Sunday, November 21, 2021

Belki dünyada tanıdığım sevdiğim insanların sayısı azaldıkça ben de siliniyorumdur biraz.

 


Bütün gün Kadıköy'ü bir aşağı bir yukarı arşınladıktan sonra, en sonunda kendimi sıcak eve atabildim. Şarap içip kırmızı marul yatağında peynir ve somon füme yiyorum şimdi. Yazı yazmak için harika bir zaman.

İki gündür İstanbul sokaklarında kulaklıkla müzik dinleyip fotoğraf çekerek sergi geziyorum. Sanat olmasaydı ne yapardım hiç bilmiyorum. Bütün gün yazı yazıp, fotoğraf çekip, resim yaptığım yetmezmiş gibi kendim bunları yapmadığım esnada da bunları yapan diğer kişilerin yaptıklarına bakıyorum. Sanırım dünyamızda sanat diye bi şey olmasaydı yetkili mercilere ulaşıp “beni buraya neden yolladınız?” diyerek hesap sorardım.

Dün Taksim’de gezdiğim sergiler arasında en çok Meşher’i beğendim. “Kadın sanatçıların yüzyılı” başlığında toplamış eserleri bayağı samimi buldum, kadın sanatçılar yaptığı resimler aracılığıyla benimle dertleşiyormuş gibi geldi. Özellikle portrelerdeki ilginç yüz ifadeleri ve huzuru çağrıştıran ev içi ve oda içi çizimler ilgimi çekti.

Bugünse Kadıköy’de fotoğraf çekerek ara sokaklarda gezinirken tesadüfen Nelumbo isimli bir galerinin önünde buldum kendimi. Hemen içeri girdim. Benim yaşlarımda bir kadının “mutsuzluk” teması üzerine sıradan kağıtlara ayakkabı boyası sürerek yaptığı resimlere baktım. Çeşit çeşit duygular, hayal kırıklıkları ve yaşamdan kesitler gözümün önünden film şeridi gibi geçti sergiyi gezerken. O esnada, resimleri yapan sanatçı mekanda olduğu için kendisiyle tanışma fırsatı da buldum. Çok tatlı birisiydi. Resimleriyle ilgili duygu ve düşüncelerimi ilettim ona hemen.

Eve gelip Instagram’ı açtığımda Dalyanlı orta yaşlı bir kadının kitabımı övdüğünü gördüm. Çok mutlu oldum. Geri bildirim almak ve yaptıklarının bir yerlere ulaştığını görmek çok güzel bir his. Bunu kendi hayatımda öğrendiğimden beri beğendiğim her sanatçıya olumlu geribildirim vermeye çalışıyorum. Hayat böyle daha doyurucu oluyor benim için.


Görsel: Filiz Çağın

Friday, November 5, 2021

Karanlık dehlizlerimizle temasta kalalım.

 


Bugün havadan pek memnun değilim. Biraz daha kapalı olabilirdi bence hava. Ama sonuçta kasım ayındayız. Bir yaz gününde olmadığımıza şükredelim.

Bundan 9 ay önce yoğun alkol kullanımı, kötü beslenme, ekran bağımlılığı, Türkiye'de yaşama ve mizantropiden kaynaklanan bir depresyona girmiştim. Depresyona sık sık girip çıkan bir insan olarak, sümük gibi gezindiğim bunalımlı süreci fazla uzatmamak adına hemen sadık antidepresanım cipralexe başladım. Fakat cipralex bana her zamankinden daha fazla yan etki yaptı. Sürekli uykulu uykulu gezdim. Yaklaşık 6 ay uykulu bir şekilde gezip kendime sürekli "Acaba şu an 10 üstünden kaç uykum var?" sorusunu sorduktan sonra, sürekli bu soruyla yaşamak saçma geldi. Cipraleximi yarıma indirdim. Şimdi 3 aydır yarım cipralexle hayata devam ediyorum. Dozum çok iyi. Tıpkı insanın 50 cc bira eksik doğmuş olması gibi, yarım cipralex de eksik doğmuş olabileceğini düşünüyorum. Yarım doz sayesinde insan, hem karanlık taraflarıyla temasta kalıyor hem de çok kötü hissetmiyor kendini. Harika bir kıvam bu. Keşke sonsuza dek yarım cipralex içebilsem. Ama herhalde 1 sene sonra bırakırım. Yarım lustral nasıldır onu da merak ediyorum aslında. Belki bir sonraki depresyon dönemimde de onu denerim.

Bir süredir hayatımda önemli bir gelişme olmuyor. Kitabım, benim vapur satıcılığım haricinde fazla satmadı. Ne kariyerimde ilerleyebildim ne de para kazanabildim. Alkol, sigara, tatlı ve ekran bağımlılığı çevresinde mücadele verip duruyorum. Komşularımdan nefret ediyorum. Topluma olan nefretimin simgesi gibi oldu komşular. Bugün yine hayatıma bakıp "iyi ki çocuk yapmamışım" diyorum. Agucuklu, bugucuklu mizantropi çok fazla içsel çelişkiye yol açardı. En iyisi hayata şu basit ilkelerle devam etmek:

İçmeyebiliyorsan içme,

Abur cubur yemeyebiliyorsan yeme,

Sosyalleşebiliyorsan sosyalleş,

Spor yapabiliyorsan yap.


Görsel: Christophe Jacrot