Depremle birlikte gördüm ki gerçekten şansa yaşıyoruz. Yani
dünyada yaşayan bir insan olmak zaten şansa yaşamayı gerektiriyordu ama
Türkiye’de yaşamak şansa yaşadığımız gerçeğini daha da gerçek kılıyor. Ülkedeki
her şeyin içi o kadar boşalmış, hükümet o kadar çökmüş ki önümüzde kabak gibi
duran İstanbul depremi için bile hiçbir şey yapamıyoruz. Kendi
adıma sadece bu depreme İstanbul’dayken yakalanmamayı dileyebiliyorum.
Sonuçta İstanbul’a illa ki gideceğim. Benim için güzel ve önemli bir yer orası.
Eski romanlarda, filozoflar arasında acı çeken boşu boşuna
erken yaşta ölen insanlar görürdüm. Artık öyle değil, diye düşünürdüm hep;
ama aslında her insanın hikayesi hala buna benziyor. Hala önlenebilir
hastalıklardan ölünebiliyor, hala büyük adaletsizlikler söz konusu, hala her yanımız
yaşanmamış hayatlarla dolu. Elektrik bulunmuş ve tıbbi açıdan bir çok gelişme yaşanmış
olsa da örgütlü kötülükten, bilimsizlikten ve adaletsizlikten 21.
yy'da bile kendi payımızı alabiliriz.
Düşünebilen ve eli kalem tutan bir insan olarak ülkedeki son
gelişmeler bir yol ayrımına getirdi beni. Bu noktadan sonra "risk
budur" deyip bildiğim normal hayata devam mı edeceğim (Peki bu onurlu bir
hayat mı?). Daha survivor bir moda geçip doğaya daha çok dönüp önlemleri mi
arttıracağım? (Yaşamayı bu kadar seviyor muyum?). Yoksa her şeyi para ile
mi çözeceğim, depreme en dayanıklı binalar, arazide tek katlı bir çiftlik evi
ve her şeyin en kalitesini kullanmak vb. (Bu kadar züppe
miyim?). Bunların hiçbiri bana uymuyor.
Hepimiz ailemizin küçükken bize kurduğu dünya tasarımının sakinleriyiz. Ben kendi adıma varoluşsal ölçekte insan olmanın zorluklarından ve genel olarak ölüm riskinden şikayet ettiğim siyaset dışı acılarla dolu bir hayat geçirmeye razı olmuştum. Dünyada her şeyin mükemmel olmasını beklemiyordum; dolayısıyla insan olarak elimizden geleni yapmamızdan ama bunun yetmemesinden bol bol veryansın etmeye hazırdım. Olan biteni insan olmanın iniş çıkışları, dünyanın türbülansı olarak düşünecektim. Ülkenin yok olması, ihmalden ve göz göre göre gelen afetler yüzünden ölmek ise planlarım arasında hiç yoktu. Bu kadar yozlaşmış ve bilimsiz bir yönetimin bizi beklenenden çok daha geriye atmasını beklemiyordum.
Durduk yere diktatör rejimiyle uğraşmaya başladık. Gezi'den sonraki 10 yıl "Artık bu kadar da olmaz." dedirtecek düzeyde berbat geçti. Tıpkı geçmişteki o insanlar gibi, bizim hayatımızı da hükümetlerin ve siyasetçilerin dandikliği belirlemeye başladı.
Umarım artık dibe vurmuşuzdur. Çünkü kötülükle kendi başıma uğraşacak yerim kalmadı. Eğer bu siyasi eziyet bitmemekte kararlıysa örgütlü kötülüğün karşısına örgütlü bir iyilik koymamız şart.
