Wednesday, November 28, 2012

masal hattından bu günlük bu kadar /çiçek


geçen gün yine evrenin diğer ucundaki okuluma giderken evrenin en kalabalık metrobüsüne binecektim. rakiplerimi egale edip doğal seleksiyonda üstün bi başarıya imza atarak bir kez daha metrobüste oturmayı başardım. sonra adamın biri bi durakta inmeye çalışırken benim bi ayağımın üstünden atladı, fakat ardından öbür ayağıma bastı. muhtemelen benim bi ayağım daha olduğunu düşünemedi. ama bence bi ayağım daha olması gayet tahmin edilebilir bişeydi, yani dünyamızdaki pek çok kişinin 2 tane ayağı vardı ve benim de bir değil bi kaç tane ayağım olması oldukça muhtemeldi. buna karşın sadece tek bi ayağım olma ihtimali de her zaman bir kenarda duruyordu. bu yüzden adamın agnostikliğine anlayış göstermekten başka seçenek göremedim.

Wednesday, October 10, 2012

akşam domatesi


dün okulumun ilk günüydü. 27 yaşında tekrar öğrenci olmanın heyecanıyla iş çıkışı, dünyanın öbür ucundaki okuluma gitmeye koyuldum. ders istatistikti. sayıların çizelgelerin ve hesapların hastası olarak, istatistiğe doğru gidiyor olmaktan ötürü çok sevinçliydim. hoplaya zıplaya 1 buçuk saatlik yolu bitirip okula vardığımda, dersin iptal olduğunu öğrendim. sonra bu seneki sınıf arkadaşlarımdan 2 kız "kantinde oturmaya gidiyoruz sen de gelsene" dedi. evrendeki en yüzeysel yaklaşımların havada uçuştuğu yaklaşık 15 dakikalık iletişimin ardından yeni sınıf arkadaşlarımdan "bıktım" ve tam o esnada bi tanesinin altın suyuna batırılmış tweety kolyesiyle göz göze geldim. sonra bi insanı altın tweety takmaya iten faktörler nelerdir diye düşünmeye başladım.

1 buçuk saat yolu istatistik için gelip altın tweety'yle karşılaşmak gerçekten büyük hayal kırıklığıydı. arkadaşlarımın farkındalık düzeyi o kadar düşüktü ki, keşke altın tweety yerine orda gerçek bi tweety olsaydı da ben hemen onun yanına oturup hep onla konuşsaydım diye düşündüm. bu şizofren durumu gözümde canlandırınca biraz gülüp rahatladım

Friday, August 17, 2012

dev araştırma

temel olarak özdeşleştiğimiz tarafı good, evil ve neutral olarak; bunun stabilliğini neutral, chaotic ve lawful eklentileriyle gruplayan frp alignment'larıyla ilgili şöyle bi şema oluşturdum:


not: şemada, stabillik belirten "neutral" yerine "true" kavramını kullandım.

ardından 1. 1 buçukuncu 2. ve 2 buçukuncu derece arkadaşlarımı bu bilgiler ışığında gruplamaya çalıştım. gruplamayı yaparken genellikle "afrikadaki çocuklar ölsün mü" sorusuyla başladım ama duruma göre "sana 200 milyar versem ve yasal bi yaptırımı olmasa ananemi öldürür müydün"e kadar varan çeşitli koşullar yarattım. sonuçlar şöyle çıktı:


melis: chaotic good
çiçek: true good
pınar: true good
eray: true neutral
önder: true neutral
müge: true good
cemre: chaotic neutral
ömüş: chaotic neutral
selçuk: true neutral
ilker: chaotic neutral
enes: chaotic good
sina: chaotic good
efe n.: chaotic evil
efe g.: chaotic good
taşkın: chaotic neutral


sonuç: genellikle kızlar true good, erkekler chaotic olma eğilimi taşıyor. felsefeyle ilgilenen erkeklerde neutral'lık daha yaygın. benim hiç lawful arkadaşım yok.

Wednesday, July 18, 2012

bu patates hiç rahat diilmiş /melis


yıllardır aynı evi paylaştığım ağabeyciğim, bir kaç gün önce evlenerek eşiyle birlikte bi alt kata taşındı. aynı evde yaşarken bile günde ortalama sadece 15 saniye iletişim kurduğumuz abimle, alt kata taşınmasıyla birlikte muhtemelen bi daha görüşmeyiz diye düşünüyordum. ama düğün dönüşü apartmanın önünde balkondan beni görüp ropdöşambrlarını göstermeleri olsun, doğal gazları henüz çalışmadığı için yemek saatlerinde soğanlarını falan doğrayıp ocağımı kullanmak üzere bana gelmeleri olsun, yine doğalgazları olmadığı için yıkanmaya da bana gelmeleri ve saç fırçaları olmadığı için saçlarını taramaya da bana gelmeleri olsun, daha çok görüşür olduk.

sonra onların doğalgazları bağlandı ve ben ilk acıkmamda onlara "müsaitseniz kahvaltıya size gelicem komşi" dedim. kahvaltıdan sonra onlar evi toplarlarken ben yeni kanepelerine yayılıp kitap okumaya başladım. uyumuşum. sonra öğle yemeyine de kalmaya karar verdim. hiç yeni evlileri rahatsız etmiyim, evime gidiym gibi bi düşüncem yoktu. onlar da bişey demiyorlardı. sonra abimin laptopundan nete girdim ve twitter'a bişey yazdığımda meğersem abimin twitter hesabından yazdığımı farkettim. sonra facebook'tan biriyle chat yaptım ama meğersem abimin facebook hesabıymış o da. sonra saat kaç diye teleofnuma bakayım dedim ama abimin telefonuymuş o. artık kendimi abim gibi hissetmeye başlamışken canım tatlı bişey istedi, mutfağa gidip şekerpare aldım. resmen eve yerleşmiştim. akşama da burda kalır film izlerim gibi düşünceler kafamda oluşmaya başlayınca kendimi, sitcom'lardaki sürekli gelip evdeki eşyaları falan kafasına göre kullanarak komşuluğun bokunu çıkaran tip gibi hissettim.

koşarak evime gittim.

Thursday, June 28, 2012

soran olursa mutfaktayım


sıcak suyun ılık sudan önce donmasına "ikna edici" bi neden sunana 1000 sterlin verilecekmiş. işte teorim:


aniden buzluğa giren 60 derecelik suyun minik ve savunmasız buharları aniden donmuş, kasenin dibinde az miktarda kalmış su da "ben nasılsa az kişiyim" diyerek hemen donmuş ve sonrasında havadaki donmuş buharcıklar donmuş halleriyle kaseye geri düşüp arkadaşlarıyla birleşmiş olabilir. o esnada 30 derecelik su tek parça halinde donmaya çalışırken diğer kasedeki çılgın partiyi izlemiş olabilir. sonra biri donmuş biri donmamış halde hep birlikte buzluktan şaşkınlık içinde çıkmış olabilirler.  

Tuesday, June 19, 2012

eminlik çok iyi

canım karpuz istedi ama havanın çok sıcak olması, dışardan yeni gelmiş olmam ve paramın bitmesi gibi bi kaç pürüz çıktığı için markete gidemedim. ayrıca bi kaç tane de priz çıktı, onları monte etmek lazımdı. dolapları çekerken sürtmüşler, zavallı pirizcikler fırlamış yerinden? şu an 4 tane şey düşündüğüm için kafam da çok karıştı. annemi arasam mı, karpuz, 8 de kapı çalıcak ve çözülmekte olan kıymalar tarafından işgal edilmiş beynimi sakinleştirmek için bi kivi yedim.

Monday, May 28, 2012

başlık işini napıcaz


begüm: 
ne saçma bi işim var ya
müdür aradı
bi çocuk arkadaşına terbiyesiz bi şiir yazmış
yarın sabah velisi gelicek haberin olsun diyo
ahuehua
phoebe: 
ahuahuahuahauhau
begüm: 
öğlen de bi veli aradı
çocuğa hergün 6 milyon veriyorum nereye harcıyo bi konuşur musunuz dedi
phoebe: 
auahahuahuaha
dfhjafhd
begüm: 
böle inanılmaz derecede gereksiz ayrıntıların dedektifliğini yapıyorum
phoebe: 
hayat kadınları ile kumarhanede yiomuş
begüm: 
ahuıhwertuıxnmwetx
test kitabı alcam diye hergün 6 milyon istiyomuş
2. sınıfa gidiyo
phoebe: 
6 nası bi sayı ya 5 de değil
begüm: 
8 yaşında
woşıeztmjpıwotkyğ
phoebe: 
auhauha
begüm: 
sora kitap almayıp bütün parayı bitirip geliyomuş
kumar mı oynuyo olum bu
hauhpzsworgmjtpusormöz
phoebe: 
dshjfahfjadfh
begüm: 
8 yaşında olmak ya
phoebe: 
taso kumarı filan
böle
begüm: 
8 yaşında biriyle iletişim kurmak ne garip ya
phoebe: 
çok ilginç yaaa
.D
auhueha ne diceksn ki
çocuğaa
begüm: 
ya ben geçen şeyi fark ettim
bu dünyada
phoebe: 
napıon 6 papeli dosdum
begüm: 
sıeoşynıoetxy
papel diyo ya
bu dünyada var ya
ilgilenilebilicek
dur bak yazıcam
bekle deftere yazmıştım dün getiriym
phoebe: 
getir bakıym
begüm: 
hıh
bu dünyada ilgilenebiliceğimiz sadece 12 tane şey var
uyku
yemek
boşaltım
sağlık
eğitim
arkadaşlık
aile
karşı cins
sanat
spor
bilim
bu kadar.
koskoca evrende
phoebe: 
çok bile yani
begüm: 
bunların dışında bişey yapamıyoruz
phoebe: 
benimkiler daha bile az
kjdsljgfj
begüm: 
hıh şimdi ona gelicem
8 yaşında olmak diyince
sabah ne yedin diyorum
kaçta yatıyosun diyorum
arkadaşlarınla aran nasıl diyorum
anne babasının davranışlarını soruyorum
bi de derslerini
şimdi 8 yaşında birinin işi yok flörtü yok
phoebe: 
bundan iyisi can sağlığı
begüm: 
bilimle ilgilenmiyo
phoebe: 
auhauauahhau
begüm: 
kaldı 9
ahuıoeqynrozwnm
phoebe: 
abi gülesim geldi yaa
uhauahuahaua
yazık ya
auhauhauah
begüm: 
ıloeruthnzılexn
aa bu hayatta yapılıcak bişey daha buldum
phoebe: 
neymiş
begüm:
oyun
phoebe:
hıı evet ya
ölmek?
o sayılıo mu
begüm: 
o sayılmaz
sürekliliği olması lazım
sürekli ölüyosan sayılır
phoebe:
karşı cins dedin de
aynı cinsli olan versiyonları da var
seks de geçsin
begüm: 
hıhı seks diyelim
seksi unutmuşum yannız
çok enteresan
phoebe: 
dfsjhakskjghdjahgfjkshgsjhgjhfks
begüm: 
aşk ve seks olarak 2 ye ayırabiliriz
oh oh baya oldu
14 oldu
phoebe: 
bi ferahladım ben de
gerçi yemek dolaşım filan
sağlık içinde ama
olsun
begüm: 
netleşti di mi yapılıcak aktiveteler
hayal kurmak da sayılır mı
phoebe: 
rüya görmek de
sayılcak o zaman
begüm: 
o uykuya dahil olsun
phoebe: 
hı tamam
begüm: 
fazla detaya girersek işin içindne çıakmayız
phoebe: 
asdfjhgfjdskaşdlfkhgjksklş
çok haklısın
ahauhauha
allaam ya
begüm: 
düşünmek hayal kurmak aynı kulvarda olarak listeye eklenebilir
phoebe: 
tamam
görünmez şeyler yapmalı
fiil işte onlar
yapıosun bişi ama
bi sen biliosun onu
begüm: 
hıhım

Monday, April 30, 2012

sopamız fırlatık

apartmanımızın en altında, otopark olması amacıyla yapılmış bi kısım var ama otopark olarak kullanılıyor sayılmaz. orda apartman sakinlerinin kullanmadığı bazı eşyalar ve abimle benim bisikletlerimiz var. geçenlerde orayı kiralamaya karar vermişler, bu nedenle yöneticimiz girişe şöyle bir yazı asmış: "otopark kiraya verileceğinden orda eşyası olanlar eşyalarını diğer tarafa taşısın"

yazıyı okuduğumda ben, o heran kiraya verilmek üzere olan apartman bölümünden bisikletimi biran önce kurtarmak istedim ama sözkonusu yazıdaki "diğer taraf"ın neresi olduğunu bilmediğim için bu girişimi, diğer tarafın yerini öğrenene dek ertelemeye karar verdim. aslına bakılırsa apartmanda benim bilmediğim bir "diğer taraf" olduğundan şüpheliydim ve eğer öyle bir yer yoksa, aşşağısı kiraya verildiğinde bisikletimi nereye koyacağımla ilgili içimde küçük bi kaygı bulutu oluştu. öte yandan eğer diğer taraf diye biyer yoksa o zaman yazıda "eşyalarını diğer tarafa taşısın" yerine "başka bi yere taşısın" yazarlardı diye düşünerek içimi biraz rahatlatır gibi olsam da yine de "diğer taraf" ın varolmama ihtimali hala devam ettiğinden kaygı bulutlarım tamamiyle dağılmadı.

gel zaman git zaman bir hafta boyunca her apartmandan çıkışımda ve apartmana girişimde gözüm o yazıya tekrar takıldı. en az 7x2=14 kere o yazıyı görüp bisikletimi kurtarmak isteyip "diğer taraf" bilinmezliğine çarptım.

bugün yine 16. kez bisikletimi kurtarmak isteyip "diğer taraf" belirsizliği rutinimi yaşadıktan sonra eve geldim. yemek yerken abim, aşşağının kiraya verileceğini ve bisikletleri diğer tarafa taşımamız gerektiğini söyledi. en az benim kadar dünyevi meselelere ilgisiz olan abimin, içinde "diğer taraf"ı barındıran bu cümleyi kararlı bir şekilde kurmuş olması içimdeki kaygı bulutunu tamamen dağıttı. çünkü demek ki "diğer taraf" gerçekten vardı, abim oranın yerini biliyordu ve bisikletimi heran yok olmak üzere olan o ölümcül apartman boşluğundan kurtaracaktık. sonra merakımı tatmin etmek için abime diğer tarafın neresi olduğunu sordum. bilmiyormuş. bilse bisikletleri çoktan oraya alırmış ama bilmediği için o da hergün diğer taraf belirsizliğinde takılıyormuş.

abime, o zaman neden cümlesini diğer taraf diye bi yer varmış ve yerini de biliyormuş kararlılığıyla söyleyerek beni geçici olarak ilüzyon bi iyimserliğe büründürdüğünü sordum. o da, diğer tarafın neresi olduğunu benim bildiğimi varsayarak ve onun bilmediği anlaşılmasın diye o şekilde söylediğini açıkladı. sonra diğer tarafın neresi olduğuna dair bi kaç varsayımda bulunduk ama hiçbiri tatmin edici değildi.

yarın derhal diğer tarafın yerini öğrenmeye karar verdik.

Saturday, April 21, 2012

biraz içedönük olur musunuz, rahatsız oluyorum da

sabaha karşı 4 buçukta telefonuma mesaj geldi. acayip panikledim, bu saatte -eğer sarhoş bi aşık değilse- bana olsa olsa intihar etmeye çalışıp sonra kendisini kötü hissedince korkan biri falan mesaj atmış olabilir varsayımıyla telefona bi baktım, TURKCELL. yuh dedim, 1 saat küfür ettim. beni sabahın 4 buçuğunda panik içinde uyandırdığı yetmezmiş gibi bi de mesajda telsiz kullanım ücreti gibi neidüğü belirsiz bi şeyden ötürü 1.21tl mi kestiklerini yazıyorlardı.

o sinirle tekrar uykuya daldım. bütün gece rüyamda kah turkcell'i polise şikayet ettiğimi, kah genel merkezi arayıp sabahın köründe attıkları mesajları ve o sonsuz kampanya mesajlarını artık bana atmayı kesmeleriyle ilgili tartıştığımı gördüm. kimbilir ne tırt bişey olan o telsiz kullanım ücretinin beni zerre ilgilendirmediğini ve eğer bunun benden alınması gerekiyorsa ille de bu cumartesi sabaha karşısı mı yapılması gerektiğini sorup durdum.

Friday, April 13, 2012

gözlemci, dalga fonksiyonunu çökertti

cicenk:
bişey dicem
şrödinger demiş ki
bu demiş deney demiş
büyük şeyler için gözlenemez demiş
ondan sonra da
gözlenebiliyosa
valla çok absürd olur demiş

begüm:
aey5xertyu7c8ıv69jb8ogbupıou

cicenk:
o yüzden kedi paradoksunu
ortaya atmış
euhfauhs
gerçekten de günlük hayatta öyle şeyler olsa
çok tuhaf olurdu asuhdauh

begüm:
evet ya
günlük hayatın bug ları
ya ama enteresan işte
büyük parçaları küçük parçalar oluşturmuyo mu
nası ikisinin kuralları farklı oluyo
yine kendime yabancılaştım
böle dünya diye biyer varmış
çiçek var begüm var
bu kadar detaylı bi saçmalık

cicenk:
hayatımda görmedim

begüm:
hıhı
ya da tek hayatımda gördüm sadece

cicenk:
ya belki
bi daha geliyosundur dünyaya

begüm:
başka gezegene geliym
bi dahakine

cicenk:
tamam

begüm:
koskoca uzayda hep aynı gezegene mi geliym

cicenk:
filip bu yeniden dünyaya gelme olayına şöyle yaklaşmıştı bi keresinde
o zaman neden hep daha fazla insan var?
euhfalks

begüm:
ahuehuahue evet

cicenk:
ben de belki kutup ayıları insan olarak geliyodur demiştim

begüm:
loızsyfnzuılongoş

cicenk:
ve nesli tükenen tüm diğer hayvanlar
asuhdaj

begüm:
hıhı birleşip insan olarak gelebiliyolardır
fizik kuralları gibi
ahiret kuralları var
1 zürafa 2 timsah yarım fil birleşip

cicenk: 2 papağan+
asdlşkajoışilda,ild
lsaşdkşalidş

begüm:
bi insan olarak gelebiliyolarmış
ama böle bi sürü denklemler var talebe göre
3 papağan yarım zürafa 2 ördek de oluyo

cicenk:
mesela acaba ben neden kısa boyluyum

begüm:
ama 3 papağan yarım zürafa 1 fil olmuyo
yetmiyomuş

cicenk:
halbuki tamam bi zürafa
değil ama
bi zebra seçseydim
1 70 gelseydim

begüm:
ahuheuhue
bileşimindeki hayvanlara bakmak lazım


cicenk:
nasılımdır acaba
sence
sen hangi hayvanlardansındır

begüm:
ben 3 balık bi baykuş 1 karga 2 maymundan oluşuyomuşum
ahuhuahu

cicenk:
oluşuyomuşum euhfuha

begüm:
hıhı

cicenk:
keşke nüfus cüzdanında

böyle bi hane olsa
şöyle bi kod mesela 3B1B1K2M

begüm:
kujyzbnlıoegymtoşltmgoexm

cicenk:
tc kimlik numarası
asudahhdalşk

Sunday, April 8, 2012

kant üniversiteye yapıştı /nietzsche

dünya hiçbir zaman bu kadar dünyevi olmamıştı ve bu benim canımı sıkıyordu. sonra neyse ki çiçek bana biraz nietzsche okudu da kendime geldim. onun satırlarını okuyunca sanki en iyi arkadaşımı yıllar sonra tekrar görmüş gibi oldum ve deyim yerindeyse yeni bi kolum ve bacağım çıktı.*

işte size nietzsche'den bi sayfa:

"Güçlü toplumların, yönetimlerin, kısacası tiranlığın olduğu yerde yalnız filozoflar aşağılanmıştır. çünkü felsefe insanlara hiç bir tiranlığın ulaşamayacağı bir sığınak, içselliğin mağarasını, yüreğin labirentlerini sunar ve bu da tiranların canını sıkar. Yalnızlar buraya sığınır ama burada aynı zamanda onları çok büyük bir tehlike beklemektedir. ÖZGÜRLÜKLERİ İÇİN içeriye kaçmış olan bu insanlar aynı zamanda dış dünyada da yaşamak ve gözle görülebilir olmak zorundadır; doğum, ev, eğitim, ulus, şans ve başkalarının ardı arkaSı kesilmeyen istekleri gibi durumlardan dolayı onlar, eli kolu sayısız insani bağ ile bağlanmıştır.

Benzer şekilde yönetimlerin, sırf egemen fikirler olduğu için sayısız fikre sahip oldukları farz edilmektedir. Değillenmeyen her ifade bir doğrulama olarak kabul edilir, yıkmayan her el kol hareketi bir onaylama olarak yorumlanır. Ruhlarında özgür olan yalnızlar bilirler-kendilerine hep şu veya bu şey içinde, kendilerinin düşünüş tarzından farklı olan bir görünüm vermek zorundadırlar 'gerçek'ten ve dürüstlükten başka bir şey istememelerine rağmen, bir yanlış anlamalar ağına bulaşırlar. Ve güçlü arzularına rağmen, yaptıkları her şeyin üzerine, bir sahte fikirler, kolaya kaçma, yardı yolda verilen ödünler, göz yuman sessizlik ve yanlış yorumlamalar sisinin çökmesini engelleyemezler. Böylece onların tepelerinin etrafında MELANKOLİ bulutları kümelenir, çünkü böyle tipler GÖRÜNÜM ZORUNLULUĞUNDAN, ÖLÜMDEN NEFRET ETTİKLERİNDEN DAHA FAZLA nefret ederler ve onların bu konudaki inatçı keskinliği onları değişken ve tehlikeli hale getirir.

Zaman zaman, ıstıraplı bir şekilde kendilerini -saklamanlarının, kendilerine dayattıkları kısıtlamanın intikamını alırlar. Gizlendikleri mağaralarından yüzlerinde korkunç bir ifadeyle çıkarlar, böyle zamanlarda onların sözleri ve eylemleri patlamalara dönüşür ve kendilerini yok etmeleri bile mümkündür. Schopenhauer böylesine tehlikeli bir biçimde yaşadı.

Sevgi isteyen, onlarla birlikte olduklarında en az tek başına oldukları zamanlardaki kadar açık ve dolaysız olabilecekleri dostlara, varlıklarıyla sessizlik ve benzemezlik havasından iz bırakmayacak türden dostlara ihtiyacı olanlar tam da böyle münzevi insanlardır. Onları dostlarından kopartın giderek büyüyen bir tehlike yaratmış olacaksınız. Henrich von Kleist 'ı yok eden şey bu sevgisizlikti. Ve sıradışı insanların en ürkütücü panzehiri , onları tekrar dışarı çıktıklarında volkanik patlamaya yol açacak kadar kendi içlerine doğru sürmektir.

Ama işte yine burada, böyle korkunç koşullar altında yaşayabilen üstelik de bir galip olarak yaşabilen bi yarı tanrı karşımıza çıkmaktadır. Ve eğer onun münzevi şarkılarını duymak isterseniz, BEETHOVEN'IN MÜZİĞİNE kulak verin."



*italikler nietzsche'nin lafı hep

Thursday, April 5, 2012

a true addams

rüyamda okyanusun içinde, devasa kayalıklar arası bi güzergahta güvenli denizaltımla gezinirken, etrafı keşfetmek ya da onun gibi tırt bi sebeple denizaltının dışına çıktım. o esnada çok öldürücü bi denizcanavarı kayalıkların ötesinde belirdi, aksi gibi denizaltının kapısını bi türlü bulamadığım için, ondan kaçamadım. kafama siyah poşet geçirerek canavara karşı kendimi kamufle mi etsem diye düşünürken panik içinde uyandım. saat 5 buçuktu. kendime, muhtemelen denizaltının temel güven duygumu; siyah poşedin ideal benliğimi temsil ettiği psikanalizini yaparken aklıma akşam pişirdiğim ıspanağı dolaba koymadığım geldi. ıspanağı dolaba koymak için pıtır pıtır mutfağa gittim. dünya hala aynı yerindeydi.

ıspanakla işim bittikten sonra sıcacık yatağıma dönüp, insana en az bi denizaltı kadar temel güven duygusu veren yumuşak, ılık yorganıma sarılarak tekrar uykuya daldım. bi sonraki rüyamda lezbiyendim; ayrıca böcekler, inşaatlar ve marilyn manson'lar vardı. psikanaliz konusunda daha çok yolum olduğuna karar verdim.

Saturday, March 24, 2012

dilbilim ve zooloji arasında bi yerdeyim /çiçek

dün gece uyumadan önce 3 tane şey düşündüm. o 3 şeyi o kadar detaylı düşündüm ki şu an neden o kadar detaya girmişim acaba hayret ediyorum. nöronlarım ışık hızına ulaştığında birden uykuya dalmıştım. rüyamda yaşlı bi komşuyu bi yere götürecektim ama kadının evine girince ölmüş heralde, bulamadım çünkü. belki de ölmeyip sadece yok olmuştur, bilemiyorum; ne de olsa nöronlarımın şu anki hızı o rüyayı 3 gün geçmişe atılmış gibi göründürüyor.

sabah uyandığımda ise nihayet 3 şeyin sonsuzluğa uzanan detaylarını bi kenara bırakıp, elimin içindeki V harfine bakarak, koluna "bugün tek bir şeyi bile umursamadım" yazan efe gibi memento tadı yakaladım. ama benimki öyle özet bir anlatımdı ki V harfiyle açıkçası ne kastettiğimi hiç hatırlamıyordum.


çünkü istemediklerim arasından en çok onu istemiyordum.

Wednesday, March 14, 2012

bedenlere ruh yüklemektense, kelimelere anlam yüklemek daha iyidir

peynir burası. son bi saattir sürekli içimden tiksingoç diyorum. bıktımartık

Friday, March 9, 2012

terminatörlerin ilk olarak nerde civaya dönüştükleri gibi temel bi bilgiye hakim olmaman beni çok üzdü

az önce romantik bi cümle okumak zorunda kaldım ve maruz kaldığım, büyük bi ciddiyetle söylenmiş bu romantik cümle, bende hafif bi mide bulantısı uyandırsa da hoşuma gitti gibi.

sonra tepkime devam etti: önce kaskası kesildim, o esnada gözlerimin feri gitti ve ardından ortamdaki hava büyük bi helezon oluşturarak dönmeye başladı. ben bi anda soyutlaşıp o helezonun merkezinden diğer tarafa; yani fobiler diyarına geçtim. orda kendimi romantizm fobimin kökenine inerken buldum.

fobiler diyarı burası. bi önceki terminatöre göre bi üst versiyon olan terminatörün civaya dönüşebildiğini öğreneceğimiz hastane koridorundayım ve romantik cümleyi kuran kişinin bende, sanki birazdan aşkından ölücekmiş ya da eriycekmiş ve terminatör civası gibi -ama onun şeffaf versiyonu olarak- yere yabışıcakmış, sonra da yerde sıvı halde hareket etmeye çalışıp, yaşamını böyle korkunç bi şekilde sürdürecekmiş gibi...
ay dalmışım pardon

Thursday, March 8, 2012

git ve onlara felsefe mezunlarının ne kadar para isteyebilceklerini göster /önder

begüm:
naptın görüşmüyeli


phoebe:
naaptım 3 saat eğitim vardı konferans salonunda yangınla ilgili
karbon monoksit zehirlenmesinde
zehirlendiğini çakıosun ama felç olduğun için ortamdan kaçamayıp
öylece ölüosun
begüm:
üüüüü
phoebe:
çok boktan di mi
begüm:
ebet ya
niye sinirimi bozdun şindi
phoebe:
ahahah
böyle tuhaf bilgiler hep aklımda kalıyor
begüm:
auıaehjaeuh
demek ki yangında yerde yatan insanı ölü sanmamalıyız
onu taşımalıyız
sora düzeliyo muymuş acaba felci
phoebe:
hayır asıl korkunç olan
zehirlenmişse
begüm:
düzelmiyosa kalsın orda
ühühühü
phoebe:
pek kurtarılamaması
hahahha
sorma ya
fucking shit
begüm:
ne biçin
phoebe:
karbonmonoksitten uzak dur
begüm:
tavav
kesin ölücez
ne acayip di mi
phoebe:
evet de ölcez ama
ölmek var ölmek var
begüm:
ya çok kötü ölüceksek
phoebe:
sallanan sandalyede uykuda ölmek lazım
begüm:
amilyat da iyi
masada kalsam keşke
phoebe:
cesetimiz de komşuları raatsız etcek kadar çürümesin
hı o da güzelmiş

morg da yakın
hiç kokmazsın
begüm:
hıhı
ölüm konusunda
amilyatta ölcem düşüncesi
benim akıl sağlığımı koruyo
dokdor dicek ki hayır çok riskli
yapmıyalım bu amilyatı
ben nolur lütfen nolur lütfen dicem
ahuehu
phoebe:
auheuhuahe
ama bi de
epikür mü diyordu
ben varken ölüm yok ölüm varken ben yoğum
begüm:
huhum
phoebe:
yani çok da korkmaya gerek yok aslında
3. derece yanıktan sağ çıkmak
daha fena
begüm:
ya zaten ben ölüm kavramından korkmuyorum
canım acicak diye korkuyorum
uçurumdan düştüğünü düşünsene
o 30 saniyeyi yaşicağma
hiç doğmamış olsaydım daha iyidi
phoebe:
ahahahahaha
olamaaaz diye böle
umutsuzluk kötü ya
begüm:
üühühü
her şeyin bittiği ve geri dönüşü olmadığı bilincini saniye saniye yaşıyosun
düştüysen bidmiştir
phoebe:
şey çok komik
hayııııır diye ölmek, filmleri çeviriolar ya öyle
nooo diye ölürsün de hayıııır ne
begüm:
hefaworgjt
hayır çok uzun
phoebe:
ahahaha
haaayıı! pat!
hatta haay! pat!
begüm:
gjnsıeo
evet kısa bi mesafeden düşüyosan no daha iyi
hayır uçurumdan falan düşüyosan olabilir

Sunday, February 26, 2012

ilahi komedya

bi haftadır evden çıkmayıp ders çalışmaya çalıştığımdan ötürü cemre ve taşkından beni gezdirmelerini rica ettim. dünyanın en iyi insanları oldukları için hemen kabul ettiler ama dış dünyanın tehlikelerle dolu olduğunu unutmuşum. dışarı çıkmamla birlikte bindiğim minibüsün freni patladı ve duvara çarparak durduk. sonra güç bela cemre'lere vardığımda cemre ve taşkın'ın kapının önüne taşımaya çalıştığı yatak bazası tarafından saldırıya uğrayıp yine ölümün eşiğinden döndüm. gerçekten de bazanın içindeki yaylı bölüm tam ben yanındayken kendisini ileri fırlatmaya karar vermişti. sonra cemre ve taşkın beni içindeki yaylı kısım fırlamasın diye başka bi bazaya dayayıp sonra orda unutup içeri gittiklerinde, açlık ve susuzluktan ölme tehlikesi geçirdim. hiçbi yere kıpırdayamıyordum çünkü kıpırdarsam yaylı kısım ileri fırlayabilirdi; bu da dünyanın sonu demekti. neyse ki bi süre sonra cemre tarafından cesurca kurtarıldım.

buna benzer bi kaç hayati tehlike daha atlattıktan sonra benim bugün öleceğimden emin olup acaba nasıl öleceğimi merak etmeye başladık. bi süre hamurlarla oynayıp nöronlar arasındaki ilişkilerden bahsettikten sonra taşkın, istanbul'da son gecesi olan bi arkadaşını uğurlama toplaşmasına gideceğini söyledi. cemre'yle ben, bu hiç tanımadığımız sözkonusu kızın son gecesinde bizi yanında görmekten çok mutlu olacağını varsayarak taşkın'la birlikte toplaşmaya katıldık. inanılmaz derecede eğlenmemizin ardından gerçekten de damla iyi ki geldiğimizi ifade etti.

gece daha önce bulunmadığım ama ilk belirlemelere göre dünyanın en dağınık odası olan bi odada yatarken, odanın huylarını çok iyi bilmediğimden elim, açık olarak aşşağıya sarkmış olan prize deydi ve elektrik çarpıldım. ama nedense yine ölmedim.

sabah uyandığımda sonsuz su içmek istiyordum ve taşkın bana sonsuz suyun ilk bardağını uzattı. birinci suyu içip arkamı döndüğümde taşkın evi temizlemek için yemek masasına çıkmıştı ve pencereler masaya öyle çok yakındı ki az kalsın sıfırıncı kattan düşerek ölen ilk insan olabilirdi. herkes sıfırıncı katın yükseklik belirten bir konumda olmadığını bildiği için, gerçekten de aynı hizadaki bi yere düşmeyi nasıl başardığına şaşırırken, onun aslında masadan düştüğünü tek bilen kişi ben olacaktım ve bu, bi anlığına bana kendimi özel hissettirdi. sonra evdeki (bi gece önce tanıştığım) damla ve semihi öyle çok sevmiştim ki sabah onları odalarına dalıp üstlerine çıkıp öperek uyandırdığımı itiraf etmeliyim. bu uyandırımdan sonra dünyanın en dağınık odasının yatağını alman idealizmiyle yoğurarak o kadar muntazam topladım ki, yatak adeta o odaya ait değil bir hale geldi ve herkes ikidebir içeri gidip yatağı izlemekten kendini alamadı.

hep birlikte sahile kahvaltı etmeye giderken ben haydarpaşa'nın, özünde bir yer ismi olarak doğmadığını, onun aslında haydar isimli bir insana işaret ettiğini -üsküdar'daki haydarpaşa numune hastanesi'nin varlığı aracılığıyla- farkederek aydınlandım. kahvaltı etmek üzere oturduğumuz yerde aşırı bi güneş vardı ve ben defalarca çok kalın bi bulutun güneşin önüne geldiğini hayal ettim. fakat hayalim gerçekleşmedi. hayalim gerçekleşmediği gibi taşkın bankamatik kartımın limitinin bittiğini iddia ederek beni durup dururken kalın bi kaygı bulutuna soktu. zaten taşkın, iki gündür iddia ettiği şeyler konusunda o kadar emindi ki, eminlikten bi yerine bişey olucak diye çok korkuyordum.

kahvaltıdan sonra sahilde yürürken cemre "bisikletle eve gidip binmek istiyorum" dediğinde, benim kafamda cemre'nin bisikleti iterek eve götürdüğü ve evin içinde binmeye çalıştığı imgesi canlanınca sinirim bozuldu ve bunun duyduğum en kötü plan olduğunu söyleyerek kendi kendime güldüm. düşünsenize, nereden baksan 15 derece olan bu mis gibi güneşli havada, bomboş sahil şeridinden bisiklete binerek eve gitmek varken, bisikleti eve götürüp evin içinde binmek falan.?

sahil gezintimiz devam ederken lacivert bi mantonun mor olduğu iddiasını duyduğum andan itibaren bende kısa devre gibi bişey oldu. manto apaçık bi şekilde lacivert değil mi? diye, takılmış plak ya da daha teknolojik olmak gerekirse repeat'e alınmış track gibi tekrar ederken ben, nedense herkes sanki böyle birşey sorulmuyormuş gibi davranıyordu. o esnada damla cemre'yle benim yanıma gelip bize bişey söyleyeceğini söylerken aniden kedilere çok şaşırma sesi duydum ve sonraki 10 dakikadadan hiçbişey anlamadım. o esrarengiz 10 dakika esnasında hatırladığım tek şey bi ara taşkınla aynanda, saniyelik olarak "sanki bi kişi eksikmiş gibi" hissettiğimizdi.

cemre'yle taşkın işine gücüne gittikten sonra geri kalanlarımız yolculuğa devam edip ilçe merkezine ulaştı ve ilçe merkezinde araba miktarı oldukça fazlaydı. bi ara bana nerdeyse araba çarpacakken son anda durdum. sonra eğer araba bana çarpmış ve ölmüş olsaydım acaba son sözüm ne olmuştu diye sorup, demin konuştuklarımıza doğru geri gittiğimizde son sözümün "hep sağa ve aşağı gitmeliyiz" olduğunu tesbit ettik. fena değildi, sanırım bu cümleyi önceleyen soru "rıhtıma nasıl ulaşacağız" gibi bir şeydi ve ben belki sürekli aforizmik şeyler söylersem son sözümün güzel birşey olma ihtimalini arttırırım diye düşündüm.

sonra su almaya karar verdik ve migrosa girmemiz teklif edildi. ben neden her birine ortalama 10m uzaklıkta olduğumuz milyonlarca bakkaldan ya da büfeden suları almadığımızı merak edince, migrosta daha çok çeşit olduğu argümanıyla geri püskürtüldüm. migrosun içinde insanların birbirine söylediği herşeyi nedense ben bana söyleniyormuş gibi hissetme problemi yaşadım. bi ara kasiyer kız ihsanı çağırdığında cevap vermek için hepimizin kendimizi zor tuttuğumuzu öğrendiğimde bu problemi bi tek benim yaşamıyor olduğum ortaya çıktı.

rıhtıma gittiğimiz yolun sonlarına doğru semih, aslında çalmadığı halde her telefonu çalıyormuş zannettiğinde zil sesi tonunu değiştirdiğini açıkladı ve dünyadaki herkesin böyle yaptığından nedense emindi. onu üzmemek için biz de böyle yaptığımızı hemen onayladık ve yolun sonuna geldiğimizde en az önümüzdeki 1 sene boyunca belki de bi daha hiç görmeyeceğim bu tek gecelik arkadaşlarla vedalaşıp eve dönmeye başladım.

trene yürürken kafam gerçekten çok karışıktı ama içim bir hoştu. evet bütün içsel netliğimle söylemeliyim ki, benim varolmakla ilgili bir fikrim var, varolmak benim hoşuma gidiyor!


Sunday, February 12, 2012

yeterli fiyat verilmediği için şefkatimi piyasadan çekiyorum

begüm:
ben citten mügeyi çok seviyorum ya
siz dalga geçip duruyosunuz
bakın o yardımcı oluyo
önder de iyi gerçi
çok iyi bi baba olucak bence önder

melis:
bi ben mi kötüyüm lan

begüm:
milis kötü

müge:
melis en iyi bi insan

melis:
benim en iyi olduğumu düşünen 2 kişiye karşı bir kişi olarak
demokratik bi yenilgi yaşıyorsun begüm
biliosun ki demokratik bi topluluğuz bundan böyle

begüm:
bence mügeyle önder iyi
herkes en iyiyi seçsin
bakalım oy çokluğu sende mi olucak

melis:
seçsinler

begüm:
sen kimi seçiyosun peki milis

melis:
ben karar veremiyorum önder mi daha iyi müge mi
ikisi de birer melek

müge:
bence kapalı bi oylama sistemi yapalım
herkes bi kağıda yazıp atsın
sora açarız her kağıdı

begüm:
beni seçen olucak mı acaba hiç
pwıeunfozwmğg

önder:
baksana kapalı oylama diyo ya asjlkajlrjskjdaklsjd
hepimiz onu seçelim şu an

begüm:
düşünsenize
ben kazanıyomuşum

önder:
aşslfjkaoırjlksdj

begüm:
en iyi olanı oylamaya sunan biri iyi olabilir mi
iyiliği bile yarışa dönüştürdüm
hiç şansım yok

melis:
seni seçen olursa onu 20 sene senle arkadaş olmaya davet ederim

müge:
eheuhe

begüm:
ben mügeyi seçiyorum

melis:
bence 20 sene begümle arkadaş kalabildiğim için en iyi ben seçilmeliyim
ehuahuea

önder:
ben de melisle müge arasında karar veremedim
mügeyi hiç tanımıyorum ki

müge:
ben melisi seçmek durumundayım.

begüm:
ya müge dün gece
şarkıyı açmaya üşeniyorum dedim hemen link verdi
bu hangi nota acaba diye düşündüm
makul bi saat olsa bakardım dedi ya

melis:
tanımadığın birinin begümden iyi olduğuna eminsin ama yani

önder:
ondan eminim

melis:
ehuahuıea

begüm:
önderin şevkati ve mügenin iyilikseverliği arasında kalıyorum gerçi
önder bana kapı tutmayı çok güzel öğretmişti
melis baarıp duruyo hep

melis:
müge de şevkatli ya
delirttin lan beni
ehaıuheua

begüm:
loıynetıosezmyp
bakın yine baarıcak

müge:
eheuheu

melis:
bugünlere nası geldim ben

önder:
eıjhrıehaşlkjkd

begüm:
onu seçmeyin

önder:
ben şu anki performansıyla melisi seçtim

melis:
begümü seçmeyin de hayatının amacı en iyi olmak olsun

begüm:
sadece morali iyiyken iyi biri o, sinirliyken hepimizi öldürmek istiyo

önder:
melis 2 oyla başkan oldu

melis:
yihuu

begüm:
2 oyla başkan olmak neymiş ya

müge:
melis gurubun en iyisi olmak nası bi his

begüm:
melis seçimini yaptı mı

melis:
çok gururluyum

begüm:
müge yaptı mı

müge:
melis sen de kendine oy ver

begüm:
hayır demokratik diil
itiraz ediyorum

önder:
müge melis dedi ben de dedim

begüm:
kendimize vermek yasak

önder:
melis kime veriyo
?

müge:
o zaman da melis oluyo

melis:
ya bizim orda böyle oynuyoduk gibi bi demokrasi biçimi mi var

begüm:
kendisine oy veren iyi mi olur ya
çelişik

melis:
yasaklar filan çıkıyo

önder:
kendine veremezsin melis

melis:
kendime vermedim ki zaten

begüm:
iyi biinsansa arkadaşına vermeli bana gıcıklık olsun diye kendini 1. yapana iyi mi dicez

melis:
müge dedim sanırım

begüm:
ben de müge dedim

önder:
begüme verirsen birinciligin garanti olur

müge:
kendine vermesine engel olan ne ki. gerçekten kendisinin en iyi olduğunu düşünebilir

begüm:
bak bak ne kadar iyi bu kız ya
lhwentwoş

melis:
müge yine iyi yine iyi
ehuahuıe

müge:
eheu ya melis öyle hesaplar yapamıyo
5 10 tane kurabiye istiyo
7 tane bekliyo

önder:
benim oyum mügeye gitti
kendim de yataga gitti

begüm:
müge kazandı

önder:
gönül rahatlıgıyla uyuyabilirim
en iyi insanı seçtik
oh

begüm:
ahuheuauhe

müge:
ben bu sorumluluğu kaldıramıycam arkadaşlar. en iyi olamam ben
ehehueh

begüm:
canım ya
muçk

önder:
iyi ki ben seçilmedim uykum kaçardı

begüm:
istersen bana devredebilirsin

müge:
en iyi olmanın ödülü var mı
yoksa iyi olmanın kendisi mi ödül oluyo

begüm:
ödül dedi biraz şüfeye düştüm şu anda
önderi mi seçseydik acaba

müge:
yok ona göre sana devredicem
ödül peşinde diyilim
eğer çoksel bi ödülse veriyim sana eheuhe
sırf iyiliğimden soruyorum yağni

begüm:
hihihihi
evet ama eğer ödül iyi olmanın kendisiyse biraz sıkılabilirim
lskjmfwzeşrmy

melis:
müge de iyice havaya girdi he
oscar mı dağıtıyoruz
kendimize gelelim lütfen

müge:
ama yani en iyiyi seçmenin bi amacı olmalı
ya da amaçsızca hergün birini seçebiliriz

begüm:
hergün kaybetmeye dayanamam

Saturday, February 11, 2012

hala bizimle sadece bloglarına baslik bulabilmek icin arkadaslık ettiğinden şüpheleniyoruz /eray

kendimi köyden gelmiş gelin gibi hissetmeye başladığımdan beri hayatımdaki bi takım enteresanlıklar gözüme çarpmaya başladı. mesela günümün önemli bi kısmı evi toparlamakla, çamaşır bulaşık yıkamakla, yemek yapmakla geçiyordu ve bilgisayara format atmaya bile girişemeyecek kadar teknolojiye ilgisizdim. dağ keçilerinin sindirim sistemi bile medeni insanların ilgilendiği gündem maddelerine oranla daha çok ilgimi çekiyordu ve canımın istemediği konulara kafamı çalıştırmayı reddediyordum.

geçen gün kendimi çamaşır suyunda beklemiş "patik" durularken yakalayınca küçük bi gülme krizine girdim. o esnada üstümde sadece don olduğu için, bi süre sonra üşüyüp aceleyle eşofman altımı -arkası öne gelecek biçimde- ters giyince üstümde şalvar varmış görüntüsü oluştu. bunun üzerine hergün yeni bi hobi mottosuyla hayatını idame ettiren melise yağlı boya fırçalarımı vermeyi teklif ettim çünkü artık benim onlara ihtiyacım yoktu. zaten sıklıkla medeniyetin bu gereksiz ilerleyişini sorgulayıp duruyorken belki de daha ilkel bi hayatı tercih etmem iyiydi.

daha sonra mutfağa zeytinyağlı kereviz yapmak için gittiğimde dolapta asla kimsenin yemeyeceği portakalları gördüm. çünkü abim zaten meyve yemiyordu ve ben de c vitamini gerektiğinde görece pratik soyumlu mandalinayı tercih ediyordum. bu evde portakal satın alma potansiyeli taşıyan tek bi kişi yaşamadığından, heralde bunları bize biri getirmişti ve portakalları biraz inceleyince bunu satın alan kişinin portakalların güzelliğine dayanamadığı için satın aldığına karar verdim. çünkü adeta platonun idealar aleminden dünyamıza düşmüşçesine yusyuvarlak tupturuncu ve püppürüssüzdüler.

portakal sıkacağımızı annem taşınırken götürdüğü için bunları limon sıkacağında sıkarak kerevizimi portakallı kereviz haline getirmeye karar verdim. kerevizin portakallı kereviz haline gelmesi için sadece 1-2 portakal sıkmak yeterli olacakken ben limon sıkacağında portakal sıkma işini çok eğlenceli bulup hepsini sıkmaya, sıkarken bi yandan da içmeye başladım. yaklaşık iki saat sonra bütün portakalların suyunu içmiştim ki; sanki sabah uyanıp durup dururken "bugün neden iki kilo portakal yemiyorum ki" diye düşünüp bütün bunları yapmışım gibi geldi.

bütün gün portakal suyu içtiğim için yapılacak diğer şeyler birikmişti. halihazırda ders çalışmam, çarşafları değiştirmem, kaşlarımı almam ve duş yapmam gerekiyordu ama ben hangisinden başlayacağımı bilemiyordum. dolayısıyla ben de bu işleri alfabetik sırayla yapmaya karar verdim. yani: çarşaf, ders, duş, kaş şeklinde ilerlemek bana zaman kazandırabilirdi.

Saturday, January 14, 2012

bugün tek bir şeyi bile umursamadım. /efe

saat 2'ye kadar yataktan çıkamayan begüm, saat 2'de rmx'in telefonuyla güne başladı. bütün şehrin elektriği kesikti ve deli gibi kar yağıyordu. rmx geldiğinde elektrik kesintisinden ötürü kapının otomatiği çalışmadığından begüm, balkondan anahtarı attı fakat anahtar yere değil bahçeye düştü. rmx çamurlarda sürüklenip anahtarı ararken, bu kasvetli cumartesi öğleni begüm'ün yaptığı ikince şey bi uzaylının çamurda anahtar aramasını izlerken kardanbegüm'e dönüşmek oldu.

rmx gezegeninden gelirken begüm'e tonlarca çikolata almıştı. begüm bi yandan çukulataları yerken bi yandan odanın penceresi kapsamında gözüken kasvetli gökyüzü ve karlı fon arasındaki karşı binayı göstererek rmx'e: "sence şu bina ne renk? " diye sordu. rmx, "kiremit rengi olan mı?" diye cevapladı.
begüm: kiremit rengi mi? yavruağzı diil mi sence o?
rmx: yavruağzı pembe diil miydi?
begüm: bu bina pembe diil mi?
rmx: bence bu bina kahverengi.
begüm: peki bu bina sence daha çok turuncu mu yoksa pembe mi?
rmx: pembe olucak kadar kırmızı diil
begüm: ama kahverengi olucak kadar koyu da diil.
rmx: çünkü bu bina açık kahverengi

sonra begüm rmx'e, "açık kahverengi zaten turuncu değil mi" diye bağırdı ve rmx ağlamaya başladı. bunun üzerine rmx'in moralini düzeltmek için begüm ona, geçmişte onunla yaptıkları tatlı bi geziyi hatırlattı. o gün de gökyüzü tıpkı bugünkü gibi gündüz olmasına rağmen kapkaranlıktı ve dalgalar sanki özgür iradeleri varmış gibi hareket ediyordu. fakat begüm bunu tarif ederken bi gariplik hissetti. acaba o gün hava gerçekten öyle miydi; yoksa bunu şu anda mı uyduruyordu? sonra rmx'e o gün ona dinlettiği şarkıyı açtı. ama acaba o gün ona gerçekten bu şarkıyı mı dinletmişti; yoksa o gün ona bu şarkıyı dinlettiğini şu anda mı uyduruyordu? rmx sevinip o günkü şarkının bu şarkı olduğunu onayladı. ama sonra şüpheye düşüp, "acaba gerçekten o şarkının bu şarkı olduğunu hatırladım mı yoksa uyduruyor muyum" diye düşündü. içsel netlikleri tamamen kaybolmuştu.

elektrikler gelince rmx begüm'e kendi gezegeninde dinlediği "hey mambo, mambo italiano" şeklindeki eski missbon reklamı şarkısını açtı. müziğin öyle bi enerisi vardı ki begüm az önce top yaptığı çukulata ambalajını rmx'e atsa, rmx onu kesin havada yakalardı. kısa bi süre sonra begüm topu rmx'e attığında rmx gerçekten de havada yakaladı. istatistiksel olarak ona atılan bi şeyi havada yakalama olasılığı mutlak sıfır olan begüm de rmx'in ona attığı topu defalarca havada yakalayınca, şarkının gerçekten de büyülü olduğuna ikna olup sevindiler. sonra top atmak ve yakalayabilmek zaten 12 aylık bi bebeğin bile yapabileceği hareketler olduğu için bu kadar seviniyor oluşlarına bi çeki düzen verdiler.

begüm mambo'nun ne demek olduğunu çok merak edince mambonun en iyi ihtimalle ağaç, bitki ya da arkadaş demek olduğunu düşünüp "hey mambo" diye mırıldanıp durdu, begüm için mambo en kötü ihtimalle milli eğitim bakanı demekti. rmx vikipedia'dan mambonun anlamına baktı ve onun bi dans türü ve müzik grubu olduğunu öğrendi. begüm mambonun milli eğitim bakanı olmamasına çok sevindi.

begüm ve rmx bi süre bilincin yerini düşündü. begüm'ün bilinci beyninin içindeyken rmx'in bilincinin yeri sırtıydı. sonra begüm'ün bilinci kitap okuma ışığının ampulüne girdi ve rmx'in bilinci rmx'in içinde gezinirken bi yerde sıkışıp kayboldu. bu esnada cern'de kuantum karar vericisini arıyorlardı.

rmx uzay gemisine binip gezegenine dönmeye hazırlanırken, kendi gezegenindeki yollarda u dönüşü yapılabilecek pek çok fırsat olduğunu ama begümlerin gezegeninde çok nadir u dönüşü yapılabildiğini söyledi. begüm de u dönüşünün kolay kolay yapılamamasının iyi birşey olduğunu, çünkü istenildiği an u dönüşü yapma seçeneğine sahip olunursa gidilinen yere varma konusundaki kararlılığın etkileneceğini söyledi. rmx küçük bi aydınlanma yaşadı çünkü kendi gezegenindeki uzaylıların sık sık karar değiştirdiklerini farketti.

rmx uzay gemisine doğru yürürken begüm balkona çıkıp kardanbegüm olarak rmx'e el salladı, rmx gemisine binip ufukta kayboldu.