bugün bi felsefe öğrencisi sorumluluğuyla saint antuan kilisesinden tevrat ve incil aldım. bunu yaparken kiliseyi bi milyon iki yüz elli bin kadar dolandırdım çünkü başka bozuğum yoktu. sonra çantası kutsal kitaplarla dolu biinsan olarak mecburen din adamı gibi davranmaya başladım. yanımda ise az önce yanfülüt ve nota sehpası aldığı için elinde iki adet siyah çantaylala, suikastçi gibi dolaşmak zorunda kalan bi melis vardı.
din adına bi kaç adam öldürdük. ben melisin öldürdüğü insanların başında incilden ve tevrattan bikaç bölüm okudum. sora biriki mucize yaptım. yaya ışığını 95 ten 26 ya düşüdüm.
taksimdeki bu kutsal görevi tamamladıktan sora otobüse bindim. önümde benim yaşlarımda bi erkek oturuyordu fekat ben hayatımda bu kadar dedikoducu bi insan görmedim. yol boyunca birilerine telefon edip başka birilerini çekiştirdi. yok sezgin böyle yok özgün şöyle. adama parasını biz veririz dedik gitmiş dokuz yüz yuroluk uçak bileti almış, zaten yahudi bu adam nebeklersinkiler falan... tevratla vursaydım kafasına yeriydi.
Wednesday, October 31, 2007
Wednesday, October 24, 2007
çılgın battaniye
"Hoparlör"ün fişini leftafıma takarken kafamı bardağa soktum. bardağın yanındaki "sürahi"nin boş olduğunu farkedince "damacana"dan su doldurmak üzere mutfağa gittim. mutfaktaki "kalorifer"in üstünde bi takım kıyafetler tespit ettim. şüphesiz ki çamaşır yıkanmış bu gece. sanırım dedektifliğim üzerinde diye düşünürken bi yandan da hoparlör, sürahi, damacana, kalorifer kelimeleri çok acaipmiş. bunları cümle içinde kullanırken nedense çocuklara yeni kelimeler öğretmeye çalışan bi ilkokul öğretmeni gibi
hissettim kendimi.
hissettim kendimi.
Wednesday, July 4, 2007
balıklar ve eşekler

battı ballık yan gider cümlesini ilk kuran kişiyle tanışmak istiyorum. son zamanlarda batmış balık gibi davranmaya başladım. aslında buna hayatının iplerini bırakmış balık desek daha doğru olur. felsefi kavramlarla söylersek kendi diyalektiğini kendi oluşturmayan balık ya da piskolojik terimlerle "dış kontrol odaklı" balık da diyebiliriz.
okyanusun dibi çok enteresan biyer diye düşünmüştüm bi ara. hala öyle düşünüyorum da, bi ara bunu çok sık düşünmüştüm. böyle güzel güzel renkleri olan transparan balıklar var ve bi balıkla göz göze gelince onun gerçekten seni hiç umursamadığını anlarsın, bu sana garip bi huzur verir... peki sen hiç bi martıyla göz göze geldin mi sevgili blog okuru? ben gelmiştim vapurda, sonra da gülme krizine girmiştim çok komik bakıyolar gerçekten ama kargalar çok pis bakar.
okyanusun dibindeki rengarenk balıklardan biri de balon balığıdır. zaten komik bi görüntüye sahip olan bu balık düşmanını görünce adeta bir balon gibi şişer (daha komik olur şişince). şu an hala askerlik işkencesine maruz kalan çok sevgili abicimle izlemiştik bu
belgeseli sanırım aah ah hatta ben o balığın resmini de yapmıştım abimin bilgisayarında duruyo ama abimin bilgisayarını bozduğum için kendisine ulaşamam şu anda. neyse yine aynı belgeselde bi de kaya taklidi yapan balık vardı o da baya ilginçti. kaya kaya duruyo bildiğin sora kendisinden küçük bi balık gelince birden ağzını açıp yutuyo çok şerefsiz bi balık aslında. yıllarca odanda duran dolabın bi gün ağzını açıp seni yemesi gibi bişey.
okyanusun dibi çok enteresan biyer diye düşünmüştüm bi ara. hala öyle düşünüyorum da, bi ara bunu çok sık düşünmüştüm. böyle güzel güzel renkleri olan transparan balıklar var ve bi balıkla göz göze gelince onun gerçekten seni hiç umursamadığını anlarsın, bu sana garip bi huzur verir... peki sen hiç bi martıyla göz göze geldin mi sevgili blog okuru? ben gelmiştim vapurda, sonra da gülme krizine girmiştim çok komik bakıyolar gerçekten ama kargalar çok pis bakar.
okyanusun dibindeki rengarenk balıklardan biri de balon balığıdır. zaten komik bi görüntüye sahip olan bu balık düşmanını görünce adeta bir balon gibi şişer (daha komik olur şişince). şu an hala askerlik işkencesine maruz kalan çok sevgili abicimle izlemiştik bu
belgeseli sanırım aah ah hatta ben o balığın resmini de yapmıştım abimin bilgisayarında duruyo ama abimin bilgisayarını bozduğum için kendisine ulaşamam şu anda. neyse yine aynı belgeselde bi de kaya taklidi yapan balık vardı o da baya ilginçti. kaya kaya duruyo bildiğin sora kendisinden küçük bi balık gelince birden ağzını açıp yutuyo çok şerefsiz bi balık aslında. yıllarca odanda duran dolabın bi gün ağzını açıp seni yemesi gibi bişey. Tuesday, June 12, 2007
Salatalık
canım salatalık istemişti dün, evde yoktu. bugün okuldan dönüşte tam saraçhaneye indim, otobüsüm geldi. normalde ordan bindiğimde en az 15 dakka bekliyodum. sonra yapmaya yeltendiğim şeyler aklıma geldi, şöyle bi düşündüm: demekki yolda pil almaya kalksaymışım kaçırcakmışım, kapıdaki görevliye "artık burdan geçiş var mı edebiyata" die sorsaymışım kaçırcakmışım, sınavda yanımda oturan arakadaş sınav sonrası lafı biraz daha uzatsa kaçırcakmışım, merdivenleri yavaş insem kaçırcakmışım. ben karışıya geçerken hep yeşil değil de ara sıra kırmızı da yansaymış kaçırcakmışım...
neyse asıl başka bişey anlatmak istiyorum ben canım salatalık istemişti dün. otobüsü güzel yakaladım da sonra gittim salak gibi en öne oturdum, güneş tam bana geldi, piştim yol boyunca. zaten önce orta kısımlarda bi yerde oturmuştum. genelde nedense en önün tehlikeli olduğunu düşündüğümden oraya hiç oturmam. bi kaza durumunda en fazla hasarı onların alıcağına dair bi inancım var. hatta hafif bi kazada otobüste kimseye bişey olmaz onlara olur kafayı cama gömerler diye düşünüyodum. bugün orta kısma oturduktan sonra lan hadi bugün de ben öne oturiym dedim. iki katlı otobüsün en önü güzel oluyo çünkü önünde cam var sırf dışarıyı görebiliyosun istediğin kadar ama meğersem tüm zamanların en güneşli saatini seçmişim bunu yapmak için. sonra hesapladım otobüsteki açısal olarak en fazla güneş alan koltuk benimkiydi. şıpır şıpır terledim sonra koltuğa yapıştım. otobüsten indikten sonra da götümde bi ıslaklık vardı. önce orta kısımda bi yere oturup sonra anibihareketle öne geçtiğim için terlememe rağmen sonra tekrar başka bi yere oturamadım. otobüsteki bütün koltuklara teker teker oturmaya çalışan delirmiş biinsan imajı çizicek cesaretim yoktu. ayrıca sıcaktan çok mayıştığım için de üşenmiştim. yoksa teker teker hepsine oturucak cesaretim de olur uygun sıcaklıklarda.
neyse canım salatalık istemişti dün. onu anlatıcam kaç saattir. otobüsten indim uyum markete gittim. salatalık havuç ve bir bağlam roka aldım. eve gittim onları bi güzel yıkadım doğradım domates falan derken salata haline getirdim. havucun etrafındaki acı tabakayı bıçakla kazırken hep havuçlar yüzüme sıçradı sonra baktım aynaya nedense turuncu olmamışım halbuki bana çok sıçradı gibi gelmişti. sonra ilk defa yemek görmüş insan ilkelliğiyle yedim onları, çok haz aldım bu sebzeli saatlerden. katırkutur sesler çıktı böle yer yerimden havuçlu sular falan aktı. mausun üstüne domates düştü klavye zeytinyağı oldu. bütün bunlar olurken yaklaşık 5 kişiye hello bıgı bigi dütdüt falan yazdım kimse cevap yazmadı.
şimdi blog yazıyorum hepsinden cevap gelio teker teker ama artık çok geç, ben ders çalışmaya gitçem.
neyse asıl başka bişey anlatmak istiyorum ben canım salatalık istemişti dün. otobüsü güzel yakaladım da sonra gittim salak gibi en öne oturdum, güneş tam bana geldi, piştim yol boyunca. zaten önce orta kısımlarda bi yerde oturmuştum. genelde nedense en önün tehlikeli olduğunu düşündüğümden oraya hiç oturmam. bi kaza durumunda en fazla hasarı onların alıcağına dair bi inancım var. hatta hafif bi kazada otobüste kimseye bişey olmaz onlara olur kafayı cama gömerler diye düşünüyodum. bugün orta kısma oturduktan sonra lan hadi bugün de ben öne oturiym dedim. iki katlı otobüsün en önü güzel oluyo çünkü önünde cam var sırf dışarıyı görebiliyosun istediğin kadar ama meğersem tüm zamanların en güneşli saatini seçmişim bunu yapmak için. sonra hesapladım otobüsteki açısal olarak en fazla güneş alan koltuk benimkiydi. şıpır şıpır terledim sonra koltuğa yapıştım. otobüsten indikten sonra da götümde bi ıslaklık vardı. önce orta kısımda bi yere oturup sonra anibihareketle öne geçtiğim için terlememe rağmen sonra tekrar başka bi yere oturamadım. otobüsteki bütün koltuklara teker teker oturmaya çalışan delirmiş biinsan imajı çizicek cesaretim yoktu. ayrıca sıcaktan çok mayıştığım için de üşenmiştim. yoksa teker teker hepsine oturucak cesaretim de olur uygun sıcaklıklarda.
neyse canım salatalık istemişti dün. onu anlatıcam kaç saattir. otobüsten indim uyum markete gittim. salatalık havuç ve bir bağlam roka aldım. eve gittim onları bi güzel yıkadım doğradım domates falan derken salata haline getirdim. havucun etrafındaki acı tabakayı bıçakla kazırken hep havuçlar yüzüme sıçradı sonra baktım aynaya nedense turuncu olmamışım halbuki bana çok sıçradı gibi gelmişti. sonra ilk defa yemek görmüş insan ilkelliğiyle yedim onları, çok haz aldım bu sebzeli saatlerden. katırkutur sesler çıktı böle yer yerimden havuçlu sular falan aktı. mausun üstüne domates düştü klavye zeytinyağı oldu. bütün bunlar olurken yaklaşık 5 kişiye hello bıgı bigi dütdüt falan yazdım kimse cevap yazmadı.
şimdi blog yazıyorum hepsinden cevap gelio teker teker ama artık çok geç, ben ders çalışmaya gitçem.
Saturday, June 9, 2007
Thomas Aquinas
Hayat insanın ders çalışamaması için elinden geleni yapıyo bence diye düşünürken aquinalı thomas yavaşça kapıyı vurdu. "Geeal" dedim, biraz çekinerek içeri girdi. Ortaçağda ruh ve beden ayrımı yaptığı için özür diledi benden. Bu yaptığının ne gibi sonuçlar doğurabileceğini düşünememiş. İstersen ödevi yapmana yardım edebilirim dedi. "Ya thomas git 4 tane sınavım var senle mi uğraşçam" diyerek azarladım, rahatladım. Ağlamaya başladı. Ağlayınca üzüldüm tabi çok. "Ağlama tomas bunlar sana komas" dedim. Biraz iğrenir gibi baktı bana, hemen konuyu değiştirdim. "Ödevi sonra yaparız önce benim bi kantı öğrenmem lazım, sen çalıştırır mısın"dedim. Valla ben ortaçağda olduğum için yenileri bilmiyorum ama biraz beklersen kendisini getirebilirim buraya dedi. "Yok istemez, beni kantla falan muhattap etme şimdi neyse gel bari skolastik ödevimi yapalım"dedim, bilgisayarın başına geçtim. Thomas kendisiyle ilgili ders notunu alıp yatağa uzandı. Amma dolambaçlı anlatmışım kendim bile anlamadım, en iyisi sen kendin yap bu ödevi ben hiç kafanı karıştırmiyim dedi. Sinirlenip aldım ders notunu elinden. Biraz sohbet etmeye çalıştım."Cehennem nasıldı tomas, ruh öldükten sonra anlama edimini gerçekleştirebiliyo muymuş bari" diyip güldüm. Tomas bu soruya cevap vermedi yine ağlamaklı oldu, ben yine üzüldüm, gittim saçını falan okşadım. "Üzülme ya sen de kendi çapında bişeyler yapmışsın" dedim, "Eminim yazdığın metinleri anlıyabilenler seni çok takdir etmişlerdir." Gerçekten anlıyan var mıdır diyerek umut dolu gözlerle baktı. "Vardır tabi olmaz mı" dedim, kendim bile inanmamıştım bu söylediğime. Cennete gidebilmem için metinlerimi birinin anladığını kanıtlamam lazımmış dedi, yere düşünceli bi bakış fırlattı. "Tamam üzülme, sen çık dolaş ben hallederim" dedim. Çocuklar gibi sevindi, zıplaya zıplaya dışarı çıktı. Ben de ders notunu alıp dikkatli bi şekilde okumaya başladım.
Friday, April 6, 2007
Sunday, March 11, 2007
Kozmik Denge Ekibi
"Dünya üzerindeki en yoğun kötü enerji burda toplanmış, ne var burda görmek istiyoruz." diyerek odaya girdiler. Yaklaşık 15 kişi. Yatakta bi kız oturuyordu. Kalabalığı görünce yorgun bakışlarına biraz şaşkınlık karıştı. Önde duran kadın elindeki listeyi okumaya koyuldu.
"Güvensizlik, tedirginlik, ihanet, karamsarlık, yanlış sezgiler, sadistlik, pişmanlık, endişe, kararsızlık, saplantı, delilik, suçluluk duygusu, kısır döngü, umutsuzluk, özellikle de yoğun bir korku bulutu var çatınızın üstünde hatta koşulsuz bekleme hali içerisindesiniz"
arkasındaki görevli, "Şuraya bak mutsuzluklar huzursuzluklar havada uçuşuyor" dedi düşünceli bi şekilde.
Ardından görevli kadın kızla konuşmaya başladı
"Bayan, sizi derhal burdan çıkarmalıyız. Burda yaşamanız mümkün değil. Biz bu kötü enerjiyi evrene dağıtana kadar biraz dışarda bekleyin"
"Hayır, hayır dışarı çıkamam. Bu benim kendi kötü hayatım. bunlar benim yaptıklarımın, yaşadıklarımın sonuçları. hepsini hakettim ben, cezamı çekmeliyim"
"Bakın burdaki kötü enerji, limitin çok üstünde. Bugüne dek ölçülebilmiş olanların hepsini fazlasıyla geçiyor. Artık hep daha kötüye gidecek. Biinsanın tek başına bunları dağıtması mümkün değil. Çıkın hava alın biraz, biz düzeltelim hayatınızı"
"Çıkamam, yapamam ühühü yapamayanım ben, yapamıyorum"
"Görevliler! bayanın dışarı çıkmasına yardım edin."
Görevliler kızı apartopar kolundan yakalayıp dışarı çıkarmaya çalıştılar. Bu kadar baskıya dayanamayan kız bayılıverdi dışarı çıkınca kendine geldi ve uzun zaman sonra tekrar güneş ışığıyla karşılaştı. Burası içerisi gibi karanlık değildi. Sanki canlı birşeyler vardı. Bir yerlerden neşenin ve mutluluğun kokusu geliyordu.
Odadakiler ise, odanın kötü enerjisinden dolayı teker teker bunalıma girmeye başlayınca merkezden geçici olarak oksijen maskesi, mutluluk teması içeren birkaç tablo ve neşeli müzikler getirttiler. Öncelikle etrafa atılmış, karamsar yazılar içeren kağıtları ve defterleri odanın dışına çıkardılar. Evin önündeki meteor çukurunda bunları yakıp, içlerindeki kötü enerjinin duman halinde evrene dağılmasını sağladılar. Ardından bilgisayardan okeyi ve spider soliteri sildiler. Msn ve google historilerini bulup onları da sildiler. Bi kaç siteye erişimi engellediler falan. Fotoğrafların olduğu klasöre girince baktılar böyle olmicak bilgisayarı bozup kurtuldular. Bozulunca onu da attılar dışarı. Zaten bilgisayarı odadan çıkarınca kötü enerjinin yarısı gitti. Geri dönüp gözyaşlarıyla ıslanmış mendilleri ve karanlık geçmişle dolaysız bağlantısı olan bi kaç parça eşyayı poşetlere doldurup hepsini meteor çukurunda yaktılar. Külleri uçakla çeşitli ülkelere yolladılar. Son olarak anti-kötüenerji formüllü deterjanla eşyaları iyice silip dip köşe iyi bi temizlik yaptılar, havalandırdılar orayı. Merkezden umut, cesaret, motivasyon, istek tetikleyicisi, güzel hayaller, güven huzur falan böyle olumlu enerjiler içeren bi oda spreyi getirtip duvara astılar. Bu sprey kız kendi güzel gerçeğini oluşturana kadar odayı idare edecekti. Şöyle bi etrafa baktılar unuttuğumuz bişey kaldı mı diye. Yoktu. Tekrar ölçüm yaptılar. Durum gayet iyi. Her odada olan bikaç risk bulutu ve biriki zorluk hariç pozitif enerjilerle donanmıştı burası.
Kıza istediği zaman odasına geri dönebileceğini söylemek üzere dışarı çıktılar. Evin yakınındaki parka gittiler. Kız ve görevliler çimenlere oturmuş neşeli bi şekilde şohbet ediyordu. Ekip de yanlarına oturup sohbete katıldı. Kızla biraz konuştular. Mucizelerin var olduğundan, bundan sonra hayatın daha güzel olacağından, herşeyin bu kadar zor olmayacağından falan bahsettiler. Bu cümleler ilk defa inandırıcı gelmişti kıza. Vedalaşırken,"umarım bi daha görüşmeyiz" espirisini de yapmayı ihmal etmedi görevliler ve onun keyifle yeni dünyasına doğru ilerleyişini izlediler bi süre. Bir görev daha tamamlanmıştı. Sonraki görev yerinin neresi olduğunu öğrenmek üzere ölçüm cihazını çalıştırdılar ve taksime doğru yol aldılar.
"Güvensizlik, tedirginlik, ihanet, karamsarlık, yanlış sezgiler, sadistlik, pişmanlık, endişe, kararsızlık, saplantı, delilik, suçluluk duygusu, kısır döngü, umutsuzluk, özellikle de yoğun bir korku bulutu var çatınızın üstünde hatta koşulsuz bekleme hali içerisindesiniz"
arkasındaki görevli, "Şuraya bak mutsuzluklar huzursuzluklar havada uçuşuyor" dedi düşünceli bi şekilde.
Ardından görevli kadın kızla konuşmaya başladı
"Bayan, sizi derhal burdan çıkarmalıyız. Burda yaşamanız mümkün değil. Biz bu kötü enerjiyi evrene dağıtana kadar biraz dışarda bekleyin"
"Hayır, hayır dışarı çıkamam. Bu benim kendi kötü hayatım. bunlar benim yaptıklarımın, yaşadıklarımın sonuçları. hepsini hakettim ben, cezamı çekmeliyim"
"Bakın burdaki kötü enerji, limitin çok üstünde. Bugüne dek ölçülebilmiş olanların hepsini fazlasıyla geçiyor. Artık hep daha kötüye gidecek. Biinsanın tek başına bunları dağıtması mümkün değil. Çıkın hava alın biraz, biz düzeltelim hayatınızı"
"Çıkamam, yapamam ühühü yapamayanım ben, yapamıyorum"
"Görevliler! bayanın dışarı çıkmasına yardım edin."
Görevliler kızı apartopar kolundan yakalayıp dışarı çıkarmaya çalıştılar. Bu kadar baskıya dayanamayan kız bayılıverdi dışarı çıkınca kendine geldi ve uzun zaman sonra tekrar güneş ışığıyla karşılaştı. Burası içerisi gibi karanlık değildi. Sanki canlı birşeyler vardı. Bir yerlerden neşenin ve mutluluğun kokusu geliyordu.
Odadakiler ise, odanın kötü enerjisinden dolayı teker teker bunalıma girmeye başlayınca merkezden geçici olarak oksijen maskesi, mutluluk teması içeren birkaç tablo ve neşeli müzikler getirttiler. Öncelikle etrafa atılmış, karamsar yazılar içeren kağıtları ve defterleri odanın dışına çıkardılar. Evin önündeki meteor çukurunda bunları yakıp, içlerindeki kötü enerjinin duman halinde evrene dağılmasını sağladılar. Ardından bilgisayardan okeyi ve spider soliteri sildiler. Msn ve google historilerini bulup onları da sildiler. Bi kaç siteye erişimi engellediler falan. Fotoğrafların olduğu klasöre girince baktılar böyle olmicak bilgisayarı bozup kurtuldular. Bozulunca onu da attılar dışarı. Zaten bilgisayarı odadan çıkarınca kötü enerjinin yarısı gitti. Geri dönüp gözyaşlarıyla ıslanmış mendilleri ve karanlık geçmişle dolaysız bağlantısı olan bi kaç parça eşyayı poşetlere doldurup hepsini meteor çukurunda yaktılar. Külleri uçakla çeşitli ülkelere yolladılar. Son olarak anti-kötüenerji formüllü deterjanla eşyaları iyice silip dip köşe iyi bi temizlik yaptılar, havalandırdılar orayı. Merkezden umut, cesaret, motivasyon, istek tetikleyicisi, güzel hayaller, güven huzur falan böyle olumlu enerjiler içeren bi oda spreyi getirtip duvara astılar. Bu sprey kız kendi güzel gerçeğini oluşturana kadar odayı idare edecekti. Şöyle bi etrafa baktılar unuttuğumuz bişey kaldı mı diye. Yoktu. Tekrar ölçüm yaptılar. Durum gayet iyi. Her odada olan bikaç risk bulutu ve biriki zorluk hariç pozitif enerjilerle donanmıştı burası.
Kıza istediği zaman odasına geri dönebileceğini söylemek üzere dışarı çıktılar. Evin yakınındaki parka gittiler. Kız ve görevliler çimenlere oturmuş neşeli bi şekilde şohbet ediyordu. Ekip de yanlarına oturup sohbete katıldı. Kızla biraz konuştular. Mucizelerin var olduğundan, bundan sonra hayatın daha güzel olacağından, herşeyin bu kadar zor olmayacağından falan bahsettiler. Bu cümleler ilk defa inandırıcı gelmişti kıza. Vedalaşırken,"umarım bi daha görüşmeyiz" espirisini de yapmayı ihmal etmedi görevliler ve onun keyifle yeni dünyasına doğru ilerleyişini izlediler bi süre. Bir görev daha tamamlanmıştı. Sonraki görev yerinin neresi olduğunu öğrenmek üzere ölçüm cihazını çalıştırdılar ve taksime doğru yol aldılar.
Saturday, February 24, 2007
25
Uzun zaman önce sorduğum sorunun cevabıyla karşılaştım geçen gün. "Teomanın felsefe öncesi düşünüş dersnotu gibi olsun istemedim bu sefer?" isimli yazımda geçen, "içimdeki yolculuk die bi sanat yapıtı vardır kesin?" sorusunun cevabından bahsediyorum. mephisto da gezinirken gördüm o kitabı. birinin ürettiği şeye bu ismi koyucağını biliyordum, evet biliyordum!
22 - 26 -> 29
25 - 27 -> 27
24 - 28 -> 29
21 - 22 -> 26
22 - 26 -> 29
25 - 27 -> 27
24 - 28 -> 29
21 - 22 -> 26
21 = 0 -> 4
25 = 0 -> 0
Gece rüyamda bunlar vardı. bu denklemdeki şifre sayıyı bulmalıymışım. 25 diyerek uyandım.
Sayıların sırrı şu: baştaki 2 sayı arasındaki fark, -lerde 25 e ekleniyor, =de 25 ten çıkarılıyo.
Şimdi bunu yazınca aklıma geldi finallerden sonra da şöyle bi rüya görmüştüm:
göya Oşali die bi islam filozofu varmış. ayhan hoca derste onun doktrinini anlatıodu.
-Oşali nin felsefesindeki en önemli kavram "deymezlik"tir. Bütün sistem bu "deymezlik" ilkesinin uzantısıdır. Hiçbir şey yapmaya deymeyeceği için bişey yapmaya gerek yoktur. Oşali'yi ukalalıkla suçlayan filozoflar olmuştur ama o "siz de haksızsınız" diyerek suçlamayı yapan filozoflara ağzının payını vermiştir. Bu nedenle oşalinin felsefe tarihinde yeri çok büyüktür, muntazam bi öğretisi vardır.
bunun üzerine ben gaza gelip -diğerlerinin haksız olması oşaliyi haklı mı yapıomuş? bu çok saçma bi açıklama. oşali felsefe tarihinde hiç de o kadar değerli falan diğilmiş bence dedim. sora tarih felsefesi dersinde islam filozofu anlatılmasına kıllanarak bu araştırmayı kimin yaptığını sordum.
ayhan hoca,"mahmut kaya çok güzel toparlamış ben ekleme yapmaya gerek duymadım" diyince
-"ohooo bu gidişle biraz zor profosör olursunuz siz. diye koydum lafı.
Gece rüyamda bunlar vardı. bu denklemdeki şifre sayıyı bulmalıymışım. 25 diyerek uyandım.
Sayıların sırrı şu: baştaki 2 sayı arasındaki fark, -lerde 25 e ekleniyor, =de 25 ten çıkarılıyo.
Şimdi bunu yazınca aklıma geldi finallerden sonra da şöyle bi rüya görmüştüm:
göya Oşali die bi islam filozofu varmış. ayhan hoca derste onun doktrinini anlatıodu.
-Oşali nin felsefesindeki en önemli kavram "deymezlik"tir. Bütün sistem bu "deymezlik" ilkesinin uzantısıdır. Hiçbir şey yapmaya deymeyeceği için bişey yapmaya gerek yoktur. Oşali'yi ukalalıkla suçlayan filozoflar olmuştur ama o "siz de haksızsınız" diyerek suçlamayı yapan filozoflara ağzının payını vermiştir. Bu nedenle oşalinin felsefe tarihinde yeri çok büyüktür, muntazam bi öğretisi vardır.
bunun üzerine ben gaza gelip -diğerlerinin haksız olması oşaliyi haklı mı yapıomuş? bu çok saçma bi açıklama. oşali felsefe tarihinde hiç de o kadar değerli falan diğilmiş bence dedim. sora tarih felsefesi dersinde islam filozofu anlatılmasına kıllanarak bu araştırmayı kimin yaptığını sordum.
ayhan hoca,"mahmut kaya çok güzel toparlamış ben ekleme yapmaya gerek duymadım" diyince
-"ohooo bu gidişle biraz zor profosör olursunuz siz. diye koydum lafı.
sinirlenmişim.
Thursday, February 15, 2007
Bitmeyen cümle
Acaba bütün edebiyat aleminin ihtiyacı olan, kabuslarına giren o bitmeyen cümleyi kurmayı bu sefer azimli davranıp başarabilir miyim diye derin derin düşünürken, winampimde çalan saykodelik şarkı karnımın ağrısıyla bir senkronizasyon yakalama eğilimi göstermeseydi o zaman ben bu sarı duvarları vıcır vıcır parlıyan sıcak fakat bir o kadar da soğuk olan odamda yalnız başıma oturmuş, bir resim bir yazı gibi sanatsal akışa girmeksizin, salt kendi özgür irademle internet sayfalarında bir kuş misali süzülebileceğim gibi aynı zamanda acaba bu yazıyı hala okumaya devam eden var mıdır fikrine kapılarak...
Friday, January 12, 2007
Başyapıt
hayat çok garip. başlangıçta annesi babası var herkesin, herkeste var bunlardan bazen yanlarında olmasa da, ekstra olarak bi de kardeşler oluo genelde. abi abla küçük kardeşler gibi çeşitleri oluo. tabi hepsinin olmasının iyi yönleri ve kötü yönleri oluyo. herşey renkli mesela. heryerde bişey var ve hepsinin renkleri değişik, boşlukta bile hava var o olmasa bile onun da rengi var uzay falan. yıldızlar var parlıyolar yukarsı da boş diil aşşası da, diyorum ya heryerde bişey var. hepsiyle oynuyabilirsin hepsini düşünebilirsin. hasta oluyosun renkli bi hap yutuosun iyleşiosun. kayısı suyu içiyorum rengi turuncu. onun yanında kırmızı şeyler var biri oje biri mum. bunlar oyuncaklarımız, bizler bebekleriz. sarı bebek var kaverengi bebekler var kızıl bebekler var. üstümüze bişeyler giyiyoruz oyun gibi işte. paralar var böyle onu verince sana bişey veriyolar ne istiosan çok çeşit var. herşeyi istiyebilirsin heryere gidebilirsin ama sistemler var bi yere gitmek için önce şöyle şöyle yapıp sora onu buna verip ondan bişeyler alıp başka bebeklere vermen gerekebiliyo. acıkınca yemek yenir oyunu var. bilgisayar bile var düşünsene tuşlara basıyosun çok zevkli. şimdi herşeyi yapabilirim ne yapsam ki. yemek mi yapsam yemek yapsam ne yapsam. dışardan mı alsam yemek ilaçlarım var onları iççem mesela o yüzden şarap bira falan gibi oyuncaklarla oynuyamıorum. çok garip kurallar var oyunlarımızın. oyun oynuyamicak kadar büyüyenler ölüyo. ama yeni bebekler doğurabiliyoruz. oynayıp oynayıp gidiyoruz. eğlenceli bişey aslında.
gökyüzünden bişeyler yayo bazen. beyaz olabiliyo su gibi olabiliyo bunlar. beyaz olunca kardanadam yapmak gerekiyo, su yağınca şemsiyelerimiz var onları açıyoruz hemen. nerde hangi nesneyle oynicaanı bilmek lazım. diğer bebeklerle konuşuyoruz. herşeyin şekli var bi de kimisi yuvarlak küp kare dikdörtgen falan olabiliyo. yamuk oluyo bazen şirin oluyo. simetrik olan var asimetrik olan var. büyüğü küçüğü olabiliyo herşeyin. çok büyük çok küçük olan şeyler komik bile olabiliyo. komik var bi de düşünsene. gülüyosun ihihih diye ses çıkarıyosun. kelime falan da var güzel şeyler bunlar onlarla kombinasyonlar yapıp bişeyler söylüyosun. koluma bişeyler takıyorum tırnaklarıma renkli bişeyler sürüyorum. bazı bebeklere küsüosun konuşmuosun onlarla. bakkallar var ben çok severim onlara bakıp kalırım.
gökyüzünden bişeyler yayo bazen. beyaz olabiliyo su gibi olabiliyo bunlar. beyaz olunca kardanadam yapmak gerekiyo, su yağınca şemsiyelerimiz var onları açıyoruz hemen. nerde hangi nesneyle oynicaanı bilmek lazım. diğer bebeklerle konuşuyoruz. herşeyin şekli var bi de kimisi yuvarlak küp kare dikdörtgen falan olabiliyo. yamuk oluyo bazen şirin oluyo. simetrik olan var asimetrik olan var. büyüğü küçüğü olabiliyo herşeyin. çok büyük çok küçük olan şeyler komik bile olabiliyo. komik var bi de düşünsene. gülüyosun ihihih diye ses çıkarıyosun. kelime falan da var güzel şeyler bunlar onlarla kombinasyonlar yapıp bişeyler söylüyosun. koluma bişeyler takıyorum tırnaklarıma renkli bişeyler sürüyorum. bazı bebeklere küsüosun konuşmuosun onlarla. bakkallar var ben çok severim onlara bakıp kalırım.
Subscribe to:
Posts (Atom)