Wednesday, November 26, 2008

kendimi oliver twist gibi hissettiğim nadir anlardan biriydi

3 senedir bu evde yaşıyorum ama mutfak duvarına asılı telefonu ilk defa farkediyorum. telefon nasıl olmuş da kendini bunca yıldır benden saklamayı başarmış? bu sanki kış gelip de montunu giyince, montun cebinde geçen kıştan kalma parayı bulmak gibi bişey. aslında öyle bişey değil,

Tuesday, November 11, 2008

sonuçta üstünde satılık yazan bişeyin içindeyim


Saat gecenin 3'ü.. Bütün sevdiklerim birer birer offline oldu. Bense düşük bi çene ve yarım şişe birayla kalakaldım. Üstelik çok önemli bi sorunumvar: 12 dakkalık bi şarkının toplam 1 dk'sı güzelse bu şarkıya güzel denebilir mi? Şu an hayatımdaki en büyük sorun bu. Yani diğer 11 dk'sı kötü değil ama güzel kısmı ilk 3 dakka içinde bittiği için diğer 9 dakkayı dinlemeyip yine başa dönüyorum. Bu şarkıda ciddi bi strateji hatası var demekki. Eğer şarkının güzel kısmını sona koysalardı mecburen o ilk 9 dk'yı da dinlicektim sonuna gelebilmek için ve çok defa dinleyecek olduğumdan, belki o kısımları da sevmeye başlicaktım. İşte o zaman gönül rahatlığıyla bunun güzel bi şarkı olduğunu düşünebilirdim. Şimdiyse ilk 3 dk içinde olup biten güzel kısmı dinliyorum ve hoop başa... Böylelikle last.fm şarkıyı saatte 20 kere dinlemişim gibi gösteriyor ve bu durum sanki şarkıya bayılmışım gibi bi hava yaratıyor. Sırf 60 saniyesini beğendiğim için şarkıya bayılmış gibi gözükmek kafamı çok karıştırdı. Yakışıklı çocuklar görüp şarkılarını hemen indirirsem olucağı budur işte.

Wednesday, October 29, 2008

benim blogumu niye kapatıyosunuz ulan

Yatmadan önce gece 1 gibi google'da gezinirken bi de ne göriym dolorian yeni bi albüm çıkarmış! Dün mü ne çıkmış albüm. Hemen download ettim. 1-2 şarkı dinledim süper ötesi harika mükemmel şarkılar. Üstelik albümde 16 şarkı var. Ama baktım saat 2 olmuş, "en iyisi şimdi yatiym yarın evdeyim nasıl olsa bol bol dinlerim" dedim. Yattım işte ama uyuyamadım bitürlü, heycan yaptım resmen. 4 gibi kalktım hemen şarkıları dinlemek için ama "bu saatte sesi açmamak lazım" diye düşünerek albümü mp3 player'ıma atıp yatarak dinlemeye karar verdim. Sonra uyandım, meyersem hepsi bi rüyaymış. Acaba bubiişaretolabilir mi diyerek hemen nete girip dolorian'ın sitesine baktım. Değil yeni albüm çıkarmak web sitelerini bile 1 buçuk yıldır yenilememişler.

Wednesday, October 15, 2008

post-modern insanın mutsuzluk fobisi

Büyük bir odadaki çok sayıda insandan biriyim. Hatta net sayı verebilirim. Veriyorum.. Veremiyorum ama yaklaşık 40 kişi. Bize siyasetin oluşmasını sağlayan psikolojik nedenleri anlatan bi kadın var. Görünüşe göre bu nedenler burdaki 40 kişiyi ilgilendirmiyor. Camdan caddeyi izleyenler, sınıftan çıkmaya çalışanlar, net sayı vermek için sınıfı sayanlar(!)..

Aslında onu dinleyebilirdim, kafamı çalıştırmaya çalışabilirdim, not tutabilirdim ama yapmıyorum. Bu amaçlarımı hep bi sonraki derse erteliyorum. Hedonizm deyince yine bi bakış atıyorum hocaya çünkü aklıma hedonist olduğunu iddia eden bi arkadaş geliyor. Hala hedonist mi acaba diye düşünüyorum.

Hoca güvenlik diyince yine bi dinler gibi oluyorum.. Görüldüğü gibi dersle hiç ilgisi olmayan sığ ve bön biinsanım. Ama hoca, söyledikleri ilginç de olsa öyle sıkıcı ve aynı tempoda anlatıyor ki insanın dinlerken algılama organları tozlanıyor. Dışardan gelen tadilat sesi bile inişli çıkışlı olması bakımından daha ilgi çekici. Evet bi kişi daha dayanamayarak sınıfı terk etti.
Herkes Teoman Duralı olamaz.

Tuesday, October 14, 2008

Amazonian Poison Frog

Doğumgünü hediyesi olarak gelen National Geographic oyuncağı kurbağa dünya görüşümü temelden sarstı. Onun o mavi puantiyeli bacakları, sarı-siyah çizgili gövdesi... gerçek olamayacak kadar komik bi tasarımdı. tanrı bizimle dalga mı geçmişti? tibe bak yaa. amma ciddiye almışım dünyayı. Etrafta pijamasıyla gezen hayvanlarla birlikte yaşıyomuşum meğersem.vay anasını
adeta yeniden doğdum..

Monday, September 29, 2008

selçuğun hikayesi

Bugün size anlatacağım hikaye Selçuk'un hikayesidir dostlar. Beni iyi dinleyin çünkü hepinizin ders çıkarabileceği cesaretin, tutkunun, kahramanlığın öyküsüdür bu ve eminim ki bu dolambaçlı hayat yolunda size liderlik edecektir.

Geçtiğimiz cumartesi günü yani Eray'ın Kore'den gelişiyle Kolombiya'ya gidişi arasındaki tek gün; aynı zamanda Melis'in Aksaray'dan gelişinin ertesi günü olan gün ve bütün bunların yanında müslümanların kadir gecesi olarak adlandırdıkları gece Selçuklar'da toplanmaya karar verdik. O gün orda toplanmamızın sebebi Eray'ın ve Melis'in gelişini kutlamaktı. Uzun zamandır görüşmediğimiz için birbirimizi özlemiştik, bu yüzden buluşmanın ilk dakikalarında teletabiler gibi sarılıp durduk, daha sonra biraz da kadir gecesine itafen bu günü sarılma bayramı ilan ettik.
Gecenin ilerleyen dakikalarında geleneksel yemeğimiz olan mantar soslu makarnayı yedikten sonra selçuk, beni melisi ve eray'ı üçlü koltuğa oturttu. Kendisiyse tam karışımızdaki tekli koltuğa yayılıp bizi "çapraz sorgu"ya çekti. Çapraz sorgunun gerçekte ne anlama geldiğini bilmememize rağmen Selçuk'un bize yaptığı şeyin çapraz sorgu olduğuna karar verdik. Çapraz sorgunun ardından Kore'den gelen tequila sunrise'ın bizi dolapta beklediğini hatırlayıp önceden hazırladığımız portakal dilimleri, tarçın ve birayla, tequila sunrise'ı kendimize servis ettik.

Bu kısma kulak kabartın dostlar çünkü şu andan itibaren okuyacaklarınız alkolün su gibi aktığı, seviyenin düşüp iğrençliklerin yüzeye çıktığı bir gecenin kimseye faydası olmayacağını destekleyecektir. Selçuk'un sorduğu her soruya geyirerek cevap vermemden bir şeylerin saçma olduğunu anlamalıydık aslında ama bunu anlayamadığımız gibi Eray'ın sürekli bana nah yapmasını da görmezden geldik.

Bence çocuklarınıza verebileceğiniz en iyi ders onlara doğru arkadaşlar seçmesini öğretmektir, belki de bu yüzden size bu hikayeyi anlatıyorum, yani ilerde çocuklarınıza aktarasınız diye. Neyse bu korkunç iletişim biçimi Melis'in 1 deste kağıdı tam 26 dan kesebileceğini söylemesi üzerine neyseki kısa bi mola verdi. Bunun üzerine herkes sırayla 52 kağıdı tam 26 dan kesmeye çalıştı ve herkes bi kaç denemeden sonra bunu başarınca kakatu dinine girmenin şartının bu olması gerektiğine karar verdik.

Seviyesiz sohbetlerle devam eden gecede tabiiki alkol de su gibi akmayı sürdürmekteydi. Bünyesi bu kadar alkole vebu kadar saçmalığa daha fazla dayanamayan Melis sızdı. Eray, ben ve Selçuk'sa tequila şişesinin dibini görmeye adeta and içmiştik ve shut'larımıza son hız devam ettik. Bu noktada "senin miden nooldu" diye sorabilirsiniz tabii sevgili okurlar ama beni alkolden soğutan yegane gecenin ardından mideme tipik akşamdan kalma bulantısı haricinde bişey olmadığını baştan söylemeliyim ve belki de bundan sonra 2 biradan fazlasını içmeme kati kararımdan ötürü mideme kocaman bir iyilik bile yapmış sayılabilirim. Neyse konu bu değil. Tequila'nın bitmesine birer shut kalmıştı ve artık hiçbir şeyin net olmadığı anlardı. Eray son shut'ını içtikten sonra eğilmeye bile gerek duymayarak direk fışkırtır tarzda bi kusma gerçekleştirdi. Tabi ondan fışkıran kusmukların bi kısmının tam karşısında oturduğum için benim üstüme geldiğini söyelemeye gerek var mı bilmiyorum. Alkolün etkisiyle olsa gerek bu durum beni pek iğrendirmedi. Ardından uyumaya karar verdik ve tabiiki bütün dünya son hızla döndüğünden hiç birimiz uyuyamadık. Uyuyamayınca ben de kusmaya karar verdim ve önümdeki halıya boşaltıverdim midemdekileri. Bunu yaptıktan sonra düşündüğüm tek şey yüzleştiğim makarnaların akşam yediğimkilere pek benzemiyor oluşunun sebepleriydi. Ben görevimi başarıyla tamamlarken Selçuk da korkarım balkondaki çamaşırları topluyordu gecenin o saatinde. Sonra uyuduk.

Sakın saatlerdir sizi Selçuk'un hikayesini anlatıcam diyerek kandırdığımı düşünmeyin çünkü Selçuk'un hikayesi şimdi başlıyor yani Selçuk'un sabah uyanıp gece balkondan aşağı kusmuş olduğunu farketmesiyle.. Selçuk balkondan aşağı kusarak sadece bahçeyi portakallı makarnayla bulamakla kalmamış aynı zamanda alt komşunun balkonuna da aynı karışımdan bi miktar sıçratmıştı ve sanki bunun sorumlusu bizmişiz gibi "neden balkondan aşşağı kusmama izin verdiğiniz" diyerek bize kızdı. Ardından su dolu kovasını alıp sinsice bahçeye gizli göreve gitti, yerdeki makarnalara su dökerek temizlemeye çalıştı; suyla gitmeyip yere yapışmış makarnaları ise ayağıyla tepikledi. Eve dönünce alt komşunun balkonundaki portakallı makarna karışımı için çareler düşündü. Selçuk kara kara düşünürken ben de ona komşunun balkonuna da su dökmesi yönünde bi öneride bulundum ve evime döndüm.

Ertesi gün Selçuk'a alt kattaki makarnalar konusunda ne yaptığını sorunca, alt katın balkonunun ışıklarının kapalı olduğundan emin olunca, su dökmeye çalıştığını ama karşı apartmandakiler görücek diye stres olduğunu söyledi. Suyu dökmüş ama balkonu tutturammış bi türlü. Bunun üzerine daha fazla uğraşmaktan vazgeçmiş. Bi kaç saat sonra makarnaların güneşin etkisiyle kuruyup uçmaya başladığını görünce rahatlamış.

Sunday, August 24, 2008

Kakatunun çocukları

Size eski fakat anlamlı şeyler kutumda sakladıklarımı bikaç yazı önce sıralamıştım. Şimdi o kutudaki şeylerden biri olan "kurbağa bacağı"nın minik hikayesini anlatıcam.

Kakaperimle yaptığımız diyalogların başlattığı bir yolculuktu bu. Kimsenin önemsemediği, bazen birbirinden gizlediği; hatta yapmaktan utandığı birşeydi kaka. Sonra doktorlar aracılığıyla çok önemli olduğunu anladım. Peki neden bu denli dışlanmıştı sosyal hayattan? Çiş bi derece kabul ettirmişti kendisini ama kaka korkak, asosyal kaderini yaşamaya devam etmişti. Neyse...

Bir cumartesi gecesi tam kadro Selçuklar'da toplanmış makarna yaparken evreni yöneten gizemli gücün Kakatu olduğunu farkettik. Artık Kakatu bizim Tanrı'mızdı. Ardından king oynadık ve belli aralıklarla king oynamak bizim ayinimiz oldu. Bu ayinin kutsal içeceği biraydı; tekila ise Kakatuya şükranlarımızı sunma gününde şat yapmamız gereken bişeydi.

Henüz 4 kişilik bi din olmasına rağmen içeriği git gide zenginleşti. Ameliyat olacağımı öğrendiğimizde kakatuya bi adak adamamız gerektiğine karar verdik. Eğer herşey yolunda giderse bi karınca kakatuya kurban edilecekti. Sonra karıncaya kıyamayarak bi çiçek kurban etmeyeyi düşündük. Sonra ona da kıyamadık, kağıttan kurbağa yapıp onu yakmakta karar kıldık.

Ameliyattan bi kaç hafta sonra yavaş yavaş iyleşmeye başladığımda Eray'ı arıyarak "vakit geldi" dedim. Bunun üzerine Selçuk, Melis ve Eray beni ziyarete geldiler. Önce kingimizi oynadık, yüzbinlerce ilaç içtiğimden bira yerine vişne suyu tercih ettik çünkü kakatu kurallarına göre ilaç içerken alkol almak çok günahtı. Oyunu her zamanki gibi ben kazanınca herkes bana gıcık oldu ama sakat biinsana vuramazsınız dosdum ha falan diyerek kendimi kurtardım. Sonrasında Melis kağıttan kurbağamızı yaptı. Bu bizim ilk kurbanımız olucaktı, çok heycanlıydık. Kurbağayı benim yakmam gerektiğini söylediler çünkü benim için adanmıştı ama ben bi yolunu bulup görevi Eray'a yıktım kakatu affetsin. Neyse mutfağın lavabosuna gidip yakmaya başladık kurbağayı. O yanarken Selçuk'un önerdiği geleneksel adak izleme duruşunda durduk. Eray bu duruşun çok gey bi duruş olduğunu iddia etti ama kurallar böyleydi, mecburen durduk. Kurbağamız yandı, yandı. Geriye sadece bacağı kaldı. O bacağı saklıyorum. Günün birinde kurbağa bacağı içeren bi büyü yapmam gerektiğinde lazım olabilir.

Thursday, July 17, 2008

Eski fakat anlamlı şeyler kutusu

*bi kaç şarap şişesi mantarı
*konser biletleri
*rockistanbul radarlive rockncoke ve zeytinli festivali bileklikleri
*ilkokul arkadaşımın ilkokuldayken yazdığı bi mektup
*melisin yazdığı mektuplar, vasiyeti ve hint çayında bana bıraktığı notlar
*abimin askerdeyken yolladığı mektuplar
*babamın muhtar adayıyken herkese dağıttı kağıt
*anathema konseri sonrası edindiğim hangi anathema üyesine ait olduğu bilinmeyen bardak
*20 cent (almanyadan)
*bira almak için kullanılan marka
*tekila şişesi kapağı
*vampir dişi
*çakmak
*taş
*küçük kilit
*kurbağa bacağı
*iki fotoğraf iki resim
*eskiden içinde çiçek olan kadife bir kılıf
*toka
*yüzük
*shut bardağı
*aloe vera (ilginç di mi?)
*3 boyutlu puzzle küp
*uzaylı resmi
*aferin prospektüsü
*sigara kılıfı ve zıvana (amsterdamdan bunlar)
*kinder sürpriz yumurta oyuncakları


İşte benim kutumdan çıkanlar bunlar. Aslında hepsinin hoş küçük hikayeleri var ama bunlar özel olduğu için 70 milyonun önünde anlatıcak değilim.


Benim için anlamlı olduğu için bu acaip şeyleri saklıyorum. Acaba herkes yapıyo mu bunu diye düşünerek 5'i kız 5'i erkek 10 kişi üzerinde küçük bi araştırma yaptım. 9'unun bu tarz eski şeyleri sakladığı ortaya çıktı. Bi tanesinin eski sevgili kavanozu var, içinde bir tutam örülmüş saç saklıyo pis manyak. Malboro light kutusun üst kapağı da aynı arkadaşın sakladıkları arasında. Araştırmama katılan bir diğer kişi topitop saklamaya çalışmış fakat bozulduğu için atmak zorunda kalmış, başka bi arkadaşın sakladıkları içinde ise bi ben yokum.
Bu araştırmadan çıkan en ilginç sonuç ise kimsenin sakladıkları şeyleri atmayı düşünmemesi oldu. 9 kişinin 9'u da bu ıvır zıvırları sonsuza dek saklamayı düşünüyor.

Tuesday, July 1, 2008

bugün senin günün onu da mahvettin

24.07.2007


Bugün ilginç bişey farkettim. Şimdiye dek bilinçdışı korkularımın bilincime etki ettiğine milyonlarca kere şahit olmuştum, bu kez bilinçdışı bi mutluluğu bilincime girmeye çalışırken yakaladım. Garip bi dedektifimdir. O mutluluğun bilincime etki etmesine izin vermedim tabi ki çünkü durumu analiz etmekle meşguldüm.

Neden yazdığım yazıyı tekrar okuduğumda "dedektifimdir" kısmının üzerindeyken dün gece gördüğüm rüyadan bir kare ve his içimde belirdi? Ben o karanlık odada neyi bırakıp gitmiştim. Yoksa asansöre doğru mu? Sanki bakkal ya da benzeri bir yemek alma yerine doğruydu yolculuk. Rüyayı hatırlamak için öncelikle dün gece nerde uyuduğumu hatırlamalıyım sanırım.

Bütün bunlar olurken yazlığın balkonunda bir böceğin çıkardığı ritmik sesin, uzun zamandır salondaki saatten geldiğini zannettiğimi; saniyelerin ne kadar hızlı geçtiğini farkedip korkuya kapıldığımda anladım. Aslında saniyelerin her zamankinden daha hızlı geçtiği falan yoktu. Böceğin tıkları, saniyeninkine göre daha hızlıydı o kadar. "saniyeninkine" yazarken defterin önüne düşen iğrenç böceğin beni anibihareketle sandalyeden kaldırmasını, herşeyin altında anlam arayan biri olsaydım, böcek düşmeden önceki esnada yazmayı planladığım cümleyi demek ki yazmamam gerekiyormuş şeklinde yorumlayabilirdim ve sanırım yorumladım. Bu yüzden saniye konusunun çok uzadığına dair bi cümle okumayacaksınız yukarda.

Neyse rüyaya dönelim. Neden tam olarak hangi rolde hangi amaca sahip olduğumu bilmediğim o kareyi hatırladıkça geriliyorum? Rüyadaki "o karanlık odaya geri dönecek miyim?"sorusu neden bu kadar üzmüştü beni? Şüphesiz ki o oda kötü birşeyleri temsil ediyor. e ama ben gördüğüm rüyaları hatırlamassam nasıl kendi kendimin Freud'u olucam? O iğrenç böcek yine geldi. Nedense hep yazdığım şeyleri dışardan bakıp değerlendirmeye çalıştığımda geliyor ve.......?U)&(%/

öfffffff onu öldürmek zorunda kaldım, feci moralim bozuldu. Ölmüş böcek cesetlerine karşı derin bi korku duyuyorum. Dış kabuğunun çatırdayışını terliğime ve altındaki peçeteye rağmen hissettikten sonra ona bir daha nasıl yaklaşabilirim? ama onu ortadan kaldırmassam hep orda kalır??

Bari asıl söylemek istediklerimi söyleyip gideyim burdan. Benim asıl söylemek istediğim mutlu olduğumdu ama bunu yaparken katil oldum ve son olarak rüyamdaki odaya sanırım geri dönmeyecektim.

B
u, geçen yaz yazlığın balkonunda yazdığım bi yazıydı. Eski defterlerimdeki gereksiz yazıları çöpe atarken buldum ve hikayenin devamını hatırladım. Sabah annem balkonu temizlerken böceği bulmuş, ben de uyanır uyanmaz böceği sormuştum. Annem, öldüğünü söylemişti. Evet, öldüğünü zaten biliyordum ama dış kabuğu hakkında bikaç detayı merak etmiştim. Ayrıca öyle iğrenç bişeye nasıl yaklaşabildiğiyle ilgili de biraz bilgi alsam fena olmazdı ama annem ısrarla ölmüştü boşver diyip durdu ben de pes ettim.


Friday, May 16, 2008

Başkalarının hayatlarını takip etmeyi bırak

12'de yatmaya başladığımdan beri sabahın 7 buçuğunda ani bi hareketle uyanıyorum. Bu sabah uyanıp saatin yine 7 civarlarında gezindiğini görünce tekrar yatağıma dönüp havanın o tatlı karanlığında sıcak sıcak yatmaya karar verdim ve kısa bi süre sonra tekrar uykuya daldım. Uyandığımda saat 9 buçuktu. Bu sefer bi öncekine göre daha uykulu, biraz daha yorgundum ama tekrar uyursam iyice saçma bi şekilde uyanmaktan korktuğum için kendimi yataktan kaldırdım.

Gazete okuyup, besleyici bi kahvaltı ettim. Midem iyi görünüyordu ama en ufak bi hatada affetmem mesajını da alıyordum ben kendisinden. Kahvaltının ardından internette keyifsiz bi gezinti yaptım ve hafiften sıkılmaya başladım. 2 haftadır hastalığım nedeniyle kursa gitmediğimden piyano çalışma gerekliliğim beni köşeye sıkıştırdı, salona doğru yol aldım. Piyano çalışmayı seviyorum ama kursa gitmeme sadece 1 gün kaldıysa ve ben bütün hafta çalışmaya vakit bulamamışsam bunu biraz görev gibi yapıyorum, işte bu durum beni biraz geriyor. Yeterince çalıştığıma kanaat getirince tekrar keyifsiz internet gezintileri yaptım. Saçma sapan facebook requestleri falan işte.. Neden bunlarla değerli zamanımı harcayıp hala facebook'u silmediğimi birkez daha anlayamadım. Gerçi sıkıldığım şu dakikalarda "değerli vaktim" lafı çok ironik durdu ama benim de zamanımın değerli olduğu oluyor zaman zaman.  Bu durgun cuma sabahı biraz algı değişimi iyi olabilirdi. Alkol alamadığıma göre sarhoş olmak için başka bi yöntem bulmam gerektiğini farkettim. Belki oksijen kafası?

Perdeleri çekmek, dışarda güneşin pırıl pırıl parladığını gerçeğini unutturamazdı bana. Bu coşkulu hava sinirimi bozuyordu doğrusu. Elimde olsa güneşe biriki tekme atıp evime dönerdim. Benden daha neşeli şeylere tahammülümün iyi olmadığı bi gün. Hayır ben de neşesiz biri sayılmam ama böyle sıradan bi sabahta böylesine coşkulu olmasına ne gerek var bu doğanın? Bilmiyorum belki de yemek yemeliyim.

Sonunda en iyisinin yazı yazmak olduğuna karar verdim, böylelikle hala saçma sapan bunalımlara giren insanlara şöyle diyebilirdim."Hayatın anlamını bulman için önce bi hayatın olması gerek."
Ama bu can sıkıntısından insanlara sataşmak olurdu. Oksijen kafasında karar kıldım, giyinip dışarı çıkıcam.

Chuck Palahniuk'un Ninni kitabından:

.....İstiridye'yi dinledikten sonra bir bardak süt, çikolatalı kurabiyelerle içilen güzel bir içecek olmaktan çıkıyor. Sürekli hamile kalmaya zorlanmış, hormon yüklemesi yapılmış bir inek oluyor. Sefalet içinde birkaç ay yaşadıktan sonra dana eti kutularına sıkıştırılan çaresiz buzağılar oluyor. Domuz pirzolası, bir ayağı kapandayken kesildiği için kan revan içinde kalan ve asıldığı yerde kaburga et ve yağları ayrılırken çığlıklar atarak can veren bir domuz demek. Katı bir yumurta bile, on santim genişliğindeki bir kafeste yaşamaktan ayakları sakatlanmış, iki yanında kapana kısılmış diğer tavuklara saldırmaması için gagası kesilmiş bir tavuk demek. Kafes öyle dar ki kanatlarını açamıyor. Kafes öyle delirtici ki! Kafese sürtünmekten tüyleri yolunmuş, gagası kesilmiş vaziyette durmadan yumurtlayan bir tavuk; ta ki kemiklerinde bir gram kalsiyum kalmayıp mezbahayı boylayana dek. Bahsettiğimiz tavuk, şehriyeli tavuk çorbasındaki tavuk; yumurtlayan tavuk; yara bere içinde kalıp sakatlandığı için kimsenin kasaptan almayacağını bildiklerinden, kesilip pişirilerek satılan tavuk...
İstiridye sadece bunlardan bahsediyor. Bu, onun yaydığı bilgi virüsü. O konuşmaya başlayınca radyoyu açıp folk müziği çalan bir kanala ayarlıyorum. Veya basket maçına. Gürültülü ve sürekli olduğu sürece radyoda ne çaldığının önemi yok, yeter ki kahvaltıda yediğim sandviçe, sadece bir sandviçmiş gibi davranabileyim. Hayvan sadece hayvandır. Yumurta sadece yumurtadır. Peynir acı çeken minik bir süt danası değildir. Bunları yemek bir insan olarak benim hakkım.....

Friday, April 11, 2008

bildiğim tüm küçük hayatlar yıkık ya, ben onarmak istemem.

Begüm, loş odasında karanlık müzikler dinlerken kırmızı şarabından bi yudum aldı ve şöyle dedi "bu şarkı benim çişimi getiriyo". Ardından odadan çıkıp tuvalete doğru ilerledi. O tuvalete gittiğinde müzik odanın boşluklarında yankılanmaya başladı. Ses titreşimleri bütün o oksijen, azot, karbondiyoksit ve toz zerrecikleri arasında küçük bi yolculuğa çıktmıştı ve neyse ki bu yolculuk öncesinde küçük bi yolculuk çantası da hazırlamayı ihmal etmemişlerdi.
Begüm gider gitmez kitap televizyona şöyle dedi:

"hadi yine iyisin baya rabet görüyosun bu aralar.."

televizyon : diyene bak vize haftası üstelikte!

kitap : ya beni mecburiyetten okuyo sonuçta sınavları yüzünden; ama gözü hep sende doğrusu

televizyon : açıkçası ben de yadırgıyorum bu durumu. türk televizyonalrındaki büyün siyasi tartışma programlarını niye izliyo ki? trt 2 izliyo yine de kapatmıyo beni haha

leftaf : valla ben de 3. planda kaldım. fazla yorulmuyorum iyi oluyo.

Begüm odaya geri döndü ve eşyalar sustular. Tuvalette olaylar kontrolden çıkmış çiş devamında kakayı da getirmişti. Böylelikle evren, kızların kaka yaptığı gerçeğiyle bir kez daha yüzleşmiş oldu. Begüm masasına oturup kimsenin 2 den fazla dinlemeyeceği bi şarkıyı açıp üstüste 8 kere dinledikten sonra 9. da gözlerini kısarak şöyle dedi: "mr. todd??", sesi şarkıyla bi senkronizasyon oluşturmuştu. Şarabından bi yudum daha aldı, sigara içen biri olsaydı eminim sigarasından da bir nefes çekerdi şu an çünkü o artık sürüncemelerin insanıydı.

Sunday, April 6, 2008

sıvılar birbirine karıştığında sorun çıkmaması gerek

dolorian'a myspace ten 2 kere arkadaşlık teklif ettim kabul etmedi. bigün last fm ime girip "yeter artık biz dolorian olarak dolorian dinlemeni yasaklıyoruz" diye mesaj atmalarından çok korktuğum için, onları nasıl keşfedip ne kadar sevdiğimi anlatan uzunca bi mesaj attım. çok duygusal bi mesaj oldu eminim okuyup dalga geçicekler, birlikte içerken benim cümlelerimden alıntı yapıp hep birlikte gülücekler ama bunlar beni yıldıramaz.

Thursday, March 20, 2008

Çağdaş Felsefeden Kesitler

yer : taksim/müşkül
kişiler : melis selçuk begüm

...
Begüm : selçuk bence sen kuantum fiziğini yanlış biliyosun
Selçuk : sen hiç bilmiyosun hihi (melise döner) nası koydum lafı amaa
Begüm : ben kuantum fiziğini az çok biliyorum da onun önümde duran kültablasına ne etkisi var onu anlamıyorum
Selçuk : kuantum fiziğine göre herşey hem doğru hem yanlış olabiliyo mesela: (kültablasını tutarak) BU MU BURDA YOKSA BURDA MI BUNDA?
...

Selçuğun dönüp dolaşıp "mükemmel" kavramını tartışmaya çalışması üzerine:
Melis : Ben kendi GELECEKteki hayatım için mükemmeli istiyorum, mükemmeli sana açıklamicam çünkü senin kafandaki mükemmel umrumda diil
Begüm : hep gelecek hep gelecek, bi gelsin de görelim
Selçuk : gelecek şimdi olarak gelecek.
Melis : selçuk senin bütün lafların salata
Selçuk : dünyadaki bütün laflar salatadır.
Melis : şu söylediğinin benim için salata kadar değeri yok
Begüm : selçuk bizi GERİLTİYOSUN
...
...
Begüm : gelecek ne acaip yani biz cumaya gitmiyoruz cuma bize geliyo
...
...
Melis : hz. isayı düzeltiyorum yanlış söylemiş
...
...
Melis : bu masada oturup konuşmak beni dünden bi adım daha ileri götürmedi
Begüm : beni götürdü, kuantum araştırmaya karar verdim
Melis : ohh, begüm kuantumu araştırıp mutlu olucak, biz yine kalıcaz böyle
...
...
Selçuk : ben sizin bilmediğiniz bişey söyleyip sizi daha iyi bi noktaya getiremem
Begüm : sen bizi GERİLTMESEn biz daha iyi bi noktaya gelebiliriz alsında
Selçuk : bırak ya bunca yıldır arkadaşsınız hala bi noktaya gelememişsiniz
Melis : geldik işte bu noktadayız
Selçuk : bok gibi bi noktadaymışsınız
Melis : (begüme dönüp sinirli bi şekilde selçuğu kastederek) ben bunu DÖVÜRÜM
...

Selçuk Begüm'ün sümüklü mendili sallayıp Melis'e şöyle dedi:
"bu senin beyninin yapısı" bir yandan da işaret parmağını sallayarak bitmeyen bi cümle kurmaya başladı.
Melis : ay bıktım artık bitsin bu cümle.
bu parmak beni gıcık etti ,ben buna bi tepki vermeliyim ve bu tepki yumruktur.

Selçuk parmağını sallayarak anlatmaya devam eder..
Melis : selçuk şimdi geçmişten gelen yumruğun tadına bakıcak
Selçuk : bu sümüklü mendil senin bütün tepkilerini anlatıyor
...


Friday, February 1, 2008

piksel

yağmur yağıyordu, feci halde yorgundum, oturmam lazımdı ama yağmur nedeniyle hiçbir banka oturamıyodum ben de gittim çimenlere oturdum. oturduktan sonra farkettim ki çimler de ıslak. doğru ya, yağmur yağıyor; ama artık ıslandım zaten, rahat rahat oturabilirim bi süre. üşümeye başlayınca ayağa kalktım. artık sıcak soğuk ıslak kuru hepsi birbirine karışmıştı zaten bi sürüklenişin içinde buldum kendimi. arkadaşım bi yerden bi yere gidip birilerine bişey verip ordan da bıdıbıdı.. yapmamız gerekiyo dedi. o benden daha normal gözüküyodu. insanların arasına girince bi süre normal taklidi yaptım. ehi ehi die güldüm herkesin güldüğü yerde, onların ciddi oldukları yerde ben de ciddi oldum ama gözüm ara sıra dünyanın garipliklerine ya da herşeyin nasıl olup da bu kadar hafif olduğuna takılıyordu. insnaların birbiriyle konuşması ne acayipti. bu insanlar kimdi ki? istesem ben de konuşabilirdim her an, her an bişey söyleyebilirdim ve bi cümle attım ortaya, biri cevap verdi falan iletişim kurduk. sonra van gogh müzesine doğru yola koyulduk ama müzeye gidene kadar zaten müzede görebileceklerimden çok daha ilginç binlerce ayrıntıyla karşılaştım. evler küçük oyuncaklar gibiydi. biri gidip neden bazı şeyleri maviye boyamıştı? banklar, çiçeklerin bazıları plastik gibi bunların gerçek olduğuna, canlı olduklarına bazı şeylerin? canlı şeylerle canlı olmayan şeyler arasındaki çizginin bu kadar ince olduğuna ikinci ya da üçüncü kez bu kadar net şahit oluyordum. çok garip ama herkesin bacakları vardı ve iki taneydi. bıdır bıdır, küçük karıncalar gibi yürüyoduk dünyanın üzerinde. biri oraya biri burada. herkes aynı yere gitmiyordu bu da dünyaya dengeli bi biçimde dağılmamızı sağlıyordu. van gogh müzesine girdiğimizde artık kendimi iyice anormal hissetmeye başladım. aslında normalin ne olduğunu unuttum desek daha yerinde olur. acaba dışardan garipliğim anlaşılıyo muydu diye düşünürken kahverengi bi tablonun önünde durdum. sanki kenardaki güvenlikler bana bakıyo gibi geliyodu belki de herkese bakıyordı. kahverengi tablodaki kahverengi çoban güzelmiş peki o yanındaki koyun mu? acaba kaç kere baktıklarını yakaladıktan sonra gerçekten sürekli bana baktıklarına karar vermeliydim? kahverengi tablodaki kahverengi çoban güzelmiş peki o yanındaki koyun mu? bi insanın bişeylerden şüphelenmesi için ne gibi ölçütler gerekiyordu? kahverengi tablodaki kahverengi çoban güzelmiş peki o yanındaki koyun mu? güvenlikler niye benden kıllansınlar ki ben deherkes gibi müzeye gelip resimlere bakan biinsanım. kahverengi tablodaki kahverengi çoban güzelmiş peki o yanındaki koyun mu? sanırım bu o tipik paranoyak safha. kahverengi tablodaki kahverengi çoban güzelmiş peki o yanındaki koyun mu? bu sırada insanlara dikat edince sırayla her tabloya baktıklarını farkettim. doğru ya böyle yapılması gerekiyodu, sırayla, hepsine. üstelik bizim baktığımız kahverengiyle pek kimse ilgilenmiyodu. sanırım müzedeki en önemsiz resmin önünde yaklaşık 1 saattir duruyoduk ve resme her baktığımda onu ilk defa görüyomuş gibi olmam çok komik bir hal almaya başlamıştı. her bakışımda o kırmızı bereye şaşırıp, kahverengi çobanın yanındakinin koyun olduğunu yeniden farkediyordum. sıradaki resime geçtim. çok acayipti , bunların bir boya yığınıyla oluştuğuna kim inanabilirdi? peki ya renkler? renkler başlı başına garip şeyler değil miydi? herşey bu kadar ilginçken insanların bi resme nasıl olup da sadece 3 saniye ayırabildiklerini bi kez daha anlıyamadım. üstelik ilginç olan sadece resimler de değil, herşeydi. birden uğultular arttı. sesler daha bi yankılanmaya başladı. bazı sesler diğerlerinden daha yavaş gibiydi. bütün sesleri ayrı ayrı seçebilirdim ama bi yandan da onlar sadece uğultu şeklinde tek bi sestiler. alt kata inmek için yola koyulduk. arkadaşım önümden şaşkın bakışlarla koşturuyor, herkes tablolarla ilgilenirken o, yürüyen merdiven basamaklarıyla ya da binanın kolonlarıyla ilgileniyordu; bembeyaz pencerelere dokunuyordu. benimse yanımdan geçen insanlar gittikçe daha da hızlanmaya başladılar. sonunda o kadar hızlandılar ki arkadalarında yeşil bir ışık kalıyordu...


dün gece herkesin bi yatağı olduğunu ve uyuyacakları zaman onun üstüne yattıklarını düşünüp uzun süre güldüm. ya bazı şeyler bünyeden hiç atılmıyor ya da insanlar ve yataklar cidden komik?

Friday, January 25, 2008

Şarjı bitmiş telefonun, şarja takıldığında mutlu olduğuna inanan bi insanım

ben ilkokuldayken ormanla ilgili 10 kıtalık bi şiir yazmıştım o geldi aklıma şimdi, kızarmış hellim peyniri ve narlı votkamlayken. o yaşta ormanla ilgili o kadar hissi nasıl edinmişsem.. ayrıca cumhuriyetle ilgili de 10 kıtalık bi şiirim vardı. ne yazmıştım acaba, keşke okuma fırsatım olsa şuan. hatta o cumhuriyetli olan, güzel şiirler arasına girip okul panosunda sergilenmişti ama en unutulmazı heralde çalıntı şiirle birinci olmamdı. açıklamaya çalıştım, ben yazmadım bu şiiri dedim ama okul gazetesine seçilip altına da benim ismim konulmuştu ısrarla. kimse bana inanmadı. şimdi düşnüyorum da şiir o kadar dandik o kadar dandikti ki heralde o yüzden benim yazmadığıma kimse inanmadı. şöyle bişiydi çünkü:

sigara içki kumar
bunlar sağlığa zarar
kendini keseni düşün
insan iki kez mi doğar

eroin kokain esrar (oha)
gençliğini tümü yakar
kendini aileni düşün
insan canına mı kıyar

şimdi bu şiiri yazınca buraya aslında benim yazmadığım çok belli bence. 2 kıtalık şiire şiir demiyodum çünkü ben o aralar. 10 kıtadan aşşağısı kurtarmıyodu. hatta o cumhuriyetle ilgili şiirimin 12. kıtasını bile yazmıştım da sora düz 10 olsun demiş fazlalıkları silmiştim. yani sınırım 10 kıta diildi, bi 10 kıta daha yazabilirdim adeta, daha yeni ısınmıştım.

Thursday, January 10, 2008

12. katta olduğumu unutmuşçasına bir uyku çektim

Faber-Castell Grip 1347... Yeşildi. Tanıdığım insanların %83.7'si bu kalemden kullanıyordu ama herkes kendisininkini tanıyabilecek kadar uzman olmuştu. Kimininkinin silgisi bitmiş, kimininkinin yazısı silinmişti. Benimki ise kusursuzdu. İlk aldığım günkü gibi pırıl pırıl parlıyordu. Daha önce aynı kalemin siyahını ve bordosunu kullanmıştım. Özellikle siyahıyla uzun seneler geçirmiştim. Onu kaybettikten hemen sonra gidip aynı renginden almayı kaybolan kalemime bir hakaret olarak algıladığımdan gidip bordosunu almıştım ve tabi ki 0.7'ydi.

Neyse... Bu kaybettiğim yeşili son görüşüm yine böyle kasvetli bir gece, saat 3 civarlarıydı. Yatağımda uzanmış müzik defterime bütün notaların majör gamlarını yazıyordum, sonra uyudum ve onu bir daha göremedim. Günlerce yatağın altından, kenarından, kalemlikten çıkıp gelmesini bekledim. Bir şeyin kaybolduğunu kabullenmek ne kadar da zor. Bence bir eşyanın değeri onu ararken aynı yere kaç defa baktığımızla ölçülebilir.

Anladım ki o sadece bir kalem değildi benim için; kendimi güvende hissetmemi sağlayan temel unsurlardan biriydi. Aramızdaki bu gizli bağı ancak farkedebildim. Onun olmadığı süreçte her gece kabuslar içinde uyanıyordum. Sonunda böyle yaşayamayacağımı anladım ve gözümü karartıp Mephisto'ya gittim.

Mephisto yolumuzun üstü değildi, bu yüzden arkadaşlarım neden kalem almak konusunda bu kadar ısrarlı olduğumu anlayamadılar. Mephistoda saatlerce oyalanıp yıllarımı birlikte geçirmeyi umduğum kalemimi aradım. Sonunda siyahını aldım. Bu yazıyı onunla yazıyorum. Tıpkı eski günlerdeki gibi. Sanki o ilk siyahı hiç kaybetmemişim gibi.