Tuesday, March 4, 2025

Yeni maceralara yelken açsam ama eski maceralar da bir yere varsa

 

Sanırım Dalyan’dan taşınma sürecim yasın evreleri gibi çeşitli aşamalardan geçiyor. Hesaplarıma göre şimdilik 6 evre geçirdim. İşte o evreler: 

1.Memnuniyet: İlk başlarda her şey istediğim gibiydi. Nehir kenarında bisiklete binmek, İztuzu yürüyüşleri, orman ziyaretleri, arkadaşlarla yaratıcı eğlenceli sohbetler... "Küresel ısınma Dalyan’ı yeryüzünden silene kadar buradayım," gibi iddialı cümleler kuruyordum. 

2.Şüphe: Sonra kavurucu yazlar gelip bizi hayatımızdan bezdirmeye başlayınca ilk taşınma fikirleri düştü aklıma. "Ama böyle arkadaşlıklar, böyle masal gibi ortamlar bırakılır mı?" diye düşündüm. Mevsim değişince yine Dalyan’ı sevmeye devam ettim.

3.Rahatsızlık: Bir süre sonra Dalyan'daki insanlar gözüme batmaya başladı. Herkes sarhoştu, arığa çok fazla düşülüyordu, biz de dahil herkes fakirdi, bütün sokaklar ve dükkanlar aynıydı, hiçbir yeni uyaran yoktu. Bu küçük yerde uyuşmuş, loop'a girmiştik belki de. Bu durum canımı sıktı. "Sanırım burayı bırakıp bir değişiklik yapma zamanı geldi," diye düşünüp evi satışa çıkardık.

4.Tiksinti: Evi satışa koyduktan sonra Dalyan’ın olumsuz yönleri iyice gözüme battı. Sıcak aktif yaşamayı engelliyordu. Ev çok konforsuz ve küçüktü. Çevredeki insanlar hala sarhoştu. Yaseminler uzağa taşındığı için ve kafe kışın kapalı olduğu için onlarla da eskisi gibi görüşemiyorduk. İstanbul’a yakın olup kültür sanat aktivitelerine gitmek ve yeni bir çevre edinmek hoş olacaktı.

5.Kopukluk: Eskişehir’de masal gibi iki gün geçirip Vişnelik’in güzelliğini gördükten sonra ve oradaki evlerin konforunu düşününce iyice sabırsızlanır oldum. Hemen yarın evin satılmasını ve taşınmayı isterdim. Bu istekler beni Dalyan’dan iyice kopardı. Resmen Dalyan'da offline'dım artık.

6.Kabullenme: Böyle kopuk hissetmek hiç hoşuma gitmedi. Çünkü yarın taşınıyor falan değildim. Daha aylar vardı taşınmama ve hatta ev hemen satılmazsa belki de yıllar. Böyle offline yaşayamazdım. Dalyan’da olduğum sürece burada anlam hissetmeye devam etmeliydim. Ben de bu dönemi kaçıp gitme modunda değil, daha iş odaklı, eve ve kendime bakım odaklı geçirerek, buradaki yakın arkadaşlarımın iyi olduğuna emin olarak geçirmeye karar verdim. Bu fikirler beni Dalyan’la tekrar barıştırdı. Rahat ettim.

Şu anda bu 6. evredeyim. Bundan sonra başka evre olacak mı, merak ediyorum doğrusu.

Tuesday, October 22, 2024

Tam da her şeyi gördüm derken

 

Geçen gün 39. yaşımı bitirdim. “Artık orta yaşa geldim, göreceğimi görmüşümdür bu hayatta,” diye düşünürken, benimle aynı karakterdeki bir arkadaşım sayesinde Asperger olduğumu öğrendim. Tabii Asperger tanımı kullanılmıyormuş artık, onun yerine “yüksek işlevli otizm” gelmiş, sonra da bu “hafif otizm”e dönüşmüş. Şimdilerde bu durumdakiler kendilerine kısaca “spektrumdayım” diyormuş.

Aslında birkaç yılda bir ben de “Acaba Asperger miyim?” diye kendimi sorgulayıp duruyordum; ama öylesine. Hiç ciddi ciddi emin olamamıştım bu durumdan. Çünkü spektrumda olduğundan emin olabilmek için spektrumda olmamanın nasıl bir şey olduğunu bilmek gerekiyor. Bir haftalık yoğun araştırmanın sonunda normal insanların nasıl olduğunu öğrendim artık. Ortamın duygusunu doğal bir şekilde kavrayan, sosyal ilişkilere tahammülü yüksek, sese gürültüye o kadar takılmayan tiplermiş bu nörotipikler. Dolayısıyla benim onlarla pek alakam olmadığı anlaşıldı.

Spektrumda olduğumdan emin olunca ilk başta biraz şoka girdim. Bütün dünya tasarımım kökünden değişebilirmiş gibi geldiği için biraz korktum. Ama sonrasında büyük bir rahatlama geldi. Çünkü hayat boyu yaşadığım bütün tuhaflıkları açıklıyordu bu durum ve boşlukları dolduruyordu. Ayrıca insanlar arasındaki konumumu bilince kendimden neyi bekleyip neyi bekleyemeyeceğim çok daha netleşti. Mesela spektrumdaki kadınlar hep varoluşsal sorunlar yaşarmış, genelde sanata yetenekli olurmuş, kafalarında bir projeleri olurmuş hep onu hayata geçirirlermiş, insanlar dünyasına ait hissetmedikleri için sosyal izolasyon yaşarlarmış, söyledikleri şeyler normaller tarafından garipsenirmiş, normallerle olan sosyal ilişkilerden çok yorulurlarmış. Bunların hepsi bende bol bol var ve okuyup araştırdıkça her satırda kendimi daha fark ediyorum.

Hayatım boyunca çok iyi arkadaşlarım oldu ama bir yandan da hep benzerlerimi aramayı bırakmadım. Sonunda benzerlerimin yerini buldum, spektrumdaki kadınlarmış benim benzerlerim. Tek değilmişim oh bee. Bu aralar Twitter’dan ve Ekşisözlük’ten birkaç spektrumlu kadınla sohbet ettim de, direkt konuşmalarından, duygusal prosedürleri atlamalarından, resmen onlarla aynı gezegenden geldiğimizi açıkça görüyorum. Artık evsiz değilim, benim de ait olduğum bir gezegen var! 40 yaş bunu öğrenmek için epey geç olsa da, iyi ki bu durumu 70 yaşında fark etmemişim diye düşünüyorum şimdi.

İşte tam da her şeyi gördüm derken 40 yaşıma bomba gibi girmiş oldum böylece. 

Sunday, August 11, 2024

Bütün hayatımı 2005 yılı civarı tanıştığım insanlarla geçirmem ne garip


Barış'ın beklenmedik başarıları:

-Yeni tanıştığı, hiçbir şeyin ismini hatırlamayan çocuğun en sevdiği diziyi bir kerede doğru tahmin etmesi (Severence)

-Yeğeninin okuldaki bully'sini, yeğeniyle senede sadece bir kere telefonda görüntülü konuşmasına rağmen anlattırabilmesi (Ailesi bilmiyormuş)

Sunday, July 21, 2024

Günlük rutinimin verimsizlik seviyesinden memnunum



Geçen gün Flu Tv'de "Kaç arkadaşınız olmalı?" isimli bir video gördüm. Video'da "Arkadaşınızı daha iyi tanımak için onun günlük rutinini bilmeniz iyi olabilir," diyordu. Ben de sizin arkadaşınız olduğuma göre aklınıza geldiğimde, Begüm şu an şöyle yapıyordur, demek isteyebilirsiniz. 

İşte günlük rutinim:

9:00'da uyanıyorum. Vay ve 39 yıl geçti hala hayattayım, büyük başarı, diye düşünüyorum. Bayaa bayaa bunca yıl hayatta kalmayı becerdim resmen.

9:00 - 10:00 arası tam olarak ayılabilmek için yatakta telefona bakıyorum. Twitter, Instagram ve Ekşisözlük'te geziniyorum. Komik ve ilginç şeyler okuyorum oralarda ama bir o kadar da toksik şeyler okuyorum. Telefon gezintimin sonunda Twitter kutuplaştırıcı, Ekşisözlük kadın düşmanı, Instagram da gereksiz özendirici, sonucuna varıyorum. En iyisi WhatsApp'ta chat yapmak resmen. Sonra "Gidip bir kahve içeyim artık," fikriyle zıplayarak yataktan kalkıyorum. Kahvenin varlığı sabahları yataktan kalkabilme nedenim.

10:00 - 10:30 arası kahve demlenirken üç beş egzersiz yapıyorum. Bu sayede günün geri kalanında kendimi patates gibi hissetmiyorum.

10:30 - 12:30 arası kahvemi içip o sıralar neyle ilgileniyorsam onu yazıyorum. Mesela şu an Mobil App içeriği yazıyorum. Ondan önce kitap yazıyordum. Bazı günler günlük yazmakla geçiyor.

12:30'da Barış üst kattan aşağı inip "Acıktım," diyor. Zaten ben de acıkmış oluyorum. Kahvaltı hazırlayıp yiyoruz birlikte.

13:30 - 15:30 arası yine kahve yapıp, bu sefer sütlü kahve ama daha zevkli, yeniden iş başına oturuyorum. Bir yandan chat yaparak bir yandan işlere devam ediyorum.

15:30 gibi artık bilgisayar başında oturup ekrana bakmaktan sıkılmış oluyorum. Kurtlanıyorum, kendimi bisikletle dışarı atasım geliyor. Bazen ormana gidiyorum, bazen Yasemin'in kafesine uğruyorum. Çoğu zaman etrafta bir dolanıp alışveriş yapıp eve geri dönüyorum. Dışarı çıkasım yoksa duş alıyorum. Duşu bu saatlerde alırım hep.

17:00'de akşam yemeği hazırlığına başlıyorum, bir yandan da TV'de ciddiyetsiz programlar açıyorum. TV derken, bilgisayardan açıp TV ekranına veriyorum, diyelim.

18:00 - 21:00 arası yemek yiyorum. Yemek yedikten sonra telefondan oyun oynamaya başlıyorum. Şu sıralar İngilizce bulmaca çözüyorum mesela, ondan önce Redecor oynuyordum. Ya da bir şeyler araştırıyorum. Bu esnada yine ciddiyetsiz programlar arkada ses çıkarmaya devam ediyor. Ciddiyete hiç tahammülüm yok gerçekten.

21:00 - 23:00 arası Barış'la film ya da birkaç bölüm dizi izliyoruz. Film iyi çıkarsa ya da dizi çok sürükleyiciyse çok seviniyorum.

23:00 - 24:00 arası yatakta uzanıp izlediğim filmin yorumlarına bakıyorum. Sonra yine sosyal medyada geziyorum. Uykum gelince uyuyorum.

Ek bilgiler:

-Çarşamba günleri cin içerken buluyorum kendimi.

-Hafta sonu yazı işleri yapmak yerine o saatlerde kitap okuyorum bu sefer. Arkadaşlarımdan gelen serserilik tekliflerine açık oluyorum. Ayrıca hafta sonu tatlı yemek serbest. Bol kuru yemişli çikolataları seviyorum. Yazsa dondurma ama.

-Pazar kahvaltısında krep yapmak gibi bir ritüelim var.

-Her ay kendime küçük bir gezi ya da bir etkinlik planı yaparak atraksiyon yaratmaya çalışıyorum. Sinemaya gitmek olur, kamp yapmak olur, her şey olur. Bu ay Deniz Göktaş stand up'ı var mesela.

-Üç dört ayda bir bütün haftamı alan bir tatile çıkmak iyi oluyor. 

Günlük rutinimi arkadaşlarıma anlattığımda sabah ve akşam yatakta geçirdiğim telefon saatini verimsiz buluyorlar. Eskiden bana da saçma geliyordu ama artık umursamıyorum. Bu sistemde gayet keyfim yerinde. Çalışan bir şeyi bozmanın gereği yok şimdi.


Görsel: Pascal Campion

Herkese benden birer sincap

 


Orman burası. Sıcak hava nedeniyle, bacak bacak üstüne attığımda birbirine temas eden yerlerden terler damlıyor. Yaz mevsimi üzerimden buldozer gibi geçiyor. Ama sıcağı bahane edip kendimi eve kapatmaya hiç niyetim yok. Akşamüstü olup işlerden sıkıldığım anda bisiklete atlayıp dışarı çıkıyorum. Bu artık övündüğüm bir özelliğim olmaya başladı.

İstanbulluların sıcaktan şikayet etmesi komiğime gidiyor bu aralar. Üç beş gün hava sıcak oldu diye ortalığı ayağa kaldırıyorlar hemen. Halbuki onların şikayet ettiği havanın daha kötüsü burada üç ay sürüyor. Hatta hava 35 derece olduğunda "Bugün hava iyi," diye düşünüyorum ben, 39-40 değil sonuçta.

Şu sıralar kendimi her zamankinden daha çok iletişime açık, yapıcı ve sağlıklı hissediyorum. Geçen gün aniden "kararında bir narsizm" benliğime yüklendi ve bütün olumsuzluklar teflon tavadan kayar gibi üstümden kaymaya başladı nedense. Adeta 25 yaşımdaki gibi umursamazım ama aynı zamanda üzüntülerimle temastayım ve uzun uzun laf anlatmaya üşenmiyorum. Çok ilginç bir olay. Madem laf anlatmaya üşenmiyorum blog yazayım bari, dedim ben de. Gerçi blog okuyan kaldı mı, onu bilmem.



Saturday, July 15, 2023

APOKALİPS gibi hava

 



Günlerdir Wimbledon kadınlar final maçını bekliyordum. 

Bugün tam maç başlayacağı esnada evde elektrikler gitti. 

Elektrik kesintisi için hiç uygun bir zaman değildi. 

Hava 43 dereceydi ve klima durur durmaz ev aşırı sıcak oldu. 


Ayrıca elektrik kesintisine laptopumun ve telefonumun şarjı az yakalandım. 

Yine de maçı kaçıramazdım, %30 şarjlı telefonumla TRT Spor'u açtım. 

İnternet çok yavaş olduğu için maç takılıp durdu hep. 

Yasemin’e mesaj atıp kafede elektrik olup olmadığını sordum. 


Kafede elektrik olduğu öğrenince arabaya atlayıp uçarak kafeye gittim. 

Neyse ki maçın 2. setine yetiştim, Wimbledon finalini güzelce izledim. 

Telefonumu ve laptopumu şarja takma fırsatı da buldum. 

İkisinin şarjı da yüzde 75’lere gelince maç bitti, kafe kapandı, eve döndüm.


Eve geldiğimde beni acı bir gerçek bekliyordu. 

4’te giden elektrik saat 6 olmasına rağmen hala gelmemişti. 

Aydem’e arıza kaydı bırakıp durumdan haberdar ettim. 

Ardından karidesli makarna yapıp kendimi sevindirdim. 


Biraz keyfim yerine gelir gibi oldu makarnayı yiyince.

Fakat ev hala aşırı sıcaktı. 

Mecburen bi limonlu cin hazırlayıp blog yazdım.

Şimdi ne yapıcam belli diil.


Sunday, February 26, 2023

Hayatımızın başrolü ne ara ülke oldu?




Depremle birlikte gördüm ki gerçekten şansa yaşıyoruz. Yani dünyada yaşayan bir insan olmak zaten şansa yaşamayı gerektiriyordu ama Türkiye’de yaşamak şansa yaşadığımız gerçeğini daha da gerçek kılıyor. Ülkedeki her şeyin içi o kadar boşalmış, hükümet o kadar çökmüş ki önümüzde kabak gibi duran İstanbul depremi için bile hiçbir şey yapamıyoruz. Kendi adıma sadece bu depreme İstanbul’dayken yakalanmamayı dileyebiliyorum. Sonuçta İstanbul’a illa ki gideceğim. Benim için güzel ve önemli bir yer orası.

Eski romanlarda, filozoflar arasında acı çeken boşu boşuna erken yaşta ölen insanlar görürdüm. Artık öyle değil, diye düşünürdüm hep; ama aslında her insanın hikayesi hala buna benziyor. Hala önlenebilir hastalıklardan ölünebiliyor, hala büyük adaletsizlikler söz konusu, hala her yanımız yaşanmamış hayatlarla dolu. Elektrik bulunmuş ve tıbbi açıdan bir çok gelişme yaşanmış olsa da örgütlü kötülükten, bilimsizlikten ve adaletsizlikten 21. yy'da bile kendi payımızı alabiliriz.  

Düşünebilen ve eli kalem tutan bir insan olarak ülkedeki son gelişmeler bir yol ayrımına getirdi beni. Bu noktadan sonra "risk budur" deyip bildiğim normal hayata devam mı edeceğim (Peki bu onurlu bir hayat mı?). Daha survivor bir moda geçip doğaya daha çok dönüp önlemleri mi arttıracağım? (Yaşamayı bu kadar seviyor muyum?). Yoksa her şeyi para ile mi çözeceğim, depreme en dayanıklı binalar, arazide tek katlı bir çiftlik evi ve her şeyin en kalitesini kullanmak vb.  (Bu kadar züppe miyim?). Bunların hiçbiri bana uymuyor.

Hepimiz ailemizin küçükken bize kurduğu dünya tasarımının sakinleriyiz. Ben kendi adıma varoluşsal ölçekte insan olmanın zorluklarından ve genel olarak ölüm riskinden şikayet ettiğim siyaset dışı acılarla dolu bir hayat geçirmeye razı olmuştum. Dünyada her şeyin mükemmel olmasını beklemiyordum; dolayısıyla insan olarak elimizden geleni yapmamızdan ama bunun yetmemesinden bol bol veryansın etmeye hazırdım. Olan biteni insan olmanın iniş çıkışları, dünyanın türbülansı olarak düşünecektim. Ülkenin yok olması, ihmalden ve göz göre göre gelen afetler yüzünden ölmek ise planlarım arasında hiç yoktu. Bu kadar yozlaşmış ve bilimsiz bir yönetimin bizi beklenenden çok daha geriye atmasını beklemiyordum. 

Durduk yere diktatör rejimiyle uğraşmaya başladık. Gezi'den sonraki 10 yıl "Artık bu kadar da olmaz." dedirtecek düzeyde berbat geçti. Tıpkı geçmişteki o insanlar gibi, bizim hayatımızı da hükümetlerin ve siyasetçilerin dandikliği belirlemeye başladı. 

Umarım artık dibe vurmuşuzdur. Çünkü kötülükle kendi başıma uğraşacak yerim kalmadı. Eğer bu siyasi eziyet bitmemekte kararlıysa örgütlü kötülüğün karşısına örgütlü bir iyilik koymamız şart.