Saturday, July 15, 2023

APOKALİPS gibi hava

 



Günlerdir Wimbledon kadınlar final maçını bekliyordum. 

Bugün tam maç başlayacağı esnada evde elektrikler gitti. 

Elektrik kesintisi için hiç uygun bir zaman değildi. 

Hava 43 dereceydi ve klima durur durmaz ev aşırı sıcak oldu. 


Ayrıca elektrik kesintisine laptopumun ve telefonumun şarjı az yakalandım. 

Yine de maçı kaçıramazdım, %30 şarjlı telefonumla TRT Spor'u açtım. 

İnternet çok yavaş olduğu için maç takılıp durdu hep. 

Yasemin’e mesaj atıp kafede elektrik olup olmadığını sordum. 


Kafede elektrik olduğu öğrenince arabaya atlayıp uçarak kafeye gittim. 

Neyse ki maçın 2. setine yetiştim, Wimbledon finalini güzelce izledim. 

Telefonumu ve laptopumu şarja takma fırsatı da buldum. 

İkisinin şarjı da yüzde 75’lere gelince maç bitti, kafe kapandı, eve döndüm.


Eve geldiğimde beni acı bir gerçek bekliyordu. 

4’te giden elektrik saat 6 olmasına rağmen hala gelmemişti. 

Aydem’e arıza kaydı bırakıp durumdan haberdar ettim. 

Ardından karidesli makarna yapıp kendimi sevindirdim. 


Biraz keyfim yerine gelir gibi oldu makarnayı yiyince.

Fakat ev hala aşırı sıcaktı. 

Mecburen bi limonlu cin hazırlayıp blog yazdım.

Şimdi ne yapıcam belli diil.


Sunday, February 26, 2023

Hayatımızın başrolü ne ara ülke oldu?




Depremle birlikte gördüm ki gerçekten şansa yaşıyoruz. Yani dünyada yaşayan bir insan olmak zaten şansa yaşamayı gerektiriyordu ama Türkiye’de yaşamak şansa yaşadığımız gerçeğini daha da gerçek kılıyor. Ülkedeki her şeyin içi o kadar boşalmış, hükümet o kadar çökmüş ki önümüzde kabak gibi duran İstanbul depremi için bile hiçbir şey yapamıyoruz. Kendi adıma sadece bu depreme İstanbul’dayken yakalanmamayı dileyebiliyorum. Sonuçta İstanbul’a illa ki gideceğim. Benim için güzel ve önemli bir yer orası.

Eski romanlarda, filozoflar arasında acı çeken boşu boşuna erken yaşta ölen insanlar görürdüm. Artık öyle değil, diye düşünürdüm hep; ama aslında her insanın hikayesi hala buna benziyor. Hala önlenebilir hastalıklardan ölünebiliyor, hala büyük adaletsizlikler söz konusu, hala her yanımız yaşanmamış hayatlarla dolu. Elektrik bulunmuş ve tıbbi açıdan bir çok gelişme yaşanmış olsa da örgütlü kötülükten, bilimsizlikten ve adaletsizlikten 21. yy'da bile kendi payımızı alabiliriz.  

Düşünebilen ve eli kalem tutan bir insan olarak ülkedeki son gelişmeler bir yol ayrımına getirdi beni. Bu noktadan sonra "risk budur" deyip bildiğim normal hayata devam mı edeceğim (Peki bu onurlu bir hayat mı?). Daha survivor bir moda geçip doğaya daha çok dönüp önlemleri mi arttıracağım? (Yaşamayı bu kadar seviyor muyum?). Yoksa her şeyi para ile mi çözeceğim, depreme en dayanıklı binalar, arazide tek katlı bir çiftlik evi ve her şeyin en kalitesini kullanmak vb.  (Bu kadar züppe miyim?). Bunların hiçbiri bana uymuyor.

Hepimiz ailemizin küçükken bize kurduğu dünya tasarımının sakinleriyiz. Ben kendi adıma varoluşsal ölçekte insan olmanın zorluklarından ve genel olarak ölüm riskinden şikayet ettiğim siyaset dışı acılarla dolu bir hayat geçirmeye razı olmuştum. Dünyada her şeyin mükemmel olmasını beklemiyordum; dolayısıyla insan olarak elimizden geleni yapmamızdan ama bunun yetmemesinden bol bol veryansın etmeye hazırdım. Olan biteni insan olmanın iniş çıkışları, dünyanın türbülansı olarak düşünecektim. Ülkenin yok olması, ihmalden ve göz göre göre gelen afetler yüzünden ölmek ise planlarım arasında hiç yoktu. Bu kadar yozlaşmış ve bilimsiz bir yönetimin bizi beklenenden çok daha geriye atmasını beklemiyordum. 

Durduk yere diktatör rejimiyle uğraşmaya başladık. Gezi'den sonraki 10 yıl "Artık bu kadar da olmaz." dedirtecek düzeyde berbat geçti. Tıpkı geçmişteki o insanlar gibi, bizim hayatımızı da hükümetlerin ve siyasetçilerin dandikliği belirlemeye başladı. 

Umarım artık dibe vurmuşuzdur. Çünkü kötülükle kendi başıma uğraşacak yerim kalmadı. Eğer bu siyasi eziyet bitmemekte kararlıysa örgütlü kötülüğün karşısına örgütlü bir iyilik koymamız şart.