Tuesday, December 21, 2010

elimizden geleni yaptık; hatta 2 r fazlasını

bugün işten çıkınca finlandiya'dan gelen arkadaşımı görmeye gidicektim, o yüzden acelem vardı ve derhal yemek yemek zorundaydım. trene doğru koşar adımlarla ilerlerken yolumun üstündeki kokoreççiyle şöyle bi diyalog yaşadım:
"Meraba, bi kokoreç alabilir miyim? acı olmasın.
Adam cevap vermeden direkt kokoreci yapmaya başladı. ben çok acelem olduğu için yerimde duramadım, sürekli pozisyon değiştirdim ve ilerigeri yürüdüm. çünkü sanki hareket edince pişme süreci hızlanacak gibi mantıksız bir inanca sahiptim. adamsa benim bu tedirgin enerjimden zerre etkilenmeyerek bütün sakinliğiyle kokoreci yapmaya devam etti. bir süre sonra:
"borcum ne kadar? içerde ödeyeyim." dedim. adam "5 lira" dedi ve içeri girdim. (eminim kokoreççi buna çok sevindi.) ödeme işlemi -abartmıyorum- en fazla 3 saniye sürdü ve bu kadar çabuk bitmiş olmasından ötürü hayalkırıklığına uğradım. şimdi tekrar tedirgin bi şekilde şu lanet olası pişmeyen kokoreçleri beklemek zorundaydım. bekleyişe bir süre daha devam ettikten sonra şöyle bir soru geldi:
"paket mi olsun elde mi?"
bu soru üzerine düşünmeye başladım. 20 metre ötedeki tren istasyonunda yiyeceğim için elde diyebilirdim ama o 20 metreyi elde kokoreçle gitmek zor görünüyordu. hem ben oraya varır varmaz tren gelirse... derken tereddütlü bir şekilde "paket olsun" dedim. adam benim tereddüt ettiğimi farkederek eski cevabı umursamadan yeni bir cevap beklemeye başladı. bunun üzerine ben de düşünmeye devam ettim.
...ya hemen tren gelirse ama neden hemen gelsin ki 15 dakkası var ama acaba ben bunu 15 dakkada yiyebilir miyim? aslında yemek dediğin 5 dakkada bile yenebilir. peki bu adam paket yapmayı mı daha çok seviyor yoksa "elde"yi mi? neden bilmiyorum ama içten içe "elde" yapmak istediğini hissediyorum diye düşünürken ağzımdan şöyle birşey çıktı:
"evet paket olsun ama fazla karmaşık bir paket olmasın, heran açabilirim çünkü.
adam gülümsedi. onun bu içten gülümsemesini görünce heralde bugün kimsenin ondan karmaşık olmayan bi kokoreç istemediğini düşündüm.
karmaşık olmayan pakedimi alıp teşekkür edip yakşamlar diledikten sonra çocuklar gibi şen bi şekilde koşarak istasyona doğru gittim. hatta arkadan şu avatardaki bebiş gibi görünmüş olabilirim. sadece onun biraz daha büyüğü ve siyahı olabilir. hatta fonda angst skvadron - we miss them çalıyordu ve bu herşeyi daha da anlaşılır bir hale getiriyordu.

koşarak tren istasyonuna giderken yolda aklıma danseden zürafa geldi çok güldüm. son ameliyatımı olmadan hemen önce hastane odasında, doktor operasyonun nasıl yapılacağını anlatırken yanlışlıkla düğmesine basmam ve zürafanın iğrenç bi şarkı eşliğinde çılgınca dans etmeye başlaması.. sonra uzun bi süre kapatma düğmesini bulamamamız ve doktorun danseden zürafanın gürültüsü eşliğinde beni nasıl keseceğini anlatması.. benim onu dikkatlice dinliyormuş gibi yapmaya çalışırken durumun absürdlüğüne elimde olmadan ayı gibi sırıtmam. burdan çıkarılabilecek tek bir sonuç var: demek ki bi gün bi zürafa gelip en dramatik anlarınızı bile gölgeleyebilir.

Thursday, December 16, 2010

herşey nasıl bu kadar doğru olabiliyor?

biraz önce arsenikli göle şarkı sözü yazdım, bi dahaki izin günümde de bestelemeyi düşünüyorum.


Toxic Lake

In a peaceful quite place
Includes a toxic lake
An arsenical dna
Comes into being

Our familiar universe
Which is expanding
Has a new thrilling meaning
That makes us free

Our familiar earth
Which consist of phosphor and carbon
Has a new philosophical pleasure
That makes us blissful


beste el verirse belki atmosferin bizi kucakladığını ve artık canlılık için suya gerek kalmadığını da eklerim.

Sunday, December 12, 2010

acı çeken ve çektiren aynı kişidir. /schopenhauer

07.12.2010

sahil burası. her zaman uyandığım saatten 1 saat erken uyanıp kışın bu son sıcak gününde işe sahilden yürüyerek gitmeye karar verdim. her zaman minibüse bindiğim yerden düz devam edip denize varınca o, "kısır döngüyü kırmak" anını tüm benliğimle hissettim. sonra dünyanın en yavaş adımlarıyla yürümeye başladım. bunlar benim kontrol ettiğim adımlar değildi. begüm kendi gidiyordu ve böyle kendi hızında giden begümü bazen durduramadığım olmuştur. benim söylediklerimi dinlemiyor. ben kim miyim? ben begümün bilinciyim. eskiden kendimi begümün tamamı sanıyordum ta ki 1 hafta önce nietzsche beni uyandırana dek.. şuna benzer bişey demişti: "davranış içsel dinamiklerin bir sonucudur ve onu kontrol etmek mümkün değildir. bizim kontrol dediğimiz şey olsa olsa bilincimizin bazı şeyleri bastırmasıdır."

evet sanırım bilincimin sadece benim bi kısmım olduğunu kabullenmem gereken an bu. şimdi artık bilincinde olmadığım içsel bazı dinamiklerin de begüm olduğunu biliyorum. öncelikle onları tanımakla başlayabilirim:

..........


sahil burası. kendimi bilmek tahminimden daha uzun sürdü. sokrates bunu basit birşey gibi söylüyordu ama daha şimdiden bütün ömrümü aldı bile.

Monday, November 15, 2010

atom kadar gerçek

akşam saat 11'de trajik bir biçimde uyuyakaldığım yatakta, gece 3 buçukta uyanıyorum. bir yandan alkolün getirdiği mide asidi bunalımı; bir yandan sanatla gerçeği hala ayırt edememiş olmanın sıkıntısı var içimde. bütün gece bunu düşünmüş olmama rağmen bırak daha net bir noktaya gelmeyi; her şeyin sonsuza dek birbirine karışık kalacağından emin olarak kapatmıştım konuyu. ilk defa bir şey düşünürken o düşüncenin karmaşıklığıyla beni yeniğini hissedip pes ediyorum. bu durum bütün varoluşumu derinden sarsıyor. ya bir daha hiçbir şeyi anlayamazsam? ya hiçbir şeyden emin olamazsam? ya asla nasıl yaşayacağımı bilemezsem?

öylesine yaşamak istemiyordum. ama felsefenin çok tehlikeli olduğu anlardı bunlar. her ne kadar her şey asla anlayamayacağım kadar karışık gözükse de ve ben ilk belirlemelere göre pes etmiş olsam da bu konuyu tekrar düşünmek üzere mide asitsiz bir ana erteliyorum.

bu düşünceler eşliğinde yataktan kalkıp tuvalete doğru ilerlerken, günlerdir üst üste yığılarak biriken kıyafetler dağıyla göz göze geliyorum. "artık bu dağınıklık kümesine bir isim bulmak gerek" diyorum, "çok büyük çünkü"

tuvalette o kıyafet dağının isminin sebahattin olabileceği geliyor aklıma. sonra odaya geri dönüp üstümü değiştiriyorum ve sonsuz su içiyorum.

sonsuz su içmek canımı sıkıyor. gerçeklikle sanat arasında kaldığım zamanları tekrar hatırlatıyor bana. dünyadaki herkesin uyumaya karar verdiği şu 3 buçukta, benim aniden uyanmış olmam kendimi çok yalnız hissettiriyor.

odanın ortasındaki sandalyede sonsuz su içmiş bir şekilde sebahattin'e bakarak amaçsızca oturuyorum. eğer az önce tuvalette dişimi fırçalamış olmasaydım üst üste 2 mandalina yemek bir çılgınlık yapabilirdim şu an ve kesin hayatıma bi dinamizm getirirdi bu.

tekrar yatağa giriyorum ama uyuyacak bi durum yok ortada, eminim. saatin geç olması tek başına hiçbir eylemin nedeni olamaz; çünkü ışığı icat ettik artık.

Tuesday, November 2, 2010

hiçbir şey ruhsuz olmuyor.*

ev burası. bütün eylemlerime yarıuyku eşlik ettiği için (ve kahve mideme hiç iyi gelmediği için) 1 saatliğine uyuyayım dedim, artık nasıl uyuduysam uyandığımda dünyadaki yerimi şaşırmıştım.

bir yerdeydim. buraya ev mi deniyordu diye düşündüm, sonra evin daha büyük birşey olduğunu; içinde bulunduğum yere oda dendiğini hatırladım. sonra buranın benim odam olduğu aklıma gelince sevindim gibi oldu çünkü çok fazla bulunduğum bir yer vardı orası da benim odam gibiydi ama aslında değildi (işteki odam). günün 10 saatini başka bi yerde geçirdikten sonra gelip burayı odam olarak benimseyemeyeceğimi bilinçaltım bile kavramıştı. kısa bir süre sonra bilincim tamamen yerine geldi ve standart yaşama haline döndüm.

bu hayatta nerde kalmıştım? en son uyumadan evvel dexter'ın yeni bölümünü izlemeyi planlıyordum, kitap vardı ona da devam edebilirdim, internete girmek diye birşey vardı bir de; ama belki de en iyisi gidip ertesi gün olana dek uyumaktı. çünkü fabrika ayarlarıma dönmüş biçimdeyken yapılabilecek her şeye eşit mesafede hissediyordum kendimi ve dolayısıyla bir şey yapmak konusunda bir karar vermem mümkün gözükmüyordu. sonra birden yazı yazmaya başladım ama şimdi o da bitti.


*replikas - gece kadar rahatsız etmiyor

Thursday, October 21, 2010

yapmam gereken şeye gelene kadar bir sürü yapmam gereken şey var

geceydi. üstümüzde kocaman bir gökyüzü uzanıyordu ve açık havada yatakların üstüne uzanmıştık. fonda bergraven çalıyordu, bergraven'ı herkes seviyordu bu ülkede. ay tam olarak yarımaydı ve olması gerektiğinin 8 katı büyüklüğündeydi.

şarkı bitince yataktan kalktım. içkimi alıp ilerdeki dans gösterisini izlemeye gittim. bi takım kafeslerin içinde şimdiye dek hiç karşıalşmadığımız garip hayvanlar vardı. etrafında da siyah kıyafetleriyle dans eden, uçan adamlar. gösteriye biraz baktıktan sonra yatağa geri döndüm. dünyamızı saran o sonsuz gökyüzünü ve çok hızlı hareket eden o gri bulutları izlemeye devam ettim.

uyandım.

Wednesday, October 13, 2010

geceleri uykumun gelmesi gibi bi sorunum var

yatak burası. sıcacık yorganın altında yatıyorum. dışarısı buz gibi ve sağanak yağmur yağıyor. şu an benim yerimde olmak isteyecek milyonlarca; hatta belki milyarlarca insan var dünyada.

dünyada dedim de aklıma geldi; dün minibüste işe giderken dünyayı düşündüm. burasının dünya olduğunu.. bu söz konusu yuvarlak şeyi dünya olarak düşününce çok tanıdık gözüküyor. ama aslında onun üstünde dünya falan yazmıyor. ona biz dünya dedik, sonra da bu tanımı benimsedik. başlangıçta bize hiç bilgi verilmemişti, eğer insanlığın bin yıllardır üst üste eklediği bilgiler olmasa hiçbir şeyden habersiz bir organizmadan fazlası olamayacaktık.

aynı şekilde insan olduğumuz da bizim üstümüzde yazmıyor. bize en yakın gelen şey bile (yani kendimiz) hakkında hiçbir fikrimiz yok. bir iki psikolojik yapı inceledik, atom böldük diye bişey biliyoruz sanmayalım. bu konuşan, bunları yazan organizma tam olarak kim/ne hiçbir fikrim yok.

(aa ben bundan bahsetmişim zaten 3-4 blog aşşada)

Wednesday, September 29, 2010

kapıda biri yokmuşçasına rahat, kapıda biri varmışçasına hızlı yapmalısın kakanı.

dünya burası. ben begüm diye bişeyim. bana o kadar çok begüm dediler ki kendimi begüm sanıyorum, bütün dünyamı bunun üstüne kurdum. halbuki kombinasyonun biriyim işte.. organizmayım ben. tanım yapabiliyor olamam beni başka bir kombinasyondan daha begüm yapmıyor. begüm ne yaa?! begüm diye bişey yoktur.

Tuesday, September 7, 2010

bi begüm nerde nasıl davranır biliyorum/eray

"şaşırmak çok ilginç bişi en ilginci de insanın nerde ne zaman şaşırcağnı bilmemesi. resmen sürpriz, böle aşkı memnudaki gibi "aa o kız bu kızmış" gibi durumlardan bahsetmiyorum cidden şaşırmaktan bahsediyorum. işte bu yüzden insanları şaşırtmayı da seviyorum.

ama bu konuda en başarılı insan kendini bile şaşırtabilen insandır. bigün bisiklet gezimi bitirmiş evime doğru giderken tam dönmem gereken yere yaklaştığım sırada acaba düz gitsem noolur diye merak etmeye başladım. çünkü kartal burası yeni taşındım ve ben kendi apartmanında bile asansörden yanlış katta inerek kaybolan biinsanım. yine de bu daha önce gitmediğim yoldan birazcık gidip geri dönmek fikri içimi kemiriyordu ama hava da kararmaya başlamıştı bi yandan da "ya dönüş yolunu bulamazsam" diye endişeliydim. böylece o yola girmekten vazgeçip normal yollardan evime dönmeye karar verdim ama yine de bütün bu çelişkiler içinde kendimle boğuşmama engel olamıyordum. kendi kendime "şaşırt kendini dostum aslında yapmayı istemediğin bi şeyi yap istemeyen kendin bu duruma çok şaşırıcak yapabilirsin bunu sana güveniyorum" dedim. bu sırada hala kararlı bi şekilde dönmem gereken yere doğru yaklaşıyodum. aklımda bütün bu çelişkiler olabilirdi ama bu riski göze alıcak diildim. çok yorgundum acıkmıştım bi an önce evime gitmek istiyodum.

işde ne olduysa tam o dönüşe geldiim anda oldu. bi anda dönmekden vaz geçib düz gitmeye başladım. resmen kendi kendimi kandırmıştım ve şaşkınlıktan deliler gibi gülüodum. neyseki bi kaç dakika sonra başka bi ara sokaktan dönüp süpriz bi şekilde evimin önüne çıkmışdım.

kendimle gurur duyuyordum, hem kendimi şaşırtmış hem daha önce görmediğim sokakları görmüş hemde kaybolmamışdım. üstelik pek çok durumda beynin önceden kendi kararlarını verip bizim bunları uyguluyo oluşumuz karşısında kendi beynime karşı büyük bi zafer kazanmışdım.

humm evet evet kendimi şaşırtma isteğimin asıl nedeni tam da buydu ve resmen başarılı bi girişimdi kendimle gurur duyduğum artık ender olmuyan anlardan biriydi."


not: yukardaki yazıyı eray yazdı, senin gibi yazabilirim ve kimse farkı anlamaz gibi bi iddiası var. okurken bunu benim yazmadığımı hisseden oldu mu?

Monday, August 23, 2010

din kültürü ve ahlak bilgisi kitabında, güzel bir manzara fotoğrafının altında şöyle yazıyordu: "evrenden bir görünüş"

evdeydim. beynimde tümdengelmekten yorulup sonunda yanmış transmitterlerimle oturuyordum. bu enteresanlıklarla örülü hayat canımı çok sıkmaya başlamıştı. telefon çaldı. bi arkadaşım beni kadıköy'e çağırdı ama dışarı çıkmaya hiç halim yok diyerek teklifini reddettim. 1 saat sonra anladım ki evde durmaya da hiç halim yokmuş. hazırlanıp sahile indim.

gökyüzü çok acaipti. sıksık günbatımı izliyordum ama böylesini hiç görmemiştim. solda pembe bi bulut var eşşek kadar, ama güneş o tarafta değil. normalde sadece güneşin battığı taraf pembe olur. sonra ortada lacivert uzun bi bulut var ama gri yağmur bulutlarından diil; bildiğin lacivert ve o lacivert buluttan aşşağıya gri çizgiler inmiş. sağdaysa normal güneş batıyo hiçbişey olmamış gibi. hatta çiziym durun:

hıh işte aynen böyle. ben kayalıklarda oturuyordum, ramazan olduğu için her taraf bomboştu. birden o altında gri çizgiler olan lacivert bulutun bu tarafa doğru geldiğini farkettim. normal bi buluta göre baya hızlı hareket ediyordu. altındaki gri çizgilerle birlikte üstüme üstüme geldi ve durdu. ben tam "bu kozmik bulutta kesin bi iş var" diye düşünürken, bızzzt diye bişey oldu, yeşil ışık yandı ve kendimi bi uzay gemisinin içinde buldum.

etrafta 3-5 tane uzaylı vardı. koca kafalı, minyon, göz kapakları olmayan, kahverengi tenli uzaylılardı bunlar. bana çok iyi davrandılar. mantı yedik. "biraz uzayı gezmek ister misin?" dediler, acayip sevindim, hemen kabul ettim. biraz jüpiterin etrafında dolaştık, satürne uğradık. ben sonunda "ama böle uzay gemisinin içinden olmuyo ki, otursaydım birazcık üstlerinde" dedim. uzaylılar da "o zaman ayda oturalım biraz" dedi.

beni şeffaf bi fanusun içine soktular. ay yüzeyinde fanusu zıplata zıplata gezdim, çok eğlenceliydi. sonra uzaylılardan bi bira istedim. şansıma uzay gemisinde geçen kaçırdıkları insan bira bırakmış onu verdiler. birayı da fanusun içine aldım ve dünyaya bakarak içmeye başladım. keyfim feci yerindeydi, yanımda iki tane yakışıklı uzaylıyla ayda çılgınca eğleniyordum desem abartmış olmazdım.

fakat o sırada farkında olmadığım bir problem vardı. sabah dışarı çıkmicam diyerek ektiğim arkadaşım teleskopla ayı izlerken beni görmüştü ve sonra dünyaya döner dönmez bana küstü:((

Saturday, August 21, 2010

çakmağın kozmik yolculuğu

Selam, ben Sinan. Üsküdar'da bir evdeyim. Arkadaşlarla oturmuş Inception'ı izlerken bir sigara yakayım dedim ama elimi cebime attığımda çakmağımı bulamadım. Buralarda bir yerlerde olması gerekiyordu. Masanın üstüne baktım, orda da göremeyince yanımda oturan Evren'e sessizce "Çakmak nerde?" diye sordum. Evren filme acayip odaklanmıştı, beni duymadı. "Hiyşt olum, çakmak nerde?" dedim daha sesli bi şekilde. İrkildi, bir süre durduktan sonra "Haa ben çakmağı demin Seda'nın elinde gördüm ama tuvalete gitti o galiba" dedi.

Tuvalete doğru yürüdüm. Seda tuvaletin orda ayakta dikilmiş düşünceli bir biçimde tavana bakıyordu. Beni görünce "Bütün bu sosyalleşme tam olarak neyi tatmin ediyor?" diye sordu. Şaşkın bir bakış atmış olmalıyım ki "Yani niye tek başımıza olamıyoruz da illa arada birileriyle iletişim kurmaya ihtiyaç duyuyoruz?" diyerek açıkladı sorusunu. "Hımm" dedim. "Alışkanlıktandır bence, ıssız adada tek başımıza doğsak böyle bir şeye ihtiyaç duymazdık sonuçta" dedim. O sırada Mehmet tuvaletten çıktı. Seda "Off nihayet, altıma işeyecektim" dedi. Mehmet gürültülü bir şekilde gülerek uzaklaştı. Ben de Seda tuvalete girmeden "Çakmak nerde?" diye sordum hemen. Hızlı bir şekilde cevap verdi "Demin ben oynuyodum çakmakla Mehmet'in çıkmasını beklerken, çakmağın iki tarafındaki gaz seviyelerini eşitlemeye çalışıyodum; tam iki tarafı mükemmel bi şekilde eşitledim ki Pınar gelip çakmağı aldı; ocağı yakıcakmış." Bir yandan da çişi geldiği için yerinde duramıyordu. Sonra "Neyse hadi ben tuvalet" diyerek içeri girip ışık hızıyla kapıyı kapattı.

Elimde yanmamış sigaramla mutfağa doğru yol aldım. İşin bu kadar büyüyeceğini tahmin etmemiştim, filmi kaçırıyordum. Çakmağı bulamadıkça sigara içme isteğim bir o kadar arttığı için filmi kaçırıyor olduğum gerçeği sigara içme arzumun yanında oldukça sönük kalmaya başlamıştı.

Mutfağa girince Pınar'la Mustafa'yı gördüm, yemek yapıyorlardı; daha doğrusu Mustafa yemek yapıyordu Pınar da yanında duruyordu desek daha doğru olur. Pınar bana "Kıymalı makarna ister misin?" diye sordu, "İçerdekiler dürüm söyleyelim dediler ama biz o iğrenç yağlı dürümlerden yemek istemedik, sen ne yiyeceksin?" dedi. Resmen çakmak ararken evdeki gizli makarna örgütünü açığa çıkarmıştım. "Ben de makarna yiyim, midem ağrıyo zaten." dedim. "O zaman şu domatesi rendele." dedi Mustafa. "Neyse ben dürüm yicem vazgeçtim" diyerek espiri yaptım, sonra da domatesleri rendelemeye başladım.

Domatesi rendelerken "Çakmağı gördünüz mü dedim, aslında onu aramaya çıkmıştım ben." Bunu sorarken bir an sanki çakmak ortak bi arkadaşımızmış gibi hissedip sırıttım. Pınar "Demin ocağı yakmak için almıştım Seda'dan ama ocağı yaktığımız esnada Fırat buzdolabından bira almaya geldi ve çeviraç kapak biralar bittiği için giderken çakmağı da görtürdü biraları açmak için." dedi. Şüpheli bir durumdu. Çakmak resmen hiç yerinde durmuyordu ve ben onun hep bir adım gerisindeydim. "Fırat nerde peki, salonda değil." dedim. "Onlar içerki odada pes oynuyolar Harun'la" dedi Mustafa.

Domatesleri rendeledikten sonra hızla içerki odaya gittim. Bu iş artık iyice dedektifliğe dönüşmüştü. Çakmağın arkasında bıraktığı ipuçlarını takip ediyor, tanıklarla konuşuyor ve dikkatlice iz sürüyordum. Odaya girdim. Harun, "Abi naaptın yaa faul, hayvan gibi oynama şu oyunu" dedi Fırat'a. Fıratsa noel baba gibi güldü (hohoho). Ben "Çakmağı gördünüz mü?" diyerek direkt hızlı bir giriş yaptım, futboldan haz etmiyorum çünkü. Fırat yüzünü ekrandan ayırmadan kafasıyla koltuğu işaret ederek "Ben demin biraları açmıştım, şurda bi yerde olacak" dedi.

Koltuğa yaklaştım. Koltuğun üstündeki yastıkları kaldırıp altına baktım yoktu. Sonra koltuğun oturma yeriyle kol koyma yeri arasındaki bölgeye elimi sokunca sonunda ulaştım yeşil çakmağıma. Ona kavuşmak gerçekten beni çok mutlu etmişti. Hemen sigaramı yakıp, derin bir nefes çektim Sonra da mutlu bir şekilde sırıtarak salona gittim. Filme kaldığım yerden devam etmeye çalıştım; ama bi bok anlamadım.

Saturday, July 24, 2010

bütün bilgi birikimin kakanın içinde /önder

sağımda güneş bütün pembeliğiyle batıyor, solumda dolunay var, çimenler, ağaçlar, deniz ve şehrin ışıkları loşluk içinde ahenkle varoluşuyor, kulağımda det andra liket çalıyor; kısacası herşey görevini çok iyi yapıyor. işte o esnada ben düşünüyorum: "sahi nası susturmuştum yıllar önce şu herşeyi bozan sesi?" hemen ardından sıkıntılı, derin bi nefes vererek denize bakıp rahatlamak için kafamı defterden kaldırıyorum, tanımadığım birinin bana nişan aldığı fotoğraf makinesiyle göz göze geliyorum. rahatlayamıyorum. bu benim başıma bi kaç kere daha gelmişti.

ilk olarak tanımadığım birinin fotoğrafımı çekmesi bundan yaklaşık 6-7 yıl öncesine rastlar. taksimde galatasaray lisesi'nin önünde, geç kalmış o zamanki erkek arkadaşımı bekliyordum. hava çok soğuktu ve üstümde hiç sevmediğim lanetli kalın mont vardı. beklemekten yorularak okulun merdivenlerine oturup "amma da geç kaldı ya, terk mi etsem acaba" diye kara kara düşünürken bi flaş patladı ve ışığın geldiği tarafa baktığımda beni hedef almış bir manuel makineyle karşılaştım. daha sonra fotoğrafçı çocuk, makinenin arkasından kafasını çıkartıp sevimli bi şekilde gülümseyerek ortadan kayboldu.

bir başka hikayede hava 9438759347 dereceydi. okuldan henüz çıkmış, tramvay durağında tramvay bekliyordum. bir süre sonra gelmeyen tramvaydan sıkılıp durağın kenarındaki demirlere yaslanarak trafikte sıkışmış otobüsleri izlemeye başladım. birdeniçgüdüsel olarak diğer tarafa dönünce yine beni hedef almış bi fotoğraf makinesiyle karşılaşıp irkildim. fotoğrafçı kişi bu sefer sinsi sinsi sırıtıp uzaklaştı.

bir başka fotoğraf hikayesi geçenlerde unirock'a giderken başıma geldi. vapurun cam kenarında oturmuş dışarıyı izliyor gibi yapıp aslında karşı koltukta benimle aynı yaşta gibi olan ama parmağını emen sorunlu kızı, onu rahatsız etmeden izlemeye çalışıyordum. ben denize bakar gibi kendimi kamufle edip kızı incelerken başka birileri de beni inceliyormuş demek ki. birden bi flaş patladı ve ben bi refleksle o yöne bakınca bana dönmüş bi fotoğraf makinesiyle birbirine pis pis sırıtan 3 genç gördüm. bunlara biraz gıcık oldum açıkçası ama yine de tepki vermedim.

bir başka hikayeye de şu yazının son paragrafında değinmiştim: http://livingmaze.blogspot.com/2009/11/zamannda-fransaya-kapitulasyonlar-verip.html

sonuç olarak bu olayların bi kısmı (birincisi) hoşuma gitmişti ama insana bi görüntüsü olduğununun hatırlatılması bakımından düşününce (bazen bunu hatırlamaya hazır olmuyorum) ve yapan kişilerin niyeti de göz önüne alınırsa zaman zaman rahatsız edici bir durum oluyor.

Wednesday, July 21, 2010

ne kadar boşluk o kadar madde, ne kadar ekmek o kadar köfte

sanırım peynirin nasıl yapıldığını buldum. önce anne 1 hafta ananede kalmak için evi terkeder. sonra abi ertesi gün yemek yerken bi tabağa yoğurt koyup yanında onu da yemeye karar verir; fakat yoğurdun tamamını bitiremeyip mutfakta öylece bırakır. o akşam mutfağı toplamaya gelen kızkardeş yoğurdun olduğu tabağı lavaboda çalkalayıp bulaşık makinesine koyar. fakat yoğurt biraz kalıplaştığı için lönk diye lavaboya düşer ve suyu açınca gitmez. kız kardeş zamanla musluk açıldıkça lavabodaki yoğurdun eriyip gideceğinden emin olduğu için başka bir girişimde bulunmaz bu konuyla ilgili. ertesi gün lavabodan bi sürü su geçer; hatta arada kaynar sular falan dökülür ama yoğurt hala ordadır. ve nihayet 3. gün artık lavabodaki yoğurt iyice sertleşip peynire dönüşmüştür.

Monday, July 19, 2010

sorun bende değil sende

*sahil burası. muhtemelen buraya gelmek iyi bi fikir değildi. can atmıyordum yani. zaten adımımı atar atmaz çişimin gelmesi de hoş olmadı hiç.

*sanki buraya dudak yemeye gelmişim gibi, tek kişilik bir ağaç gölgesinin altına oturmuş büyük bir ciddiyetle dudak yiyorum.

*yıldız seviyorum heralde

*bazen söylediğim şeyin kendisi doğru oluyor ama bunu söylüyor olmam yalnış oluyor. işte bu gerçeği sanırım en son ben farkettim.

*kimse kendi olmasaydı bu dünyada aslında çok az insan olurdu.

*bir süreliğine dünyanın en rasyonel insanı olsam ve hiç tümdengelmesem ölür müyüm acaba?

*zaten cevabı olan bişeyi merak etmek çok saçma geldi bana şuan. yani tanrı var mı yok mu desen bunun cevabı algıladığımız dünyada olmadığı için merak etmek mantıklı. ama şu ağacın arkasındaki kedi mi yoksa köpek mi diye merak etmek saçma işte. ya kedi ya köpek sonuçta ne farkeder ki, olmuş artık.

*hani ateşin üstündeki duman tabakasının ardındaki kısım bulanık ve titrek görünür ya, işte ben onu ilk ilkokuldayken deneyimlemiştim. çok iyi hatırlıyorum: dersteydik (heralde hayat bilgisi falandır), ben camdan bakıyordum karşı binada yangın çıkmıştı çünkü, herkes dersle ilgilendiği için kimse farkında değildi bunun. ben de söylemedim kimseye, sırf kendim izledim. işte ateşin ardında kalan kısım bulanık olunca gözüm bozuldu sanıp baya kırpıştırdım gözümü. geçmeyince bi süre de ovuşturdum. ama mesela başka yere bakınca herşey net; bitek o alana bakınca bulanıklık var. bikaç dakka sonra durumun ateşle bağlantılı olduğunu çözdüm. tam ben gözüm bozuk değil diye sevinirken sınıftakiler yangını farkedip üzüldü. senkronizasyonumuz çok kötüydü. sonra onlar bi süre itfaiyeye haber mi versek gibisinden bir yangın heyecanı yaşarlarken, ben çoktandır yangının farkında oldup bi şey yapmamak gerektiğine karar verdiğim için çok sakindim. yangınla yaşamayı öğrenmiştim (3-5 dakkadır). sonra onlar derse devam ettiler, ben de dinliyim dedim biraz ama sıkıcı bişeye benziyodu. kediler üzüle bilir mi diye düşünmeye başladım.



*

Sunday, July 18, 2010

milyonlarca insan çok yanlış bir hayat yaşıyor

tümevaralım varalım varalımvaralım hıh, şimdi yavaş yavaş tümdengelelim. hihihi komik bişisin begüm.

Sunday, July 4, 2010

ne bunalımı arkadaş eşşek kadar evrende

başlangıçta kimsenin ilgisini çekmeyecek ama okudukça sapıklığın sınırları hakkında fikir verebilecek bi hikaye anlatıcam şimdi:

bundan 2-3 yıl önce bi gece myspace'te gezinirken bergraven adında isveçli bi metal grubu buldum. profillerinde 2 tane çok güzel şarkı yüklüydü, bi tanesi tatlı melodisi olan deneysel bi şarkı; diğeri inişli çıkışlı, fısıltılı karanlık bi şarkıydı. hemen gruba arkadaşlık talebi yolladım ve bir de gaza gelip, grubu tesadüfen bulup çok beğendiğimi ifade eden bi mesaj attım (sarhoştum).

mesajıma cevap gelmedi; hatta mesajıma cevap gelmediği gibi arkadaşlık isteğim de reddedildi. herhalde türk olduğum için böyler yaptılar diye düşünüp, çok gıcık oldum. ama şarkıları acaip güzel; tam istediğim gibi, dinlemesem olmuyo yani. bu durum bana şu olayı hatırlattı: http://livingmaze.blogspot.com/2008/04/svlar-birbirine-kartnda-sorun-kmamas.html. ben sevdiğim grupları, şarkıları falan çok fazla seviyorum; o yüzden üzülüyorum böyle şeyler olunca. şu rüyayı gören biinsanım ne de olsa: http://livingmaze.blogspot.com/2008/10/benim-blogumu-niye-kapatyosunuz-ulan.html ayrıca o tatlı melodili kısa şarkı bi kaç gün sonra profilden kaldırıldı, ona da çok üzüldüm.


bergraven'la işim bitmemişti. belli bi zaman aşımından sonra tekrar arkadaşlık talebi yolladım, bu sefer kabul edildi talebim. sonra grup yeni bi albüm çıkardı. arkadaş olduğumuz için, egom rahatsız olmadan doya doya sevdim, dinledim bu albümü. önder'e yolladım, o da çok beğendi ve sürekli dinlemeye başladı.

daha sonra önder myspace'ten bergraven'la arkadaş olmaya karar verdi ama ben ilk arkadaşlık talebi yolladığımda kabul etmediklerini söylediğim için, önder işi garantiye alarak myspace avatarına grubun son albümünün kapağını koydu. bu davranışıyla önder'in ne kadar sümsük bi insan olduğunu görebiliyoruz.

neyse, geçen gün yolda giderken bergraven'ı ilk keşfettiğimde profilinde yüklü olan o tatlı melodili kısa şarkıyı hatırladım. birden bire dünyadaki en güzel şarkının o olduğuna karar verdim ve tekrar dinlemek istedim. ama şarkı profilden kaldırıldığı için dinleyemezdim artık. bu yüzden bergraven'a konuyla ilgili bi mesaj atmaya karar verdim. dedim ki "bundan 2 yıl önce myspace'te isimsiz kısa bi şarkınız vardı, işallah onu sıradaki albüme koyarsınız, çok güzeldi çünkü" dedim. tam bi ruh hastası hareketi. 2 kere arkadaşlık talebi yollamış, 2 sene önce bi anlığına profilde yüklü lan şarkıyı hala hatırlıyo ve sürekli mesaj atıyo. önder de benimle dalga geçti zaten, "kimse bergraven'a myspace'ten mesaj atmıyodur; senin 2 yıl önce attğın mesaj, mesaj kutusunda kesin en üstte duruyodur ve şu anda onların gözünde cevap alamadığı halde sürekli mesaj atan bi sapıksın sen" dedi. ne biçim arkadaşbu.

yazdığım bu mesaja da cevap gelmedi. ama ben "zaten soru sormamıştım ki" diye avuttum kendimi. bi kaç gün sonra önder, araştırıp grubun beyni olan par gustafsson'ın blogunu buldu. bir çeşit müzik blogu bu. par beğendiği grupları, albümleri falan tanıtmış orda. hemen follower'ı oldum sayfanın. benden sonra önder de follower oldu ve şimdiye kadar yaptıklarımız yetmezmiş gibi; bi de blogdan mesaj attı par'a. resmen 2 tane sapık türk var, sürekli arkadaşlık talebi yolluyolar, mesaj atıyolar, takip ediyolar gibi bi durum oluştu. önder'le, par'ın kesin bizden nefret ettiğine; hatta ilk fırsatta türkiye'ye gelip bilgisayarımzıdaki bergraven mp3'lerini silmeyi düşündüğüne dair kabuslar görmeye başladık. bu arada tabi ki par, önder'in de blogdan attığı, şarkıların isveççeden ingilizceye tercümelerini yayınlaması ricasını içeren mesajına cevap yazmadı ve biz bi kez daha sapıklığımızla kalmış olduk.

son olarak dün unirocktaydık. önder par'a, blogdan sorduğu soruya cevap vermediği için çok sinirliydi. "sanki" dedi "binlerce mesaj geliyo da, artistlik yapıyo cevap vermiyerek." sora ben de "zaten bana da bi teşekkür etmedi, o kadar da övdüm şarkıları.." dedim. "bi thanks yaa.. 6 harf yazıcak alt tarafı, bu kadar mı zor" diye de ekledim. bi süre sonra, bize dönüp bakmayan zengin bi kıza aşık, aynı hatta çalışan minibüs şöförleriymişizcesine dertleşmeye başladık. ben "bi kelime yazıcak ya, bi kelime, insanım ben de yaa.." diyerek yalvarırcasına isyan ediyordum. önderse "onu ne kadar sevdiğimizi anlayamıyor" diyerek ağlamaklı bi şekilde uzaklara bakıyordu. en sonunda tekrar sinirli haline dönüp "ben ne yapacağımı biliyorum, sanki türkiye'de festival düzenleyen bir organizatörmüşüm gibi davranıp ne kadar para istediğini sorucam. artık buna da cevap yazmazsa küfür ederim." dedi.

bi yandan ben de kendi kendime konuşuyordum: "fake hesap açarak kendime isveçli kız süsü verip mesaj atsam" dedim "cevap yazmamasının ırkçılığından kaynaklanıp kaynaklanmadığını anlarım." sonra bi an duraklayıp acaba delirdik mi biz diye düşündüm. insan en sevdiği gruba kendini bu kadar rezil etmez çünkü di mi?

Sunday, June 27, 2010

şarkıyı o kadar çok dinledim ki solist artık sıkılarak söylüyormuş gibi geliyor

dünya burası. hayatımın başka birinin rüyası olup olmadığını, neden hiçlik yerine varlığın olduğunu, hatta varlığın bile gerçek anlamda varolup olmadığını bilmiyorum ama birşeyleroluyor işte. neler oluyor? bir şarkı çalıyor mesela; kendi duygu, düşünce ve algılarımdan ibaret hayatımın huzur dolu amaçsız bir anına gidiyorum. görünen o ki kötü bir durumda alternatif bi çıkış noktası olarak görüp, bu şarkının içine kaçmışım. garip bi dedektifimdir. ne zaman dedektifimdir desem bi gece önce gördüğüm rüyayı hatırlamamın bilimsel bi açıklaması olabilir mi peki?

eğer hiçbir şey değişmiyorsa yeterince iyi kaybedemiyorsun demektir. o halde herşey değiştiğine göre belki ben iyi kaybetmişimdir. ilginç olan şeyse bütün bu değişimlerin beni tam da başladığım noktaya getirmiş olması. aslında bu da ilginç değil; çünkü biliyorum ki hatalar hep en başta yapılıyor, gerisi determinizm.

netice itibariyle dünya burası. bölüm sonu canavarını yendik ama prenses bu şatoda da değil. işte harikalar civarında olmak tam böyle birşey. prenses "harika" olanı temsil ediyor ve sen hep etrafındasın. hiç yakalıyamıyosun çünkü prenses gerçek değil;
bu dünyadan olmayan bi mucize o. ama gerçek olup olmaması önemli değil zaten çünkü prensese yaklaşmanın insanın üstünde bıraktığı his gayet gerçek; üstümüzdeki algılar ve hisler dışında neyin varlığından emin olabiliriz ki? yani bu noktada bilmeyenlerle birlikte emin olmayanlar da yanıyor.

bu arada "prenses" metaforuyla "insan" kastetmiyorum, ben harikalar civarında olurken, hayatın anlamı gibi bi his var onu yakalamaya çalışıyorum.

Thursday, June 24, 2010

daha önce hiçbi telefon benimle dalga geçmemişti

benim bibuçuk yaşında bi kardeşim var, çok tatlı bişi. yoldan geçen her 3 kişiden 2'si sevmek için duruyo mutlaka. neyse geçen gün babalar gününde onunla apartmanın önünde babamları bekliyoduk, 2 tane teyze yine "aa ne tatlı şey bu" diyerek durdu. sonra bana bakıp "ANNESİ de güzelmiş zaten" dediler. işte ben o an ANNESİ değil de ablası olduğumu çaktırmadım ama feci bozuldum. çocuk doğurmuş gibi bi halim mi var benim yaa. resmen topluma göre çocuklu bi kadın konumundayım, kendimi hiç bu kadar yaşlı hissetmemiştim.

Sunday, June 20, 2010

i know what to do and i do it well*

bir varmış bir yokmuş, efe adında çok zeki, araştıran, düşünen, uzaylıları çok seven, kitap yazan bir genç varmış. efe kırmızı tuborgu çok severmiş, haftada bikaç kez 3 tane kırmızı tuborg alıp, kimi zaman arkadaşlarıyla kimi zaman da evde kendi kendine afiyetle içermiş. fakat her anne gibi efe'nin annesi de çocuğunun bu alkol alışkanlığına üzülüp, evde içki içilince gergin bir atmosfer yaratır, zaman zaman da durumu sözlü bir şekilde eleştirirmiş.

birgün efe'nin annesi tutumunda değişiklik yapıp, efe'ye bira alarak bir sürpriz yapmak istemiş. çocuğunun hangi birayı sevdiğini bilmeyen anne, her zaman gittikleri bakkala "bizim çocuk hangisinden alıyosa ondan ver" demiş; bakkal da -artık elinde kalanları kakalamak için midir nedir- 3 tane kırmızı tuborg yerine, 2 tane normal tuborg ve bi tane EFES LIGHT'ı efe'nin annesine "sizin çocuk bundan içiyor" diyerek satmış.

annesi eve biralarla geldiğinde efe çok sevinmiş. biralardan birinin EFES LIGHT olması bianiçin ortamda gergin bi hava estirdiyse de, efe moralini bozmayarak güle oynaya hemen normal tuborgları içmeye girişmiş. normal tuborglar bitip yeterli gelmeyince efe biraz daha içmek istemiş fakat dolaba gidip EFES LIGHT'ı görünce bütün hevesi kaçmış. alkol oranı 8 olan kırmızı tuborg'dan sonra alkol oranı 3 olan bi efes light, sadece göz göze gelindiğinde bile efe'ye soğuk terler döktürmeye yetiyormuş.

efe bir kaç kere daha buzdolabına EFES LIGHT'ı ziyarete gitmiş fakat bir sonuç elde edememiş. dolaba en son ziyaretinde, artık EFES LIGHT'la yaklaşık 3 dakka kadar bakıştıktan sonra pes ederek onu da tüketmeye karar vermiş. rengi ayçicek yağı, tadı asidi kaçırılıp üstüne su eklenmiş normal efes gibi olan bu birayı bütün cesaretini toplayıp iğrenerek de olsa içmiş. fakat yıllardır ilk defa birine EFES LIGHT satıldığı için kutunun üstünde 1 parmak kalınlığında toz varmış ve efe kutuyu incelediğinde son kullanma tarihinin 3 ay öncesini gösterdiğini farketmiş. EFES LIGHT yüzünden ölerek tarihe geçmek Efe'nin hayallerinden biri değilmiş ama gerçekleşmiş işte..


söylentilere göre ölümünün ardından efe'nin hayaleti dünyada gezinip sadece EFES LIGHT içenlere gözüküyor; dolayısıyla ölümü deneyimlediği için, öbür dünyanın mahiyetine ve varlığın nedenine dair hakikatleri sadece onlara anlatıyor. bu yüzden bi gün siz de EFES LIGHT içmek zorunda kalırsanız üzülmeyin. kaderinizi sevin.



Marilyn Manson - Fundamentally Loathsome

Saturday, June 12, 2010

her şeyin ölçüsü insandır. /protagoras

bi gün biriyle -kimdi hatırlamıyorum ama kesin burayı okuyan biridir- konuşurken çok komik bişey anlatmıştı. başından geçen bi olaydı, baya gülmüştüm. "bunu kendi başıma gelmiş gibi anlatabilir miyim" demiştim ve bu anının telif hakkını istemiştim. sonra aklıma süper bi fikir geldi. ben de ona başıma gelen komik bi olayı anlatıcaktım ve sözkonusu anılarımızı değiştirecektik. bu değişimden sonra ben, aslında onun başından geçmiş olan olayı kendi başımdan geçmiş gibi anlatacaktım ve o bir daha o olayı kendi başından geçmiş gibi anlatamayacak; benim başımdan geçmiş gibi anlatabilicekti sadece. aynı şekilde aslında benim başımdan geçmiş olan olayı da bir daha ben kimseye kendi başımdan geçmiş gibi anlatamayacak, o arkadaşın başından geçmiş gibi anlatacaktım. tabi bu anı değişimi daha önce birbirimizden başka kimseye anlatmadığımız anılar için geçerli olabilirdi. nasıl olsa iki insan arasında yaşanan bi sürü şeyin hiç olmamış gibi falan yapılması gayet sık rastladığımız bi durum, bence bu anı değişimi de iki taraf için de karlı olucaksa yaygın bi şekilde kullanılabilir. gerçekliği bükmek gibi bööle, uuv hoşumagiddi.

Monday, May 31, 2010

yatmadan önce ertesi gün için o kadar çok plan yaptım ki hazırolda uyuyabilirim

bikaç gün önce rüyamda emre aydın'ın mı ne konserindeydim. bi tane şarkı çalıyodu, uyandığımda şarkının melodisi aklımdaydı. emre aydın dinlemediğimden, "acaba bu şarkı hakkaten var mı; yoksa rüyamda ben mi besteledim" diye düşündüm. sonra şarkıyı piyanoda çıkarıp önder'e yolladım, böyle bi şarkı yokmuş.
bu olay aklıma şeyi getirdi:

bi keresinde yine rüyamda çok kalabalık bi toplaşma vardı. dünyanın dört bi yanından herkes en güzel kıyafetlerini giyip kocaman bi açık konser alanında, gece vakti kokteyl yapıyodu. dünyanın en güzel şarkısı çalacakmış birazdan. ama hakkaten dünyanın en güzel şarkısıymış çalacak olan, bütün dünya üzerinde uzlaşmış bu fikrin. işte ben de ordaydım.

şarkı çaldı, hakkaten çok güzeldi. hani pokemonlarda cigilipop var ya, şarkı söyleyince herkes hipnotize oluyo, onun gibi bişey olmuştu. 3 kere falan tekrar çaldırdık şarkıyı, her seferinde de muhteşemdi. bütün notalarına ayrı ayrı tapmıştım, büyülü gibiydi şarkı. ama sabah uyandığımda melodisini hatırlamıyodum malesef.
bunu anlatınca da bak aklıma şey geldi:

bi keresinde rüyamda bütün dünya toplanmış yine. (bu dünya da hemen toplanıyo) ben çok önemli bişey bulmuşum, onu anlatıcam herkese. neyse çıktım kürsüye, bütün dünya beni dinliyo, anlattım anlattım, gerçekten de çok haklıyım, anlattım anlattım ve son cümlemin sonunda "İŞTE EBEDİ HAKİKAT BUDUR" derken uyandım. herşeyin altında yatan o hakikati; ya da dünyanın sırrını gibi bişeyi bulmuştum heralde (final haftası gördüğüm bi rüyaydı) ama gel gör ki uyandıktan sonra onun da tek bi kelimesini bile hatırlamıyordum.

Saturday, May 29, 2010

kardeşimin rapçi olması bir seçim değil; olsa olsa benim hatamdır. /önder

yaşadığım ülkeyle aramda organik bi aidiyet bağı yoktur. yani burda doğdum diye, milliyetçi tarih dersleri aldım diye yunanların denize dökülmüş olmasından falan gurur duymadım hiçbi zaman. ama ara sıra bende de milli birlik ve beraberlik duygusu uyandıran bazı şeyler oluyo. mesela şu eurovision meselesi. bu dandik yarışmayı haddinden fazla ciddiye alışımızı çok seviyorum. öyle ki yaratıcılığın sınırlarını zorluyoruz bazen. manga'nın we could be the same yarı final performansını izledim demin, milli birlik ve beraberlik duygularım coştu resmen. bütün ülkelerin dansçı kızlarla katıldığı bu yarışmaya, manga ve bi ROBOTla katılmamız muhteşem bişey bence ehehehe. robotumuzun şarkının sonunda soyunması lazım ama kıyafeti kendisinden daha ağır olduğu için zorlanıyo biraz, ülkece strese girdik. ayrıca şarkının bi yerinde kendisine kaynak yapıyo ihihi.

en az bunun kadar eğlenceli bir başka şey daha:





hihihihihi foka bak yaaa, ne tatlı olum

Thursday, May 27, 2010

uçağa binerken yanımızda ıssız adaya birlikte düşmek istediğimiz insanların olmasına dikkat etmeliyiz

aklıma takılan bişey var: otobüs şöförleri sabah işe nasıl gidiyo, otobüsler çalışmıyo çünkü?

Wednesday, May 26, 2010

düşünemiyorum öyleyse yokum

sloth:
kitap yaz
güzlü bi kalemin var ashjasd
ç
begüm:
hauheuha
evet bigün blogu bırakırsam anlayın ki kitap yazıyorum
sloth:
z ile ç yi nası karıstırırım ya
begüm:
valla nerdeyse birbirine en uzak tuşlar harfolarak
sloth:
evet
begüm:
q yle ü en uzak
sence q yle ç mi daha uzak q yle ü mü
sloth:
qü
begüm:
peki qyle nokta mı daha uzak yoksa q yle ü mü
sloth:
3ün karesi
artı
10 un karesi
109
karekökünü al
q ile nokta daha uzak
dik üçgen yaptım
q bi köşe z bi köşe . bi köşe
q . arası hipotenus oldu
begüm:
ahuehuhauheuıhuaıhrıuhauue hesap yapmış ya
ama 10 un karesi diil 10 buçuğun karesi olucak
belki sonuç değişir öle
yani qyle ü arası 12 birim
109 un kare kökü kaç
12 den küçüktür sonuçta
10.5 ün karesini alırsak 110 gibi bişey
110 9 daha 119
yine 144 ten küçük
bariz ü daha uzak

Friday, April 30, 2010

örümceğin ağ yapma fikrini enteresan buluyorum

begüm:
napion

Mantis:
yeni girdim eve
boşu boşuna bi sürü yol gittim geri döndüm
acaip sinirlendim
başım da ağrıyo
ölsem keşke

begüm:
zkjgheılzrytol4ynuzpşynuz

begüm:
bana da bi depresyon çöktü

Mantis:
aaaaaa
bu anı kutlamalıyız
begüm mutlu değil
hayrola noldu

begüm:
abim benim patates kızartmalarımı yediinden beri mutsuz hissediyorum kendimi

Mantis:
lsadkldsakdsaşlksdaşl

begüm:
ne gülüyosunbe ühühüh
hadi oynoynuyalım

Mantis:
hadi

begüm:
mayın tarlası bayrakları şuanda kullanılamıyormuş
ölsemkeşke
..........

begüm:
çok acaip 2 şey öğrendim
1: bu saatleri ileri geri alma mevzusunu 130 ülke falan aynanda yapıomuşuz
2: hala buzul çağındaymışız

Mantis:
aa nası buzul çağındayız

begüm:
ne acaip di mi
aslında bunu sana yazın sölesem daha etkili olurdu

Mantis:
ahahauhauh ters tepki verebilirdim
50 derece izmir sıcağında
..........

begüm:
buzul çağında diilmişiz holosendeymişiz
iki buzul çağı arasında ılık bi dönem oluyomuş oymuş bu
sora yine buzul çağı gelcek
acaba insan evrimleşicek mi yoksa soyu mu tükenicek

Mantis:
soyu tükensin nolur

..........

Mantis:
hawkingin açıklamasını okudun mu

begüm:
uzaylılarla arkadaş olmayını mı
aehıuhuı

Mantis:
auhuahauh evet

begüm:
doru sölüyo bence
hırlısı var hırsızı var

Mantis:
ya öle dememiş zaten bizim medya saptırmış yine de
uzaylılar halimizi görürse iyi davranmayabilirler mealinde konuşmuş

begüm:
hangi halimizi
ne varmış halimizde

Mantis:
yani saldırsalar bi bok yapamıcaz
keşke gelse uzaylılar ya

begüm:
keşke
we miss them i dinliyelim

Mantis:
we miss them dinleyip gökyüzüne doğru el sallayalım
görürler belki
beni kaçırsalar keşke ya

begüm:
belki bütün dünya aynanda dinlerse gelirler
elele tutuşup dönerek şarkı söylicem nerdeyse
dönersen hiç şansın yok
bunu konuşmuştuk biliyosun

Mantis:
sadkljdkjlasdjklsajklsadsakjdasjkdaslkjldasjkdlasi

begüm:
keşke beni de kaçırsalar
hani böyle filmlerde uzaylılar insanları kaçırıp deney yapıyolar ya
iç organlarını falan çıkartıp
ama beni kaçıranlar iyi uzaylılarmış meğersem
uzayda rahat rahat nefes aliym diye bana fanus yapıp getirmişler
sora beni gezdiriyolar süper hızlı uzay gemileriyle
bak burası jüpiter burası plüton burası başka galaksi diye anlatıyolar
sora geri getirip bırakıyolar
kendi gezegenlerinde sıkılmışlar biraz beni gezdirmek için gelmişler
her sene düzenliyolarmış bu etkinliği
seni de yazdırdım seneye seni alablirler

Mantis:
kjladskjladsjdsadsadsajkljkdsladskajlkjslda
attaya götürsünler bizi
..........

begüm:
bi evrenin içinde yaşarken günlük hayatımıza nası devam edebiliyoruz inanamıyorum

Mantis:
ne tuhaf dimi
belki şu an 5 milyar ışık yılı uzakta
iki galaksi çarpışıyo birbiriyle

begüm:
hıhım
ayrıca yani
elektronlar bile kararsız
ama ben çok kararlıyım dişimi fırçalamak konusunda

Sunday, April 25, 2010

hayatım, ciddiye alınmaması gereken bi oyun bahçesiydi

geçen haftalardan birinde vapurda giderken sevgi ve nefret arasındaki ilişkiyi düşünüyordum. düşünmem bittikten sonra kafamda bi grafik oluştu ama eve gittiğimde bi takım sebeplerden ötürü bu grafiği çizememiştim. işte az önce eski dostum paint vasıtasıyla çizdim kendisini.

aşağıda gördüğünüz kırmızılar sevgiyi; maviler nefreti temsil ediyor. renk açıldıkça sevginin ve nefretin şiddeti azalıyor. yani 3 şiddetinde bi sevgi çok büyük bi sevgiyi işaret ederken, 1 şiddetindeki nefret belli belirsiz bi nefreti temsil ediyor. 0 noktası ise nötr; yani hiçbirşey hissetmeme hali.


şimdi benim kendi deneyimlerimden çıkardığıma göre: mesela birini 1 şiddetinde seviyorsak, bizi kızdıracak bişey yaptığında ondan 1 şiddetinde nefret ediyoruz. yani seviyodum, beni kızdırdı, artık hiçbişey hissetmiyorum diye bişey yok; hislerimiz nötre değil, çizelgenin nötr çizgisine göre simetriğine geçiyor. sonra o kişi yine kendini sevdirecek bişey yaptığında tekrar eski yerimize dönüyoruz.

ama şöyle de olabilir ki benim için bunun daha geçerli olduğunu söyleyebilirim: mesela birini 3 şiddetinde seviyoruz ama bizi kızdırdı. kızınca 3 şiddetindeki nefrete geçiyoruz. sonra yine kendini sevdirecek bişey yaptı diyelim; ama kısa bi süre önce 3 şiddetinde nefret etmiş olduğumuzdan ve 3 şiddetinde nefret etmek hiç hoşumuza gitmediğinden temkinli yaklaşıp bu sefer 2 şiddetinde sevmeye başlıyoruz. sonra tekrar bizi kızdırırsa 2 şiddetinde sevdiğimiz için, 2 şiddetinde nefret ediyoruz. sonra yine sevesimiz gelirse yine temkinli davranıp bu sefer 1 şiddetinde seviyoruz, gıcık olursak 1 şiddetinde gıcık oluyoruz. dolayısıyla bu insana hislerimiz bize her yamuk yaptığında 0'a yakınsamaya başlıyor. artık sonunda ondan hiç nefret edemeyecek kadar önemsememeye başlıyoruz ve kendimizi nötrde buluyoruz. işte o zaman herşey bitmiş oluyor. bu anlattığım şeyi aşağıdaki grafikte, 3 numaralı kırmızının üstündeki mor nokta başlangıç olmak üzere, takip edebilirsiniz:

Thursday, April 22, 2010

sen vahşi hayvanlar gibi yaşamak için değil bilginin ve erdemin izinden gitmek için yaratıldın./dante

Son günlerde tezime odaklandığımdan dolayı blog yazmaya pek fırsat bulamıyorum. ama özledim de.. o yüzden burası da tezimle paralel gidebilir diye düşündüm.

Tez konum varoluşçuluk ve yabancılaşma, bu sebepten bol bol varoluşçu filozof okuyorum. felsefe akımlarından kendimi en çok varoluşçuluğa yakın hissettiğim için ve sık sık yabancılaştığım için seçtim bu konuyu. çok da iyi yaptım, herkes tez yazarken isyan edip çektiği işkencelerden bahsederken; ben (şimdiye dek) gayet sevdim bu işi. sanırım önemli olan insanın ilgilendiği alanda okumasıymış, dolayısıyla zamanında felsefe bölümünü kazanmış olmanın başıma gelen en iyi şey olduğunu bile söyleyebilirim.

Aşşağıdaki alıntı Albert Camus'nun "Sisifos Söyleni" kitabının girişi:

"Gerçekten önemli tek bir felsefe sorunu vardır: intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusunu yanıtlamaktır. Dünyanın üç boyutlu olması, zihnin dokuz ya da on iki kategorisi olması gibi sorunlar sonra gelir. Oyundur bunlar; önce yanıt vermek gerekir. Nietzsche'nin de söylediği gibi, bir filozof saygıdeğer olabilmek için özüyle sözü bir olmak zorundaysa, bu durumda yanıtın önemi ortaya çıkar, çünkü yanıt davranışı önceler. Bunlar yürekte kendini gösteren apaçıklıklardır, ama onları zihinde de aydınlık kılabilmek için derinleştirmek gerekir.

Bu sorunun öbüründen daha öncelikli oluşunun neye bağlı olduğunu kendi kendime sorduğumda, yol açtığı eylemlere göre diye yanıt verebilirim. Hiç kimsenin varlıkbilimsel bir kanıt uğruna öldüğünü görmedim. Önemli bir bilimsel gerçeği bulan Galilei, yaşamını tehlikeye soktuğu anda bulgusunu kolaylıkla yalanlamıştır. Bir anlamda iyi de yaptı. Bu gerçek diri diri yakılmaya değmezdi.

Dünya mı güneşin çevresinde döner yoksa güneş mi dünyanın çevresinde, hiç mi hiç önemi yoktur bunun. Kısacası değersiz bir sorundur bu. Buna karşılık yaşamın yaşanmaya değmediği düşüncesine vararak ölen birçok insan gördüm. Kendilerine yaşama nedeni sağlayan fikirler ve yanılgılar için çelişkili bir tutumla ölen insanlar da gördüm. (Bu yaşama nedeni denen şey aynı zamanda eşsiz bir ölme nedenidir de). Bu durumda yaşamın anlamı, sorunların en önceliklisidir diyorum."

kitabın devamında Camus dünyanın absürdlüğüne rağmen intiharı değil yaşamayı seçiyor. seçimini, kendini "tanrı" sal bir varlığın/düşüncenin egemenliğine bırakmaksızın temellendiriyor, bu temellendirme mücadelesini aklı yettiğince, sonuna dek sürdürmeye çalışıyor.

sanırım az önce camus'nun o mücadeleyi bırakmayan ruhuna aşık oldum. davranışlarını gelip geçici ilkel duygularına göre değil; temellendirdiği düşüncelerine göre yön veren insnaları hep daha değerli bulmuşumdur zaten. zor ve sağlam olan, irade isteyen budur.

Thursday, April 15, 2010

zararın neresinden dönülse hakkaten de kardır.

yazılarından hep kin besleyen, nefret dolu, şanssız bi kişilik olduğunu düşündüğüm nietzsche'nin geçenlerde ecce homo(kişi nasıl kendisi olur) kitabını okurken, sandığımın aksine çok mutlu biinsan olduğunu farkettim. insanlara olan nefretinin altında hiçbir kötü niyet olmadığını söylemiş. onun sorunu sadece kurumlarla, hristiyanlık ve benzeri hayatı yadsıyan toplumsal sistemlerle.

son yazdığı kitaplardan biri olan ecce homo, herhalde nietzsche'nin ilk okunması gereken kitabıymış ama benim asıl söylemek istediğim bu adamın cidden mutlu olduğu. çok fazla ortak nokta bulduğumdan ve söylediklerinin bende bi karşılığı olmasından o coşkuyu anlayabildiğimi düşünüyorum. hatta bi yerde "schopenhauer her konuda olduğu gibi bu konuda da yanılmıştı" dediğinde, baya eğlendim. çünkü schopenhauer'in "hayatın anlamı" kitabını okurken ben de bu cümleyi nerden baksan 20-25 kere kurmuştum.

sonra mutlu insanların (bildiğim tek mutlu insanlar ben ve nietzsche şuanda) benzer özellikler taşıdığını düşündüm. çünkü şöyle: nietzsche diyor ki "çok kötü bi hastalık geçirdim, migren ağrılarım, kansızlığım ve kas erimem vardı. bunları yaşarken hayata evet dedim." şimdi düşününce ben de geçirdiğim ameliyatlardan ve haftalar süren kusma süreçlerimden sonra hayatın sağlıklıyken gayet güzel biyer olabileceğine karar vermiştim.

sonra bedensel esenliğe herşeyden önce dikkat etmeye başlıyor insan tabi. ben mide asidi demeye başlıyorum. kerevizler, pırasalar; sağlıklı besinler hayvada uçuşuyor, vakitlice yatıp vakitlice kalkıyorum, 25 yaşımda emekli gibi yaşamaya başlıyorum. nietzsche'nin bu konudaki düşünceleri de benimkine benziyor. diyor ki "öncelikle beslenme sorunu", "bi bardak içki beni canımdan bezdirir" diyor. (kesin mide asidi demek istiyor) ayrıca iklimin metabolizma üzerindeki etkilerinden bahsedip kuru bi havası olan yerlerde felsefenin oluşmasını hiç de tesadüfi bulmuyor. "kas çalışmadan açık havada yeşermeyen hiçbi düşünce sağlıklı olamaz diyor". benim evde masa başında yazmak yerine bisikletle sahile gidip yazmam ya da en kötü ihtimalle balkonda yazmayı tercih etmem de aynı sebepten.

sonra mutlu insanda (yani nietzsche ve kendimde) gördüğüm bir başka şey benim "keyif" olarak adandırdığım unsur. beethoven için kurduğum cümlelerin aynısını o da klasik müzik için kurmuş. müzikten çok keyif alıyor.

bunun yanında yalnızken kendini iyi hissetme konusu var. ne zaman insanların arasına karışsam onların sağlıksız bakış açılarıyla empati yapmak durumunda kaldığım için pisleniyorum. kendi bakış açım bazen onların güçlü umutsuzlukları arasında törpülenmeye başlıyor. kendimle senkronizasyonu tekrar yakalayabilmek için inzivaya çekilip, tekrar kendimi anlamam gerekiyor. nietzsche'ninse zaten yalnızlığı pek çok yerde yerilir (halbuki adam mutlu ellemesenize) buna benzer bi sürü şey daha çıkarılabilir ama ilk bakışta gözüme çarpan temel noktalar bunlar.

ve son olarak, arasının bozulduğu arkadaşı wagner ile ilk başlarda övüp sonradan hemfikir olmadığını anladığı schopenhauer için yazdığı şu satırlar var:

"Wagner müziğini ruh coşkusunun gücü olarak yorumladım. Yanlış yorumladığım görünüyor. Görünen bir başka şey ise, Wagner ve Schopenhauer'i ne ile bu kadar renklendirdiğimdir. Onları renklendiren bendim. Ben, onları kendim yücelttim... Her ikisi de yaşamı yadsır ve suçlar. Bu yüzden onlar, benim çok uzağımdadır."

Tuesday, April 13, 2010

You float there, somewhere between pleasure and fear*

"bu andan diğer ana geçerken bazen çok zorlanıyorum doktor bey" diyerek hasta yatağına uzandım. doktor da bana "çok muhafazakarsınız. hep bi önceki anda kalmak, o anı muhafaza etmek istiyorsunuz" dedi. halbuki ben aslında zaman diye birşeyin olmadığından bahsetmesini tercih ederdim. isterdim ki "lütfen havanın kararmasını kişisel alıp zaman kavramı içinde değerlendirmeyin. o sadece bi canlılık belirtisi, yaşadığınızı hissetmeniz için öyle yapıyor." desin.


*ulver - nowhere/catastrophe

Tuesday, April 6, 2010

nefret başarıya ulaşmamış sevgidir./kierkegaard

dün bisiklete binerken çok minik bi sinek gözüme kaçtı. aslında o bişey yapmadı, hareket eden benim. o muhtemelen kendi halinde uçuyodu orda, ben bisikletimle ve dolayısıyla gözümle hızla onun uçtuğu yerden geçince gözümün içinde buldu kendisini.

sineğin gözümün içinde hareket edişini hissedebiliyordum. kısa bi süre önce bisikletin frenini tamir etmeye çalıştığımdan ellerim pislenmişti. o yünden elimi gözüme sokup onu çıkarmayı denemedim. istemeden gözümü kırpıştırıp duruyordum ve ben gözümü kırpıştırdıkça sanırım yaralanıp can çekişmeye başladı.

uçmaya çalışıyodu, kanatlarını görebiliyordum. ama heralde bacağı gözümün üstündeki nemli tabakaya falan yapıştığından uçup gidemiyordu bi türlü. durup çantamdan ayna çıkardım. (tabi ki her daim yanımda ayna ve ingiliz anahtarı taşıyorum, bi de dal var ama onu sonra anlatıcam) neyse, aynayla baktığımda sineğin, gözümün içinde olmadığını gördüm (orda olsaydı ellerim pis olmasına rağmen onu çıkaracaktım çünkü gözümde can çekişen bi sinekle daha fazla yolculuk edemezdim) neyse işte biraz daha bakınca gördüm ki kirpiğime tutunmuş oralarda kıpırdanıyo. ben de şöyle alttan bi vurdum kirpiğe, sinek yanağıma gitti. sonra da uçarak uzaklaştı.

sinek gibi ufak boyutlı bişey için kirpik çok sağlam bi kurtarıcı olsa gerek. asla o sinek boyutunda olup kirpiğimi yakından göremicem. mesela saç boru şeklinde, içi boş bi yapı aslında; heralde kirpik de öyledir. ve belki o sinek bunu görmüştür. (gözleri varsa tabi)

hmm merak ettim şimdi bak. sineğin gözü var mı acaba? mecburen google da "sineğin gözü" diye aratıcam. sonra bi blog adresine girersem, blogun sahibi counter'dan keyword aramalarına baktığında "sineğin gözü"nü görücek ve "sineğin gözünü napıcakmışlar, ne acaip insnalar var ya" dicek. halbuki çok mantıklı bi sebebim vardı, sineğin kirpiğimi yakından görüp görmediğini anlayacaktım.

Tuesday, March 30, 2010

katmerli faktitif

burası istanbul üniversitesi nin mavi stüdyo amfisinin bulunduğu bina. okulumuz ilk bakışta garip bi çekiciliği olan kasvetli ve tarihsel bi yapı gibi görünse de bodrum katları işte böyle. amfiye ulaşmak için böyle kırık dökük, pis, rutubetli yerlerden geçiyoruz biz. bu fotoğrafı buraya ibret olarak koyuyorum ki gençler biraz daha çalışıp daha güzel okullara girsin. tabi silent hill atmosferinde okumanın tadı da başka ama negerekvardimi?


ayrıca hatırlatma olarak: http://livingmaze.blogspot.com/2007/12/kampste-yaam-nasl-srdrlr.html

Friday, March 26, 2010

tanrı sıkıntıdan patladı ve buna big bang dendi. /hakan günday

bir süre önce kendime sormuştum: güzelin zıttı çirkin, sevginin zıttı nefret, peki ya korkunun zıttı ne? şimdi bulduğum cevabı, korkunun zıttı güven.

Thursday, March 18, 2010

insanın kendiyle olan savaşında karşı tarafı tutması gibi bişey

six feet under'ın bi bölümünde nathaniel demişti ki, x kitabın (adını unuttum şimdi) ilk cümlesi şöyle der: kimse bana acının korkuya benzediğini söylememişti. şimdi ben bunu 3. elden anlatıyorum: bi kitap var, o kitaptan bahseden dizi var, kitaptan bahseden diziden bahseden ben varım; o yüzden birazkarışık oldu. ama zaten burda esas nokta "kimse bana acının korkuya benzediğini söylememişti." cümlesi. ben bu cümleyi duyunca nörotransmitterlerimde bi kıpırdanma oldu. ne güzel ifade etmiş resmen dedim. yani acının korkuya benzemesi tespiti zaten süper; bi de kimse bana söylememişti demesi de süper. o kadar acı dediniz bi kere korku demediniz çünkü. ama kimbilir, belki de acının korkuya benzemesi herkes için geçerli değildir.

Wednesday, March 3, 2010

varlık vardır, yokluk yoktur. /parmenides

bak aklıma ne geldi: benim üniversite 1. sınıftayken tamer diye bi arkadaşım vardı. kadıköy'de otruyodu o da, eve birlikte dönüyoduk. ama benim sınıftan arkadaşlarım var mesela, onun hiç yok. bitek benle anlaşabiliyo ve bitek benle konuşuyo.

neyse gel zaman git zaman, ben hayatımın en paranoyak dönemindeyim, panik ataklardan panik atak beğeniyorum ve delirmeye çok yakınım, bana dedi ki "begüm, ben aslında yokum". "düşünsene" dedi, "okulda kimseyi benimle konuşurken gördün mü?" hakkaten de düşününce biri geliyo mesela, naber begüm diyo ama tamer'e bakmıyolar bile; ya da ben tamer'den bahsedince acıbirgülümseme yapıyolar.

ve sonunda hiç unutmam bigün, vapurda yan yana oturuoruz, bi adam gelip tamer'i göstererek oturabilir miyim dedi, ben de hayır dedim tabiy ki. ama çok korktum, gerçekten de tamer yokmuş lan. sora tamer de zaten "bak gördün mü, yokum işte" dedi; mecburen inandım o gün olmadığına. sonra zaten tamer boğaziçi üniverstesi'nin felsefe bölümüne yatay geçiş yaptı, (ya da ben öyle hayal ettim) ve o gün bu gündür hayatımda yok. bazen kadıköy sokaklarında görüyorum hayaletini ve yanımda her kim varsa "siz de gördünüz mü diyorum", tatmin edici bi yanıt alamıyorum.

Saturday, February 27, 2010

bırakınız

marmaris burası, dün uçakta korkmamak için havaalanında bira içtim ama 1 birayla ne kadar rahatlanabilirdi ki..

uçaktan korkuyorum ama acaip zevk de alıyorum aynı zamanda; hatta iniş için alçalırken sanırım orgazm oldum. bi ara pilotumuz konuşup "şu an 9820 metre yükseklikteyiz, bulunduğumuz yerde hava sıcaklığı -55 derece ama uçağın içi siz kendinizi evinizde hissedesiniz diye sıcacık" dedi. bense "kımon düüyd 9820 metre yüksekte ve hava -55 dereceyken sırf uçağın içi sıcak diye kendimizi evimizde hissedicek diilim" diyip, uçağın kanadı kopsa noolur acaba diye düşünmeye devam ettim.

neredeyse 1 metre alçalsak farkedip bi sürü his hissedecek kıvamdayıdm ve uçağa binmeden önce içtiğim bira yüzünden acaip çişim vardı. halbuki çok sistemli davranıp 2 kere işemiştim ama neyse ki çişimin yine gelmesine gıcık olmak yerine, ilk defa gideceğim uçak tuvaletine doğru kozmik bir yolculuğa çıktım.

tuvalette şunu farketim: insan işerken 9820 metre yüksekte olması hiç umrunda olmuyor. biriki titreştik, alçaldık falan; yerimde oturuyo olsam aklım çıkabilirdi ama tuvalette bu konuyla ilgili birşey hissetmedim.

çişimi yapana dek uçağın korkunç biryer olduğuna inanıyordum, tıpkı bacağımı düşünce gücüyle uyuşturduğumu iddia edene dek modern tıbbın güvenilir olduğuna inandığım gibi. gerçi sorunun psikolojik olduğunun söylenmesini takriben 3 saat sonra bacağımın iyileşmiş olması biraz düşündürücüydü benim açımdan ama mesela kafam yarılsa ve bana kafandaki bu yara psikolojik deseler, terminatör gibi onu da 10 saniyede iyileştirebilirmişim gibi geliyo.

o diil de havaalanında bira içerken "imdaat, hayat çok zor" diye bağırasım gelmişti, şimdi onu hatırlayınca komiğime gitti. irvin yalom'un schopenhauer tedavisi kitabında kız, sabah kahvaltıda ne yiyeceğine karar vermeyi zor bulup hayatını mutsuz geçirmeye karar vermiş insanlardan sıkıldığını gibi bişey söylemişti. kitabı okurken ona çok hak vermiştim. ama mide asidi bunalımıyla varoluş kaygısı yaşarken ve bu hisleri hiçbir düşünceyle durduramazken; bir de sabah kahvaltısında ne yiyeceğine karar vermek gerekmesi hakkaten de zor olabilir diye düşünmüştüm "imdaat hayat çok zor" diye bağırasım varken.

bu sabahsa uyanıp odaya dolan güneş ışığını görünce resmen çok sevindim. içimde hayat enerjisi gibi bişey kıpırdandı. kasvetli havaların verdiği bir ilham gerçeği vardı ama güneşin üstümdeki olumlu etkisini de yadsıyacak değildim.

balkona çıktım hava resmen t-shirtle durulabilir gibiydi. meğer istanbul ne karanlıkmış; adeta londra'da yaşıyormuşuz diye düşündüm. bir yandan etraftaki muzları yerken; bir yandan da odanın içinde yürümeye başladım, keyfim yerindeydi.

yemek yemek üzere otelden çıktım. önce kaybolmamak için hep düz gideyim dedim ama sonunda düz yol bitti, sağa ya da sola dönmek zorunda kaldım birşekilde ve bunlardan çok fazla oldu. belki şu an kaybolmuşumdur ama kaybolmadığım sürece yeni bi yere gitmiş sayılmayacağımdan bunu pek dert etmeyi düşünmüyorum.

aslında kaybolmamak için yürüdükçe geçtiğim sokakların krokisini çizmeyi düşündüm ama sonra vazgeçtim çünkü artık aşırı sistemli olmayı azaltmaya çalışıyorum. sezgilerime ve hafızama güvenmeye karar verdim biraz. döndüğüm sokakların köşesindeki dükkan isimlerini aklımda tutmaya çalıştım, sağa dön sola dön derken bi anda kendimi sahilde buldum. resmen içgüdülerim beni hemen denize getirmişti. palmiyeler deniz ve güneş güzel şeylerdi. hayatım boyunca sahil kenarlarında yaşadığım için kendimi şanslı hissettim.

tamşuan denizde yüzen kırmızı bi tuborg var, ona bakınca arkadaşımı görmüş gibi seviniyorum. uzanabileceğim bir mesafede olsa onu denizden çıkarıp sarılabilirdim. gerçekten de çok sevebilirdim onu ve onun beni sevip sevmemesi umrumda olmazdı.

.........

artık otele dönmem gerekiyordu, geldiğim yolları hatırlayıp hatırlayamayacağım konusunda merak içindeydim. geri dönüp yürümeye başladım. ama sahile gelirken döndüğüm son sapağın hangisi olduğunu aklımda tutmayı unuttuğumdan, doğru yolda olup olmadığımdan emin olamadım. kaldırımda -saatlerdir orda oturuyormuş gibi görünen- gençlere "ben bikaç saat önce burdan geçtim mi" diye sorasım geldi ama bunu sorarsam kesin geleceğe dönüşteki martin'i arayan diğer martin gibi gözükecektim, o yüzden soramadım. sonra kendim biraz sağ biraz sol yapıp tesadüfen buldum geldiğim yolu. bi noktadan sonrasını da direkt hatırladım zaten. sezgilerimle ve hafızamla gurur duydum.

Friday, February 19, 2010

nereye gidersen orda olursun

biraz başım ağrıyordu ve 1. sezonundan çok keyif aldığım six feet under'ın 2. sezonuna karşı bişey hissetmemiş olmam canımı sıkmıştı. sümüklüböceklerin neden yağmur yağınca çimenlerin arasından hepbirlikte kaldırıma çıktıklarını ve trenin neden maltepe cevizli arası hep aynı yerde ışıklarını söndürdüğünü çok merak ediyordum. bu kadar çok soru işaretiyle yaşamam imkansız gibiydi. aniden varoluş korkusuyla karışık melankolik bi ağırlık çöktü üstümde. bunun aynı şarkıyı üst üste 145 kere dinlememden kaynaklandığını düşündüm; last fm den aldığım resmi rakam buydu. şuan hayattan tek isteğim uzaylıların gelip beni kaçırmasıydı. en çılgın cuma gecesini kesin ben geçiriyordum.

145 kere dinlediğim şarkının 146. dinleyişini youtube vidyosunu izleyerek yapmaya karar verdim. gecemin doruk noktası herhalde bu olacaktı. video'daki hayatenerjisisıfır genci görünce tek arkadaşımı bulmuş gibi hissettim, çünkü şarkıyı 145 kere daha dinledikten sonra varmayı hedeflediğim nokta tam da buydu: http://www.youtube.com/watch?v=arFJ5iS9-y4

Tuesday, February 16, 2010

you see i cannot be forsaken, because i'm not the only one*

insanoğlunun hatasının "tümdengelim" olduğuna karar verdim bir kaç gün önce. insan birkaç çarpık etkileşimle hayalinde bi mükemmel yaratıyor ve ona ulaşmaya odaklandığı yolda görebildiği tek şey, varolanların hayalindeki şeye göre eksiklikleri oluyor. mesela dünya barışı olsa, herkes mutlu olsa; insan dediğin erdemlerle bezenmiş, pırlanta gibi bi varlık olsa diye düşünürsek, tabi ki boktan biyerde yaşıyoruz ve iğrenç insanlarız.

halbuki kafanda yarattığına inanamazsın platon gibi. o idea hiç varolmadı ve muhtemelen gerçekleşmesi mümkün bile değil. o yüzden sadece olan şeylerden yola çıkmak daha akıllıca bir yöntem bence.

basit bi örnek: mesela birine aşık olup, onunla sonsuza dek mutlu yaşamak gibi bir hayalin var diyelim. böyle bir durumda birlikte olduğun kişiyle ettiğin her kavga, onu idea kişiden bi adım daha uzaklaştırır; ya da idea gibi davranmadığı zaman ona gıcık olursun. sonsuza dek mutlu olmadığın her an senin için bir ısdıraptır ve böylelikle asla varolmamış bir şeyle kıyaslanarak geçen, eksikliklerle ve yolunda gitmeyenlerle örülü bir hayatın olur.

ama tümdengelimi bırakıp yöntem olarak tümevarımı kullanırsak, öncelikle elimizde neler var diye bakarız. mesela bir adet insan var, şu şu özellikleri var seviyorum onları, şu şu var sevmiyorum. geçmiş deneyimlerimden daha iyi bir ilişkiyle daha mutlu olduğumu çıkarıyorum ve daha iyi bir ilişki istiyorsam bu insanın sevdiğim kısımlarını geliştirip, sevmediğim kısımlarını köreltmeyi deneyebilirim; ya da sevmediğim kısımlarına ısınmaya çalışabilirim, hiçbirini beceremiyorsam direkt uzaklaşabilirim. ama sonuçta ulaşmak istediğim bi idea yoktur, sadece elimdekini en iyi şekilde değerlendirmeye çalışıyorumdur. dolayısıyla gördüğüm tek şey eksiklikler değil; hem artılar hem eksiler olur.

yine aynı şekilde başka birinde görüp "bende neden yok" diye düşünmek de bir tümdengelim yanılgısıdır. sende hiçbir zaman olmamış birşeyi hedeflemek hata çünkü böyle birşeyi gereksinip gereksinmediğini bile bilmiyorsun aslında. sadece başka biri sahip ve o şeyle mutlu diye, sen de o şeye sahip olduğunda mutlu olacağını düşünüyorsun. halbuki olması gereken tümevarmak; yani kendi durumunu analiz edip, neyi gereksindiğini bulup, bunlardan yola çıkarak neyi istediğine dair bir hedef koymaktır.

bu çok temel bir mesele olan "hayatın anlamı"nda daböyle. tanımlanmış bir hayat anlamını alıp kendini ona uyduramazsın; hayatın anlamını, kendi hayatına bakıp belirleyebilirsin. yani kısacası hayatın anlamını bulman için önce bi hayatın olması gerek ve bu hayatı yaşarken de tümdengelmen değil; tümevarman gerek.



*queen of the damned'in soundtrack'inden "forsaken"

yaşamak istemediğim anları yaşamıyorum resmen

Mantis:
blogu okudum bu arada
ama neden uzak doğuluların çekik gözlü olduğunu bilmiorum ben de

begüm:
ne diyosun bu işe

Mantis:
tuhaf cidden
vardır bi açıklaması

begüm:
eksen eğikliği olabilir mi ahueha

Mantis:
dur bakıyım
google'a uzakdoğulular neden çekik gözlü olur yazcam ne çıkçak

begüm:
yazyaz

Mantis:
Sempaticks -> Çinlilerin Gözü Neden Çekiktir?
Şemsi Paşa Pasajı -> Cevap : çok pilav yedikleri için
böle şeyler çıkıo bi sonuca varamıcam sanırım

begüm:
çekik göz evrim diye aratıcam ben

Mantis:
Aslında 'çekik gözlü' olmak tanımı kesinlikle yanlıştır. Göz yapısı dünyada bütün insanlarda aynıdır. Farkı yaratan göz kapaklarıdır. Çekik gözlü diye nitelendirilen ırklarda gözün üzerindeki göz kapağının ikinci kıvrımı, gözün üstüne doğru daha fazla inmiştir ve bu durum gözün sanki daha darmış gibi görünmesine sebep olur.

Peki bu, niçin böyledir? Bir teoriye göre göz kapağının üzerinde katlı olarak duran bu ikinci kıvrımı, bu insanların gözlerini yoğun olan kar tabakasının, göz kamaştıran ışığından korumak için, bir nevi kar gözlüğü gibi gelişmiştir.

Her ne kadar uzakdoğunun bölgelerinin bazılarında hiç kar yağmıyorsa bile, bilim insanları bugün çekik gözlü diye nitelendirdiğimiz insanların atalarının son buzul çağında Sibirya'dan, yani Asya'nın kar ve buzla kaplı en soğuk bölgesinden güneye, bugün yaşadıkları yerlere göç ettiklerine inanıyorlar. Bu kadar soğuk iklimde yaşayanların vücutlarının iklime uyum sağlamaktan başka çareleri yoktu. Sadece gözler değil, burun da rüzgara en az maruz kalacak şekilde küçülmüş, burun delikleri, solunan hava ciğerlere gidene kadar ısınsın diye daralmıştır. Ciltleri de bu nedenle yağlıdır. Göz kapakları da daha yağlı olduğundan, daha sarkık durur ve bu oluşum gözü ve iç tabakalarını kara ve buza karşı korur. Yani "çekik gözlü" değil "düşük göz kapaklı" tanımını kullanmak daha doğrudur.

begüm:
humm ikna oldum gibi
ama olmadım da
diğer soğuk yerlerde de olması gerekiyo
ayrıca ataları kuzeyden gelmiş olamaz öyle olsa sarışın beyaz tenli olurlardı :/

Mantis:
işte teori heralde sadece

begüm:
benim teorim daha iyi
çinliler uzaylı bence
bu kadar kalabalıklar
kısa boylu falanlar
çok çalışıyolar
bu dünyadan diil onlar

Mantis:
evet ya mitoz bölünmeyle mi çoğalıolar
1.5 milyar insan nedir

begüm:
hıhı zaten hepsi birbirine benziyo dikkat edersen
kesin mitoz

Monday, February 15, 2010

yaşadıklarımı anlatsam ülkem kaldırmaz./recep tayyip erdoğan

ırkların ten renginin yaşadıkları yerin iklimine göre evrimleştiğini biliyoruz. ekvatora yakın yaşayanlar esmerken; kutuplara yaklaştıkça ten rengi beyazlıyor. fakat benim anlayamadığım: nasıl oluyor da batıdakilerin büyük gözleri varken doğuya gittikçe gözlerin çekikleştiği? yani dünya doğudan batıya doğru dönüyor sürekli, doğuyla batı arasında bi fark olmaması lazım. kuzeyden güneye doğru dönmediği için kutuplar hep soğuk kalıyor ve insanın fiziksel yapısının paralellere göre değişim göstermesi normal o yüzden. ama işte neden doğuda bi çekik göz durumu olduğunu çözemiyorum bitürlü.

artık bunu nasıl sorun yaptıysam, dün gece rüyamda atlaslardan batıda çekik gözlü bi ülke var mı diye araştırıyodum. "bütün bunların nedeni eksen eğikliğidir" diyerek uyandım yeminlen.

Thursday, February 11, 2010

birimde bulunması istenen özellikler

begüm:
ne güzel, siyah bi havucun var ve istediğin zaman ısırabiliyosun:(
benimse kakam var, sahip olduğum tek şey bu

eray:
yapma bari
onu da kaybetme

begüm:
tamam:(

Monday, February 8, 2010

emin olduğum tek şey hiçbi şeyden emin olmadığımdır

felsefe okurken yıllar boyunca en kötü hırsızlığın düşünce hırsızlığı olduğunu söylediler bize. ama ben sürekli bu hırsızlığı başlıklarımda yapıyorum. artık bu terbiyesizliğe bi son vermek için bütün başlıklardaki cümlelerin teker teker kimlere ait olduğunu belirticem şimdi; bundan sonraki alıntılarımda da isim vericem artık. belki cümlelerin nasıl ortaya çıktığını da anlatırım kısaca.

aklıma geldikçe küsüyorum: efe'nin, zamanında küsmediği bi hareketime, geçenlerde küsmeye karar verirken gösterdiği gerekçe.

sen kendini hangi yemek olarak görüyosun peki?: bi yemek olsaydım pırasa olacağımı iddia eden önder'e itiraz ettim çünkü pırasayı kimse sevmez. o da bana iş mülakatı ciddiyetiyle "kendinizi 5 yıl sonra nerde görüyosunuz" dercesine bu soruyu sordu. bezelyede karar kıldık.

burası yarın lan: aramızda 6 saat zaman farkı olan kore'deki eray'ın cümlesi. ben geceyi yaşarken o ertesi sabahı yaşıyordu bunu söylediği esnada.

çok seksi olmak istiyorum/ömüş: bitek bunun alıntı olduğunu belirtmişim sanırım çünkü benim böyle bi cümle kurmayacağımı bilmenizi istedim. ben zaten çok seksiyim.

az kalsın askerde sıkıntıdan ölerek şehit olan ilk insan olucaktın: askerde sıkıntıdan bana bile telefon eden ercan'a, askeliği bittikten sonra dedim bunu.

aynı anda 100 tane hidrojen bombasını tetikleyecek bi düğmeye tereddüt etmeden basarım ama yine de yerlere çöp atmıyorum: efenin cümlesi, kitabında yazıyor.

kalemtıraşta ne kadar inanç varsa bende de o kadar var: ömüş tanrı inancı üzerinde konuşurken söyledi.

kaybolmadığın sürece bilmediğin bi yere gitmiş sayılmazsın: erayın aforizmalarından biri.

begüm son zamanalrda yeni birşey yapmadı/windows live: son zamanlarda yeni bişey yapmadığım için varoluş sıkıntısı yaşadığım esnada; bi de windows live bunu yazarak beni rencide etmişti.

ultra ince incelik: eramus'un deliliğe övgü kitabında alaycı bi şekilde yapılan betimleme.

egoya ego demiyosun: korede uzun kıvırcık saçları ve çekik olmayan gözleriyle baya ilgi çeken eray'ın cümlesi.

aslında diye bişey yoktur: 100 yıllar önce emre söylemişti bunu, bugünlere kadar gelebildiyse atasözü bile olur artık.

enteresanlıklarla örülü yaşam: melisin başına gelen kozmik bi tesadüften sonra yine yıllar önce kullandığı kelime grubu.

in my heart of brain: the code'un the rattle of black teeth şarkısında geçen bir kısım.

beni iğrenç bi durumda merdivensiz bıraktın: özgürün lafıydı.

ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir: kargo'nun bad'lik amiri şarkısında geçen soru cümlesi.

This is the mind you came to fight, call it fateful. Don't be a plague, a spell to kill, you should be grateful: diary of dreams'in the plague şarkısının nakaratı. 14 saat boyunca üst üste dinlemiştim bu şarkıyı.

100 derecenin hesabını yapan güneş, 10 derecenin de hesabını yapmıştır: selçuk'un otobüste buzdolabının çalışma prensibini konuşurken nasıl olduğunu hatırlayamadığım bi şekilde ulaştığı sonuç.

mutlu sonu yakalamanın sırrı perdeyi en doğru zamanda indirmektir. mutluluktan bir dakika sonra yine her şey yanlış oluyor: chuck palahniuk'un tekinsiz kitabından.

ben de isterdim ki... uyanmak isterdim... ama zaten uyanığım: jostein gaarder'in iskambil kağıtlarının esrarı kitabından.

i'm not anymore a prisoner of my hopes: dolorian'ın ekstasis şarkısından alıntı. ama cümlenin orjinalinde hopes yerine perception var.

biraz garip bir şey bu. şu gezegende belki beş milyar insan yaşıyor. ama işte tutup birini seviyorsun ve onu başka hiç kimseyle değişemiyorsun: jostein gaarder'in iskambil kağıtlarının esrarı kitabında geçen başka bir cümle.

astronotlar üzerinde yaşam olan başka bir gezegen keşfetse herkes müthiş şaşırır ama kendi gezegenlerinin varlığı hiç de şaşırtmıyor onları: bu da aynı kitaptan.

thank you mario but princess is in another castle: bu zaten belli, süper mario oyunundan.

aspoeki serpenten: aspoeki, çiçek msn'de gülerken rastgele klavyenin tuşlarına bastığında ortaya çıktı; serpenten ise aynı dialogun devamında benim çok alakasız bi kelime yazacakken yanlışlıkla oluşturduğum bir kelime. (gerçekten yazmaya çalışmış olabilirim mesela)

kişi başına düşen kişi sayısı birdir: bunu ekşi sözlükte görmüştüm.

yerçekiminden nefret ediyorum: bunu ben söledim sanki ama abim de söylemiş olabilir emin olamıyorum şu an. sanırım abim düşen şeylerden nefret ediyorum demişti ben de başka bi zaman kalemim yere düştüğünde yer çekiminden nefret ettiğime karar vermiştim.

marjinal talep eğrisi: bi açıköğretim sınavında sorulmuş. doğan söylemişti.

stay with me under these waves tonight, be free for once in your life tonight: jeff buckley'nin nightmares by the sea şarkısında geçiyor.

ormandan daha dağınık: sercan demişti, ne demek istediğini unuttum ama.

o diil de başlıklarda geriye gittikçe bu insanların bi kısmıyla küsmüşüz üzüldüm şimdibak.

hiçin içindeki sonsuzluğu yaşıyoruz biz evren olarak: selçukla konuşurken aniden vardığım bir kanı.

ş'yi görmek gerekir: ş yi görmediği için kelimeyi yanlış anlayan bi arkadaşa söylemiştim bunu.

şimdi tam olarak kurabiyeye benzedin: çiçek, başka bi arkadaşına demişti. benim blogumda ne işi var bilemiyorum.

neden se kozmik sağa çekiyo: bu cümleyle ne kastettiğimi anlatsam beni derhal bakırköye kapatırlar.

referans noktası: çiçeğin gazetecilik yüksek lisansına girmek için katıldığı mülakkatta kullandığı kelime grubu. o stresle bu kelimeleri nası çıkartmış aferim.

oysa daha dün ölmek üzere olan bi sivrisineği elime aldım, biraz ısırıp canlansın diye: erayın lafı.

galaktik ihtiyar heyeti: süpermenin zamanı geri almasının yasak olduğunu iddia eden emrah'ın, bu yasakları koyan mercii için uygun bulduğu isim.

kirlileri bile makinaya atmak gelmiyo içimden: erayın kendisini çok motivasyonsuz hissettiği bir anda sarfettiği cümle.

dogmatik uyku: kant'ın hume tarafından uyandırıldığını iddia ettiği uyku.

dikkat dillipapuç düşüyor: blog yazdım başlığa ne koysam soruma emrahın cevabıydı.

tesbihte ilk günüm: selçukla operaya gittiğimizde tesbih sallayarak bizi rahatsız eden adam demişti.

iki şeyin genişlediğinden eminim biri evren biri egom: einstein ın lafı ama orjinalinde egom yerine insan oğlunun aptallığı var. aslında aynışey bak şimdi düşününce.

kıtaların haberi yok ki böyle bişeyden: boğaz köprüsünü geçince "avrupa kıtasına hoşgeldiniz" yazısını görüp, kıta değiştirdim diye sevinenlere barbarosun eleştrisi.

söylediklerim bir masa olarak bile algılanabilir: selçuğun kuantum mekaniğini tartışırken sarfettiği cümle.

saat 5 buçuk odun toplamanın tam zamanı: melis eray barış ben sokaklarda sabahladığımız bi gece çok üşümüştük. ateş yakmaya karar verdik. önce sigara jelatini yaktık, jelatin hemen sönünce ağaçtan düşen dalları toplamaya karar verdik. o esnada barış böyle dedi.

inekle takılcağıma tek gezerim: "dünyada tek insan sen kalsan hayvanlarla gezer misin" diye sorduğumda önder böyle cevap vermişti.

sonsuzluk ama yarım: ulaşın, 3 sayısının şekli için kullandığı betimleme.

bi kere emekli oldun mu artık hep emeklisindir: hayatını emekli gibi yaşayan genç birinin bundan sonra değişemeyeceğini ima eden melis'in cümlesi.

yalan söyleyip yanıltıcağıma doğru söyleyip yamulturum: ben hiç yalan söylemiyorum dediğimde taşkın "yalan söyleyip yanıltıcağıma doğru söyleyip yamulturum diyosun yani" demişti. çok ilginç, nası hatırlıyorum bunları ben lan.

how is your life today: porcupine tree nin aynı isimli şarkısında geçen cümle.

imkansız abi: sibelle tirbüşonsuz bi halde şarap açmaya çalışırken 3 dakkada bir ilk defa söylüyormuşçasına içten sarfettiğimiz söz öbeği.

carry your cross and i'll carry mine: tiamat'ın bir şarkısı

bizim öyle yakından tadığımız, samimi olduğumuz bir palyaço yok: cemoş (babam) demişti. kendisi organizatör ve sünnet düğünü gibi organizasyonlarda palyaço lazım oluyormuş. tanıdık bir kıza palyaço olmasını teklif etmeden önce kurdu bu cümleyi. bence son 5 yılın en komik cümlesidir bu.

saat 2'den sonra iyi bişey olmaz: how i met your mother'ın bi bölümünde geçti bu iddia. hakkaten de olmuyodu iyi bişey.

i cannot head your pleeding call: dark suns'ın inside final dreams şarkısının en güzel kısmı.

dikkat çekmemem lazım dostum kaybolmam lazım: eray söylemiş. ben o sırada orda değildim, neden böyle bişey dedi hiçbi fikrim yok.

kendimi oliver twist gibi hissettiğim nadir anlardandı: burak şapkamı beğenmeyip o şapkayla oliver twist'e benzediğimi iddia etmişti. benim içimden bu cümle geçti o esnada.

ortadan ikiye tom york olmadan bir amilyat daha atlattın: erayın amilyatımdan sonra hastaneye yolladığı çiçeğe yazdığı not. ortadan ikiye tom york olmayı ben demişim ama sanırım eskiden.

bugün senin günün onu da mahvettin: sakin'in edepsiz komedya şarkısından.

iyisin hoşsun da bi garipsin: üniversitedeyken almanca hazırlık okuyoduk. orda bi kız demişti bana bunu. herkes çok gülmüştü ama ben niye o kadar güldüklerini hala çözemedim.

başkalarının hayatlarını takip etmeyi bırak: eray söylemişti bunu bana bi keresinde. şöyle bi silkelenip kendime gelmiştim resmen.

seçim senin: sanırım emre, barış, melis, ben sahilde nereye oturacağımızı bir türlü seçemeyip sonunda bi yere çöküvermiştik ve karşımızdaki kayanın üstünde yazıyordu bu.

bildiğim tüm küçük hayatlar yıkık ya, ben onarmak istemem: sakin'in küçük prens şarksıından. ama doğrusu belki de "sen onarma istemem"dir, ben öyle olmasını istediğim gibi yazdım buraya.

sıvılar birbirine karıştığında sorun çıkmaması gerek: almanya'da evde tek başıma kafam güzelken tıp üstünde düşünüp vardığım sonuç.

çağdaş felsefeden kesitler: bu bizim bi dersimizin adıydı.

hayat 20 dakikalık şarkılar dinleyecek kadar uzun değil: opeth'in black rose immortal şarkısının ilk 15 dakkasını geçip son 5 dakkasına getirirken çubuğu, winampe söylediğim cümle.

taze durmayı düşündüğüm şu şubat gününde ben nasıl naif olsam: sakin'in küçük prens şarkısının ilk cümlesi.

şarjı bitmiş telefonun, şarja takıldığında mutlu olduğuna inanan bi insanım: ömüş'ün telefonunu şarja takmadan önceki son sözü.

yaptık bi hata bi daha mı yapalım yani: durak olmayan bi yerde yolcu indiren kadıköy-mecidiyeköy otobüs şoförünün, durak olmayan başka bi yerde inmek isteyen başka bi yolcuyu indirmedikten sonra, yolcunun "demin indirdin ama" şeklindeki itirazı üzerine sarfettiği cümle.

arbeit macht frei: 2. dünya savaşı esnasında nazi kamplarının kapısında yazan yazı. türkçe meali "çalışmak özgürleştirir"dir. geçenlerde gastede gördüm çalınmış bu yazı.

hint çayı' ndaki ampul kadar yalnız: onur ne kadar yalnız olduğunu belirtirken bu benzetmeyi kullanmıştı. bu arada hintçayıncaki ampulü biraz tarif ediym. hint çayı bi cafe, yeni açılmıştı o zamanlar, bomboş bi tavanın ortasında avizesiz, çıplak bi biçimde tek başına sarkan bi ampul vardı, onu diyo.

uyurum omuzunda: sakin'in edepsiz komedya şarkısından. (amma çok sakin dinliyomuşum eskiden)

dönen bişeyin üstünde yaşamak yeterince saçma değil mi?: eray'ın lafı. çoksevdim bu cümleyi ben, baya kullandım. hala da dünya yerine dönen bişey diyorum.

Bu durum, dünyadaki her insanın hayatı boyunca aynı anda on bin kişiyle telefon konuşması yapması gibi birşey: bu cümle a. alvarez'in gece isimli kitabından rastgele seçtiğim bi cümledir: yazıya alakasız başlık koyma hareketimin öncüsüdür.


hayatım gözümün önünden film şeridi gibi geçti.

aklıma geldikçe küsüyorum

bütün hayatımız boyunca kendi kendimize konuştuk; başka biriyle konuşurken bile bir yandan kendi kendimizle konuşmaya devam ettik. vay canına. hepimiz deliyiz resmen ve bu parça da çok deli:
http://www.youtube.com/watch?v=b54tP8cdZgE

sen kendini hangi yemek olarak görüyosun peki

odamın penceresinden bakınca böyle pembe turuncu arası bi rengi olan hoş bi bina görülüyo. ılık bi yaz günü bu binanın önüne bi araba parketti. binanın rengiyle arabanın rengi çok güzel uymuştu fakat çok hoşuma giden o görüntünün fotoğrafını çekmeyi akıl edemedim.

dün o arabayı başka yerde görünce aklıma geldi yine binanın önündeki hali. size göstermek için o görüntüyü temsili olarak paintte çizdim.


çizdikten sonra binanın rengini tam tutturamadığıma karar verdim. aklıma fotoğrafını çekmek geldi. fotoğrafını çekmek aklıma gelince biraz üzüldüm çünkü boşu boşuna evi kendim çizerek bu hayattaki sınırlı vakitlerimden nerden baksan 15 dakka kaybetmiştim. neyse sonra evin fotorafını çekip araba ekledim sadece. bu ortaya çıktı:

bugün hava kasvetli ve yağmurlu olduğu için evin ve arabanın ne kadar neşeli bi rengi olduğu tam yansımadı objektiflere ama o gün gördüğümde çok huzurluydu herşey.

Saturday, February 6, 2010

kuantum hiç realist diil

Mantis:
ya bi şey sorcam
david hume'u biliosun dimi
begüm:
hıhığ
Mantis:
ya böle bazen filozoflar o kadar saçma şeyler hakkında konuşuyolar ki
acaba ben mi anlamıyorum yoksa onlar mı aptallaşıyo diye düşünüorm
mesela o hume şey demiş okudum işte
aslında bu dünya bizim kafamızda yarattığımız bi şey olabilir
belki biz yokuz
ya da mesela bi panel gibi bi şeyde bi filozof çıkıp
"şurdaki taş aslında yok" diye kanıtlamaya çalışmış
ya böle salakça şeyleri nası düşünebiliyolar
begüm:
hume öyle biri diildi ya
karıştırıyo olma?
Mantis:
taş ulan var işte o orda duruyo
begüm:
hehe
ama şöyle düşün
Mantis:
felsefe böyle fiziğin alanına girmeye çalıştığında çok fena tökezliyo ya
begüm:
akıl hastaları (ki biz onlara akıl hastası diyoruz belki de diillerdir)
orda olmayan şeyleri görebiliyolar
onlara göre de "ulan var işte o taş orda duruyo"
ama yok
ayrıca bazı rüyaları gerçek zannedebiliyosun
sora uyanıyosun gerçek falan diilmiş
Mantis:
ya çünkü o akıl hastası ve beyni ona halisünasyonlar gördürebiliyo
begüm:
dış dünya yoktur ihtimali üzerinde duran filozoflar
tabi ki taşın orda olduğunun farkında
algı organlarımızın güvenilir olmadığına dikkat çekmek istiyolar sadece
Mantis:
bu bilimin cevap vermesi gereken bi şey deil mi ya da şey var ya mesela
"gördüğümüz renkleri hepimiz aynı mı görüyoruz? sarıyı benim gördüğüm gibi mi görüyosun"
bu da çok saçma bence ve bilim ile açıklanabilcek bi şey
hatta okumuştum açıklamasını
begüm:
ama bilim felsefesi diye bişey var
Mantis:
başka türlü olamıcağını
begüm:
sen bilime körü körüne inanıyosun ama bilimin sonuçları da yıkılabiliyo
gelişmesi için onunla ilgili saçma sapan da olsa fikirler yürüten filozoflar olması gerekiyo
mesela sicim teorisini düşün henüz kanıtlanmadı
felsefe boyutunda
Mantis:
ya sicim teorisi hakkında fikir yürütücek insanlara lafım olamaz zaten
felsefecilerin eline kalmış bi şey biraz da
ama allahaşkına o taş orda yok demenin kime ne yararı olabilir
orda o taş
bazen saçmalayabiliyo yüksek zekalar da bence
.....

begüm:
daha saçmaları da var
pythagoras var ya
pisagor yani
Mantis:
mantıklı, yüksek düzeyde düşünceler üretilince bilime de katkısı olcaktır
ama taş yok demek boşuna verilen uğraş bence
o kadarına da gerek yok
var çünkü taş
begüm:
ehahe
pisagor da evrenin sayılardan oluştuğunu düşünüyo mesela
1 2 falan sayıların cisimsel olduğunu düşünüyo
ama işte adam notaları bulan kişi aynı zamanda
varoluş konusundaki salaklığını müziğe yansıtmamış
Mantis:
o kadar saçmalama hakkını vermek lazım diyosun yani
begüm:
hıhığ
sana notaları nası bulduğunu anlatiym miD:
Mantis:
anlat anlat
begüm:
bi gün pisagorun yanında bi adam at nalcısı
nalları düzeltmek için vuruyomuş taşla
çın çın ses çıkıyo tabi vurunca
sora pisagor farketmiş ki
bi yere vurunca çıkan çın la başka bi yere vurunca çıkan çın farklı
hepsine işte isim vermiş
Mantis:
ahaha
güzelmiş
o at nalcısı 1 milyon yıl o nallara düzeltmek için vursa
yine o düşünceyi bulamazdı
zeka böyle bi şey
............

Mantis:
ben sadece "aslında herkesin yanlış olduğunu bildiği" uçuk fikirlere takıyorum
onları sevmiorum eleştiriorum
taş yok falan gibi
begüm:
idealizm sevmiyosun
realizm seviyosun
ben de öyleyim aslında
ama onları da anlamıyo diilim o kadar salakça gelmiyo bana
çünkü bazen bana da gördüklerim ilüzyonmuş gibi geldiği oluyo
Mantis:
evet realist insanım
ama zekice ortaya konmuş yeni şeylere de açığım her zaman
taşın olup olmamasını dahi tartışmışlar ya
begüm:
hani descartes ın "düşünüyorum öyleyse varım" lafı var ya
o cümle genelde yanlış anlaşılıyo
aslında tam da bu taş var mı yok mu muhabbetiyle alakalı
delirip biz aslında yok muyuz lan acaba diye gezinen filozoflardan sonra
descartes de düşünüyo düşündüklerim yanlış olabilir mi acaba diye
bu taşın olduğunu düşünüyorum ama belki de yoktur falan derken sonunda
düşündüklerim doğru mu bilmiyorum ama düşünüyor olduğumdan eminime varıp
düşünüyorum demek ki varım noktasına ulaşıyo
Mantis:
bak işte sen de sölüyosun şimdi
taşın orda olduğunu senin kadar biliyo dedin de
biz aslında yok muyuz'u baş tacı edenler de var
varsın ulan varsın ya
bunlar üzerinde düşünülmesi gereken şeyler değil ki
bence o güzelim nöronları daha büyük düşüncelere ayırabilirler nası yok olabilirsin ki

.......

Mantis:
aslında yokum demek algılara edilen bi ihanet deil mi zaten
burda olduğunu sen de biliosun aşağılık zenci diyesim geliyo
begüm:
aehuahuhe
genelde filozoflar soyuta somuttan daha çok değer veriyolar
aslında herşeyin başladığı nokta düşünce mi daha önemli madde mi ye gidiyo
yani materyalizm idealizm tartışmasına
dünyanın oluşumunu düşün
bilmiyoruz nası oluştuğunu ama
mesela sen herşeyin maddenin devinimi olduğunu düşünürsen
yani atomu parçala
kuakları parçala
onu parçala
bunu parçala
en küçük parça madde midir enerji midir
eğer madde enerjiden oluşuyosa enerji daha temel
en ufak parça hala maddeselse herşeyin özü maddedir
Mantis:
hımm bu öyle zırt diye cevap verebilceğim bi şey deil sanırım
düşünmem lazım ama her şeyin temelinde düşüncesel soyut bi şey yatması olanaksız gibi
zira düşünce insanla başlayan bi şey insan zihninde oluşan bi şey ama maddeler hep vardı
begüm:
maddeyi seçiceğini biliyodum çünkü zaten materyalist bi yaşam anlayışın var
taş yok diyenlere bu kadar şaşırman da bu yüzden
Mantis:
yok çünkü taş
begüm:
maddeyi temel alırsan taşın varlığı kesin olur tabi senin için
......
begüm:
sicim teorisine göre enerji
yani o titreşen sicimler maddesel diil
bana şey çok garip gelmişti o belgeselde
yani atom çekirdeği bensem diyo adam
etrafımda dönen elektron taaa şu dağın olduğu yerde (dağ uzaktaydı baya)
yani çekirdekle elektron arasında kocaman bi boşluk var
evrenin yüzde 90 ı falan boşluk aslında
Mantis:
işte o da daha açıklığa kavuşmamış bi şey
kara madde mi yoksa boşluk mu
begüm: kara madde ne
Mantis:
işte uzayda boşluk olarak bildiğin yerlerin aslında görülemeyen bi madde olduğuna inanılıyo
yani evrenin %90'ı boşluk deil kara madde olabilir
begüm:
öyle olmasını isterdin di mi ehaheh
sen maddeyi tutuon
bence tarafsız olmak daha iyi
ama düşününce aslında enerji de maddedir
yani boşluk olmayan herşey maddedir bence
madde için ilginç bi tanım geldi begümden aheua
Mantis:
e tabi ki
var olan her şey madde sonuçta
begüm:
ahaha seninki daha ilginçmiş
Mantis:
sözlük tanımıyla madde deil belki enerji ama aslında o da bir "şey"
bir şeylerden oluşan başka bir şey dolayısıyla maddesel
boşluk değil yani
hiçlik değil
........

Mantis:
keşke evrenin tüm sırlarının çözülebileceği zamanları görebilsek
başka paralel evrenler varsa onlar keşfedilse mesela
begüm:
evet ya
Mantis:
oralarla iletişim kurabilsek
begüm:
ben bu yüzden sırf ölümsüz olmak isterdim
dünyanın ben öldükten sonra nereye gitçeğini de merak ediyorum
mesela 3. dünya savaşı nası olucak
Mantis:
düşünsene belki bize araba çarpçak böle 1 yıl sora o keşif yapılcak
begüm:
hehahe
öldürrüm kendimi dicem de zaten ölüyüm
Mantis:
hahauha
bizim gibi insanlar için ölmek de tuhaf bi his çünkü ölünce yok oluyosun bilincinle beraber
öteki dünya falan yok bitiyosun sen
begüm:
bilincinin devam etmediği bi reenkarnasyon var aslında
ölünce maddelerin yok olmuyo sonuçta bi kısmı çiçek bi kısmı böcek oluyo
Mantis:
evet ama böcek olsan bile ben eskiden begümdüm
şu an hamamböceğiyim ehooo diye gezemiyosun
böcek olarak böcek bilinciyle gezion
begüm:
bilincin bölünüyo
bu bilinç olayı benim kafamı karıştırıyo
bilinç olmasa ben de çok materyalist olurdum
şimdi panteist gibiyim o yüzden
robot gibi diiliz bilincimiz var
Mantis:
değiliz tabi ki ama bizim bilincimizle anlamlandırdığımızdan öte aslında maddesel ve gerçek olan evren var onu nası algıladığın değil
onun aslında nasıl olduğu önemli
ama onun dışındaki her şeyi bilincinle milyonlarca farklı şekilde yorumlayabilirsin
insanın yarattığı sistemde olan biten her şeyi çünkü onlar yine insanların yaratısı
begüm:
hıh işte yanlış düşünüyosun
katılmıyorum
Mantis:
niye
begüm:
evren var evreni nasıl algıladığın önemli diil onun aslında ne olduu önemli dedin ya
evrenin olduğu bişey yok ki
evren böyle kaos durumunda atomlar bütünü
kuantumu düşünürsek sen algı organlarınla ona bişekil veriyosun
ben tuzluğa burdan baksam başka bi şekil
senin baktığın açıdan farklı bi şekil
Mantis:
ya ona diyecek bi şeyim yok elbette
begüm:
aslında hangisi gerçek tuzluk diye bişey yok
Mantis:
her zihinde farklı algılanıyo olabilir
yani şöyle söyliyim
biz dünyaya gelmeden önce de, hiçbir zihin tarafından algılanmamış haliyle
maddeler, onların oluşturduğu dağlar yıldızlar gezegenler falan vardı
begüm: nerden bilion
Mantis:
ve onları senin zihninle nası algıladığından ziyade onların nası olduğu önemli
senden ve senin bilincinden önce var olmuş bi şeyi
soradan oraya giden bi gözlemci olarak anlamaya çalışıosun
ve senin bilincin orda önemini yitiriyo
var olan o şeyin nasıl olduğunu anlamaya yarıyo
biliorum çünkü bilim yoluyla kanıtlanan şeyler
begüm:
ama işte gördüğün her şeyi yine sen algılıyosun
algılamadan gördüğün bişey yok
Mantis:
bilim hem nimetlerinden faydalanıp
hem de yeri geldiğinde kendi felsefi düşüncene ters düştüğü noktada öyle olmaz diyebilceğin bi şey deil ki
begüm:
sen gözlemci olarak bakarken yıldızlara o anda onları varediyo olabilirsin
bilime aykırı bişey söylemiyorum
Mantis:
bak yine taş yok mevzusuna gidiyo bu
begüm:
kafanı çevirince onlar yine karmaşık atomlara dönüşüyolar
bi şekli şemali olmayan
ahuehua
ben de amma david hume muşum
Mantis:
var yıldızlar işte 6 milyar kişi yalan sölüyo olamaz
begüm:
insanlar açısından bakarsan var
yıldızlar açısından bakarsan bilemeyiz

Thursday, January 28, 2010

konuşabilen her şeyle konuştum ama hiçbir şey değişmedi

evde, okulda ve her türlü toplum yaşantımızda, hayatımız boyunca insan ve hayvan sevgisi aşılandıktan sonra, çok sıradan bir durummuş gibi önümüze bir yemek olarak kızarmış balık koymalarını çözmüş değilim. ne zaman tabağımda uzanan balığa baksam aklımdan ilk geçen düşünce "ölmüş.." olur. bikaç saniye o pişmiş beyaz gözlere bakıp hüzünlenirim ve ardından balığın kafasını bedeninden ayırmaya çalışırken canını acıttığımı ya da balığın varoluşuna hakaret ettiğimi düşünürüm. bu düşünce bianda beynime yayılıp bana minik bi varoluş kaygısı yaşatır.

balığın kafasını tabaktan uzaklaştırıp, kızarmış derisini kaldırdıktan sonra, o bilindik bir hayvan ideası olan "balık"lıktan görünüş olarak uzaklaştığı için, artık vicdanımın sesi susar ve işte o zaman yemeğe başlayabilirim.

madem toplumsal değerleri bu kadar önemli kılıyoruz, medeniyet bununla ölçülüyor; neden bu basit konuda tutarlı olunamıyor ki. eğer balık yemek istiyorsak, bunu kaçınılmaz bir hale getirdiysek, bari kızılderili inançlarında olduğu gibi öldürüp yediğimiz hayvanın ruhunun kendimizinkine eklendiği inancını benimseseydik. böylelikle balık, bir hiç uğruna öldürülüp kızartılan çaresiz bir zavallı olmaktan çıkardı.

Sunday, January 24, 2010

2 ye ayırmaya karar verdim ama 3 e ayrıldı

hani bişeye odaklanırsın bi kaç saat kendini unutursun ya, hah işte o odaklandığın iş bitip tekrar kendine dönünce bi anda begüm olduğumu tekrar farkedip çok seviniyorum. özlemişim kendimi naber gibi bişey oluyo. önce begüm olduğumu, sonra çok eğlenceli düşüncelere sahip olduğumu, istediğim herşeyi düşünüp yaşayabileceğimi ve sonra da vidalarımı hatırlıyorum. vidalarımı çok seviyorum. dünyada vidalarını benim kadar seven başka insan yoktur.

Sunday, January 17, 2010

tek bağımlılığım hakikattir

geçen gün çimenlere uzandığımda, bikaç tane gri ağaç, puslu bi gökyüzü, yemyeşil çimenler ve bisiklet tekeleğinin bi kısmı girdi kadrajıma, çok güzel ve ilginç bi manzaraydı. dünyaya 7 saniye önce gelmişim gibi hissettim. bu his beni hep takip ediyor ve harika bi his. aklın yapay hastalıklarına hiç yakalanmıyorum onunla.

gökyüzüne bakıp bulutlardan başka bişey göremeyince, gözlerimiz zoom yapabilse ne güzel olurdu diye düşündüm. mesela çimlere yatıp gökyüzüne bakarken gökyüzünün derinliklerini zoomladığımızda, arkadaşımıza "jüpiterin soldan üçüncü uydusuna bak, çok komik tipivar" diyebilirdik ve o da kendi gözleriyle zoom yapardı hemen, zevkli olurdu.

teleskopgözlerle çimenlere uzanıp gökyüzüne bakabilseydik, hergün saatlerce yapmak isterdik zaten bunu; ya da mesela masaya bakarken yine aynı şekilde zoom yapıp atomlarına kadar görebilsek, o da süper olurdu. belki ilerde teleskopgözlük gibi bişey yaparlar, ya da zoom yapan gözlük falan. uzakta arkadaşınızı gördünüz ama emin değilsiniz, belki de başka biridir? o zaman zoom yapan gözlüğünüzü zoom yaptırın, aa hakkaten de oymuş kaçalım, dışarı çıkmıcam demiştim ben ona yae.