Thursday, December 23, 2021

Eşofman, hayatı ve kendimi ciddiye almamı engelliyor.

 


Bu ara giyinişimizle ilgili önemli bir sorun gözüme çarpıyor. Kışın vücudumuzun üst tarafımıza kat kat kıyafetler giyiyoruz ama altımıza sadece tek bir katman giyiyoruz, bu çok saçma. Üstümde atlet, tişört, kazak, hırka gibi bir sürü şey olurken altımda sadece tek bir pantolon ya da tek bir eşofman altı oluyor, bu nedenle üst bacağım üşüyor genelde. Bacak atleti gibi bir giysi olmalı bence. Tayt gibi sıkı ya da külotlu çorap gibi sentetik olmamalı. Bacakları sakince sarmalayan tatlı pamuk bir giysi olmalı. Ayrıca nasıl olacağı henüz gözümün önünde canlanmıyor ama bacak hırkası gibi bir şey de denenebilir. Belki belden dize kadar inen, şort tarzında, pantolonun üstüne giyilecek yün bir hırka gibi olabilir bu.


Görsel: Andrew Wyeth

İçim boşalmış, kendimi biraz kitapla doldurayım.

 


Geçen hafta Mehmet Deniz ve Ece, Yalıçapkını evinden çıkmaları gerektiğini, istersek bizim 10 gün kirası ödenmiş o evde kalabileceğimizi söyledi. Buna çok sevindim; çünkü her yazarın hayali güzel manzaralarda bulunmak ve oraların tadını çıkarmaktır. Üstelik resimlerim için de güzel imgeler toplayabilirdim bu güzel ortamı deneyimlerken. 

Barış'la hazırlanıp aynı gün Yalıçapkını evine yerleştik. Eve yerleşince nehire sıfır verandaya çıkıp rüzgardan uçuşan sazlıkların sesini dinleyerek soğuk havayı içime çektim. Sadece kuşların ve yaprak hışırtılarının sesinin duyulduğu, etrafında tek bir insanın bile olmadığı bu doğa evi, güzelliğiyle beni o kadar etkiledi ki evde bulduğum birayı açıverdim hemen. Salondaki masaya kurulup camdan dışarıyı hayran hayran izleyerek yazı yazmaya koyuldum. Bir süre sonra biram bitti, evde başka bira yoktu. Az bir şey rakı vardı, normalde farklı içkileri karıştırmayı sevmesem de mecburen rakıyı da içmek zorunda kaldım. Rakıyı içerken Yasemin'e evi ve evin manzarasını içeren birkaç fotoğraf attım. Yasemin ev çok güzel olduğu için ne içsem haklı olduğumu söyledi. Sonraki günler evin huzurlu sessizliği içinde bol bol kitap okudum. Ecem'in verdiği Kadınlar Ormanı kitabını bitirdim. Hem kitap hem ev çok güzel olduğu için ikisinin kombinasyonu da harika oldu.

Yalıçapkını evinde sanki şehir dışında yaşıyormuş gibi oldum. Hiç merkeze gidesim gelmedi. Bahçedeki şezlongda üstüme battaniye alıp kahve içtim sabahları. Akşamları yaratıcı yemekler yaptım. Öğlenleri ise Barış'la cigara içtik. Nereye baksak manzara o kadar güzeldi ki "ne içsek haklıyız" diye düşündük hep. Bir ara Yasemin bize geldi, bahçede ateş yaktık. Ateşle mücadelemiz çok inişli çıkışlı oldu. Öyle ki bir spikerin bu ateş yakma müsabakasını sunması gerektiğini düşündüm. Şöyle bir sunum olabilirdi: "Evet Barış ince bir odun atıyor ateşe, maalesef odun ateşi boğdu ve dumanlar çıkmaya başladı, begüm ufak bir kuru yaprak atarak ateşi tekrar harlamaya çalışıyor, AMAN TANRIM odunlardan biri devrildi, heyecanlı dakikalar, devrilen odunun terlediği göze çarpıyor, acaba yaş odun mu kullandı ateş yakma milli takımı, Yasemin'in alanına yanan bambulardan biri devriliyor, yasemin bambuyu fark etmedi, yasemin bugün formunda değil mi yoksa, begüm Yasemin'in bambusunu alıp ateşe geri attı ama bambu yanlış taraf gitti." Bunun gibi şeyler söyleyebilirdi sunucu.

Normalde masal evinde 1 hafta kalmayı planlamıştım ama 5. gün hava birden soğuyunca çok üşümeye başladım. Ayrıca yağmur yağıyordu, yağmurda bahçeye de verandaya da çıkılamadığı için eve hapsoluyordu insan, bu nedenle yavaştan gerçek evime dönmeye karar verdim. Yağmurun delicesine yağıp havanın kapkaranlık olduğu o son gün, bir ara içime dolup taşan ilhamla birlikte siyah ukulelemi alıp balkona çıktım. Sağanak yağmurun ve hışırdayan sazlıkların sesine uğursuz ukulele melodilerimle eşlik ettim. Ben öldükten sonra diğer tarafta hayatımla ilgili bi belgesel hazırlanırsa kullanılabilecek atmosferik ve büyülü bir andı bu.


Görsel: Jeremy Miranda