Monday, October 14, 2019

En Sevdiğim 10 Film

Melikşah Altuntaş'ın Youtube'da ünlülerle (ya da yarı ünlülerle) en sevdikleri 10 filmi sormak suretiyle hazırladığı "Bazı Nefis Filmler" isimli programdan yola çıkarak, ben de en sevdiğim 10 filmi düşündüm ve kendi 10 filmimi görünce şaşkına döndüm. Diğer insanların birbirinden cool 10 filminin yanında benim 10 filmim, resmen 10 yaşında takılı kaldığımı kanıtlar gibiydi.

Aslında ben de her aydınlık Türk genci gibi çoğu ünlü yönetmenin filmini izlemiş, Avrupa sinemasının tadına bakmış, aynı şehirde olduğum zamanlarda film festivallerine gitmiş ve her gün neredeyse bir film izlemeyi hayat tarzı haline getirmiştim. Ama herhalde bu film listesini yaparken, listeye girecek filmi çok kereler izlemiş olmak, müziklerini ve atmosferini beğenmek, filmden uzun vadeli olarak etkilenmek ve tam şu an açsam izler miyim gibi kriterler belirlediğim için, ortaya aşağıdaki 10'lu çıktı.

İşte benim en sevdiğim 10 film:

10 - Practical Magic (1998)




Sandra Bullock ve Nicole Kidman (çok severim) gibi iki ünlü oyuncunun baş rolü paylaştığı bu film, iki cadının hikayesini anlatıyor. Filmde iki cadının kendine özgü sorunlarını ve bunları çözme tarzlarını izlemek çok keyifli. Filmin gerek atmosferi, gerek masumiyeti, gerekse cadıların normal dünyaya entegre olmuş olması bana çok hoş geliyor. Bu film, yazar Alice Hoffman'ın romanından uyarlanmış.
https://www.imdb.com/title/tt0120791/?ref_=nv_sr_1?ref_=nv_sr_1


9 - Dracula (1992), Nosferatu: Phantom der Nacht (1979) ve Nosferatu (1922)

Bilindiği üzere bugüne kadar onlarca Dracula filmi çekildi ve ben de nasıl olsa hepsi Dracula diyerek kendimi şımartıp 9. sıraya 3 tane Dracula filmi koydum.

Dracula (1992)


Bu filmde Gary Oldman, Winona Ryder (çok severim) ve Anthony Hopkins gibi ünlü oyuncular var, atmosferi çok hoş ve filmin Wojciech Kilar tarafından bestelenmiş "The beginning" ve "Mina's photo" isimli soundtracklerini hala dinliyorum.
https://www.imdb.com/title/tt0103874/?ref_=tt_sims_tt

Nosferatu: Phantom der Nacht (1979)



Bu Alman yapımı Dracula filmini de, gerek siyah beyazlığı, gerek Nosferatu'nun havalı olmak yerine ürpertici bir tip oluşu ve kurtların sesi duyulunca "listen to them, the children of the night what music they made" alıntısını bir de almanca olarak dinlemek hoş olduğu için seviyorum. Özellikle yağmurlu ve kasvetli havalarda çok izlenesi bir film.
https://www.imdb.com/title/tt0079641/

Nosferatu (1922)




İlk Dracula filmi olan Nosferatu, eskiliğinin getirdiği grenlerle, ürkütücü müzikleriyle ve sahneler arası geçişlerde araya yazılar girmesiyle, siyah beyaz korku filmi evreninin arka sokaklarında bir gezinti gibi resmen. Black metal güzelliğinde bir film. Karanlık gecelerde izlemeye çok uygun.
https://www.imdb.com/title/tt0013442/


8 - Omen (1976)


Son derece güzel bir korku filmi olan Omen, kendini daha başlangıç müziğindeki uğursuzlukla ortaya koyuyor. Bu film, Damien'in kiliseye girmemek için tüm benliğiyle karşı koyduğu sahne ile aklıma kazındı. Filmin ünlü soundtrackini, özellikle gece arabayla giderken araba farında hayalet gibi görünen ağaçlara ve sonu görünmeyen yola bakarak dinlemek çok zevkli. Karanlık ve kasvetli günlerde izlemeye çok uygun.
https://www.imdb.com/title/tt0075005/?ref_=fn_al_tt_1


7 - Now and Then (1995)



Kadın yönetmen Lesli Linka Glatter tarafından çekilmiş, 4 küçük kız arkadaşın hikayesini anlatan bu film, sevimliliği ve sıcaklığıyla kalbimi çalarak 7. sıraya yerleşiyor. Christina Ricci (çok severim), Thora Birch (çok severim) ve Demi Moore (severim) gibi oyuncuların bulunduğu bu film, yine masumiyeti, doğallığı ve hafif mistik yapısıyla çok hoş bir havaya sahip.
https://www.imdb.com/title/tt0114011/?ref_=nv_sr_1?ref_=nv_sr_1


6 - Casper (1995)



Casper çocuk filmi olarak düşünülebilir ama ben bunu yetişkinken de baya izledim. Hatta gelecekte kesin yine izlerim. Christina Ricci'nin oynadığı bu filmde, Chrisina Ricci'nin babası hayalet terapisti görevinde ve gittikleri perili evdeki hayaletleri terapi ile diğer tarafa geçirmeye çalışıyor. Bu esnada kız ve Casper arkadaş olurken, babası Casper'ın amcalarıyla fazla takılarak tam bir serseriye dönüşüyor. Filmin sonunda Casper'ın yaptığı fedakarlık ise gerçekten göz yaşartıcı.
https://www.imdb.com/title/tt0112642/?ref_=nv_sr_1?ref_=nv_sr_1


5 - Interview with the Vampire (1994)



Brad Pitt (çok severim), Tom Cruise (severim), Kirsten Dunst (çok severim) ve Antonio Banderas (severim) gibi usta oyuncuların bulunduğu bu filmde, Louis'in vampir olup insanlıktan çıkması nedeniyle yaşadığı depresyon ve yalnızlığı izliyoruz. Claudia'nın devreye girmesi, Louis'in hayatına neşe katıyor ama bir yere kadar. "Vampir olunsa nasıl olurdu"yu detaylı bir şekilde adeta yaşatıyor bu film ve atmosferi çok güzel.
https://www.imdb.com/title/tt0110148/?ref_=nv_sr_1?ref_=nv_sr_1


4 - Nightmare Before Christmas (1993) ve Sleepy Hollow (1999)

Geldik 5. sıraya, yine kendimi şımartarak buraya ikisi de Tim Burton'a ait olduğu için iki film birden koyuyorum.

Nightmare Before Christmas



Nightmare Before Christmas herhalde bugüne kadar en çok izlediğim filmdir. Ama böyle olmasında müziklerinin etkisi çok büyük; belki de en çok izlediğim değil, en çok dinlediğim film demek daha doğru olur. Bu filmde kendimi Jack'in yerine çok koyuyorum. Her sene Halloween düzenleme rutininden sıkılıp boşluğa düşerek sistematik bir biçimde Christmas'ı araştırması ve uygulamaya sokması; ama çok fazla coşup abartması bence harika anlatılıyor filmde. Ayrıca, özellikle "Jack's lament" olmak üzere filmin soundtrack'lerini çok seviyorum.
https://www.imdb.com/title/tt0107688/?ref_=nv_sr_1?ref_=nv_sr_1

Sleepy Hollow



Tim Burton'ın aslında bütün filmlerini severim ama en "ileride kesin tekrar izlerim" diyebileceğim filmi bu olduğu için buraya Sleepy Hollow'u da ekledim. Filmde, doğaüstü olayları bilimsel yöntemlerle araştırmaya gelmiş Ichabod Crane'in, olayların ciddiyetini fark ettikçe adım adım tırsması anlatılıyor. Ayrıca Johnny Depp (çok severim) oynuyor ve filmin müzikleri çok güzel.
https://www.imdb.com/title/tt0162661/?ref_=nv_sr_1?ref_=nv_sr_1


3 - Vicky Christina Barcelona (2008) ve Midnight in Paris (2011)

Üçüncü sıraya Woody Allen'ın en sevdiğim filmlerinden ikisini yerleştirdim. Aslında çok sevdiğim bir kaç filmi daha var ama bunların renkliliği çok hoşuma gittiği için özellikle bunları koydum.

Vicky Christina Barcelona



Filmde 20'li yaşların sonunda olan iki farklı karakterdeki kızın ilişkiler ile ilgili arayışı anlatılıyor. "Rutin bir evlilik çok mu sıkıcı?", "Sürekli hayatın büyülü yönlerini yaşamak mümkün mü?" gibi soruların alttan alta irdelendiği bu filmde, müzikler ve atmosferler harika; ayrıca karakterlerin nevrotik yönleri de çok iyi işlenmiş.
https://www.imdb.com/title/tt0497465/?ref_=nv_sr_1?ref_=nv_sr_1

Midnight in Paris



Adeta masal gibi bir Woody Allen filmi olan Midnight in Paris'te, yazar oğlan, pek bir ortak noktası olmayan sevgilisiyle iyice koptuktan sonra geceleri zamanda yolculuk yapmaya başlıyor. Zamanda yolculuk yaparken ünlü yazarlarla, sanatçılarla tanışıyor ama bir yandan da anlıyor ki, hiç kimse kendi yaşadığı zaman diliminden memnun değil. Sonunda kendi zaman dilimine dönüp gerçek hayattan kendisine uygun birisini bularak filmi sonlandırıyor. Tekrar tekrar izlenesi bir film.
https://www.imdb.com/title/tt1605783/?ref_=nv_sr_1?ref_=nv_sr_1


2 - Addams Family Values (1993)



Addams Family dendiğinde akan sular durur benim için; çünkü normal ailelerden çok farklı olan bu aileyi ne zaman izlesem, ait olduğum yeri bulmuş gibi hissederim. Karanlığın bastırıldığı, dışadönüklerin ve dünyevilerin bolca bulunduğu gezegenimizde, adeta benim konumumu anlatan Addams ailesinin bu filmi, ailenin küçük kızı olan Wednesday'in (benmişim) de etkisiyle kalbimi fethederek ikinci sıraya yerleşiyor.
https://www.imdb.com/title/tt0106220/?ref_=nv_sr_4?ref_=nv_sr_4


1 - Beetlejuice (1988)



Geldik birinci sıraya, her şeyiyle çok güzel bir film olan Beetlejuice için ne desem yetersiz kalır. Winona Ryder'ın Lydia Deetz rolündeki tatlılığını mı anlatsam, hayalet çiftin ne kadar güzel bir çift olduğuna mı değinsem, eve yeni tanışan ailedeki karakterlerin gerçekçiliğine mi atıfta bulunsam, ölüm sonrası sürecin çok yavaş ve dandik işlemesinin dünyamızla olan benzerliğinden mi bahsetsem, Beetlejuice'un kafasının falan küçülmesindeki komikliğe mi işaret etsem, neresinden tutsam bu filmi bilmiyorum ama bence her sahnesi çok güzel olan şahane bir film. Tim Burton yönetmiş.
https://www.imdb.com/title/tt0094721/?ref_=fn_al_tt_1

Son söz:

İnsanın en sevdiği 10 film, resmen insanın psikanalizi gibi. En sevdiği filmleri seçerken insan nedense eski filmlere yönelmek ve kendisine tanıdık gelen hislerle bir derleme yapmak istiyor. İşte bu filmler de benim duygu dünyamı güzel özetleyen "o filmler" diye düşünüyorum.

Tuesday, October 1, 2019

Fake tanrılardan sakının




















Balkon burası. Koca bi inşaat mühendisliği tezi çevirdikten sonra haftalar sonra tekrar burdayım.

Bu aralar Dalyan’daki arkadaş grubumuzla baya bi kamp yapıyoruz. Kamp çok zevki ama bu takıldığımız arkadaşlara uyup her hafta sonu düzenli içki-sigara içmeye ve sürekli hamursal şeyler yemeye başladık. Sonuç olarak ben yine şiş mideyle gezmeye başladım. Ama artık dün, haftasonu kampının ardından sabah uyanıp içimden yükselen sigara kokusuyla yüzleşince, bu yaptığım anlamsız geldi. 2 birayı geçmeme, sigara içmeme, sabah ve akşamları hamur yememe prensiplerimi tekrar hayata geçirmeye karar verdim.

Çünkü ben bu level’ı geçmiştim.


Thursday, September 19, 2019

Yazar tıkanmam açıldığı için başlık stoğu yapmam şart




Dün Kargıcak koyuna gittik akşam üstü. Biraz dergi okuduk, yürüdük, denize girdik ve ardından güneş batmaya başladı. Biralarımızı alıp gün batımını izlemek için şezlonglara yerleştik. Şezlongda otururken aniden canım gün batımına daha da yaklaşmak istedi. Denizin içine uzanan iskeleye doğru yürüdüm, iskelenin en ucuna kadar ilerledim ve bu ilerlemenin sonunda resmen denizin ortasına kadar gelmiş oldum. Etrafta kimsecikler yoktu, sağımda solumda dağlar ve tam karşımda bir gün batımı vardı sadece. Gün batımının pembe ışığı, koca bir timsah siluetini andıran dev dağlara yansıyordu. Güneş iyice batana dek manzaradan gözümü alamadım.

“İnsanlar neden dine ihtiyaç duymuş ki, ruhsal bir deneyim istiyorlarsa sakin bir yerde yalnız başlarına gün batımını izlemeleri yeterli.” diye düşündüm.




Wednesday, September 18, 2019

Kuş Müdürü


Geçen gün düşündüm de, doğmadan önce bize yaşayacağımız hayatın şöyle temel hatlarıyla bir senaryosu verilseydi süper olurdu. Yaşam aralığımızı kabullenmemiz çok daha kolay olurdu böylelikle, sürekli kendimizi arayışta olmazdık ve boşu boşuna aslında yapamayacağımız şeyleri yapabileceğimizi sanarak vakit kaybetmezdik. Sonuçta dev bir dünya mekanizması içinde küçük bir parçayız ve bu mekanizmanın içinde doğduğumuz şartlarla bağlantılı olarak gelişen ve açıkçası bir yönüyle de zorunlu olan bi rolümüz var. Sürtünmesiz bir evrene doğmuyoruz sonuçta.

Mesela bana deselerdi ki; 

Begüm, sen ortalama bir ülkede ortalama bir gelirle yaşayacağın bir yerde doğacaksın. Ailen seni aşırı korumacı yetiştirerek benliğini yok edecek öncelikle. Ayrıca mide ve benzeri bir sürü sağlık sorunun olacak, omurga ameliyatları falan geçireceksin. Ama bu kadar fiziksel soruna rağmen çirkin de olmayacaksın, beğendiğin herkes bir şekilde senden hoşlanacak ve sonunda aşık olduğun kişiyle evleneceksin.

Arkadaşlar senin için önemli olacak. Sana uğurlu gelecekler ya da yer yer de uğursuz gelecekler; ama öğretici olacaklar. Zeki olacaksın, yüksek lisans falan yapabileceksin rahatlıkla, mesleğin de yazmak ve çevirmekle ilgili bir şeyler olacak. Biraz sanat yeteneğin olacak ama hiçbir zaman sanatıyla öne çıkan biri olmayacaksın. Yani hobi olarak resim, fotoğraf, piyano gibi şeylerle uğraşabileceksin ama mesleğin olmayacak bunlar. Benzer şekilde bisiklet, yüzme, tenis falan gibi ufak tefek sporlar da yapabileceksin ama bunları hayvan gibi yapamayacaksın.

Hayatının genel amacı doğanın güzelliklerine bakmak, arkadaşlarla eğlenmek, güzel şeyler yiyip içmek, kısacası "yaşamak" ve ayrıca sorgulamak olacak; bir yandan da kendi yaşam yolculuğunu yazarak özetleyeceksin.

17 Ekim 1985 günü akşam 9 gibi göreve başlıyorsun, 

Sevgiler, 

Kozmik Süpervizörün

Monday, September 16, 2019

Limon ağacını burdan sulayabilirim. /Barış


Yıllar sonra müzik dinleyip bira içip blog yazabiliyorum tekrardan, sanırım yazar tıkanmamı sonunda açtım. Düşündüm de, aslında yazar olmak falan hikaye, benim asıl yapmak istediğim kendime yazabilmek. Sonuçta kendimden daha iyi bir okuyucum olamaz ve bu yüzden beni her şeyden çok gelecekteki ve geçmişteki kendim için yazmak ilgilendiriyor. Yazarak kafamı toparlamak ve sonra yazdıklarıma bakıp bütün yaşam dönemlerimi bir arada görebilmek hoşuma gidiyor. Ancak yaşam ve yazı döngüsünü birlikte kurabildiğim zaman tam anlamıyla yaşamış oluyorum sanki. İnsanın parça parça yaşayıp kendi hayatının tamamına hiç bakamaması garip geliyor bana.

Balkon burası. Şu an Lonndom çalıyor, güneş batmaya hazırlanıyor, Miller’ımı yeni açtım ve tadı hala buz gibi. Biraz bilgi vermek gerekirse, hayat bu aralar çeviri yapmakla, yemek yapmakla, geceleri film-dizi izlemekle, haftasonu arkadaşlarla toplaşmakla ve her gün mutlaka antep fıstıklı nestle bitter çikolata yemekle geçiyor. Bi de çiçek’le mektuplaşıyoruz arada. Bu şekilde güzel bir yuvarlanıp gitme hali içindeyim. Ayrıca artık para kazanmaya başladığım için maddi olarak da biraz rahatlamış durumdayız. Bir şey alırken fazla pintilik yapmamıza gerek kalmıyor. Haftada bir içkimizi içip, istediğimiz zaman yemeğe falan gidebiliyoruz rahatça.

Ama bazen türklerden çok sıkılıyorum. 5-10 yıl sonra başka bir ülkede yaşamayı da mı bir denesem acaba diye düşünüyorum zaman zaman ama sonra Dalyan’ın tablo gibi manzarasına bakıyorum: nehirde dans eden balıklara, dağlara, ağaçlara, buradaki güzel arkadaşlarımıza ve bunca uğraştan sonra anca oturttuğumuz nefis düzenimize bakıyorum; artılar eksilerden daha baskın geliyor kesinlikle. En iyisinin türkleri umursamama becerimi arttırmak olduğuna karar veriyorum.





Sunday, September 15, 2019

Bu şarkı kafama düşsün isterdim


Garip bir anne baba rüyası gördüm geçenlerde.

Gitmem gereken bir yer ve önceden alınmış bir uçak biletim vardı. Babam beni sürekli panikleterek biletin tarihini doğru düzgün anlamamı engelliyordu (sen şimdi yanlış okursun biletin tarihini ya da bileti nereye koyduğunu unutmuşsundur kesin falan gibi şakalı şeyler söyleyip durarak), ben de uçağı boş verip gitmem gereken yere otobüsle gitmeye koyuldum; bu sefer de annem devreye girip savunma meknizmasal saçma kararlar vermeme neden oldu (mesela x otobüsüyle değil y otobüsüyle git dedi ve ben onu kırmamak için, aslında x otobüsünün beni daha hızlı götüreceğini bildiğim halde annemin dediği y otobüsüyle gittim). Sonuç olarak gitmem gereken yere yetişemedim ve suçun az miktarda bile kendimde olmadığını biliyordum. Resmen dünya beni yine geç kaldırmıştı.

Sabah uyandığımda bütün psikanalizimi bu şekilde tek bir rüyaya sığdırabilmiş olmaktan gurur duydum.

Monday, September 9, 2019

Pamuk dostum


Bugün kiracı kedimiz Bunny gidiyor. 1.5 aylığına geldi ama 3 ay kaldı; dolayısıyla ona iyice alıştık, birlikte çok sevimli günler geçirdik, yokluğunu kesinlikle hissedeceğiz. Aslında bizde kalsın desek, Hema hemen ”Alın sizin olsun” der ama hala evde kedi istemiyoruz. Sevmek başka, sürekli birlikte yaşamak istemek başka. Yine de hayat boyu mutlaka bir bahçe kedisi ile olma fikrim daha bi pekişti. Belki tasmayla arada gezdirmek suretiyle (eğer böyle bir şey mümkünse) 5-10 yıl sonra bir ev kedisi de düşünebilirim.

Demin Bunny’ye, bizden sonraki macerasının iyi geçmesini dilediğimi söyledim. Ayrıca “Seni çok seviyoruz, burada bi evin olduğun unutma, ne zaman istersen gelebilirsin” falan da demek istedim ama o bir kedi. Yine de demek istediğimi genel olarak anladı bence.