür kitabımla yatıp kitabımla kalkıyorum. Bence çok güzel olmuş kitabım. Onu görünce içimi bir mutluluk kaplıyor. Mesela yarın falan ölsem fazla üzülmenize gerek yok "Zaten kitabı çıkmıştı." dersiniz.

Bu arada bana kitabevi kitap yollamadı henüz. Yasemin sipariş etmiş Shopier'den, ona geldi kitap, ben de onun kitabını aldım o daha okumadan. Çünkü bana kitap gelmesini bekleyecek sabrım kalmadı. Kendi kitabıma para vermek de saçma olurdu. Kitabımın ön satışa çıkmasıyla, tanıdığım birkaç kişi alıp yavaş yavaş okumaya da başladı kitabı. Dolayısıyla ilk geribildirimler gelmeye başladı. Abimin arkadaşı Sinan, kitabımın olaylara uzaktan bakmayı, gözlemciliği ve genel olarak yabancılaşmayı çok iyi verdiğini söyledi. Kitabı okuduktan sonra ona da kendi hayatı üzerine yazma isteği gelmiş ve geçen gün Büyükada'da tabağına konan bir arı köftesini yediğinde aklına benim kitabım gelmiş hemen, Begüm olsa "Siz hiç köfte yiyen arı gördünüz mü?" diye başlık yapardı bu durumu diye düşünmüş. Yani benim okuyucumda yaratmak istediğim bütün etkileri kendi ağzıyla yazdı Sinan bana. Demek ki kitabımı doğru anlamış. Bu beni mutlu etti.

Sinan kitapta en çok 2013 ve sonrasını beğenmiş. Herkesin kitabın farklı yerlerini beğenmesini ilginç buluyorum. Ecem başlarını, Pınar sonlarını, ben ortalarını beğeniyorum. Bahar 2011'i beğenmişti. Barış kitabımı "genel olarak komik bir kitap" olarak okumluyor. Daha fazla okuyucu ve daha fazla geribildirim için sabırsızlanıyorum. 

Eğer siz de kitabımı okumak isterseniz, ön satış linki olan şu linkten https://www.shopier.com/ShowProductNew/products.php?id=8198531&sid=UDIxb1hhRWQ0UHlUOVRSNTFfNV8gXyA= satın alabilirsiniz. Yakında raflarda da olacak ama o kadar beklemenize gerek yok, hemen alın bence. Kitabı okuduktan sonra bana kitabın nerelerini beğendiğinizi, nerelerini beğenmediğinizi yazarsanız çok mutlu olurum. Bu geribildirimler beni heyecanlandırıyor ve geliştiriyor. 

Bu arada ikinci kitabımı düzenlemeye başladım bile. 

Yeni kitaplarda yeniden buluşmak dileğiyle.

Wednesday, June 23, 2021

Terliklerim benle birlikte niye buraya gelmemiş. /Barış


İstanbul burası. Teyzemin resim atölyesi olarak kullandığı evdeyim. Yıllık İstanbul ziyaretimi gerçekleştirmek üzere buraya geldim. 1 ay kalacağım. Evin etrafı yeşilliklerle dolu. Pencereyi açtığımda martı sesleri içeri doluyor ve kafamı balkondan çıkardığımda güzel bir mimarisi olan eski bir köşk görüyorum. Evde küçük bir balkon ve küçük bir bahçe var. Her odada teyzemin yaptığı resimler asılı. Resimleri gördükçe benim de resim yapasım geliyor.

İstanbul’a geldiğimde artık kendimi köylü gibi hissetmeye başladım. Bizim Dalyan’daki yaşantımız İstanbul’daki yaşantıdan çok farklı. Dalyan’da sürekli eşofman giyiyorum ya da şortla geziyorum. Dağda, taşta, ormanda, kumda gezdiğim için ayakkabılarımın hepsinin tipi kaymış oluyor. Ama Dalyan’da herkes genel olarak rahat ve serseri bir görünüme sahip olduğundan rengi kaçmış tişörtlerle gezmek ya da tozlanmış ayakkabılarla gezmek bana hiç garip gelmiyor. İstanbul’da ise insanlar şıkır şıkır giyiniyor, ayakkabıları tertemiz, herkesin kıyafeti sanki yeni alınmış gibi, hiç eskimemiş. Onların yanında kendimi sokak çocuğu gibi hissediyorum. Ayrıca 4 yıldır İstanbul’da yaşamadığım için buradaki ulaşım ağlarını da iyice unutmuşum. Hayatım toplu taşıma araçlarında geçmiş olmasına rağmen nereye nasıl gidilir, bütün bilgiler kafamdan silinmiş.

Bugün işlerin benim için yolunda gitmediği bir gündü. Sabah bazı işleri halletmek için metroya binip alışveriş merkezine gitmeye karar verdim ama Üsküdar metrosunu bir türlü bulamadım. Metro sağ taraftaymış, ben önce sağa, sonra vazgeçip sola, sonra tekrar sağa gittim. Ne yöne gitsem “sanki ters yöne gidiyorum” hissi vardı içimde, bu nedenle sürekli yön değiştirip durdum. Sonunda metro istasyonunu bulup turnikeden geçtim ama geçtiğim turnike Marmaray’a ait değilmiş, Üsküdar–Çekmeköy metrosuna aitmiş (böyle bir metro olduğunu bilmiyordum). Sonra görevli beni doğru metroya yönlendirdi fakat boşuna akbil basmış oldum. Ayrıca Marmaray metrosunun turnikelerinden geçemedim çünkü bir kere akbil bastıysan tekrar basabilmek için YARIM SAAT beklemen gerekiyormuş. Görevliye, bir şeyler yapamaz mısınız, kaçak gireyim mesela, zaten demin akbil bastım, dedim. HES kodu olayı olduğu için bir şey yapamam, dedi.  Ama tuvalete gidip orada akbil basarsam yarım saat bekleme sürem iptal olurmuş. Ben de tuvalete gittim mecburen. Tuvalete 1 liralık akbil bastım. Sonra geri gelip Marmaray’a bindim, 6 lira da oraya akbil gitti. Güne Üsküdar metrosundaki bütün turnikelere akbil basarak başlamış oldum. Sonra 1 durak yol gidip Nautilus’a geldim.

AVM girişinde HES kodu soruyorlar, hep unutuyorum. Şehirli insanlar ellerindeki telefonlarda HES kodları sayfası açık bir şekilde giriyor AVM’ye. Ama ben köylü olduğum için bunu yapmak aklıma hiç gelmiyor. Karşıdan karşıya da zaten bir tedirgin geçiyorum, “karşıdan karşıya böyle mi geçiyorduk?” diye düşünüyorum içimden hep karşıdan karşıya geçerken. Kalabalıklar dikkatimi dağıtıyor.

Nautilus’a varınca, geçen gün aldığım şortu değiştirmek için Migros’a gittim öncelikle. Artık şişko birisi olduğumu kabullendiğimden şortu M beden almıştım ama o kadar şişko değişmişim herhalde ki M beden bayağı büyük geldi, S’si ile değiştirdim. Migros’taki işimin çok kolay hallolmasına biraz şaşırdım; çünkü bence bugün işlerin hiç yolunda gitmeyeceği bir gündü. Böyle günleri nerede görsem tanırdım. Ardından Barış’a bel çantası ve ip almak için Decathlon’a gittim. Bel çantası ve ipi aldım. Fakat ipi yanlışlıkla kırmızı yerine yeşil renk almışım, tam ödemeyi yapmak için şifremin son hanesini tuşlarken Barış’ın yeşil değil kırmızı ip istediği aklıma geldi. Kasadaki kız şifreyi yanlış girin bari, işlemi iptal edeyim, dedi. Ödeme işlemimi iptal ettikten sonra yeşil ipi kırmızı iple değiştirip tekrar ödeme yaptım.

Decathlon’dan çıkınca birkaç ayakkabıcıya gidip ayakkabı denedim ama hiçbirini beğenmedim. Ayrıca her mağazaya girdiğimde nedense alarmları öttürdüm. Güvenliklere, neden bugün hep ötüyorum diye sordum. Kredi kartlarım nedeniyle olabilirmiş. Bu tedavisi imkansız bir hastalıkmış. Her neyse, canım sarı bir ayakkabı almak istiyordu. Bu sefer beyaz almayacaktım, beyaz ayakkabılarımı hemen pisletiyordum. 

Beyaz ayakkabı almak çok kolay oluyor, her yerde satılıyor, ayrıca kendimi Wimbledon tenisçisi gibi hissettiğim için de hoşuma gidiyor ama son 6 ayakkabım beyazdı, ömürleri çok kısa oldu. O yüzden başka bir renge geçme zamanı geldi. Bir sürü mağazaya bakmama rağmen ve hepsinin girişinde ve çıkışında ötmeme rağmen Nautilus’ta kafama göre ayakkabı bir türlü bulamadım. En son Greyder'in mağazasına girdim, orada güzel bir ayakkabı buldum ama o da 449 liraydı. Satıcı, isterseniz Optimum AVM’de outlet mağazamız var, orada yeni sezon olmayan normal fiyatlı ürünlerimize bakabilirsiniz, dedi. Ben de çılgın bir kararla Optimum’a doğru yol aldım. Biraz da Optimum'un mağazalarında ötecektim.

Optimum AVM’ye gitmek için metro istasyonuna doğru yola koyuldum. Yıllar sonra metroya binmek zevkli oldu. Bir otobüs, bir metrobüs gibi kötü değil metro. Uzun yollar tepiliyor, yürüyen merdivenler çıkılıyor iniliyor, adeta bir mühendislik harikası. Metro’dan inip AVM’ye giden yolu yürürken sağanak yağmura yakalandım. Bir sokak çiçekçisinin tentesine sığındım. Baktım yağmur durmuyor, mecburen en yakındaki pastaneye oturdum. Yağmurdan kaçmaya çalışan insanlara ve boy boy dikilmiş ıslak binalara bakıp çayımı içtim. Pastaneci çok iyi bir insandı, bana bir tane tulumba tatlısı ikram etti. Pastanede yeterince vakit geçirdikten sonra yağmur durdu. AVM’ye gitmeye devam ettim.

AVM’de ayakkabıcılara girdim hemen, yine mağazalara her girişimde ve her çıkışımda öttüm. Kinetix’in mor bir spor ayakkabısı vardı onu aldım. Bir de converse tarzı sarı bir bez ayakkabı gördüm, onu da beğendim ama onun 37’si yoktu. Mecburen lacivertini aldım. Ayakkabı işleri bitince AVM’den çıktım. Deli gibi yağmur yağıyordu, kafamı dışarı çıkarmam bile imkansızdı. Mecburen tekrar AVM’ye girdim. Yemek yiyerek oyalandım. Yemek bitince yağmur da bitmişti. Taksiye atlayıp eve doğru yol aldım. Yolda, evin adresini bilmediğim aklıma geldi.

Evin adresini sormak için Barış’ı aradım. Neyse ki hemen konum attı,evi bulabildim. Şimdi evdeyim. Demin Migros'tan aldığım şortu denerken fark ettim, şortun içindeki alarmı çıkarmayı unutmuşlar, o yüzden sürekli ötüyormuşum.


Görsel: Juneleeloo

Monday, May 17, 2021

Hangi yıldasın şu an?

 


Çocuk sahibi olmak isteyip istemediğim konusundaki kafa karışıklığımı sonunda çözdüm. Çocuk sahibi olmanın norm olduğu bir kültürde yetiştiğim için, gençken ileride çocuğumun hatta çocuklarımın olacağını düşünmüştüm hep. Başka bir seçenek aklıma bile gelmemişti. Sonra 20'lerime gelip de akranlarımın çocuk ilgisini görünce, bende hiç böyle bir ilgi olmadığını keşfettim. Evlenip çocuk yapan pek çok arkadaşım ve yaşıt akrabam vardı ama benim hayat çizgim onlarınkinden bariz farklıydı, çocuk yapmamış kadınlarla daha ortak görünüyordu benim gidişatım. Ardından rehber öğretmen olup çocuklarla bol bol vakit geçirince çocuk sevgimde bir artış hissettim. Üstüne Barış'a aşık olup Barış'ın da çocuk meselesine olumlu baktığını görünce "olabilir" diye düşünmeye başladım. 

"Olabilir" diye düşündüğüm dönemden bu yana yaklaşık 2 sene geçti. 2 senedir korunmuyoruz fakat çocuğumuz olmadı. Korona pandemisinde olduğumuz için ve hastaneye gitmek sıkıcı bir süreç olduğu için, Barış'ın da benim de doktora gidip bunun nedenini araştırasımız gelmedi. Ben de bu belirsiz ama uzun süreçte bol bol, çocuk sahibi olup olmamanın benim için anlamını düşündüm. Bu işin artılarını ve eksilerini ölçüp biçtim, çocuğu olan arkadaşlarımla konuştum, annelikle ilgili yazılar okudum ve en sonunda çocuk istemediğime kesinlikle karar verdim.

Çocuk istemediğimi kendime itiraf edince şu "olabilir" diye düşündüğüm dönemde bile çocuk işine en fazla %65 sıcak bakabildiğimi fark ettim. Çoğunlukla %50 %50 ya da %60 %40 şeklinde bir oran vardı çocuk isteme ve istememe kararımda. Yani çocuk sahibi olmak içime hiçbir zaman tam olarak sinmemişti. Şimdi ise artık %99,9 istemediğimden eminim. Ne olur ne olmaz diye tekrar korunmaya başlayacağım ve düşük bir ihtimal ama yine de yanlışlıkla hamile kalırsam fetusu aldırma ihtimalim yüksek. Barış da bu kararıma saygı duyuyor.

Şimdi çocuk istemememin benim için en önemli sebeplerini yazacağım. Aslında geçmişteki kendimin verdiği kararlara güvenen birisiyimdir, dolayısıyla bu kararımı sonradan sorgulayacağımı ya da "neden doktora gidip bu işin peşini kovalamadık" diyeceğimi sanmam. Ama yine de gelecekteki kendimin, eski kendimin neden çocuk yapmak istememiş olduğunu merak etme ihtimaline karşı bu konudaki düşüncelerimi toparlamak istiyorum:

1. Çocuk doğurma, emzirme ve bakım sürecinin fiziksel olarak çok hırpalayıcı olduğunu düşünüyorum. Zaten mide sorunlarım ve vidalarım var, bir de hamilelikle kendime eziyet etmek istemem. Çocuğu kucağına al, kaldır, indir derken bel ağrısı olacak, sezaryenle doğurayım derken durduk yere ameliyat olmam gerekecek. Hamileliğin son aylarında nefes darlığıydı, reflüydü bir sürü fiziksel acıyla uğraşacağım. Benim için mutluluğun en önemli bileşenlerinden biri fiziksel esenliktir, bunu birkaç seneliğine bile olsa kaybetmek istemem. Ayrıca uyumak hayattaki en sevdiğim şeylerden biridir, bir kaç yıl uykudan mahrum kalmak da istemem.

2. Çocuk sahibi olmanın psikolojik olarak yıpratıcı olduğunu düşünüyorum. Anneliğin getirdiği hormonların yarattığı duygusallıklar bir kenara, bir insanın annesi olmak bence çok yorucu. Bu çocuğun hastalığı olacak, üzüntüsü olacak, başını belaya sokması olacak, bu tarz durumlarda bol bol olumsuz duygu hissedeceğim. Dönem dönem anksiyete ve depresyon sorunları yaşayan ve genel olarak enerjisi düşük olan bir insan olarak, bu kadar çok iniş çıkış ve olumsuz duyguyla baş etmeye çalışmak istemiyorum.

3. Türk aile yapısına dahil olmanın bana iyi gelmeyeceğini düşünüyorum. Benim ebeveynlik ilişkisine bir alerjim var. Birisinin çocuğu olmam düşüncesine bir türlü ısınamadığım gibi, bu şema üstüne kurulan ilişki tarzını da çok boğucu buluyorum. Ebeveynlerin, bizi kendilerinin uzantısı olarak gördükleri için ister istemez bazı beklentilerinin olması ya da mutsuzluklarımız gibi konularda gereğinden fazla kaygılanmaları veya inkar moduna geçmeleri aile ilişkilerini çoğunlukla yüzeyselliğe mahkum ediyor bence. Barış da ben de ailelerimizle şu an güzel bir arkadaşlık ilişkisi içindeyiz. İstediğimiz zaman arıyor, özlediğimiz zaman görüşüyoruz. Böyle olmasından memnunuz. Bir torun ise bu ilişki dinamiğini ister istemez değiştirir. Çocuğu büyütürken ebeveynlerimizin desteğine ihtiyaç duyacağımız için yeni bir ilişki tarzı geliştirmemiz gerekir. Torun vasıtasıyla geleneksel bir akrabalık bağı içine girmenin beni sıkacağını düşünüyorum.

4. Toplumla tekrar iç içe geçmek bana iyi gelmez. "Bir çocuğu yetiştirmek için bir köy gerekir" lafı boşuna değil. Çocuk sadece benim ya da babasının bakımıyla ve etkisiyle büyümeyecek. Mecburen toplum da işin içine girecek. Toplumun eğitim sisteminden, kültüründen, ekonomik koşullarından ve baskılarından nasibini alacak bu çocuk da. Ülkemizin toplumsal yapısını hiç beğenmediğim ve hayatımın son 10 yılını bu toplumsal yapının benliğime verdiği zararları geri almakla geçirdiğim için, dünyaya getirdiğim yeni kişinin aynı dandik süreçlerden geçişini oturup izlemek benim için sinir bozucu olacaktır. Kendi içimdeki toplumu çökertmeye çalışırken yeterince sıkıldım zaten, yeni bir insanla birlikte tekrar aynı süreçlerden geçmek istemiyorum.

5. Kendime vakit ayıramamak ve yaşadıklarımı sindirememek benim için kötü bir senaryo. Bitişiğimizdeki yan komşunun çocuğunu duyuyorum, günde 15284 kere "annee" diye bağırıyor. Görünen o ki çocuk okula başlayana dek oturup güzelce odaklanarak bir şeyler yapmak mümkün değil. Çocuk ikide bir seni çağırıyor, peşinden ayrılmak istemiyor, bir şeye ihtiyacı oluyor ya da çocuk için yapman gereken bir şeyler oluyor. Yazmayı, çeşitli sanatlar üretmeyi ve yaratıcı olmayı seven bir insan olarak, iç dünyama zaman ayıramamak benim için 35 yıl boyunca emek verip büyüttüğüm şeyleri devam ettirememek demek. Kendi içime odaklanıp, yaratıcı üretimler yaparak hayatı sindirerek yaşamak yerine çocuğun peşinden koşturup günlerin nasıl geçtiğini anlamadan yılları bitirmek bana hiç uymuyor. Gelecek planım kesinlikle bu değil.

Kısacası çocuk sahibi olmak bana göre değil. Çocukları çok seviyorum ama ben kendi bildiğim gibi yaşayacağım.


Görsel: Jamie Heiden

Saturday, April 17, 2021

Radyatör gururum devam ediyor. /Barış

 


Geçen gün Ecem'le Ali bize geldi. Bira içip film izledik. Sonra bir noktada Ali ayağını uzatmak suretiyle radyatörümüzü kırdı. Daha doğrusu radyatör yerinden çıktı, 4 vidası vardı, 1 vidası kaldı üstünde; düştü düşecek gibi oldu. Mecburen önüne sandalye, altına destek falan koyup zar zor radyatörü ayakta tutarak o geceyi atlattık. 

Salonun ortasındaki radyatör bu haldeyken hayata normal devam edemeyeceğimiz için, ısı pompasını yaptırdığımız yeri arayıp tamir için onları çağırmayı düşündük Barış'la. Ama sonra bu ara raf montajı, dolap içi düzenlemeleri falan gibi zor işleri başarıyla gerçekleştirdiğimiz için, kendimize güvenimiz arttığından ötürü radyatörü kendimiz tamir etmeye karar verdik.

Ertesi gün yürüyüşe çıkıp, radyatörü yerine geri monte etme amacıyla kullanabileceğimiz İngiliz anahtarını almak için Liva'ya uğradık. Liva'nın İngiliz anahtarı küçüktü, o yüzden işimize yaramadı; ama Cem'de işimize yarayabilecek kilitli pense isimli bir alet olduğunu tespit ettik. Ardından nalbura gidip vida aldık. Aslında dübel de alacaktık ama nalbura müşteri olarak gelmiş bir adam dübel yerine "ağaç" kullanmamız konusunda çok ısrarcı olunca "tamam" dedik. O esnada Ali Barış'ı arayıp radyatör montajına yardım etmek istediğini söyledi.

Yoldan ağaç dalı toplayarak Barış'la eve geldik. Ardından Ali, Cem'den kilitli penseyi alıp bize geldi. Kendime sıcak çikolata yapıp Barış ve Ali'nin radyatörü monte edişini film izler gibi izlemeye koyuldum. Fakat her şeyi yanlış yaptıkları için bir süre sonra sürece müdahale etmek zorunda kaldım. Ali ve Barış kilitli penseyle bir saat uğraşıp boruyu sökemedi. Sonra ben kilitli pensenin nasıl çalıştığını anlayarak 5 saniyede boruyu söktüm. Boruyu radyatörden ayırınca etrafa sular saçıldığı için kısa bir süreliğine tuvalete leğen almaya gittim. O esnada Barış'la Ali deliğin içine ölçme vidasını fazla ittiği için vidayı içeriye kaçırdı, tuvaletten çıkıp yarım saat vidayı cımbızla delikten çıkarmakla uğraştım. O esnada sıcak çikolatam biraz soğudu, üzüldüm. 

Neyse ki bu noktadan sonra Ali ve Barış işe ısınmaya başlayıp daha becerikli oldu. Barış ağaçları kesip deliğe sokma alanında büyük başarılar gösterdi, Ali ise matkapla vidayı yuvaya yerleştirmede adeta uzman oldu. Onların fiziksel yetenekleri benim düşünme becerilerimle birleşince imkansızı başararak en sonunda radyatörü yerine monte etmeyi başardık. 

Radyatör montajında başarılı olduğumuz için kendimizle çok aşırı gurur duyduk. Bütün gün mutlu mutlu gezdik. Hala da radyatörü gördükçe "vay be ne becerikliyiz" diye övünüyoruz.


Görsel: Sam Szafran

Monday, April 12, 2021

Bugün seni ne etkiledi derinden?

 



Yeni balkonum burası. Deftere yazı yazıp yeşil çay içiyorum. Isıtıcı bir güneş var üstümde ve etrafta tertemiz bir hava geziniyor.

Sanırım ikinci hayalime kavuştum şu an. İlk hayalim doğal bir yerde yaşamak, günümü kitap okuyarak, güzel filmler izleyerek ve sevdiğim insanlarla görüşerek geçirmekti. Bunu Dalyan'a taşınıp güzel bir düzen kurunca gerçekleştirmiş oldum. Sonra da gözümün önünde ikinci hayalim canlanmaya başladı. İkinci hayalim bol bol yazdığım, resim ve müzik yaptığım, güzel ortamlarda geçen sanat dolu bir yaşamdı. Şimdi yatak odasına çalışma masası koyup burayı benim odam yapınca o da gerçekleşiyormuş gibi hisssediyorum.

Yatak odası aslında evdeki en güzel oda. Kocaman, güzel ışık alan, ferah bir yer ve tatlı küçük bir balkonu var. Ama sadece uyumak için kullanıyorduk burayı saçma bir şekilde, mis gibi oda bütün gün boş duruyordu. Geçenlerde ben mutfak masasında ayak altından olmaktan ve yemek saati geldiğinde bütün eşyalarımı ortadan kaldırmaktan sıkılınca yeni bir düzen oturtmaya karar verdik Barış'la. Bunun üzerine ertesi sabah uyandığımda Barış'ı yatak odasındaki dolapları iterken buldum. O gün yatak odasındaki gereksiz eşyaları atıp bana alacağımız yeni çalışma masası için yer açtık. Sonraki gün ise hemen Ortaca'ya gidip kendime güzel bir masa seçtim. 

Mobilyacıda masamı görür görmez aşık oldum. Hem rengi yatak odamıza uyuyordu hem de estetik bir görünümü vardı. Ama mobilyacı masamı 1 hafta sonra Dalyan'a getirebileceğini söyledi. O 1 hafta nasıl geçti ben de bilmiyorum. Çok heyecanlıydım. Her gün geri sayım yaptım. Masamın gelmesine 3 gün kaldı, 2 gün kaldı diye diye heyecanımla Barış'ın başının etini yedim. En sonunda cuma günü masam geldi! 

Masa odaya çok yakıştı. Büyük bir sevinçle hemen tozunu aldım, sonra da özenle üstüne yazı ve resim eşyalarımı yerleştirdim. Cuma günü bütün gün sevinçten dans ede ede gezdim. Artık mutfak masasında takılmak yoktu. Aslında mutfakta bir yandan yemek yaparken bir yandan laptopumda işlerimle ilgilenmek pratik oluyordu. Ama artık yemekler pişerken laptop yerine piyanoya takılmaya karar verdim. O da mutfak gibi alt katta ve o da laptop gibi zevkli bir oyuncak.

Masam geleli 2 gün oldu ama hala onunla yeterince vakit geçiremedim. Cumartesi günü erkenden Ecem'le buluştum, pazar günü ise Barış'la aşırı uzun bir gündüz yürüyüşü yaptık. Şimdi artık sonunda bugün odamdayım. Masamla doyasıya vakit geçirebildiğim ilk günü yaşıyorum. Önce sabah biraz bilgisayarda yazı yazıp yazar tıkanmamı açtım. Şimdi de çayımı alıp balkona çıktım ve deftere bu yazıyı yazıyorum. Yazıdan kafamı kaldırdığımda dağları, tarlaları, tatlı küçük bir evi gören güzel bir manzaraya bakıyorum. Keyfim çok aşırı yerinde olduğu için kozmiğe teşekkür ediyorum.



Saturday, April 3, 2021

Progresif gece şiirleri


Bugün canım şiir yazmak istedi. Önce şiir yazmak istememin şiirini yazdım, sonra da bazı kadın şairlerin şiirlerini okudum. Ardından merak ettim, acaba ben eskiden de şiir yazmış mıydım? Aramaya inanıp eski şiirlerimi buldum:


27.12.2008

Saat 3 oldu hala gelmedi uykum,

Çok yalnız olduğum için mi akıyor burnum?

Son zamanlarda pek bir mutsuz gibiyim,

Hayatımdan tiksiniyorum diyebilirim.


10.01.2009

Bir gecenin daha sonuna geldim aniden,

Bugün beni hiç sarsmadı derinden,

Böyle duracağıma yatayım artık,

Zaten uykum geldi inceden.


20.01.2009

Bu saatten sonra içilir mi şarap?

Ne oluyor böyle halim harap?

Özgür irade var mıdır ahbap?

Hiçbirine bulamıyorum cevap.


05.02.2009

Gece gece tatlı bir melankoli sardı içimi,

En iyisi yazayım bir progresif gece şiiri,

Tam şu an dünyada garip bir sessizlik oldu,

Sanki bazı şeylerin anlamı azalmış gibi.


16.02.2009

Kendimizi sarhoş ettik, uyuşturduk, oyaladık diye gerçek değişecek değil;

Dünyada aniden belirmiş yalnız varlıklar olarak bir şeyler arıyoruz bizi tamamlayacak

Ama kimse kimsenin öbür yarısı falan değil, hepimiz aynı tekiz,

Hepimiz çorabın aynı tekiyiz..


13.06.2010

Tek hayatımın bir günü daha bitti,

Mide asidi içime işledi,

Tamamlayamadım bile bestemi,

Yakalayamadım kendimi;

Ama madem durduramıyorum sürüklenmeyi,

O halde amor fati!


10.10.2013

ENFJ'ye

Kör noktamda kalır F'si,

Yüzeysel gelir E'si,

Tutmaz bir türlü frekanslar,

Herkes istese bile.


Sırf savunma mekanizması görülür,

Her söylediği ürkütür,

Denk gelir hep o ters tarafı,

Dark side of the moon gibi.


Görsel: Philippe Charles Jacquet

Bugün şiir yazacağım



Şiir

Kelimeler kifayetsiz kalınca resim yaparım,

Renkler coşkusunu kaybederse piyano çalarım,

Eğer notalar da tat vermemeye başlarsa,

İşte o zaman şiir yazarım.


Resim: Monet

Wednesday, March 24, 2021

Pardon biz seni otistik sanmıştık



Ülke yüzünde bunalıma girdim. 2023’te de artık bu dandik bireyler seçimi kazanırsa burada olmak istemiyorum. Ülkeden taşınma planları yaparak hayata tutunuyorum. Bir 3-5 yıl daha ülkenin geriye gitmesine dayanacak gücüm kalmadı. Ama Dalyan’daki hayatımı da çok seviyorum. Mümkün mertebe taşınmak istemem buradan. Benim değil onların gitmesi daha mantıklı olur.

Bu arada Nordvis plak şirketi yine bana çalışıyor. Dün Armagedda’nın Ond spiritism şakısının şurasına aşık oldum: https://youtu.be/JSiDnjY__HA?t=166

Şimdi de şarkının “orası” şerefine bir bira açtım. Bira içip ülkeye dair bunalımımı aşmaya çalışıyorum. Bir yandan bira içip, bir yandan black metal dinleyip, bir yandan blog yazıp, bir yandan da chat yaptığım şu dakikalarda kendimi resmen üniversitede gibi hissediyorum. Üniversitedeyken de bu dörtüye bayılırdım. Sonsuz bir üniversitedeyim sanırım ben.

Friday, March 19, 2021

Çocuk da yapmam kariyer de



Eskiden önemli bir kariyerim yoksa bir adet çocuğum olabilir diye düşünüyordum. Sonra Barış'la çocuğumuz olmayınca ve çocuğumuzun neden olmadığını incelemek için doktora gidecek kadar bile çocuk istemediğimizi fark edince, sanırım benim için en iyisi, yapmayı sevdiğim bir işle hayatımı doldurmak diye düşündüm. Aslında sevdiğim işleri de buldum ama doğru düzgün para kazanamıyorum hiçbirinden. Sonunda artık para kazanamayacağımı tamamen kabullendim; yine de sevdiğim işleri yapmaya devam edeceğim. Çünkü resim yapmaktan, yazmaktan ve web sitesi içerikleri üretmekten hoşlanıyorum. Karnımızı doyuracak paramız olduğuna göre kendimi para için zorlamama gerek yok. Gezer, eğlenir, yazar, çizer, kafama göre yaşamaya devam ederim. Bu benim için tatmin edici bir gelecek planı.

Yaklaşık 3 hafta önce Yasemin ve Ecem'le Dalyan'ın gündemine ilişkin ciddiyetsiz ve komikli haberler yazdığımız bir Dalyan Gastesi yapmaya başladık. Bu ara bu beni çok mutlu ediyor. 2021 yılının ilk sivrisinek ısırma vakası ne zaman gerçekleşti, Dalyan'da bugün İnekleri Havalandırma Günü mü, Sevilen köpek Topal Rıfkı Yasemin'e neler anlattı gibi önemli meseleleri haberleştirdiğimiz Dalyan Gastesi'ni merak eden varsa www.dalyangastesi.com'a bir göz atabilir.

Bu aralar fark ettiğim bir şey daha var. Black metali çok seviyorum. Bir süre önce sadece black metal dinlemenin sağlıklı olmadığını, başka müzik türlerini de yeniden hayatıma sokmamın iyi olacağını düşünmüştüm. Sonuçta eskiden soundtrackler, indie rocklar, klasik müzikler, 70’ler seven ve bolca dinleyen biriydim. Şimdilerde ise müzik deyince aklıma gelen tek şeyin black metal olmasını biraz yobaz buluyorum. Bu nedenle son aylarda biraz dark jazz ve harpsichordlu klasikler dinleyip black metalin hayatımda kapladığı alanı azaltmaya çalıştım. Fakat geçen sabah yataktan kalkmaya üşenip sonra hayata Slagmaur - Wildkatze dinleme ihtimalimle tutununca fikrimi değiştirdim. Bana ne, ben en çok black metal seviyorum, diğer şeyleri hobi olarak dinliyorum. En sevdiğim plak şirketi de Nordvis.

Demek istediğim, ben buyum işte ve bu benim hayatım. Sanki artık kendi sınırlarımı görmeye ve gerçek dünyada kendi alanımı çizmeye daha bir yaklaşır oldum. Hayattan beklentilerim gittikçe değişiyor. Hayaller benim için hala önemli ama gerçekçi olmayan şeylerin hepsi de elenip gidiyor.


Resim: Harald Sohlberg

Tuesday, February 2, 2021

Yıkanmanın daha kolay bir yolunu buldum.

 



"Yıkanmak" kışın Dalyan'da büyük bir sorun. Kasvetli hava, sürekli yağan yağmur, fırtına ve genelde sobayla ısıtılan evlerdeki banyo-salon arası ısı farklılığı nedeniyle Dalyanlıların hiç yıkanası gelmiyor. Aslında bizim ev fazla soğuk değil, ev içi ısı farkı sorunu yok ama sanırım diğer faktörler nedeniyle, ben de bu yıkanmaya üşenme akımına dahil oluyorum. Geçen gün fark ettim, yıkanmamaya dayanabileceğim günden tam 1 gün sonra yıkanıyorum hep. Dolayısıyla son sabah kendimi aşırı pis hissediyorum. Aslında Dalyanlılar geçici bir çözüm olarak saçlarına bebek pudrası döküp saçlarının yağlı olduğunu gizlemek gibi çeşitli hileler geliştirmişler ama bu tarz semptomatik çözümler benim içime hiç sinmiyor; ben gerçekten temiz olmak istiyorum. Bu yüzden kendime yeni bir yıkanma yöntemi buldum.

Bilindiği üzere yıkanmak hiçbir zaman sadece duşa girip ıslanmak ve şampuanlanmak olmamıştır. Sonrasında havluyla kurulanmak, giyeceğin yeni kıyafetleri seçmek, giyinmek, saçını taramak kurulamak, duştaki saçları temizlemek ve kirli kıyafetleri çamaşır makinesine atmak gibi yapılması gereken çeşitli ekstra işler de vardır. Ben de bu durumdan yola çıkarak şöyle bir yöntem geliştirdim. Duşa girmeden önce, duştan sonra kullanacağım saç kurutma makinemi ve tarağımı ortalığa çıkarıp giyeceğim kıyafetleri en baştan seçip hazırlıyorum. Hatta duşa girmeden önce üstümden çıkardığım kıyafetlerden kirli olanları ve en dış kazak gibi tekrar giyilebilecek durumda olanları ayrı yerlere ayırıp, duştan sonraki işlemlerimi kolaylaştıracak bütün hazırlıkları önceden tamamlıyorum. Dolayısıyla duşumu aldıktan sonraki ekstra işleri uygulamak çok kolay oluyor.

Şimdi diyebilirsiniz ki "Ee ne fark etti? Sonra değil önce yaptın bu işleri sadece, totalde yapılan iş değişmedi." Uzaktan bakınca öyle duruyor ama uygulamada çok şey fark ediyor. Yıkanma etkinliğinin aslında en sıkıcı anları, ıslak bir haldeyken ne giyeceğine karar vermeye çalışmak, bir yandan üstündeki havluyu tutup üşürken bir yandan çekmeceden çorap almak, giyindikten sonra saçımı hemen mi kurutsam yoksa birazdan mı kurutsam ikilemi yaşamak gibi şeyler. Bu yeni yıkanma sisteminde ise duştan çıkınca kıyafetler giyilmek için beni hazır bekliyor, saç kurutma makinesi saçımı kurutmak için can atıyor ve bir kenara ayrılmış kirli kıyafetler çamaşır makinesine girmek için sabırsızlanıyor adeta. Ben de yapılmayı bekleyen bu işleri kısa sürede tıkır tıkır halledip keyfime bakıyorum. Bu yeni duş sistemim sayesinde artık duşumu 1 gün geç değil tam gününde alabileceğime inanıyorum.


Fotoğraf: Gabriele Diawald

Wednesday, January 27, 2021

Dalyan yine uçuyor


Bir süredir yazacak ilginç bir şeyim olmadığını düşündüğüm için blog yazmıyordum. Ama dün Yasemin'le yazışırken fark ettim, aslında bu aralar bir gündemim var. 

Son birkaç gündür Ege kıyılarını etkisi altına alan fırtına nedeniyle evde sürekli bir rüzgar uğultusu duyuyorum. Rüzgar uğultusunun o bitmek bilmeyen ıslıklı sesi sanki evimizde bir hayalet ikamet ediyormuş hissi yaratıyor. Hele bu gece, fırtına öylesine coştu ki bütün camlar kapalı olmasına rağmen hava akımından evin içindeki kapılar çarpmaya başladı. Gerçek bir perili ev deneyimi yaşıyoruz.

Aslında böyle sıra dışı havaları çok severim. Odamın ışıklarını kapatıp doğanın yaptığı şovları izlemek bana keyif verir. Ama çatımızın her an uçabileceği gerçeği aklımdayken ve evin kapıları durduk yere pat küt çaparken havadan keyif almak biraz zor. Hatta şu an ben bu satırları yazarken fırtına kendine yeni bir açılım getirdi. Hayatına artık "dakikada 400 şimşek" mottosuyla devam ediyor. Şimşekler bize epilepsi krizi geçirtmek istercesine üst üste çakıyor; bir yandan da yatak odasının pimapenli camından, nasıl olduğunu anlamadığım şekilde içeri su sızıyor.

Biraz önce Barış, dışarıda neler oluyor diye merak edip pencereden bakayım dedi. O esnada bir su borusu uçup Barış'ın önünde durduğu pencereye çarptı. Ardından fark ettik ki o uçan boru bizim çatıdaki yağmur sularını yere akıtan boruymuş. Boruyu yıllardır durduğu yerden koparıp atan bu şey artık bir rüzgar değil bir iklimdir bence. 


Fotoğraf: Chris Friel

Thursday, January 7, 2021

Dünyaya fırlatılmış olmaktan daha kötü bir şey varsa, o da bu zorla getirildiğin dünyada kendini yaşamana izin verilmemesidir.


Bundan yaklaşık 10 yıl önce müzik ortağım Önder'le kimsenin sevmediği ama bizim sevdiğimiz, black metal külliyatına ait çeşitli eserler dinliyorduk. İkimiz de avantgarde ya da progressive tınıları olan ve yer yer atmosferik eğilimlere kaçan black metal türlerini severdik; dolayısıyla çok detay bir ortak noktada buluşmuştuk. Yine de bazen, şarkı bazında fikir ayrılıkları yaşadığımız oluyordu. Mesela o Bergraven'ın Ondkall şarkısını çok güzel buluyordu ama ben Bergraven'ın Det Andra Liket, Ekot Av Bikt gibi şarkıları varken Ondkall'a güzel demeye gerek olmadığını düşünüyordum. Önder'le adeta solun fraksiyonlara ayrılması gibi ayrılıyorduk bazen.

Şimdi bu yazıyı yazma nedenime gelelim. Önder'le 10 yıl önceki o dönemde dinlediğimiz black metal şarkılarından birinin ortasında, yaylı çalgılarla çalınmış, güzel ritmli bir melodi vardı. Bir gün Önder, kendi başına gittiği bir müzede o dinlediğimiz black metal şarkısının yaylı kısmının tamamını içeren çok güzel bir klasik müzik bestesi dinlediğini söyledi. Yani bizim black metal şarkısına, o klasik müzik bestesinin küçük bir bölümü iliştirilmişti. Önder, müzede duyduğu bu klasik müzik bestesini öyle bir övdü, öyle bir abarttı ki, o besteyi ya da besteciyi ben de çok merak ettim. Ama Önder müzedeyken bu konuda herhangi bir bilgi elde edememişti ve daha sonraki araştırmalarımızdan da bir sonuç çıkmamıştı.

Bu olayın üstünden tam 10 yıl geçtikten sonra, dün gece Barış'la Proxima isimli bir film izliyorduk. Filmin bir sahnesinde, odasında kendi başına oturan astronot adamın güzel bir klasik müzik bestesi dinlediğini gördük. Şarkının melodisine kulak kabartınca bu melodinin, yıllar önce Önder'le dinlediğimiz black metal şarkısındaki o yaylı melodiye benzediğini fark ettim. Barış'a dönüp "Filmde çalan şarkının ismini hemen bulmalıyız." dedim. 

Problem çözmenin usta ismi Barış, telefonunu çıkarıp Shazam isimli bir programı açtı. Shazam, dinletilen şarkı bölümünün hangi şarkıya ait olduğunu hemen söyleyen bir teknoloji harikasıydı. Barış filmi geriye alıp filmdeki şarkıyı Shazam'a dinletti ve bingo, Shazam karşımıza bir şarkı çıkardı. 

https://www.youtube.com/watch?v=sxPFenwOpps

Şarkıyı açınca şaşırdım. Bu çocuk masalının bizim aradığımız şarkıyla ne alakası vardı ki? Ama vidyoyu ilerletince, bu masalsı tiyatronun devamında bir klasik müzik bestesinin başladığını gördüm. Gerçekten de aradığımız klasik müzik bestesi buydu. Hakikaten de güzele benziyordu. Ertesi gün araştırdım, beste Camille Saint-Saëns'a aitmiş ve ismi Danse Macabre'ymiş. Bestenin orijinali şu:

https://www.youtube.com/watch?v=YyknBTm_YyM

Danse Macabre'yi bulur bulmaz Instagram'dan Önder'e yolladım. Önder'le uzun yıllardır doğru düzgün konuşmadığımız için ve bu şarkıyı arayışımızın üstünden 10 yıl geçtiği için, Önder'in olan biteni hatırlamama ihtimali vardı. Ama ben şarkıyı yollar yollamaz Önder hemen bu şarkıyı niye ona yolladığımı anladı. Yıllar süren arayışın ardından sonunda şarkının bulunmasıyla, üstünden bir yük kalkmış gibi hissettiğini söyledi. Ben de rahatlamıştım cidden. Sonunda yıllar süren bir esrar perdesi aralanmıştı. Ama aradan o kadar fazla zaman geçmişti ki, şimdi de bu şarkıyı bulmamıza neden olan o black metal şarkısının hangi şarkı olduğunu unutmuştum.

Önder'e hangi black metal şarkısından yola çıkarak bu şarkıyı aramaya başladığımızı sordum. Slagmaur'un Klokker Tramp şarkısıyla başlamış olay. Yani şu aşağıdaki şarkıyla. Şarkının 4. dakikasına gelirseniz bizi 10 yıllık bu arayışa sürükleyen o yaylı melodiyi duyabilirsiniz. 

https://www.youtube.com/watch?v=MgQDvkLzwxI

Önder'le konuşurken bir şey daha öğrendim. O bu şarkıyı çok seviyormuş ama ben fazla sevmiyormuşum. Şarkıyı sırf "orası" için dinliyormuşum. Bu da fraksiyonlara ayrıldığımız bir şarkıymış demek ki.

Sunday, January 3, 2021

Yanlış kararlar alma filmi

 

Barış’la bağımsız filmler izlemeyi severiz. Ama aramızda bir fark var. Barış her türlü bağımsız filmi izleyebilir, filmin 3 saat ve siyah beyaz olması, içinde fazla serserilik barındırması ya da insanların sersefil olması onu hiç sıkmaz. Bense izleyeceğim filmde aşırı fakirlikler, uyuşturucu bağımlılıkları, suçlular, dövüşmeler ve kavgalar olmasın isterim. Orta sınıfın dertlerini anlatan, varoluşsal sorunlar içeren ya da günlük basit olaylardan güzel kurgular çıkaran kadınlı erkekli filmleri severim. Seçtiğimiz filmler genelde iyi çıkar, böylelikle neredeyse her akşam güzel bir film izlemiş oluruz. Bazen de bağımsız filmlerden yorulup “cacık” dediğimiz, Hollywoodvari daha kolay filmlere yöneliriz. İnce eleyip sık dokuyarak seçtiğimiz için, genellikle bu filmler de iyi çıkar. Ama bazen de iyi çıkmaz. 

İyi çıkmayan cacık filmlerin iyi çıkmaması, filmdeki karakterlerin sürekli yanlış kararlar almasından kaynaklanır. Mesela kimi zaman basit bir iletişim sorunu yüzünden işler sarpa sarar, kimi zaman karakter çok bariz olmasına rağmen yanlış tarafa kaçar, kimi zaman karakter hasta olmasına rağmen umursamayıp doktora gitmez, ne bileyim, hep yanlış kararlar alınır işte böyle ve bu sayede filmin konusu oluşur. Eğer yanlış kararlar az sayıdaysa içimden “ya sonuçta zor bir dönem geçiriyor iletişim sıkıntısı yaşaması normal” ya da “insan o anlık panikle tabi yanlış tarafa kaçabilir" diyerek kendimi rahatlatmaya çalışırım. Ama kimi filmlerde yanlış kararlar o kadar fazla olur ki kendimi ne yaparsam yapayım ikna edemem. İşte o zaman “bu bi yanlış kararlar alma filmi” diyip filmi ciddiye almayı bırakırım.

Bu sabah fark ettim ki hep yanlış kararlar alan karakterler sadece çok cacık filmlerde değil, gerçek hayatta da bol bol var. Mesela batacağı yüz metreden belli işler kuran insanlar, kötü giden ilişkiyi kurtarmak için çocuk yapan çiftler, ailesiyle takılmak iyi gelmediği halde ailesiyle sıkı fıkı olan bireyler var. Bu kişilere tanık olmak adeta yanlış kararlar filmi izlemek gibi gelir bana. Onlardan da sıkılırım, ciddiye almayı bırakırım.


Fotoğraf: Saul Leiter