Yılbaşını Nazos'taki bütün insanlara "Ölümden korkar mısın?" sorusunu sorarak geçirdim. Teorime göre insan
7-8-9 yaşlarında ölümlülükle ilk tanıştığında ölüm düşüncesiyle nasıl baş ediyorsa, o düşünce hayatına ve duygu durumuna ciddi bir yön veriyor.
Ben mesela ölecek
olduğumuzu bir türlü kabullenemeyip (ama sonsuza kadar yaşamayı da bir o kadar korkutucu
bulup) en iyisinin, insanın ölüme odaklanmayıp nasıl yaşadığına odaklanması olduğuna
karar vermiştim. Bu da beni hayatımı nasıl dizayn etmek istediğime götürdü. Kendi
içsel süreçlerimi proses etmek ve seçimlerimi nasıl yapmak
istediğimi tespit etmek için bol bol yazı yazdım. Ama sonra hayatımın dizaynının düşündüğüm
kadar da benim elimde olmadığını fark ettim, toplum ve çevre beni bir
hayli sürüklüyordu. Toplumu ve genel insanı dandik buldum. Bu dandik
düzene dayanabilmek için yazdıklarım kara mizaha kaymaya başladı. O noktadan sonra
hayatın hepsinin bu kadar olduğunu kabullenmek yerine yaşamdaki büyüleri
aramaya koyuldum.
Doğayı büyülü buldum ilk olarak. Gün batımı, ağaçlar,
dalgalar, bulutlar, insan elinin değmediği bu olgular bana mutluluk verdi. İnsanın yaptığı şeyler içinde de şehir
ışıklarını beğendim. Doğa ile ışıkların birleşmesi özellikle hoşuma gitti. Kasvetli
havada yanan ışıklar ateş böceğini andırıyordu. Bu büyüleri yakalamak
ve ifade etmek beni resim ve fotoğraf gibi görsel sanatlarla ilgilenmeye itti.
Yazarak daha
fazla açabileceğim içsel bir konum olmadığında, olaylar mizah haline
getirilemeyecek kadar tatsızlaştığında, büyüleri yakalayacak coşkum olmadığında piyanonun başına oturup hüzünlü karanlık melodiler çalmaya
çalıştım. Notalar duyguda kalmama yardımcı oldu. Şimdi ukulelem de var, duyguda kalmama yardımcı olan bu yeni oyuncağımı da diğer oyuncaklarım kadar seviyorum.
Bütün bu bilgiler ışığında
diyebilirim ki sanat resmen terapi benim için.
Görsel: Harald Rudyard