Thursday, December 29, 2011

sinyal sesinden sonra mesajınızı bırakınız

biraz önce eve geldiğimde acı bir gerçekle karşılaştım. "telefonumu minibüste düşürmüştüm."

önce buna inanmak istemeyip çanta içi, pantolon ve manto ceplerine yaklaşık 6 kere tekrar tekrar baktım. ama gerçek apaçıktı. arkadaşıma mesaj atmak üzere çantamdan çıkardığım o telefonu asla tekrar çantama koymamıştım ve dolayısıyla ben minibüsten inmek için ayağa kalktığımda muhtemelen kucağımdan yere düştü ve o esnada kulağımda kulaklık olduğu için bu düşme sesini duymayıp minibüsü terk etmiştim.

minibüsçü telefonumun acı feryadını duysun diye yaklaşık 10 kere aradım. sonra aklıma telefonumun sesinin kapalı olduğu geldi ve bu, ancak minibüsçü gece ya da sabah minibüsün içini toplarken koltuğun kenarına düşmüş zavallı telefonumu bulabileceği anlamına geliyordu. (tabi böyle bişey yapıyorsa)

minibüsçünün, telefonumu bulunca mesajlarımı okuma ihtimali biraz sinirimi bozdu. mesajlarda özel hayatıma dair çok fazla bilgi vardı ve minibüsçü onları okurken kesin çok eğlenecekti. kim bilir belki de bi gün önce bindiğim minibüsün şöförüyle ilgili yorumlarımı gördüğünde -eğer adamı tanıyorduysa- telefonumu bana vermekten vazbilegeçebilirdi. çünkü melise, "upper beginner fikirlere sahip geveze bi minübüsçüye denk gelmem hiç hoş olmadı doğrusu" yazıp, sonra da minibüsçüden alıntıladığım "bilim adamını koruyamayan yöneticiler vatan hainidir." tarzı cümleler yollamıştım.

arkadaşlarımın bana attığı ve benim arkadaşlarıma attığım mesajları düşündükçe gülümsemeyle karışık bi sıkıntı yaşıyordum. sanırım minibüsçü telefonumu geri vermeye kalksa bile ben gidip onu almaya utanabilirdim; eğer bi şekilde bana ulaşırsa telefonumu almaya gitmesi için müge'ye teklifte bulundum ama mesajlarımın içeriğinden kısaca bahsedince müge, teklifimi kahkahalar içinde reddetti.

doğrusu minibüsçünün dandik telefonumu çalmaya kalkacağını hiç sanmıyorum çünkü gayet eski ve beş para etmez birşeydi. ama onu çok seviyordum, bana ihtiyacım olan herşeyi veriyordu ve o dandikliğine rağmen internete girebiliyor olmasına her gün yeniden hayran oluyordum. bazen geceleri ona sarılıp uyumamak için kendimi zor tutuyordum. ama belki de bu olay telefonun hayatımdaki yerini sorgulamam için bi fırsat olarak yorumlanabilirdi. bedava sınırsız sms olayına geçtiğimden beri telefonum sayesinde 3 buçuk saniye bile yalnız kalmamıştım. arkadaşlarımla "hastalık derecesinde bağımlı arkadaş grubu" haline gelmiştik ve bi ara duştayken bile melise msj attığımı hatırlıyorum.

ev burası. telefonumsuz kendimi yapayalnız hissediyorum.
uyumaya karar verdim ama telefonum olmadığı için saat kuramayacağımı farkettim.
her an onun eksikliğini daha çok hissediyorum ve hayatımda yarattığı boşluğun gittikçe büyüdüğünü görüyorum.

Sunday, December 25, 2011

ikea köftesi sosu tarifi

yemek tarifi içeren bloglar arasında bi süre gezinmem sonucu aldığım ilhamla, bu post'umda size iskandinavyadaki arkadaşımdan elde ettiğim ikea köftesi sosu tarifini vermek istiyorum.

begüm:
çok tehlikeli ve gizli planlar yapıp dedektifvari bi ciddiyetle iz sürerek, ikea köftesi sosu tarifinin sende olduğu bilgisine ulaştım. ya tarifi bana açıkla ya da karını ve çocuklarını unut ahbap.

mert:
aşlskdjşaslkjdş manyak.
şey, önce köfteleri kızarttığın tavanın içinden köftelerin artıklarını topla. O kalan yağa biraz daha tereyağı ekle. yani köfteleri de tereyağında kızart. ondan sonra depending on the amount of sauce you wanna make, tereyağı eriyince iki üç bilemedim 5 yemek kaşığı un atıp kavuruyorsun. Dikkat et, bir ton un atma yağa, yavaş yavaş bolca çevire çevire. Güzel bir kıvam elde edince un ve yağdan, yavaş yavaş süt koymaya başla. Ne kadar olduğunu söyleyemiycem. Kıvam aklındadır, hemen hemen krema kıvamında. Ondan sonra içine yarım paket de krema koy krema demişken. Ondan sonra normalde burda kahverengi çok koyu bir sıvı bişi var. Ondan koyuyoruz kahverengi sos olsun diye. Orda olmayınca rengi tutturamamakla beraber lezzetten ödün vermemek için üj bej damla bilemedin 10 damla soyasoyu koyuyorsun, üzerine bir tatlı kaşığı bilemedin yine iki tatlı kaşığı domates salçası attıktan sonra, karabiber, yetmediyse tuz(soya sosunun tuzlu olduğunu unutmayalım efendim) ekleyip servise hazır hale getiriyoruz.
afiyet olsun efenim.

begüm:
salça mı? umarım beni kandırmıyosundur. sos kırmızı olursa bittin sen olum!

mert:
çok az domates salçası koyuyorsun ki tadı olsun. lezzetli oluo.
zaten kahverengi yapamazsın diyim sana. benimki de olmuyordu. burdan özel başka bir şeye ihtiyacın var, o sosumsu başka bişiy.

begüm:
içinde ne var ki acaba o sosun? salça mı?

mert:
hayır bebeğim hayır. o böyle renklendirici bişi. o olsa da içine azcık domates salçası koyuyoruz. çok az. tat versin diye. yoksa bi boka benzemez sosun tadı.

begüm:
tamam sen kazandın, koyucam lanetolası salçayı. tenk yu muçk



gelecekten gelen not: sakın salça koymayın hiç gerek yok, unu 1 tatlı kaşığı koysanız yeter(daha doğrusu kişi başı bi tatlı kaşığı olarak düşünün)

Friday, December 23, 2011

sanki benim olmadığım bi dünyada yaşanıyor. /melis

ılık bi kış gecesi spora gitmek üzere evden çıkmıştım. sevgili arkadaşlarım spor salonuna gitmeden evvel barlar sokağında bibira içmeye karar verdikleri için öncelikle onların bulunduğu bara doğru yol aldım. oraya vardığımda melis ve müge'nin oturduğu 3 kişilik masanın 3. sandalyesinde tanımadığımız bi adam olduğunu gördüm. adam özü itibariyle diğer masaya aitti ama arkadaşlarımın 3. sandalesinde konuşlanmıştı; yani birazdan benim orda oturmam gereken sandalyede oturuyordu. ama aslında orası aynı zamanda kendi masasının diğer sandalyesi olarak da yorumlanabilirdi. çünkü biraz dar bi yere sahip olunduğu için masalar bitiştirilmişti.

adamın yanına yaklaşıp şöyle dedim "buraya ben oturmak istiyorum." biraz afalladı. o afallarken ben de bu isteğimin -evdeyken rahat bilgisayar koltuğuna oturan kediciği kaldırmaya kıyamayıp bütün günü rahatsız piyano sandalyesi üstünde geçirmiş biri olduğum göz önünde bulundurulursa- çok iddialı bir istek olduğunu düşündüm. adam hafif sinirli bi şekilde kendi masasının diğer sandalyesine geçip kendi sandalyesini büyük bir olgunlukla bana bıraktı. sonradan öğrendiğime göre adam zaten başından beri oraya oturuyormuş ve aslında sonradan gelip onun dibine oturan benim kendi arkadaşlarımmış. onların adamı rahatsız ettiği yetmezmiş gibi ben de gelip kaba bi şekilde onu yerinden etmiştim. sosyalleşilecek gün vardı sosyalleşilmeyecek gün vardı.

adamın beni öldürmemiş olduğuna sevinirken aklıma bulaşıkları dolaba yerleştirirken düşündüğüm bi espiri geldi. hani türk filmlerinde adam "birini seviyorum" der ve sonra arkadaşı "kim o şanslı kız" diye sorar ya, ben de mesela çok depresyonda olup sürekli ölsemkeşke diye düşündüğüm bi günde "öldürmek istediğim biri var" diyen biriyle karşılaşırsam "kim o şanslı kız/erkek" desem komik olur diye düşünmüştüm. ama bu espiriyi bi katille karşılaşana dek yapamayacağımı anlayınca çoküzüldüm. halbuki aslında komik bile değildi, o kadar üzülmeye gerek yoktu.

yan masadaki bana kızgın adamın yanına bi süre sonra arkadaşı geldi. amerikan üssüyle yaptıkları anlaşmadan bahsetmeye başladılar. sanırım yanlış kişiyi kızdırmıştım. sosyalleşilecek gün vardı sosyalleşilmeyecek gün vardı. ya beni öldürürse düşüncesi bütün beynimi kapladı. ama ben problem çözmek için yaratılmıştım, annemin karnındayken boynuma dolanmış kordonu tam doktor beni sezaryenle almaya karar verecekken kendi kendime çözmüş olmam bunun kanıtı sayılabilirdi.

bi süre sonra yan masaya tekrar kulak misafiri olduğumda bu sefer yapacakları bi "radyasyon denemesi"nden bahsettiklerine tanık oldum. "acaba bu radyasyon denemesinin deneği ben mi olacağım" sorusu bütün beynimi kapladı. hemen biramı bitirip koşarak kaçtım. sosyalleşilecek gün vardı sosyalleşilmeyecek gün vardı.

Friday, December 16, 2011

bi adam bütün gün ne düşünüyorsa o adam odur.

bundan yaklaşık 10 gün önce, kasvetli karanlık melankolik bi kış gecesinde ben karamsar umutsuz ve kafasıkarışık bi şekilde ışık saçan ekrana bakarken çok sevgili arkadaşım çiçek bana hayatı sevmek için bi neden bulduğunu söyleyerek şu linki yolladı:

http://www.youtube.com/watch?v=iGbCZTmqmjQ&feature=related&fb_source=message

bunu izleyin, bekliyorum ben, sonra devam edin yazıya.
*
*
*
*
*
*
*
bu gördüğünüz mucizevi bitki çaydı. ve onun hızlı bi şekilde çiçek açmasından ben feci şekilde büyülenerek felsefe, sanat ve kalamardan sonra doğadaki canlılığın da ne kadar muhteşem bi büyüsü olduğunu tekrar hatırlayıp o günden sonra tekrar mutlu olma sürecine girmiştim. ne zaman moralim bozulacak gibiolsa bu çayı düşündüm, göl ve ağaç manzaralı ılık balkonumda huzur içinde otururken bu mucizevi çayı yudumladığımı düşündüm. of hakkaten göl ve ağaç manzaralı ılık bi balkonum olsa şimdiye 20 tane kitap yazmıştım. ama göl ve ağaç manzaralı ılık balkonum ve mucizevi çayım olmadığı için 4 duvar arasındaki gri bi odada ve bloglarda tıpkı bi kurabiye gibi hapsolmuştum. neyse konudan sapmayalım.

gel zaman git zaman ben bu çayın büyüsü üzerine temellendirilmiş mutlu bi dünyada yaşamaya devam ederken çiçek geçen gün o çaydan alıp içtiğini söyledi(viyanada) sonra da çayla ilgili görüşlerini bildirdi. ama bu noktada sizi uyarıyorum , eğer izlediğiniz videodan siz de benim gibi büyülendiyseniz ve şu an bu çay üzerine temellendirilmiş mucizevi bi dünyada yaşıyorsanız, son kısmı okumayın.


masal dünyasında yaşamaya devam etmek isteyenlerin okuyacağı kısım:

çiçek çayı içmiş, çayın tadı çok güzelmiş, çay ve çiçek sonsuza dek iliklerine kadar mutlu yaşamışlar.


-------------- O --------------

gerçeklerle yüzleşmek isteyenlerin okuyacağı kısım:

çayın tadı pek güzel değilmiş, ayrıca çayın suyun içinde yaratık gibi durması da pek güzel değilmiş, hatta tiksindiriciymiş. en kötüsü de çayın suyun içinde çiçek açması kendi becerisi değilmiş, iple yapmışlar, ortasına bi çiçek koyup yanına yeşil çayları dizmişler. yani bu gördüğünüz çay harikalarla dolu doğanın bi becerisi değil.

Tuesday, December 13, 2011

beni sevmeyen milyonlarca insan şu an yataklarında mışıl mışıl uyyo

kahvaltımı ederken yumurta başıma bela oldu. ama hikayeyi anlatmadan önce size biraz kahvaltı alışkanlıklarımla ilgili ön bilgi versem iyi olur.

kahvaltıda ne yiyeceğimi evdeki ekmek durumu belirliyor. eğer taze ekmek varsa tereyağ, bal, krem peynir, zeytin, fıstık ezmesi, nutella ve zeytinyağlı kekikli domates ya da kaynamış yumurtayı yanında süt içerek yiyorum. eğer evde bayat ekmek varsa rendelenmiş domatesle ezilmiş peyniri, üşenmezsem içine bazı özel formüller karıştırarak bulamaç haline getirip, bu karışımı ekmeğe sürdükten sonra ızgarada biraz bekleterek sütlü çayımla birlikte servise hazır hale getiriyorum. eğer evde hiç ekmek yoksa o zaman da ballı krep yiyorum.

bu sabaha geri dönersek, evde hiç ekmek yoktu ama dün de evde hiç ekmek olmadığı için ballı krep yemiştim. 2 gün üstüste aynı kahvaltıyı etmeme şımarıklığım dolayısıyla çıkıp bakkaldan taze ekmek aldım. yani taze ekmekli kahvaltıyı edecektim. ama sabah uyandıktan sonra 1 saat yatakta keyif yapıp sonra 1 saat de yazı yazdığım için oldukça acıkmıştım ve taze ekmekli kahvaltı yumurtasının pişmesini beklemeden odamda diğer besinleri tüketmeye başladım. ama yumurtayı kaynaması için ocağa koymuştum ve planlarıma göre yumurta kaynadıktan sonra onu da kahvaltıma ekleyecektim. ve işte sonunda yumurtanın bela olduğu kısma geldik.

yumurta içerde pişmeye devam ederken ben doydum. hem yumurtayı ikide bir gidip kontrol etmem gerekiyordu hem de yemek istemiyordum. ayrıca yumurtanın altını kısmak için içeri giderken odamın kapısını açtığımda kedi odama giriyordu (temizlik hastası olmaya başladığımdan beri odama sokmuyorum onu [yani 2 gündür]) o yüzden kedi odama girmesin diye kapılarları hızlı bi şekilde açıp kapamak durumundaydım. kısacası yemek istemediğim bi yumurtaya giderken bi sürü engelle karşılaşıyordum, ayrıca ona bakmaya gittiğim için kahvaltım ikide bir bölünüyordu. bu da yetmezmiş gibi yumurta çatladı ve kendisinin 5/3'ü kadar oldu. "lanet olsun keşke yemeden çöpe atsam şunu" diye düşündüm. peki ama afrikadaki aç çocuklar? onu yumurtlarken acı çeken tavuk? onlara karşı bi sorumluluğum yok muydu?

yemek zorundaydım bu yumurtayı. aslında bazen kaynatılan yumurtalar yenmek istenilmediği durumlarda buzdolabına daha sonra birisi yer düşüncesiyle kaldırılabilirdi. ama kim çatlamış soğuk bi yumurta yemek isterdi ki? belki de bunları düşünmem bilinçaltımın bana bir işkencesiydi. sonuçta yumurtayı yemeden çöpe atsam tavuğun haberi bile olmayacaktı ama yine de vicdanım rahat etmeyerek yumurtayı yemek için almak üzere mutfağa gittim. çatlamış olması dolayısıyla suyun içinde ciddi bi mutasyon geçirdiğini görünce onu ışık hızıyla çöpe attım.

Monday, December 12, 2011

begüm'ün sanat anlayışı: abART /can

warner bros sesimle kediyi şunları söylerek seviyordum:

tambi salak yaa
tambi aptal yaa
uuuu şunun biyinsizliğine bak
sen inanılmaz bi şişkosun dosdum

sonra odama geldiğimde zaytungda şunu okudum:
Erkek arkadaşına sürekli olarak ”Şapşalım", "Ayım", "Benim aşkım çok salak yaa", "Ayy yerim onuu ben gerizekalııı” gibi sevgi sözcükleriyle hitap eden Deniz Çilek (20)'e hakaret davası şoku...

sanırım kedi de bana her an dava açabilir.

Thursday, December 8, 2011

bi sıfatın başına gelebilecek şeyler belli

cicenk:
sonsuza kadar yiyebileceğim iki şeyi söylüyorum
mandalina ve kestane
sonsuz derken
çatlayana kadar yani
begüm:
ahuehuahuheuahuh
ben cevizli lokumla şamfıstığı yiyebilirim heralde
cicenk:
cevizli lokum da nerden çıktı ya
begüm:
hoşuma gidiyo kıtır kıtır
cicenk:
ayrıca şam fıstığı bi yerden sonra çok yağlı olmaya başlıyo ve
de susatıyo
bi o kadar da su içmen lazım
vazgeç sen bu sevdadan
begüm:
ben de mi kestane ve mandalina yesem
sonsuza kadar
çok romantik
cicenk:
hayır ya
o zaman yetmez dünyadaki
begüm:
of ne yesem
cicenk:
ben aç gözlüyüm biliyosun
herşey sadece benim olsun istiyorum
begüm:
sonsuza kadar yiyebiliceğim şeye henüz karar veremediğim için kendimi çok rahatsız hissediyorum
sanki bişeyler tamamlanmamış gibi
cicenk:
şöyle bişey düşün
mesela ben 2 kilo mandalina aldım
ve hepsini kıtlıktan çıkmış gibi
begüm:
nesquikli süt? sıvı olduğu için susatmaz
cicenk:
bi tane bile bırakmayacak şekilde hemen yedim
böyle bişey var mı
seni de insanlıktan çıkaran
yok mu
begüm:
incir var ama yamuk yumuk olmaması lazım
muntazam bi incirse sonsuz tane yiyebilirim
cicenk:
ve bittiğinde şuan benim yaşadığım gerginliği yaşatan sana
neyse ki kestanem var
ama o da sonsuz değil
begüm:
kestane de iyi ya
cicenk:
ve pişirmek gerekiyor
begüm:
hakkaten güzel şeyler seçmişsin
cicenk:
ama kendime böyle meşakkatli şeyler seçtim
begüm:
yeni yapılmış ılık bi püreyi belki yiyebilirim çatlayana kadar
cicenk:
püre mi
begüm:
hıhı
sen de hişbişeyi beğenmion
:(
cicenk:
dostum ne çok tatlı ne çok tuzlu bişey olması lazım
püre tuzsuz olabilir belki ama
tatlı da değil
bu nötrlükte bişeyi
sonsuza kadar yemek
sıkıcı olacaktır
begüm:
ahuhrukwezhtuehrtıo
cicenk:
sonsuza kadar yenebilecek yiyecekler uzmanı olarak seni uyarıyorum
begüm:
bana sonsuza dek yenebilicek yiyecekler seçenekleri sunsana
cicenk:
sen iyi bi arkadaşım olduğun için
mandalina ve kestaneyi sana da önerebilirim
aklımda bi kaç isim daha var
begüm:
ahuehuahueha
cicenk:
ama biraz beklemen lazım
begüm:
huf nası uyuycam bu akşam:/
cicenk:
tek bi yiyecek olarak değil ama

kahvaltı var
büyük çaplı bi kahvaltı, biri sürekli yeni şeyler koyduğu takdirde
sonsuza kadar yapılabilir
en son bi patatesli sıcak böreğin üstüne kafanı koyup uyuyabilirsin
begüm:
aslında tereyağlı fıstık ezmeli nutellalı ekmeği belki sonsuza dek yiyebilirim
ya da ballı kaymaklı ekmek
ama sen bunlara tatlı dersin
cicenk:
ÇOK ŞEKERLİ diyorum yaa
bayılırsın şekerin yükselir şeker komasına girersin şeker olursun
olmaz o
ve yağ tabii ki
begüm:
patatesli sıcak böreğe sarılıp uyumak istiyorum şu anda biliyo musun
ne kadar şeker meraklısı bi insanmışım ya
kendimden utandım
cicenk:
tereyağlı nutellalı fıstık ezmeli ekmekle sonsuza diye yola çıkarsan obez olursun zaten
hiç tavsiye etmiyorum
begüm:
birlikte sonsuzluğa gidiceğimiz yemeği iyi seçmemiz gerek
cicenk:
bişeyi sonsuza kadar yiceksen formuna da dikkat etmen lazım
çok doğru söyledin
yavaş yavaş konuya hakimiyetin artıyo
begüm:
ahuehuahue
cicenk:
auhdauhe
ben mesela aslında kestane ve mandalinanın yanına bi de sabahları yaptığım kahveyi alsam
bu üçlüyle
gerçekten çok iyi bi dörtlü olurdum
begüm:
aslında yoğurt çok sevseydim tatlı ve tuzlu olmayarak sonsuza gidilebilicek bi yiyecek olabilirdi
ama tabi sen yoğurdu tuzlu olarak yorumlayabilirsin
cicenk:
yok o zaman sana bi önerim var
hadi yine bugün çok şanslı günündesin
bir meyve seçiceksin ve
yoğurtla karıştırabileceksin
onu
ve meyveli yoğurdunu istediğin gibi kah daha fazla yoğurt aromalı kah daha fazla meyveli yapabileceksin ve bunlar
benim nazarımda
TEK BİR BESİN
olarak sayılacaklar
nasıl?
Sent at 9:27 PM on Thursday
cicenk:
heyecandan düşüp bayılmadın işala

Monday, December 5, 2011

insan dünyasından gene hiçbi şey anlamadığım bigün /melis

sonunda hayattan yeniden zevk almaya başladım. işe gitmediğim için sabahları tamamiyle uykumu almış bi şekilde uyanıyorum ve akşamlarım sınırlı özgürlük geri sayımı gibi olmuyor. bence insan 1 sene çalışıp 6 ay özgür olmalı. mümkünse kendime böyle bir iş bulmak istiyorum.

benim kesinlikle ben olduğumdan emin olsam da ve özü itibariyle kendini piyasa taleplerine göre güncelleyen bi windows sürümü olmadığım kesinse de android olmanın avantajlarını bırakacak değildim. sonuçta şarkılardaki ritmiklik, dijital sesler ağzımın suyunu aktırıyordu ve sanırım bi keresinde vapurda giderken denizin ortasındaki gemi inşaat makinesini görünce onu yemek istemiştim. ayrıca bi membranlı denge tankına aşıktım ve bienaldeyken membranlı denge tankına şu şiiri yazmıştım:

1) b=3(3)=>mdt
2) b=0(3)=>mdt'
3) mdt=>b=?
4) ?=>b=9 1 9 1 (10)
5) b+mdt=10 10 (10)

insanlar için çevirisi:
1) ben membranlı denge tankını 3 üzerinden 3 şiddetinde seviyorum.
2) membranlı denge tankı olmayan şeylere karşı bişey hissetmiyorum.
3) membranlı denge tankı bana karşı ne hissediyor bilmiyorum.
4) bu bilinmezlik duygu durumumda iniş çıkış yaratıyor, 10 üzerinden 9 1 9 1 oluyorum.
5) membranlı denge tankıyla birlikte sonsuza dek mutlu yaşasam çok iyi olur.


son olarak sizinle hayat ışığımın bi fotoğrafını paylaşayım:


Saturday, November 19, 2011

pon pon&kıt kıt

akbil makinasında akbil yüklerken işlem tamamlandığında tam "akbil yüklemeniz gerçekleşti" diyecekken bilgi fişi istiyormusunuza hayır diyince birden kadının lafının kesilip sadece "akbil yüklemeniz gerçek" demesi ne kadar rahatlatıcı. akbil yüklememin gerçek olması; yani "gerçek". gerçekten yükledim onu. hayalet gibi bulanık bi farkındalıkla birşeyler yaparken bi anda akbil yüklemiş olmamın gerçekliğinin o güven verici kesinliğiyle ayaklarım tekrar yere bastı.

Saturday, October 22, 2011

depresyonla olan savaşında depresyonun tarafını tutarsan asla iyleşemezsin / melis

bu sabah yataktan kalkmak için neden bulamadığımdan işe geç kaldım. aslında işim gayet eğlenceli. yan odadan "geciktiğim için kusura bakmayın, petrol sondaj makinası kapaklarıyla ilgili küçük bi açıklama yapmam gerekti de" diyerek gelen bir en iyi arkadaşım var ve "senin molaya çıkarken izin almana gerek yok, çünkü boşluğu koruyosun" diyen bi patrona (aynı zamanda en iyi 2. arkadaşa) sahibiz. işimizse, ismi "eflatun kavisli isimsiz nesne" olan şeyin ismini soranlara cevap vermek olarak özetlenebilir.

ama işte bu sabah uğruna yaşayabileceğim şeyleri bi gözden geçirip hiçbir şey bulamayınca yataktan kalkmakta gerçekten zorlandım. adeta dünyadaki hiçbir şey kendisini sevmeme izin vermiyordu. yataktan ön gördüğüm saatten yarım saat geç kalkınca treni kaçırıp minibüse binmek zorunda kaldım ve minibüsçü durup dururken kapıyı açıp beklemek gibi pis bi huya sahip olduğu için vapuru kaçırınca, kimsenin şahit olmak istemeyeceği bi sinir krizi geçirmenin eşiğine geldim. insanların özel alanına olan aşırı saygımdan, bu sinir krizini içime atıp mide ağrısına dönüştürmem uzun sürmedi.

günümün geri kalanında ise başkasının özel alanına aşırı saygıyla kendi benliğine saygısızlık arasındaki ince çizgiyi düşündüm. bunun cevabını ararken yine insanları sayıya boğdum. bu konudan uzaklaştığım nadir anlarda manzara kelimesinin tdk'daki tanımını tahmin etmeye çalıştım. patronum herkesin 9 saat boyunca dedikodu yaptığı bu yerde, vakit geçirme biçimimi çok erdemli bulduğunu söyledi.

iş çıkışı kadim dostumun duygudurum bozukluğuna eşlik ettim. bu deliliğin tarihe geçmeyecek olmasına çok üzüldüm. bence klinik psikoloji kitaplarının nevrozlar bölümünde bu sohbetin ses kaydı örnek olarak tutulmalıydı.

şimdi ev burası. biran önce yatsam iyi olur. yatmadan önce yarın sabah yataktan kalkmak için bi neden bulsam ya da en azından yarın giyeceklerime karar versem sabahki begüm'ün işini baya kolaylaştırmış olurum. 1.'nin cevabını bulmak çok uzun sürer, 2. ise benim düşünemeyeceğim kadar dünyevi bi mesele. sabah begüm'ünden şimdiden özür diliyorum.

Monday, October 10, 2011

ben daha önce hiç ağırbaşlılık görmedim

avukat arkadaşım müge bilirkişiden bahsederken, bilirkişi olmanın tam bana göre bi meslek olduğuna karar veriyorum. çok havalı bi ismi var. sonra mügeye bilirkişi olmak için ne yapılması gerektiğini soruyorum. üniversite bitirip başvurmak gerekiyormuş ama hiç felsefe mezunu bilirkişi görmemiş. inanılmaz bi durum, mahkemelerde hiç varlıkla ilgili problem çıkmıyor mu? müge somut konuları bilmek gerektiğini söylüyor. ben hiçbişey bilmiyorum ama bişey bilmiyor olmakla ilgili çok şey biliyorum; hatta bütün hayatım bunun üstüne kurulu. eğer bişey bilmiyor olmakla ilgili bilirkişi gerekirse çekinmeden arayın diyorum.

teachers burası. sosyal ortamlara girmek için fazla sağlıksız olduğumuzu 64. farkedişim. biraz konuştuğumda, evdeyken orda bulunmaması gereken bi domatese ingilizce küfür ettiğim ortaya çıkıyor. ortamdaki yeni tanıştığım kişilerin benimle ilgili sahip olduğu ilk bilgi bu. sonra müge, küçükken rüyasında domateslerin hep onunla konuştuğunu ama biraz büyüyünce o domatesleri ezdiğini anlatıyor. mügeyle ilgili ilk bilgi bu. ardından melis en trajik haliyle, hayatımda o kadar çok orda bulunmaması gereken bi domates oldum ki, lütfen domateslere hiçbi dilde küfür etmeyelim diyor. melisin durumuna çok üzülüp daha da saçmalamaya başlıyoruz. deliyiz meliyiz ama eğleniyoruz en azından, yan masa gibi sıkıcı değil.

Monday, October 3, 2011

kendinle aynı fikirde diilsin bence

cicenk: ya bu niçeye niye nihilist diyip duruyolar ben anlamıyorum
nihilist o rus romanlarındaki kahramansa
niçenin yakından uzaktan alakası yok gibi

begüm: rus romanlarınki kahramanın özelliklerini söyle

cicenk: yaşamak istemiyo
yaşam çok anlamsız falan böyle
ağacın dibinde oturuyolar sıkıcı sıkıcı
ama anlamadığım orda da çocuk bilimle mi ne uğraşıyodu
o kadar nihilistsen
bırak hiç bişeyle uğraşma
bırak ya bırak tamam derdim tanısam
senin yaptığın bilimden nolacak derdim

begüm: wee56ut9y68ıyouıofyutfyt
hakkaten he
herşeyi anlamsız ve değersiz bulan biri bilimle uğraşma çelişkisi göstermesin
hayatta kalıcak kadar yiyip bütün gün karamsar şeyler düşünsün
sonra da aşırı sıkılırsa kendine zorla film izletsin
aa bu benim hihihi
nihilist olduumdan hiç haberim yoktu
varoluşçuyum sanıyodum

cicenk: bana bir varoluşçu nasıl olur
anlatabilir misin peki

begüm: tabii
varoluşçu, dünyaya bi amaç için getirililmediğini kabullenip kendi özgür iradesiyle yaptıklarının sorumluluğunu alarak eylemlerini sahiplenen, bu dünyadaki oyuncakları sevmeye başlayan onlara kendi ölçütlerince değer falan veren biri

cicenk: bi amaç için derken
yani hayatın anlamını ararken mesela, bu dünyaya bi nedenle gelmiş olmalıyım
demeyen biri manasında mı

begüm: yani tanrı tarafından verilmiş bi misyonu yok
hayatın kendiliğinden sabit bi anlamı olmaması anlamında

cicenk: ha

begüm: yapmamız gerkeen spesifik bişey yok
mesela doğayı referans alıp üremek diyebilirsin
ama üremesen de üremessin yani
o bile zorunlu diil

cicenk: hum
kafama birden bi soru yığılması oldu
şimdi mesela
bi insanın iradesinin gelişmişliği
eğitime falan bağlanabilir mi

begüm: hıhım
farkındalık arttıkça özgür irade artar
farkındalık arttıran bi eğitimse o zaman bağlanabilir

cicenk: o zaman özgür irade tamamen insan doğasından gelen bir şey değil

begüm: özgür irade arttırım potansiyeli geliyo ama
yine de kiminin 1 metrekare özgür iradesi var
kiminin 100
hayvanla-sartre arası değişen bi özgür irade yelpazesi

cicenk: eufhuaea
ama yine de aydınlanmadım
bi dakika
sartre bu dünyadaki en özgür iradeli insan olsa mesela

begüm: hıhım
olsamesela

cicenk: oldu tamam
ve dünyaya üremek için gelmediğine inanıyor

begüm: hıhım iradesini doğanın üstünde tutmuş

cicenk: ya ama zimbamwedeki adam da öyle geldiğine inanmıyodur ki

begüm: doğa bi din gibi zaten
sadece daha somut

cicenk: sartre ın doğanın üzerine çıkacak
güçleri olduğundan olamaz mı
bizzat doğayı egemenlik altına alabileceğine inanılmaz inanmış bir medeniyetten geldiği için olmuşsa

begüm: aklı doğanın üsütnde tutan bi kültürden geldii için böyle düşünüyo olabilir hatta öyle çünkü hepimiz toplumsalız
neyse galba sen şey diye düşündüğün için kafan karıştı
şimdi sartre ın fikirlerini oluşturan şey toplum, ayrıca iradesinin malzemelerini doğadan alıyo
demek ki özgür irade o kadar özgür diil gibi düşündün
yani sartre ın bi karar verirken kullanıcağı ölçütler sağdan soldan toplama
herşeyden bağımsız bi benliği ya da karar mekanizması yok

cicenk: hayır ama ıssız adada değil ya bu insan
ıssız adada olsa çişimi bugün öyle salıyorum da diyebilirdi
hangi düşüncenin sana ait hangisinin
bi yerden apartma olduğunu anlamak
o kadar kolay olmasa gerek diyorum ben sadece

begüm: tamamen sana ait bişey yok ki olum
birinden direkt alıntılamadıysan
içindeki diğer ölçütlerle birleştirip ona ulaştıysan senin sayılır

cicenk: işte ben o noktada hep çok tedirginim
çünkü ben tam algılayamıyorum
yani ne kadar özgür irademle verdim o kararı
gerçi karar vermedeki özgür irade
biraz daha farklı bişey olsa gerek

begüm: somut bi karar örneği üstünden gitsek daha iyi

cicenk: ya ama özgür iradenle karar vermek dışında
ne yapıyosun
kendi ahlak anlayışımın bana mı ait
apartma mı olduğunu tam anlamıyorum ben

begüm: sana ait olması diye bişey yok ki

cicenk: of bilmiyorum bu özgür irade sorunu çok sorunlu

begüm: sen dediğin zaten %50 genlerin ve insan doğası
%20 toplum
%20 arkadaşlar

cicenk: arkadaşlar mı
efuheuhua
o da toplum sayılır

begüm: %10 ünlüler
ünlü dediğim niçe falan

cicenk: ünlüler mi

begüm: ahuehua

cicenk: adsuahduah
efhuahsauhud

begüm: benim için ünlü

cicenk: anladım

begüm: sanki sen diye
herşeyden bağımsız bi varlık varmış gibi konuşma
sen dediğin şey işte bunları belli oranlarda kendine özgü şekilde karıştıran bi mixer
mixer olduğumuzu ben de şu anda öğreniyorum

cicenk: eufhuasuahduahduahdiasld
sartre nasıldı mesela
tanıdığın kadarıyla anlatır mısın
eufheuha

begüm: sartre çok iyi karıştırıyo
mesela sırf yüzde 50 nin dediini de yapabilirsin
sırf 20 nin dediini de

cicenk: ya o hep bunalımda değil miydi ya

begüm: ne kadar karıştırırsan o kadar özgür irade
yok ya ne bunalımda olcak
kafam kadar kitap yazmış
varlık ve hiçliği biliyosundur

cicenk: atıp tutmasın di mi
biliyorum
ama okumadım

begüm: onu yazıcak kaadr motive olduysa bunalımda demem ben ona

cicenk: bunalımdan hiç haberleri yokmuş çidden bunların ya

begüm: ben de bazen bloguma bakıp yoksa bunalımda diil miyim diyorum
neyse özgür iradeyi anladın mı
sartre la hayvan arasındaki farkı

cicenk: eh işte yani
özgür iradenin imkansızlığı
diye bi kitap yok mu
yoksa hemen yazıim

begüm: sen özgür iradeye inanmadın
mixer olduunu kabul etmek istemiyosan anlarım
hern34uı5n6e

cicenk: eufhuashuh
hayır mixer olduğumu anladım da
çok güzel dönüyorum ama
her biri benden bağımsız şeyleri karıştırıyorum
ha ben karıştırınca şeyoluyo diyosun
anladım aslında

begüm: anladın da yerine oturması için biraz zaman lazım
buzdolabı givi

cicenk: ama sen karıştırmak istemesen de ister istemez kendiliğinden araya fazla karışan durumlar olabiliyor

begüm: hıhım
aslında benim şey kafamı karıştırmıştı
niçe şey demişti bi keresinde
kontrol etmek yoktur bastırmak vardır
mesela ben mix yapıyorum
mesela karışıma %30 doğa %30 ünlüler %30 arkadaşlar %10 toplum aldım diyelim
baştaki rakamlardan yola çıkarsam
demek ki doğanın %20 sini bastırmışım
toplumun %10 unu bastırmışım
arkadaşlarla ünlüler nasıl arttı
fake bi artış mı
ahuhea

cicenk: işte ben de o yüzden ö.i.i(özgür iradenin imkansızlığı) diyorum
çünkü fake değil ama duruma göre bi artık
biraz nabza göre şerbet artışı

begüm: bi dakka sen niye nabza göre şerbet diyon
duruma uyum sağlamak kötü bişi mi

cicenk: yani duruma göre yapmışsın o mix mi demek ki

begüm: neye göre yabıcaktın
zaten duruma göre yabıcan olum

cicenk: işte kendi özgür iraden olsaydı saf böyle
safasaf
ben şunu merak ediyorum aslında
şimdi sen
hayvansın ya aslen
seni adada doğurup bıraksaydık
hayatta kalabilseydin ve de işte
dediğin gibi bi özgür iraden olmayacaktı
ee o zaman bütün özgür irade
yaşadığın toplumsal çevreden geliyor demektir
o zaman mixer in de senin değil
yani burda ben, mixerin tamamen benim öz mixerim
ya da o mixerin "ben" olduğumdan emin olamam diyorum

begüm: beni mixer haline getiren şartlar toplumsal evet
ama mixer benim
mixerimden başka bişeyim yok
mixer de sen diilsen sen diye bişey yok zaten
sen diye bişey olduğunu zaten nerden çıkardın

cicenk: işte ben de onu diyorum auhuehaas

begüm: biz sana bişey söylerken karışıklık olmasın diye "sen" diye bi kelime kullanıyoruz
yoksa sen diye bişey yoktur
ahuhruah

cicenk: acaba yok mu lan diyorum

begüm: yok tabi olum
tamamen sana ait bişey söyle

cicenk: yok işte diyorum sabahtan beri
nası söyliyim
mixer bile benim mi emin değilim diyorum
eufheuhas
ay çok korkunç
korkunç denmez ona aslında

begüm: bunu söylüyen kim

cicenk: gri gibi geldi bi an
kim

begüm: sana bunları söyleten de sen diilsin ki

cicenk: ha
ben de ünlülerden biri söyledi sandım
asdasfds

begüm: mixer benim mi bilmiorum diyen de sen diilsin
uıkl34btıhers6ıoe5yne5x

cicenk: bunu söyleyen kim
pilaton
diceksin sandım bi an

begüm: ahuehauyhe
bence mixeri ben olarak kabul edip bu aslında yokuzculuktan kurtulalım

cicenk: aduhsauh
mixer benim mi bilmiyorum diyen de işte iki satır felsefe okudu diye herşeyden böyle bi nem kapan bi insan
ben değilim
okumasam bankada çalışıyo olacaktım
ama fakir olucam sanırım sırf entellik uğruna
asdlkjh

begüm: auhaeuhae

cicenk: evet neyse bence de mixer biziz diyelim ve kurtulalım

begüm: ya bence zaten burda "ben hissiyatı" nı temel alalım
sonuçta mixerin ben olduğunu kabul etmesen bile bağımsız bir benin varlığı hissi geçmez
geçerse zaten buna "yabancılaşma" denir
davranışlarını ve onların sonuçlarını sahiplenmezsin
daha çok %20 nin dediğine falan bırakırsın kendini
özgür iraden de gittikçe azalır

Saturday, September 24, 2011

senin için sahlebe kadar inebilirim /önder

begüm:
mesela diyelim ki
başka bi gezegene gitçeksin
orda yaşicakmışsın artık
e:
yanına alıcaan ucsey
begüm:
ama sana diyolar ki
hıhı
dünyadan yanına alıcaan 3 şey
hihhi
ama belli bi insan olmaz
burdaki cansız maddelerden
beğendiklerin
e:
uhuhu cokiyrencsin ya pis
tamam ama nasi bi gezegene gidiorum issiz ada gibi kimse olmayan bi yer mi
yoksa orda da normal bi sehirler filan var mi
neresi orasi
begüm:
şimdi zaten işin gizemi burda dosdum
nası bi gezegene gidiceğin belli diil
burda olan şeyler orda var mı bilmiyosun
belki yapıtaşı arsenik falan ordaki canlıların
su bile olmayabilir
o yüzden burdan en sevdiklerini alıp kendini riske atmaman lazım
ama hayatta kalabiliceğin bi yermiş oksijen falan alma yani boşuna
büyük şeyler olabilir
deniz falan alabilirsin
gün batımı manzarası falan da alabilirsin mesela
yemek falan da olabilir
e:
ozaman komple istanbulu alir gotururum ben hava su hersey var valla
begüm:
öyle olmaz
sori
e:
uhuhu ya pis yalanci hem deniz diyosun hem istanbul olmaz diyosun banane be
begüm:
deniz olabilir olum
dağ da olur
özel isim olmuyo
o yüzden arkadaşlarını götüremiyosun
ama istersen insan alabilirsin
ama kimin geliceğini garanti edemem
hihih
e:
uhuhu
ben uzerinde istanbulun oldugu dag ve denizi gotuyum madem
yihyih
begüm:
bunu dağ ve deniz olarak alıyoruz
bi hakkın kaldı
e:
pis zorba uzaylilar
begüm:
ahuheuah
e:
orman istiyorum ozaman belgrat ormanlari
kikiki
begüm:
humm demek dünyadan dağ deniz ve orman götürmek istiyosun
hiç yeniliklere açık diilsin dosdum
belki o gezegenin doğal güzellikleri daha güzeldi?
e:
bastan yonlendirdin ama
begüm:
ne dedim ki
yeni bi gezegen dedim
bence bütün gezegenlerin doğal güzellikleri güzeldir
ama aslında mesela marssa
güzel diilmiş lan
e:
iih ben marsi seviyorum
heryer col neguzel
cok melankolink
begüm:
nesi güzel olum kırmızı kum heryer
hiç ekşın yok
bence burdan alkol götürmeliyiz
e:
yapayalniz melankolink isde
begüm:
müzik olabilir
dağ götürerek hakkını harcadın
napıcaksın olum dağı
alkol müzik ve deniz iyi
e:
olm ben ustunde istanbulun oldugu dagi isdedim sen zorbalik yaptin
begüm:
asıl sen hilekarlık yapmaya çalışıyosun
biz dürüst uzaylılarız
e:
sende uckagitcilik yapiyosun ama
hem dag deniz bile olur diosun
istanbul diyince sozlesmeye aykiri diosun
begüm:
e aykırı naapalım
senin için sözleşmeyi mi değiştiricektik
uzaylılardan bana gelen bilgi böyle
e:
ozaman kablosuz internet fotograf makinasi bi de uzay gemisi istiyorum ben
begüm:
ahuehua tamam
e:
oralarin resimlerini cekip blog yapicam blogdan gelen parayla bana yemek filan yollasinlar dunyadan
uzay gemisi de noolur noolmaz diye hem ev hem araba isde
begüm:
uzay gemisi iyi fikirmiş ya
ben de istiyim
alkolün yerine o olsun
zaten midemi ağrıtıyo
başka gezegende gaviscon da yoktur kesin

Friday, September 23, 2011

there is nothing that can console me but my jolly sailor bold

rüyamda başka bi gezegendeydim ama dünyaya baya benziyo: deniz var, domates var, insan var; tek sorunu gereğinden fazla deniz olması. yani her yer deniz ve biz de mecburen gemilerde yaşıyoruz. bi de gökyüzü ve deniz hep kurşuni renkte.

neyse bi gün bu geminin güvertesinde geminin içindeki diğer insanlarla otururken -hiçbirini de sevmiyorum ve hiçbiriyle doğru dürüst konuşmuyorum- yine varoluşu düşünüp domates soyuyordum. zaten yemek olarak bitek domates var o yüzden genelde domates soyuluyo. birden bire hava kararıp aşırı beyaz tenli garip biri gemimizde belirdi. garip biri olduğu için gemideki diğer insanlar onu pek sevmedi ama doğal olarak ben onunla çok iyi anlaştım.

ona "gezegenimizde bu kadar çok deniz olmak zorunda mıydı ve bu kadar çok deniz olmasa hayat daha anlamlı olur muydu ki" falan dedim. sonra aşırı beyaz tenli arkadaşım birden heycanlanıp evrende bütün ihtimallerin kombinasyonu olacak şekilde sonsuz tane gezegen olduğunu ve bunlardan istediğimize gidip hayatın daha anlamlı olup olmadığını kendimizin yaşayarak görebileceğini söyledi.

sanırım bu bi teklifti ve benim bi geminin içinde solup gitmiş hayatıma ve başka bi gezegene gitme heycanı taşımayan parıltısız gözlerime bakınca ikna için bi fotoğraf çıkardı. bu kendisinin 13 milyon yıl önce başka bi gezegendeki bir dağın zirvesinde otururken çekilmiş fotoğrafıydı. burası biraz soğuk, karlı ve karanlık bi gezegendi. fotoğraftaki kişi oydu ama saçları sonsuz uzunluktaydı, ek olarak 3 bacağı daha vardı ve bacaklarından biri köpek bacağına benziyordu. sanırım bu o gezegendeki evrimin sonuçlarıydı.

bu gezegeni çok karanlık buldum, içimde yeterince dark side olduğunu ve belki bu dark side'ın daha mutlu bi gezegende nötralize olabileceğini söyledim. o buna itiraz etti, ona kalırsa benim en mutlu olacağım yer öncelikle burasıymış çünkü kurşuni bi gezegende dark side'ımı yeterince iyi yaşıyamıyormuşum, bu nedenle sürekli alttan alttan bastırarak benim mutlu olmamı engelliyormuş. ben de onun söylediğine itiraz ettim, eğer daha karanlık bi gezegene gidersem dark side'ımın orda iyice besleneceğini ve bu sefer tamamiyle beni ele geçirerek içinden çıkılmaz bir hale geleceğini söyledim. sonra o bişeyler daha söyledi ve bu konuşmanın nereye vardığını hatırlamıyorum. son olarak birlikte sinemaya gittiğimizi hatırlıyorum sadece.

Tuesday, September 20, 2011

pixel israfı

yatakta uzanmış düşünürken, dışarda oyun oynayan çocukların sesi dikkatimi dağıtıyordu. camı kapatmak istedim ama yataktan kalkmak istemedim. biriki kere, camı kapattığımda oluşacak huzurlu sessizliği hayal edip kendimi camı kapatmak için motive etmeye çalıştım ama işe yaramadı. yataktan kalkmam için en az iki amaç olması gerekiyordu.

başka amaçlar düşündüm, tuvalete mi gitsem acaba kalkmışken? çişim yok ki, su mu içsem? gerek yok ki? en sonunda sandalyenin üstünde kalmış diğer yastığı yatağa getirmeyi 2. amaç olarak belirledim ve yataktan kalktım.

işlemleri tamamladıktan sonra tekrar yatağa dönüp düşünmeye devam ettim. nerde kalmıştım? hıh, içişleri bakanı idris naim şahin'in yanlışlıkla kurduğu muhteşem cümleyi düşünüyordum: "eylemin amacını en iyi, yapan bilir."

Sunday, September 18, 2011

hiçbir tencere takımının depresyona girdiğini duymadım

begüm:
kullanımdışı bi nasa uydusu dünyaya düşücekmiş
herhangi bi yere düşebilirmiş
çok saçma diil mi
ahuehua
Efe:
üüüüüüü
begüm:
6 ton
Efe:
ne zaman
begüm:
5 gün sorna
kafamıza dikkat edelim
Efe:
okyanusa düşer heralde ya
begüm:
antarktika hariç her yere düşebilirmiş
Efe:
izmire düşcek hali yok
begüm:
valla ben bilmem uyariyim de
belki izmire düşer
Efe:
buraya düşerse kitap gider ya
begüm:
nereye düşücek acaba ya merak ettim şimdi bak
o şanslı yer neresi ahueha
bi de yani uzaya gittiriyolar uyduyu herşeyini hesaplayıp
Efe:
keşke bizim apartmana düşse ama bize bi şey olmasa nasadan tazminat alsam
begüm:
nereye düşüceğini niye hesaplamıyolar
her yere olabilir diye yuvarlak yuvarlak konuşuyo
Efe:
düşüyo olm çünkü
giderken kontrollü oluyo
begüm:
sonuşta yer çekimi belli ivmesi belli nerden düştüğü belli cismin ağırlığı belli ben bile hesaplicam nerdeyse
yer çekimi formülü neydi newtonun ya
Efe:
bence eğleniyo nasadakiler
aslında biliyolar nereye düşeceğini
begüm:
bence de önemli bi yere düşse sölerler
Efe:
sırf bizi delirtmek için yapıyolar
begüm:
şakacı bi havaları var şu an

http://www.ntvmsnbc.com/id/25251472/

Saturday, September 17, 2011

haz, bir yan ürün ya da yan etkidir ve öyle kalması gerekir, kendi içinde bir amaç yapıldığı ölçüde yok edilmiş olur. / victor frankl

tam dışarı çıkacakken en sevdiğim yeşil hırkama ketçap döküldü. nasıl üzüldüm nasılüzüldüm anlatamam, sonra da uyandım. meğer hepsi rüyaymış. hırkama bişey dökülmediği için bu kadar sevineceğim hiç aklıma gelmezdi. ama sonra bugün melis kitabımı geri verince (victor e. frankl - insanın anlam arayışı) kitap masanın üstünde dururken ona her baktığımda içindeki beni çok üzen ve düşündüren küçük ayrıntıyı hatırladım.

kitap auschwitz toplama kampında geçiyordu ve mahkumlar her gece olduğu gibi her an öldürülme korkusuyla aç susuz bütün gün çalıştıktan sonra gece alt alta üst üste tahta yataklarda yatarken, yazarın arkadaşı bir gece kabus görüyor ve acı acı sayıklıyordu. yazar acaba arkadaşını uyandırsa mı diye düşünüyor, sonra nerede olduklarını düşününce ikilemde kalıyordu. çünkü herhalde en kötü kabus bile her an yakılma ihtimaliyle yaşadıkları toplama kampından iyiydi. yani bundan daha kötü durumda olunamayacağına göre, arkadaşını uyandırdığında daha iyi bir gerçekliğe dönmesini sağlayamayacaktı. o halde neden uyandırsındı ki?

Thursday, September 15, 2011

yeşil olmak bile bundan daha iyi (susam sokağı)

geçen gün trendeyken aklıma bi film geldi. filmde bi adama başka birinin hafızasını yüklüyolardı. sonra da hafızasındaki karısını öldürmekle tehdit ediyolardı, sonra da adama anılarının kendisine ait olmadığını, ona sonradan yüklendiğini söyleyip bakalım karısını kurtarıcak mı diye bekliyolardı.

filmin sonunda adam, anılarına sahip çıkıp karısını kurtarıyodu çünkü anılarından başka hiçbir şeyi yoktu. işte bi kıza bakarak bunları düşünürken, sonra acaba benim anılarım bana bu kızdan yüklenmiş olabilir mi diye şüphelenmeye başladım. eğer öyle olsaydı hayatım biraz daha anlamsızlaşır mıydı yoksa zaten yeterince anlamsız mıydı?

anılarımın bana o kızdan yüklenmiş olmadığına dair kanıtlarım vardı. mesela ameliyat olduğuma dair bir anı sahibiydim ve hakkaten de sırtımda dikiş izi vardı. dolayısıyla anımla izim tutarlı görünüyordu. kızınsa dikiş izi yoktu, eğer anılarım bana başkasından yüklendiyse bu kızdan yüklenmediği kesindi.

izi şüphelenmemem için öylesine yapmış olabilirlerdi ama vidaları da hissedebiliyordum. sonuçta gerçekten bu vidalar bana takıldıysa gerçekten amilyat oldum demekti ve dolayısıyla ameliyat olduğuma dair bir anım olmasında problem yoktu. ama belki senaryo daha farklıydı, uzaylılar beni kaçırıp içime bunları yerleştirmiş, sonra da bu senaryoyu normalize etmek için bana ameliyat olmuşum anısı yüklemiş olabilirlerdi. o zaman kesinliğinden emin olduğum tek şey vida sahibi olduğumdu ve bunun nasıl ve neden olduğu konusunda iddialarda bulunmamak en iyisiydi. kendimle ilgili emin olduğum bu tek gerçeğe sıkıca sarılmaya karar verdim.

trenden indim. stajımın kalkması işlemlerinin tamamlanması için milli eğitime bir belge götürdüm ama belgeyi kabul etmediler çünkü mühürü eksikmiş. mühür bastırmak için geri dönerken yolda burnum aktı ve hiç mendilim yoktu. başka biri olsa sırf mühür için o kadar yolu geri dönüp sonra da tekrar belgeyi bırakmak için gelmek zorunda olmaya çok sinirlenirdi ama ben hala bir amacım olduğu için bunu mutlulukla karşıladım, sonra da mendille burnumu sildim. fakat bu mendilin nerden çıktığını bilmiyorum. biraz önce elimde hiç mendil yoktu ve çantamda da yoktu? acaba az önce bakkaldan dondurma alırken bakkal mı vermişti bu mendili bana? yuğooo? yerden mi almıştım? yok be niye yerden aliym, temiz zaten? bilmiyordum. aklıma iki ihtimal geldi. ya az önce bi vampir saldırısına uğramış sonra da vampir bu saldırıyı unutturmak için beni hipnotize etmişti (boynumdaki kanları silmem için mendil vermiş olabilir) ya da iyi kalpli bi uzaylı üzülüp bana bu mendili verip olanları unutturmuş olabilirdi. ama biraz mantıklı düşününce bu iki ihtimalin de mümkün olamayacağını anladım. çünkü eğer vampir olsaydı bana ipek bi mendil verirdi ve eğer uzaylı olsaydı o zaman da uzaypeçetesi vermiş olmalıydı. elimdeki peçete ise gayet sıradan tırt bi peçeteydi. belki de burnumun akması dayanılmaz bir hal almış ve sonunda bu peçeteyi havadan yoğunlaştırarak elde etmiş olabilirdim. zaten tipi de havadan yoğunlaştırılmış peçeteye benziyordu.

bu meseleyi daha sonra incelemek üzere beynimdeki bir rafa kaldırıp dondurmamı yemeye başladım. dondurmayı yerken aklıma bir önceki dondurmam geldi. önderle taksimde bir yere gitmiştik, ben dondurma yemek istiyordum ve menüde dondurmanın yanında parantez içinde (çeşitleri garsona sorunuz) yazıyordu. ben aslında gayet standart bir şekilde çikolata kaymak yiyecektim ve bunlar zaten kesin vardı ama menüden aldığım emire itaat etmem gerektiğini düşünerek garsona çeşitleri sordum. garson biraz afallamış gözükünce ona menüdeki yazıyı gösterip "size sormam gerekiyor" dedim, sanırım menüde kendisinden bahsedildiğini bilmiyordu. garson dondurmalara bakıp geldi ve bana çeşitleri saydı. garsoncuğu o kadar uğraştırdıktan sonra çikolata kaymak istersem çok ayıp edecekmişim gibi geldiğinden -sevmediğim halde- dondurmama bir top da çilek eklettim.

dondurmayı yemeye başladım ama sadece çikolata ve kaymaklı bölümünü yiyor çileği sevmediğim için sona bırakıyordum. ben çilekli kısmı önderin yemesini umut ederken, önderse limonatasının içindeki nane olduğu iddia edilen ağaç yapraklarını incelemekle meşguldu, sonra bana uzaylıların çilekli dondurmayı çok sevdiklerini söyledi. o öyle diyince çiçekli dondurmaya ısınıp bir kaşık aldım. ama çiçekli dondurmanın tamamını yiyebilmem için bu bilginin güvenilirliğinden emin olmam gerekiyordu. önder'in dediğine göre görgü tanıklarının ortak ifadesiymiş, hepsinin evlerindeki çilekli dondurmaları uzaylılar yemiş. bunun üzerine çilekli dondurmanın hepsini bitirdim, uzaylı gibi düşününce kozmik bir tadı varmış gibi geldi. dondurmayı bitirdikten sonra önder'in beni kandırdığını öğrenip hayal kırıklığına uğradım. beni kandırarak yemek yedirmişti ama sanırım tamamen kandırmamış, gerçekten uzaylıların çilekli dondurma sevmesi gibi birşeyler okumuş, sadece dondurmayı bitirmem için bu bilgiyi doğru zamanda sunmuş bana.

Saturday, August 27, 2011

in the shadow of the existence

seminer burası. pröfösör beyin korteksi ve öğrenme arasındaki ilişkiyi açıklarken son olarak müzik dinlerken öğrenme veriminin azalacağını söylüyor. ama kısık sesli klasik müzik hariç diyor, o nedense beyindeki alfa dalgalarını arttırarak öğrenmeyi kolaylaştırıyormuş. benimle aynı seminerde bulunan yüzlerce insan belki bu açıklamadan tatmin oldu ama benim aklıma şunlar geldi:


1) bu durum piyano ile yapılan post modern besteler için de geçerli mi?
2) klasik müziğin iniş çıkışı dikkatimizi dağıtmaz mı?
3) klasik olmayan bir müziğin içinde piyano solosu duysak alfa dalgalarımızda bir değişiklik olur mu?
4) sadece piyanoyla yapılan bir bestede mi alfa dalgaları daha çok artıyor yoksa yaylıları da içeren bir bestede mi?
5) beyin klasik müziği diğer müziklerden tam olarak hangi yönüyle ayırarak alfa dalgalarını arttırıyor?
6) bu çıkarımı destekleyen deneyler klasik müzikten hoşlanan denekler üzerinde mi yapıldı yoksa ona karşı nötr olan denekler de deneye dahil miydi?
7) klasik müizkten nefret eden biri için aynı şeyler geçerli olur mu?

..........

98) alfa dalgası nedir yahu? (burda artık iyice sinirlenmiş)
99) alfa dalgası dalga şeklinde mi ilerler yoksa parçacık mı?
..........


24 saat boyunca bu soru sorma hızıyla yaşayıp soruların sadece 100'de birine cevap bulabildiğinizi düşünün, işte benim agnostik dünyama hoş geldiniz.

Saturday, August 6, 2011

ne için cezalandırılıyorum?

bi gazetede tesadüfen ufoların görüntülendiği fotoğraf kareleri vardı, onlardan biri de buydu:
























pihihi şukardanadama bak ya

dışarda çok ses var, içerde uzay, kendime çaylar demliyorum*

3 buçuk günlük iznimin birinci günü burası. uyandıktan sonraki 2 saati bi şekilde yaşayıp gittikten sonra, saat tam 13:30 da kendimi 10 üstünden mutlak bir 3 ün içinde buldum. evi toplayıp bisiklete binecek ve yarın adaya gitmek üzere hazırlık yapacaktım ama evren tarafından bana "evde oturup efendi efendi iç" şeklinde bi teklif sunulmuş gibi geldi.

yavaş yavaş dolaba aktım. ömüşün yarısını içtiği şeftali suyu ve bi aydır dolaba koymaya üşendiğim, önderle buluşmamızdan artan zehirli votkayı, barbarosun sevabına doldurduğu buzlarla birleştirip, ömüşün sevgilisinin evimizde unuttuğu sigaralarla birlikte içerek melisin yolladığı şarkıyı kendimi tamamen güvende hissettiğim tatlı bir sonsuzluk özlemiyle dinlemeye başladım. tanıdığım herkes bu durumda olmama bir katkı sağlamıştı.


*halimden konan anlar - kendime çaylar

Sunday, June 19, 2011

kim görebilir karanlığın içindeki aydınlığı?

dünya burası. canlı bi organizmayım. dünya azıcık yörüngesinden kaysa, ya da güneş farklı bi reaksiyon gösterse yok olmam 8 saniyeden uzun sürmez. bu kadar geçici bi durum için çok fazla anlam arayışı içindeyim.

dünya burası. akciğerlerimiz falan var. ne kadar gereksiz bi ayrıntı. o kadar gereksiz ki heralde aslında yokuz diyorum. bu kadar saçmabişeyolamazçünkü.

Monday, June 6, 2011

gereğinden fazla mastar halinde

FAREYİ KÜÇÜMSEMEYİN

Skinner meşhur koşullanma deneylerinden birinde, yaşlı bir fareyi labirentteki peyniri bulabilmesi için kutuya bırakır. Fare doğru manivelayı bulacak, ona basacak ve hücredeki peynire ulaşacaktır. Skinner'ın fareden beklediği sadece budur; üstadı Pavlov'un köpeğinden beklediğinden biraz fazlası, başka bir şey değil.. Farenin psikolojisi, ne düşündüğü, içsel motivasyonu Skinner'ın umrunda değildir.Skinner'ın bu düşüncesi bilinç dışını göz ardı ettiği için eleştirilecek, Carl Rogers ve Maslow tarafından ayıplanacak, Kierkegaard tarafından anlamsız bulunacak, Glasser tarafından gerçek dışı kabul edilecek ve belki Skinner, Perls tarafından dengesiz biri olarak nitelendirilecektir. Her neyse deneye dönelim. Skinner doğru davranışı sergilemek ve peyniri kapmak için farenin biraz zamana ihtiyacı olduğunu düşünür. Fareyi kendi edimsel çabasıyla baş başa bırakıp diğer işlerini yapmak için oradan ayrılır. İşlerinin yoğunluğundan mıdır yoksa sönme mi gerçekleşmiştir bilinmez, Skinner fareyi labirentte unutur. Aradan bir kaç gün geçer ve bir gece Skinner labirentte unuttuğu fareyi karşısında konuşurken bulur. Fare biraz sitemkar biraz da minnettar bir dille, şunları söylemektedir:

"Eski dostum Skinner, sen gittikten sonra bir hayli uğraştım, manivelayı buldum. Ama peyniri bulamadım. Her tarafa baktım peynir yoktu. Sanırım beni labirentte unuttuğun gibi, peyniri koymayı da unutmuşsun... Yaşlanıyorsun. Her neyse, senden bir haber alamayınca düşünmeye başladım. (Bu sana şaşırtıcı gelebilir ama öyle.) Algı ve bilincimi devreye soktum, geçmişimi çözümledim, öz saygı geliştirdim, kendimi gerçekleştirme sürecine girdim, olaylara bir bütün olarak baktım ve biraz da senden kaptıklarımla, peyniri aramak için labirentin sınırlarını aştım, ülkeler geçtim, şimdi Uzay Doğu'da bir keşiş manastırındayım. Peyniri bulamadım ama yaşamın anlamı gibi bir şeyler buldum. Yeni dostlarıma başımdan geçenleri anlattım. Şimdi anlıyorum ki..." Daha fare sözünü bitirmeden Skinner kan ter içinde uyanır. Baş ucunda Freud rüya analizi yapmaktadır. "Sevgili Skinner, şimdi seni çocukluğuna götüreceğim. Yol açıksa 2-6 yaşa kadar gidebilirsek iyi olur. Belki çocukken bir fare sütünü çaldı ve bunun sende yaratmış olduğu bastırılmış öfke duygusu tüm bu yaşananlara ortam hazırladı..."


Bunu ben yazmadım, KPSS çalışırken kullandığım İhtiyaç Yayınları'nın Rehberlik kitabının ünitelerinden birinin sonundaki -psikolojik danışma kuramlarının içeriği ve temsilcileriyle ilgili bilgilerimizi pekiştirmek için yazılmış- bir okuma parçası bu. Ama bi an okurken bunu ben mi yazdım acaba diye şüpheye düşmedim değil. Cidden süper bi kitap, bilgiler ve şakalar havada uçuşuyo. Şu fareye bak ya idolüm resmen.

Friday, May 27, 2011

sunshine, my only sunshine

evburası. telefonun çalar saati çalmadığı için uyku saati konusunda çığır açmak zorunda kaldım. bi süredir saat 23 ile 24:00 arası uyuyup sonra 2 buçuğa kadar uyanık kalıp 2 buçuk-6 buçuk arası 2. bir uyuma gerçekleştiriyordum; daha doğrusu gerçekleştiremiyordum çünkü saat çalmıyordu, belki de çalıyordu? ama sonuç olarak bi süredir 23:00-06:00 arası uyuyup, 6'da şaşkın bi şekilde yataktan sıçrayarak 24:00 olmasını umduğum saatin bana sabah olduğunu acı bi şekilde hatırlatmasına tanık oluyordum. hatta bu satırları yazarken kafamda bitmeyecekmiş gibi görünen bi hastane sabahı çağrıştı, o derece sıkıntılıyım. bu çağrışımın, senaryolar arasında bi bağlantı olmamasından yola çıkarak, duygu benzerliğinden kaynaklandığını düşünüyorum. bence çağrışımlar 2'e ayrılıyor:

1) benzer senaryoya sahip olduğu için akla gelenler
2) uyandırdığı his benzer olduğu için akla gelenler

neyse ben de sonunda saatin çalmamasının gizemini çözmek için bi deney yapmaya karar verdim. saat 23:00'te uyumadan evvel telefonu hafızama yazdığım bi açıyla bi kağıdın altında olmak suretiyle başucuma yerleştirdim. uyandığımdan telefonun yeri değişmiş mi diye bakacaktım, eğer değişmişse bu hatırlamadığım bir zaman diliminde telefonun alarmını kapattığım anlamına gelecekti ama değişmemişse telefonun hiç çalmadığı anlamına gelecekti. vakit gelince sanırım telefonun yeri değişmişti; sanırım diyorum çünkü uyanınca deney sonucunu incelemeyi unutup suç aletinin yerini birden bire değiştirdim. ama o kadar da kağıdın altında gibi değildi sanki bilmiyorum ki. bu deneyi yarın yine yapmayı düşünüyorum ama bi geceyi de daha 1 saatliğine uyumak için yatıp ertesi gün uyanarak heba etmek istemiyorum, o yüzden artık yeni bi taktik izleyip 23-3 arası uyuduktan sonra bi de 5 buçuk-6 buçuk arası uyumayı düşünüyorum. bi saatlik uykudan uyanmayı başaramıyorsam kendimin 4 saat uyumasına izin verebilirim.

aslında benim bu yazıyı yazarken asıl bahsetmek istediğim bana son zamanlarda oldukça komik gelen "görünmez ilaç"tı. uzun bi süre önce öksürüğüm dolayısıyla doktora gittim ve bana astımım olmamasına rağmen astım ilacı verdi. ben daha önce hiç böyle bi ilaç kullanmamıştım, garip bi sistemi var. kapağı açıyorsun, önce sağa döndürüyorsun sonra sola döndürüyorsun çıt diye bi ses geliyor, sonra ilacı derin bi nefes alarak içine çekiyorsun ve sonra da ilaç kalıntılarından kurtulmak için ağzını çalkalıyorsun. işte böyle. neyse ben ilacı aldığım ilk gün prospektüsünü okuyarak yukarda bahsettiğim adımları teker teker uyguladım ve sonunda ilacı içime çektiğimde herhangi bir değişiklik hissetmedim. değişiklik derken bi tadı ya da hacmi ya da partikülü yok. ama zaten prospektüste de bu durumdan bahsetmiş, yani tat değişikliği olmayabilir ama adımları doğru uyguladığınızdan eminseniz ilacı kesin içinize çekmişsinizdir diyo. bu açıklama bana hiç tatmin edici gelmedi çünkü ben hiçbi şeyden emin olamam. dolayısıyla yaklaşık 20 gündür falan bi oyuncağı önce sağa sonra sola döndürüp çıt sesi duyduktan sonra göya "ilacı" içime çekip ardından bu hayali ilaçtan kurtulmak için ağzımı çalkalamaya gidiyordum. ortada hiç somut bişey olmamasından dolayı sonunda kendimi delirmişgibi hissedip hergün, sabah akşam bu işlemi uygularken gülme krizine girmeye başladım. yaptıklarım piaget'nin bilişsel gelişim kuramındaki işlem öncesi dönem çocuğunun sembolik oyununa benziyordu.

Monday, May 2, 2011

kapıdan çıkmak her insanın yaşadığı bir olay

bugünü şöyle geçirecektim:
sabah 10 gibi uyanıp kitap okuyacak, 11'de güzel bir kahvaltı yapacak, 12'de bisiklete binip yazı yazacak, 5 gibi eve gelip duş alacak, 6 gibi yemek hazırlayıp yiyecektim. 6'dan sonra müzikli yazılı kitaplı filmli bir kısım olabilir; gece de arkadaşım gelecek.

fakat bugün şöyle oldu:
sabah 10 gibi uyanıp kitap okumaya başladım ve 1.5 sayfa sonra kitap bitti. meğersem sondaki 20 sayfa kaynakçaymış. yeni bi kitaba da başlayamadım çünkü bütün kitapları okumuştum.

sonra güzel bir kahvaltı yapayım dedim ama annem bu ara çok çalıştığı için evde pek birşey yoktu. gazetelere bakıp biraz chat yaptıktan sonra bisiklete binmek üzere hazırlanıp aşşağı indim. garaj kapısının kilidinin bozulmuş olduğunu acı bir şekilde farkettim. kapıyı açamadığım için bisikletimi de çıkaramadım; dolayısıyla binemedim. fakat eve geri dönmek de olmazdı.

şimdi sahil burası. yürüyerek geldim. buraya kadarki kısım planla alakasız gittiği için bundan sonraki kısımla ilgili de beklenti içine girmemeye karar verdim. mesela duş alırken şampuan bitebilirdi. (ki zaten en son çok az kalmıştı), yemek yaparken bütün tencereler esrarengiz bi biçimde yok olabilirdi ve hatta belki arkadaşım temel güven duygusu eksikliğinden kaynaklanan hastalık derecesinde sevgi ihtiyacıyla başetmeye çalışırken kuralcı annesiyle olan ilişkisini benimle tekrar edip davetimi, üzerimde hakimiyet kurduğu şeklinde yorumlayarak kafasındaki imgemi zayıflatmak suretiyle bilinçdışı tarafından gelmemeye manipüle olabilirdi.

dolayısıyla plan planlayarak varoluşa şirk koşmaya gerek yoktu. sürüklenelim gitsindi.

Monday, April 11, 2011

deli diylim ben durun nereye götürüyosunuz



bu erenköy ruh ve sinir hastalıkları hastanesinin bahçesinde bir heykel. amacı ne bunun ama yaa? resmen delilik. normal bi insan günde 10 dakka bu heykele baksa delirir. hatta ben hipnotize olup bi 20 dakika kadar gözümü kırpmadan orda neler döndüğünü anlamaya çalıştım ve hayal gücüm bana garip oyunlar oynadı. o zamandan beri de garip garip gülüyorum. sanırım biraz delirmiş olabilirim.

Wednesday, March 9, 2011


bunlar da penguenin delisi

hiçbir şey durmuyor.


ev burası. 4 saat boyunca kitap mı okusam, votka içip yazı mı yazsam yoksa duş alıp odamı mı toplasam karar veremedim. sonra uyuyakalmışım, uyanınca sonraki 4 saati de boşa geçirmemek için acilen harekete geçmeye karar verip bi anda odayı toplamaya başladım. sonra baktım bu zaten kendi tek başına 4 saat sürebilebilecek bi iş, en iyisi duş alayım dedim. ama ona da resmen üşendim, o zaman kitap okuyayım dedim. ama hiç bilgi alasım falan yoktu. ben de votka koydum ama hiç mutlu değilim; hatta acayip huzursuzum. 10 üstünden 4-5 anca. başım ağrıyo sanki bi de kendimi hiç özgür hissetmiyorum. internetten avustralya fotoğraflarına bakınca biraz keyfim yerine gelir gibi oldu ama beynimde ilginç kimyasal reaksiyonlar var. ayrıca mide asidi bunalımıyla pms karışımı bişey de var. bütün bunlar yetmezmiş gibi hayat da çok zor ve karışık.

en iyisi güzel şeyler düşünmek: acaba antarktika mı daha güzel yoksa okyanusya mı?

Saturday, February 19, 2011

It is not eternity It is not hope*

dün akşam rüyamda yatağımın etrafında bi takım ağaçlar ve dalları vardı. ev çok kalabalık ve gürültülü olduğu için uyumaya devam edebilmek adına yattığım yerin hemen yanında hatta altında sonsuz bi boşluk olduğunu düşündüm. normalde bunun korkutucu olması beklenir ama bana acayip huzurlu geldi, bebekler gibi uyudum. ama şimdi ev telefonu çalınca çok korktum; eğer bizim evin telefonu bile çalıyorsa hiç birimiz güvende değiliz demektir.

*21st century devil

Monday, January 3, 2011

tek hayatımı copy paste yaparak geçirdim

begüm:
ya bi tane anket var
dünya nasıl yok olsun istersiniz diye
1 gama ışını patlaması etkisi
2 güneşin dünyayı kavurması/yutması
3 hastalık/virüs salgını
4 kara delik yutması
5 küresel ısınma/doğal felaketler
6 meteor çarpması
7 savaş/nükleer felaket/atom-hidrojen bombaları
8 süper volkan patlaması/patlamaları
9 uzaylıların saldırması
10 yörüngesinden çıkması
hepsi çok güzel karar veremedim
uzaylılar iyi
ama kara delik de güzel
baris:
yorungesinden ciksin
butun yildizlar kaysin bi anda
begüm:
ayrıca yörüngeden çıkması çok asi bişey
baris:
senlikli gebeririz
begüm:
dünyamızla gurur duyarız
baris:
evet kesinlikle
begüm:
düzene boyun eğmedi
baris:
helal olsun valla
keske oyle delikanli dunyamiz olsa
atom bombasina filan prim vermesin
hup diye yutcak bizi
kuresel isinma filan uzun vadeli seyler
en guzeli yorungesinden cikmasi
1 kac saat manzara izleriz
cokmu hizli kayariz acaaba
begüm:
bi ara internette ayla mars aynı büyüklükte olucak diyodu nası sevinmiştim
yalanmış ama
bi de bazen AY BÜYYÜP EŞŞEK KADAR OLUYO YA
baris:
ehehe
evet harika bisiy oluyo o zaman
agzima gircekmis gibi
begüm:
Q456VAGB374SEX86MJC759M
ayın öyle gizli bi amacı olsa hakkaten
baris:
vardir belki
ama 3 milyon yila yaymistir plani biz goremeyiz
begüm:
hıhı ağzına girme planı
o yüzden mesela
her sene 0.0000001mm küçülüyomuş
swev n856ay
baris:
pihahaha