Wednesday, December 23, 2009

ultra ince incelik

aziz dostum arthur schopenhauer,

biliyoruz ki günlerini azap ve umutsuzluk içinde geçirdin ve karamsar bakış açının sana gösterdiği dünya dışındaki başka bir dünyanın mümkün olmadığını düşündün. ama keşke bu karamsarlık içinde boğulup gitmeseydin. mesela düşünsene, ben geçen gün yazı-turaya karşı bütün inancımı kaybetmenin şokunu yaşadıktan sonra -tabi sen bunu bi problem olarak görmeyebilirsin sevgili arthur ama bu gerçekten önemi bir problemdi benim için ve bu dünyayı subjektif bir şekilde algıladığımızı yadsırsak anlamını da kaybederiz. neyse benim söylemeye çalıştığım, ben geçe ngün sıkıntı içinde perdeler de kapalıymış, gündüz olmasına rağmen baya karanlık bi odada uyyakalmışım, bi de novembers doom o esnada loop'taydı; tabi ki hiçbirimiz ismi novembers doom olan bi gruptan neşeli müzik yapmasını beklemiyoruz. ben kalbi kırık bi şekilde uykuya dalmışken o çalmış da çalmış ve kimbilir belki de biz buna bir çeşit depresyon diyebiliriz çünkü o sırada aklıma karamsar şeyler gelmiş olabilir. eğer arthur, bu bakış açısı içinde ipin ucunu kaçırsaydım tıpkı senin gibi benim de bi ömür boyum depresyonda geçerdi. en azından bir kaç ayım kesin geçerdi.

ama seni anlamıyor değilim tabi ki, daha sonra senden etkilenen nietzsche'nin kurduğu cümlelerden biri olan "insana dair hiçbir şeye yabancı değilim"i kendimin de onayladığı olmuştur. elbette ki ben de öfkenin ve acının ne olduğunu biliyorum. elbette ki hepimizin küçük hassas bi kalbi var. neden dünyadaki en küçük ve hassas kalp seninkiymişçesine, neden en kötü travmaları sen yaşamışsıncasına, neden bütün insnalar mutlu bitek sen mutsuzmuşsuncasına bi tavır takındığını, bütün filozoflar oturduk tartıştık fakat tatmin edici bir yanıt bulamadık. hatta bi ara wittgenstein bunları düşünmekten sıkılıp "üzerinde konuşulamayan hakkında susulmalı" diyerek oturumu terketti ama onun huyu öyle. o gittikten sonra biz yine subjektif ve bilimsel olmayan yönleri de dahil olmak üzere, bu evreni anlamaya çalışmak için düşünmeye ve empati kurmaya devam ettik.

sevgili arthur benim asıl söylemek istediğim, dün ben uyanınca birden karanlık bi odada karamsar olmuş olmanın bile değişik bi kafası olduğunu düşünüp "üzülmen gerekiyorsa üzül" numaralı yöntemi kullandım. bence biinsanın atabileceği en büyük adım sorunlarıyla barışması olabilir. kesinlikle sorununu kabul edip güzel güzel üzülmek iyi birşey ama sen hayatın boyunca bu dünyanın mümkün dünyaların en kötüsü olduğunu düşünmekten iyimser bakış açılarını hiç ciddiye alamadın. iyimser dünyaların bir ilüzyon; karamsar dünyaların gerçek dünya olduğuna gönülden inandın. halbuki gerçek dünya normaldi, nötrdü. karamsar ya da iyimser olan hiçbirşeyin gerçek dünya olduğunu iddia edemezdik ya da dünya iyimserken ne kadar gerçekse kötümserken de bizim için o kadar gerçek olmalıydı. sadece karamsar açıya takılı kalıp onu mutlak kabul etmek bir hataydı, sadece acılarımıza odaklanıp iyi duygularımızı geliştirmemek bir hataydı.

aziz dostum schopenhauer, ismindeki harflerin dizilimine hastayım ama bence biraz sorunlarını analiz edip, nedenlere inip, cesurca onlarla yüzleşirsen onların aslında o kadar korkunç şeyler olmadıklarını görürsün. bence sevgili arthur yaşayacağın en büyük travma, en büyük utanç falan bunların hiçbiri, temeline inip, yüzleşip altındaki nedenleri görürsen atlatılamayacak şeyler değildir. onlara tabi ki basit, kolay ya da önemsiz şeyler gibi davranmaktan bahsetmiyorum. benim demek istediğim bunlar çok önemli, o kadar önemli ki yüzleşilmeyi ve çözülmeyi hakediyorlar. onlar senin bir parçan ama tamamın değil, bütün hayatını ele geçirmelerine izin vermemeliydin.

ve arthur son olarak, bence daha fazla zekanın daha fazla acı getirdiği konusunda yanıldın. daha doğrusu yarım bıraktın. fazla zeka ilk bakışta daha fazla acı getirse de, ikinci bakışta daha fazla çözüm getiriyordu.

Friday, December 18, 2009

save the position save the position

.....bu güne dek hatırı sayılır miktarda uçağa bindiğim söylenebilir ama yine de durumu bir türlü kabullenemiyorum. yani bugün izmir'den istanbul'a dönmek üzere bindiğim uçakta heralde 97 kere falan içimden aynı şaşkınlıkla "nasıl mümkün olabilir" demişimdir. sonuçta insan eliyle yapılmış birşey. bazen durup dururken kendimin bile varlığına inanamazken, atomlarımın nasıl olup da bir arada kalmaktan bian için bile vazgeçmediğine inanamazken, ne bileyim işte bazen bızzt diye bişey olacak ve yok olacakmışım gibi hissederken, yerden bir metal parçası içinde havalanmama şaşırmam zaten ilginç değil; ama tabiatın doğduğumuzdan beri bizimle olan kurallarına adapte olamamanın şaşkınlığından daha yoğun yıllardır kanıksadığımız bir yerçekiminin gözler önünde yok olması.

izmir'e bu gidişimde, uçakların yeni uçaklar ve eski uçaklar olarak 2 ye ayrıldığını bilmediğimden, aşırı bir şekilde hissettiğim kalkış iniş manevraları beni biraz tedirgin etti. uçakta bir sorun olduğunu düşündüm; hatta daha da ileri gidip anons sesi geldiğinde "heralde pilot bize uçaktaki arızadan bahsedicek ve birazdan düşeceğimizi haber vermek istiyor" diye düşündüm. ama sonra pilot bize uçuş hakkında birkaç genel bilgi verip herşey normalmiş gibi davranınca rahatladım. rahatlayınca da "şimdi herşey normalmiş gibi de yapmayın lan havadayız olum" diye düşündüm hemen. uçağın varoluşunun bu kadar normalize edilmesine gıcık oldum. "şimdi birbirimizi kandırmayalım, resmen havadayız yani" diyip durdum içimden.

neyse benim asıl anlatmak istediğim bugünkü uçakta hissettiklerim. daha önce bindiğim uçaklar son teknolojilerle bezenmiş, iniş kalkış manevraları hissettirmeyen, motor sesinin neredeyse hiç duyulmadığı uçaklardı. ama şimdi eski uçaklardan birindeydim. gidiş uçuşum oturduğum yerden bir sürü adrenalin salgılayarak geçmişti ama bunlar güzel adrenalinlerdi, evreni çok sevdiğimi bi kez daha düşündürtmüştü bana. oturduğum yerden bir sürü his hissedebiliyordum negüzeldi, seksi şeyler dışında oturduğun yerden bu kadar fazla heycanlanamazsın sıklıkla. bu dönüş uçağı da yine böyle eski uçaklardandı, dolayısıyla hazırlıklıydım ara sıra boşlukta düşüyormuş gibi hissetmeye.

şeyi hiç sevmiyorum: uçağa biniyorsun ve sana yaklaşık 10 dakka boyunca düşme durumunda yapılacakları anlatıyorlar.. geliş uçağında sadece kabin basıncının düşmesi durumunda oksijen maskelerinin yukardan sarkacağını söylemişlerdi ve can yeleği kullanımı hakkında birkaç bilgi vermişlerdi. bu dönüş uçuşunda ise çok ileri gittiler. oksijen maskesi ve can yeleğinden sora acil inişte açılacak kaydıraktan hangi pozisyonda kayacağımızı ve beni asıl strese sokan, düşüş anında "brace the position" komutunu duyduğumuzda başımızı kollarımızın arasına alıp ön koltuğa yaslanmamızı söylediklerinde uçuş keyfi benim için bitti. bence artık uçmasak da olurdu, eve yürüyerek ya da otobüsle gidilebilirdi sonuçta.

bütün o uyarıları dikkate alırken bi hikaye beliriyor. kendini öyle bir senaryoda tasavvur etmek durumunda kalıyorsun. yani diyor ki: kabin basıncı düşünce oksijen maskeleri sarkar. aklına hemen filmlerde gördüğü kareler geliyor ama film değil gerçek ve oyuncu yerine sen varsın. kabin basıncı düştüğünde hissedecekelrinde empati yapıyorsun. sonra can yeleği giyilecek diyor. denize mi düşeceğiz diye yeni bir tasavvura giriyorsun.

işte böyle bir başlangıçtı. titreşimli uçağımız ve motor sesimiz tüm kararlılığıyla ve kalkış manevralarıyla bedenimizi uyardıktan sonra, bu sefer çok fazlaydı sarsılma ve ben 62. kez "nasıl mümkün olabilir" derken, kötü hava şartları yüzünden girdiğimiz türbülansların haddi hesabı yoktu. ben daha nasıl uçabildiğimizi anlayamadan bence düşecektik. türbülansla birlikte uçağın sarsılması ve boşlukta düşüyor gibi olan o his her 5 dakkabir bizi yakalıordu. yanımda takım elbisesiyle, bikaç tonluk metalle havada uçmuyormuşçasına bir soğukkanlılıkla, gazete okuyan işadamı gibi adam bile yüzünü buruşturup gazeteyi kapattı. bence bu sefer kesin ölüyorduk. sonuçta bu son girdiğimiz artık türbülans falan değil direk düşme irtifa kaybedişiydi. güzel bir hayatım olduğunu düşündüm. ama uçak hayatın anlamını düşünmek için hiç iyi bir yer değildi. ben bi ara öleceğimizden kesin emindim. uçağın üstüne yıldırım düşünce "vay be son günüm
böyleymiş yani" dedim. aklıma jim morrison ın en güzel ölüm şeklinin uçak kazası olduğunu söylemesi geldi. yani günün birinde ölecek olduğumu kabullenmiştim ama nedense acısız olacağını düşünüyordum. ameliyatta mesela; ya da daha hızlı bi şekilde. her anını özümsemek zorunda kaldığım bir uçak kazası planlarım arasında deildi. ayrıca mutluydum ve
yapmak istediğim bi sürü mutlu şey daha vardı. anons bipi duyuldu, pilot hiçbirşey olmuyormuş gibi davranamazdı herhalde artık bu sefer. hava şartlarının çok kötü olduğunu, bu nedenle sarsılabileceğimizi söyledi. bu, "uçakta durumlar çok kötü ve birazdan ölücez" demenin yumuşatılmış bir versiyonu olabilir diye düşündüm.....

Monday, December 14, 2009

enteresanlıklarla örülü yaşam

cumartesi günü optimum avm'de, defacto'nun jean çıkarma etkinliğinde hosteslik yapmıştım. demin internette gezerken bir haber sitesinde söz konusu etkinlikten bahsedildiğini gördüm ve sayfanın aşşağısında bi anda kendi fotoğrafımla karşılaştım, resmen çokkomik. kötü çıkmış olsam da bu da böyle bi anımdır:

http://www.haberler.com/defacto-nun-jean-cikarma-reklam-filmi-gercek-haberi/
http://www.haberler.com/resim.asp?haber_id=1844429
http://www.dha.com.tr/n.php?n=434f45fb-2009_12_14

Friday, December 11, 2009

insan çelişkili hislere sahipken mantığın bu kadar tutarlı olması hiç samimi diil

saatlerin ileri geri alınma ritüeline çok karşıyım. insnaın biyolojik saatini bozuyor. üstelik ters tarafa doğru alınıyor hep bu ileri geriler. kışın zaten hava erken kararıyorken bir de saati ileri alıyoruz; 6 da kararıcak hava 5 de kararmış oluyo. yazın da mesela 8 de kararıcakken; saati ileri aldığımız için 9 da karmak zorunda kalıyo. 9 çok geç bence bu işler için. 5 de aşırı erken. üstelik 5 le 9 arasında 4 saat var ve kolay mı bu 4 saatin bünyemizdeki etkilerine uyum sağlamak?

bence bütün havalar 7-8 gibi kararmalı, saatlerde yapılan ilerigeriler havayı 7-8 de karartıcak şekilde olmalı çünkü 5'te kararırsa daha doğru dürüst bişey yapamadan gündüz hemen bitiyo ve ben biraz bunalıma girer gibi oluyorum. o yüzden normalde 10 da kalkmayı sevmeme rağmen kendimi 8'de kaldırmaya çalışıyorum artık. 8'de kalkınca, hava 5'te kararsa da 10 saatlik bi gündüz yaşadığından 7'de kararıyomuş gibi oluyo rahatlıyorum. (amma çok sayılı cümle)

gündüzü en az 10 saat yaşamak gerek; uyandıktan sonra bi 10 saat aydınlık olmalı yani. yazın ise 8'de kalkmak iyi olmaz çünkü o zaman hava 9'da karardığı için 13 saat aydınlık olmuş olur; halbuki bence en fazla 12 saat aydınlık olmalı. 12 saatlik bir gündüzden fazlası kafamı karıştıyo çünkü benim gün algım şöyle:

10:00-13:00 arası sabah
13:00-16:00 arası öğle
16:00-19:00 arası öğleden sonra
19:00-22:00 arası akşam
22:00-01:00 arası gece
01:00-04:00 arası geceden sonra
04:00-07:00 arası sabaha karşı
07:00-10:00 arası erken sabah

şimdi bu çizelgeye göre size yetişkin biinsnaın en güzel uyku saatlerini açıklayayım: kışın 1 de yatıp 8 kalkmak çok iyi; yazınsa 10 da kalkıp 3 te yatmak muhteşem iyi.

Sunday, December 6, 2009

beni iğrenç bi durumda merdivensiz bıraktın

(Amelie filminden:)

İzleyenlerin hatırlayacağı üzere filmde Amelie bi gence takıyo kafayı ve bi takım oyunlar yapıyo ona. sonunda gence, çalıştığı yere gelmesini söylüyo mektuplar yollayarak ama adam geç kalıyo ve amelie geç kalma sebebi olarak 2 ihtimal düşünüyo:

1.si:
Mektuplar eline geçmediğinden gelemedi.
2.si:
"Mektupları birleştirmeye zamanı olmadı çünkü 3 azılı banka soyguncusu onu rehin aldı ve polisler peşlerine düştü. Kaçmayı başardılar ama hafızasını kaybetmişti. Bir kamyon şoförü onu aldı, kaçak olduğunu düşündüğü için onu İstanbul'a giden bir trene attı. İstanbul'da Rus füze başlığı çalmak isteyen Afganlar'a katılmak zorunda kaldı ama kamyonları Tacikistan sınırında uçurumdan yuvarlandı. Tek kurtulan oydu ve bir dağ köyüne yerleşip mücahit bir militan oldu.

Amelie üzülmemeye karar verdi çünkü kafasında aptal bir şapkayla oturup bütün gün lahana yiyen birini istemiyordu. Böyle biri için üzülmeye de değmezdi zaten."

Sunday, November 29, 2009

40 yılda bi empati yaptım, o da kendimle

evren burası. samanyolu galaksisi, güneş sistemi no 3. güneş'in ordan gelicekseniz venüsü geçin sağda. eğer plüton tarafından gelecekseniz jüpiterden tarif edeyim, orası büyük mutlaka görmüşsünüzdür. satürnün arkasındaki jüpiter evet. onu geçince mars var, kızıl bi gezegen. ilersinde de bizimki işte. mavi.

uzaylı dostlarım, ben pek çok şey istiyorum ama kendi isteklerime uyan bir parça değilim. nasıl simsiyah bi kalemden mavi yazmasını beklemezsiniz, işte ben de kendimden çelişki beklemiyorum ama kesin var bi sürü çelişkim. gerçi insanın bunu kabullenmesi lazım, asla mükemmel olmayacağını bilmesi lazım, önemli olanın yolda olmak olduğunu ve daha iyi olmak için her zaman mücadele vermesi gerektiğini kavraması lazım. çünkü sihirli bi değnek gelip hayatımızı düzeltmeyecek. hayatımız zaten bu bozuk haliyle düzgün ama her zaman daha iyisi için devinmek gerek.

işte geçen gün yine deviniyodum; düşündüm ki çok komik bi beynim var, bu yüzden devinirken çok eğleniyorum. dolayısıyla bi gün mükemmele ulaşıcam ve devinmeme gerek kalmicak diye çok korkuyorum. mükemmel olmak kesin çok sıkıcıdır. mükemmel ilişkiler de çok sıkıcıdır. zaten filmlerde de mesela aşıklar kavuşunca film bitiyo çünkü gerisi çok sıkıcı. hiçbi amaç kalmadı üstelik pek birşey de değişmedi. yine sabah kalkıp çişlerini yapıcaklar. hayatının aşkını bulsan da sabah o çişi yapıosun, hiç kaçışın yok. sonra yine kendinle kaldığın bir nokta olacak; yani bütün ilişkilerini mükemmeştirsen de eve gelip kitap okuyorsun tek başına eninde sonunda. işte o alanı iyi koruman lazım ki başına gelebilecek herşeyi karşılayabil. çünkü herşeyini kaybetsen de kendinle başbaşa kaldığın o alanla hayatta kaldığın sürece birliktesin ve bilincini kaybedene dek o seninle olacak.

Thursday, November 19, 2009

ben de isterdim ki... uyanmak isterdim... ama zaten uyanığım.

"asla yanlış şeyi yapmak üzere yola çıkamazsınız. her eyleminiz, o eylemi yaptığınız anda otomatik olarak doğrudur. o kadar çok yanlış yaptım ki ben aptalın tekiyim deseniz bile haklısınız. haklı olmaya mecbursunuz, ne yaparsanız yapın haklı olmaktan kurtulamazsınız çünkü o sizin fikriniz."

Tuesday, November 17, 2009

i'm not anymore a prisoner of my hopes

okula gitmeye karar vermiştim dün akşam ama sabah çok üşendim. yazı tura attım tura geldi, tura gelirse okula gitme demekti ben de gitmedim. zaten ne biçim kasvetli hava var, karanlıktan klavyeyi zor görüyorum. nirvana çalıyo bi de, lise yıllarıma döndüm.

hava ne kadar kasvetlenirse zamanda o kadar geriye gidiyorum.

o diil de bak aklıma geldi şimdi. lisedeyken marilyn manson'a aşıktım ben. she&he diye bi dergi vardı, marilyn manson posteri vermişti. posterin arka tarafında da matt damon var. neyse ben posteri daha sonra asmak üzere masamın üzerine bırakıp okula gitmiştim. akşam bi geldim gündüz babam odamı toplamış, posteri de asmış ama matt damon tarafını asmış. tabi insan kızının marilyn manson'a diil matt damon'a aşık olmasını bekliyo. ah ya canım benim.

aslında var ya belki de matt damon tarafını asmasındaki amaç, posterin o tarafını asacağımı zannetmesinden ziyade bana bi mesaj vermektir. "bunu beğen bak bu daha çok insana benziyo" gibisinden bişeyler. ama neyseki ben bu mesajı almayı reddettim ve hemen posteri söküp doğru tarafını astım.

Sunday, November 8, 2009

thank you mario but princess is in another castle

kasım ayında olduğumuz gerçeğiyle yüzleşince çok şaşırdım çünkü bu demekti ki 2009 bitiyor. tüm zamanların en hızlı yılı olmalı o zaman 2009. ben daha şu yazıyı yazdığımı dün gibi hatırlıyorum: http://livingmaze.blogspot.com/2009/01/i-cannot-head-your-pleading-call.html.
bence 2009 en fazla 5 ay sürdü. biriki bisiklete bindik sonra okul başladı hoop vizeler; ardından sonbahar geldi derken bi baktık kasım. resmen 3 ay sürdü yani 2009.

--------

değişik bakış açılarına bürünerek 2009 u uzun göstermeye çalıştım bi süre demin kendime ama nasıl bakarsam bakayım bu 2009 2 ay sürdü bence, hiç öbür yıllar gibi diil. aralık belki tek başına 3 yıla bedel geçerse bilemiyorum tabi ama kasıma kadar nasıl geçti anlamadık hiç.

çok mu mutluydum acaba diye düşünüyorum o zaman. evet, gerçekten de mutluydum. biriki bisiklete bindik dediğim sırf haftada 1-2 biniyodum zaten; toplamda 20-30 kere binmişimdir ki bu 20-30 un nerden baksam 5 tanesi hayatımın en güzel günü olmaya adaydı. sonra hava soğuyunca bi ara bütün gün internetteydim. bütün günler birbirine benzeyince de hızlı gibi geliyo. şimdi interneti azalttım ama bu sefer de bütün gün piyano çalıyorum. illa bişeyin boku çıkıyo yani. ben istiyodum ki hergün 3 saat piyano çalayım, 3 saat kitap okuyayım, 3 saat de nete gireyim ama günde ya 9 saat nete giriyorum, ya 9 saat piyano çalıyorum, ya da 9 saat ders çalışıyorum. ne biçimiş. gerçi hergün 3 saat onu 3 saat bunu şeklinde yapsam bütün günler birbirine benzeyeceği için kötü hissedebilirim.

aslında var ya hızlı mızlı ama bu 2009 hayatımın en mutlu senesiydi diyebilirim. 1 ay daha kötü bişey olmazsa direk diycem hatta.

Thursday, November 5, 2009

zamanında fransaya kapitülasyonlar verip sonradan bunun sıkıntısını yaşayan osmanlı gibi hissediyorum kendimi..

bugün çok zor bi gündü. regl ağrısıyla mide asidinin birleşiminden çıkan sonuç bütün bedenimi sarmıştı. bunca fiziksel acının ortasında sınava yetişmem gerektiği için sabahın köründe apar topar evden çıktım. sınavda bana lazım olacak bilgiler beynime saçılmıştı, onlara odaklanıp beynimi toparlamam gerekiyordu ama bu uçsuz bucaksız düşünce çöplüğünün içinde ve onca fiziksel acının arasında bunu başaramadım. biraz trende, biraz vapurda, biraz tramvayda acı içinde kıvrandıktan sonra sınava yetişmeyi başardım ucu ucuna. sınavda olaylar her zamanki gibi çok hızlı gelişti, hızla birşeyler okuyup işaretledim ve bunu yaparken beynimin içindeki bilgiler havada uçuştu resmen. işin komiği 100 bekliyorum. neyse sınavdan çıkıp hemen tramvaya bindim tekrar, şimdi de vapurdayım. biranönce eve gidip ölmek istiyorum.

fotoğraf çeken japon beni çekiyo itiraz etmeli miyim acaba bu duruma. muhtemelen bi süredir beni izlediği için tam gaz yazı yazıyor olmama rağmen, yolladığı enerjiyle dürtülüp direkt onun olduğu tarafa baktım. bu bakış, bana nişan alınmış bi fotoğraf makinesi objektifiyle gözgöze gelmeme neden oldu. şimdi yine deftere döndüm ama artık rahat değilim; çünkü artık fotoğrafımın çekildiğini bildiğim için her davranışım poz gibi algılanacak gibi geliyor, çekme desek de şimdi gereksiz gerginlik zaten japonca da bilmiyorum, bütünilhamımkaçtı.

Sunday, November 1, 2009

derste tuttuğum notu aynen yazıyorum:

geçme notu 60. ateşim çıktı yaa. o kadar bedensel esenliğe önem ver yine gel domuz gribi ol. nebiçin. amfide yer olmasın ayakta kal. zaten idrar yolları enfeksiyonuna yatkın ol, bir de taşa otur. nebiçin hayat düyd.

bilimsel bilimsel bilimsel bilginin

öğretmen olursanız ilk 2 sene adaptasyon probleminiz olacak diyor. 2 sene diyor. 2 sene çok diyil mi ya? tek hayatımın 2 senesinden bahsediyor laf arasında.

kımon düüyd, resmen domuzgrivi.

Friday, October 30, 2009

kişi başına düşen kişi sayısı birdir

eray:
benim de demin aklıma dünya neden dönüyo sorusu geldi
düşündüm düşündüm
fizik bilgimin bunu açıklayamadığını farkettim
daha bunu açıklıyamıyoken evrimden big bengden bahsetmek saçma geldi
resmen açıklıyamıyodum lan
hemen gugıldan arıyıp buldum neysekı
rahatladım

begüm:
nedenmişnedenmiş

eray:
İlk olarak 1687 yılında Sir Isaac Newton'un 'Hareketlerin Kanunları' isimli kitabında belirttiği gibi eğer bir şey hareket ediyorsa ve ona hiçbir dış kuvvet etki etmiyorsa hareketine sonsuza kadar devam eder. Dünyanın ilk dönüş hareketini nasıl kazandığı tam olarak bilinmiyorsa da onu etkileyecek önemli ölçüde bir dış kuvvet olmadığından dönüşüne epey bir süre devam edeceği kesin.

begüm:
ahuehua çoksaçmaymış
bunu bileceğime hiç bilmeseydim daha iyiydi

eray:
auehuaheua
peki yerçekimi

begüm:
o dünya döndüğü için oluşuyo
ama artık dönmesinin bi anlamı kalmadığından yer çekiminin de bi anlamı yok

eray:
humm
şuna ne dersin
dünyaya en yakın galaksi alfa senturi
ve oda 25.000.000.000.000 ışık yılı
tam okadar mesafe boyunca çevremizde hiç bişi yok
boşluk lan
git git bitmez
ölürsün

begüm:
25000000000000 mü
çokmuş olum
kendimi çok yalnız hissettim şuanda
dünyamızın başına bişey gelse hiçbi galaksi yardıma koşamaz

eray:
hakkaten çok yannızız lan
resmen korkunç

begüm:
neyse gezegenlervar
onlar yakın
galaksi gibi olmaz tabi ama idare ederler

eray:
işala
olm bişe olsa allah bile gelmez okadar mesafeden

begüm:
ahuhuehauhue
allah hangi galakside oturuyomuş

eray:
alla bilir nerde

begüm:
dünyayla ilgilense zaten böle mi olur
işinin başında dursa
adam gibi dönme nedeni falan bulsa

eray:
döndürdüğünü bile unutmuşdur o

begüm:
ahuaehuaehua

eray:
begüm lan bişe daha vadı

begüm:
neymiş

eray
ya öbür galaksilerde gezegenler filam yakınsa
gidip geliyolarsa fılam
hersey mütüşse

begüm:
oraya taşınalım o zaman
bi dakka durmuyalımburda

eray:
o zaman intaar ederim lan kendimi

begüm:
beni de intaar et öyle bidurumda

eray:
neyse belki yeterince beklersek bizi kurtarmaya gelirler

begüm:
hıhı
yeterince beklersek herşey olur

yerçekiminden nefret ediyorum

evde kendi kendime söylenmelerimi son zamanlarda ingilizce yapıyorum. demin twitterda gezerken çok alakasız insanların sayfasına kadar geldiğimi farkedince "what am i doing at this page" dedim sonra bi de o sayfa canımı sıkınca, eric cartman edasıyla "i am going home" dedim. bunu dediğim sırada yukarda home diye bi sekme olduğunu farketmem ve ona basınca beni kendi sayfama götürmesi bi an çok komik geldi. anlatınca komik olmuyo tabi.

bi keresinde de arabada giderken çok bunaltıcı düşünceler içindeydim. bi yandan da mor ve ötesi çalıyomuş mp3 playerımda farkında diildim. sonra düşüncelerin arasından kafamı çıkarıp çok içten bi şekilde "offfff çok zor" diyiverdim. farkında olmadan ses bile çıkarmıştım bunu
derken. benim bunu dememle eşzamanlı olarak şarkıda da "hayat o kadar zor mu" denildi. seslerimiz aynanda çıkıp birbirine karışmıştı, tesadüfe baktı. normal bi zamanda sorsa
bu soruyu, o sıradaki bütün olumsuz hislerime rağmen "o kadar da zor diil yeaa" diye cevaplardım ama böyle bariz bi şekilde tam ben çok zor derken sorunca demek ki zormuş hayat diyedüşündüm. yukardaki hikayeyle bunun arasında bi benzerlik var gibiydi, o yüzden anlattım bunu ama alakası yokmuş resmen.

Monday, October 26, 2009

ekşın için her zaman vakit vardır

hayatımın büyük bir bölümünü internette geçirdiğim için sürekli şikayet ediyorum hatta şu an hayatımdaki en büyük sorunlardan birinin internet bağımlılığı olduğunu düşünüp; günde en az 2 kere internet yüzünden yapmak istediğim diğer şeyleri yapamadığımı ve hayatımın internet başında solup gittiğini falan düşünüyorum. daha doğrusu bikaç saat önceye dek böyle düşünüyordum.

ya hafızamın sağlıklı olmamasından ötürü zorlandığımdan; ya da birşeyleri akılda tutmanın gereksiz ve sıkıcı olduğunu düşündüğümden, yıllardır hiçbir şeyi aklımda tutmaya çalışmadım; dolayısıyla yapacaklarımı not almak gibi bir alışkanlık gelişti zamanla. bu konuda hakkaten mementodaki o herifle yarışabilirim. "x kişisini ara haberver" gibi unutulmaması gereken önemli şeylerin yanı sıra, not aldıklarım "bugün duş al, bakkaldan şunları al, çarşamba okula git, ayrıca yarına biletin var sinemaya gitmeyi unutma" tarzı gündelik şeyler de olabiliyor. neyse işte, bikaç saat önce odamı toplarken yaklaşık 15 gün evvel hazırladığım bi yapılacaklar-düşünülecekler listesi buldum. bu listedeki şeylerin büyük bir bölümünü gerçekleştirdiğimi şaşkınlık içinde farkettim. demek ki o kadar da bütün gün nette diilmişim ben ya diye düşünerek sevindim. sonra hayatımla ilgili daha iyimser olmaya karar verdim.

listeyi de yazayım tam olsun.


yapılacaklar:

*kıyafet dolabını topla giymediklerini at (topladım attım)
*çalışma masanı topla kitapları düzenle (topladım düzenledim)
*camus un kitabına başla (başladım)
*parfüm işine git (gittim para da kazandım)
*film festivaline bilet al (aldım hatta filmi izledim bile)
*piyanoda: waltz i ve mr smartı çalış iyice yerleşsin (çalıştım iyice yerleşti)
how is your life today, mad world ve serenity forgotten'ı çıkar (ilk 2sini çıkardım)

düşünülecekler:

*hedonizmle zihinsellik arasındaki hayat görüşü farkı (düşündüm)
*ihtiyaç duymakla, istemek arasındaki ince çizgi (düşündüm)
*hergün bi aktiviteye yoğunlaşmak mı daha iyi yoksa hepsinden azar azar yapmak mı(düşündüm)
*kendiliğinden ortaya çıkan istekle, görev arasındaki motivasyon farkı (biraz düşündüm)

Sunday, October 25, 2009

marjinal talep eğrisi

dün çılgın bi gecenin ardından eve döndüğümde kozmik denge ekibinden biri beni kapıda karşıladı. "begüm" dedi, "sen evde yokken hayatındaki şeylerin anlamını biraz azalttık, başkalarına lazımdı da." bunu söylerken çekinmiş gibi gözüküyordu. muhtemelen kızacağımdan korktu çünkü kime anlam lazımsa hemen benimkinden alıyorlar. bense zaten anlamsız olan şeylerin biraz daha anlamsız olmasını yeni bir sorun olarak görmediğimden durumu hiç umursamadım. ama hayatımın anlamıyla ilgili bu meseleye çok ilgisiz görünürsem de garip olacaktı şimdi, o sebepten "öf " dedim, "dünyadaki bütün anlamı emip bitirdi bu insanlar, bana hiçbişey kalmadı resmen." bu çıkışımdan sonra kozmik denge ekipçi üzülüp başını öne eğdi. daha fazla üzülmesin diye "neyse" dedim, "sorun değil. zaten hayatımın çok saçma olmasından garip bi haz almaya başlamıştım." ben böyle diyince hemen sevindi, yüzündeki sırıtmayla birlikte koşarak gitti.

biran önce gitmesi iyi olmuştu. çok yorgundum ve kozmikle mozmikle uğraşamazdım daha fazla. üstümü değiştirip biraz internete baktım, hiçbişey hissetmedim. sonra televizyonu açtım, yine hiçbirşey hisssetmedim. uyumuşum sonra

Sunday, October 4, 2009

ormandan daha dağınık

migrosa gitmiştim. migrosun arka tarafında gazetelerin olduğu yerde hayvanlar vardı, onları da satıyolarmış artık. o bölümde çalışan kızdan uykusuz istedim bi tane. kız, uykusuzu almak için kapıyı açınca bi tane zürafa kafesinden kaçıp yanıma geldi. ben de zürafayı alışveriş arabasına bindirip marketin içinde gezdirdim rüya boyunca. hatta bi ara ona rulokat aldım, çok sevindi.

Friday, September 11, 2009

ş'yi görmek gerekir

yıllarca türkçe konuşup yüklemi sonda cümleler kurmaya alıştıktan sonra; dünyanın en iyi ingilizcesine bile sahip olsam özneden sonra hemen yüklemi getirmek benim için zor bişiy çünkü yüklemin ne olacağına o kadar çabuk karar vermeye hazır diilim, kafam öyle çalışmıyor.

Sunday, September 6, 2009

neden se kozmik sağa çekiyo

aklıma süper bifikir geldi. 4 tane çocuk doğurucam ve hepsine hayatın anlamını farklı benimseticem. birini mesela bilime çok yönlendiricem ve bilimin açıklayamadığı şeylerle uğraşmamasını sağlicam. o çocuk agnostik olucak, bakalım nasıl yaşıyo.

bir diğerini ateist yapıcam, hayatın anlamının fiziksel hazlar olduğunu söylicem, sex drugs and rock n roll şeklinde yaşicak o.

öbürünü panteist yapıcam, evrensel enerjilerden falan bahsedicem, meditasyon ve reikiyle uğraşmaya başlicak, hayatın anlamını ruhunu arındırmakta bulacak.

sonuncusunu ise tek tanrılı din mensubu yapıcam, hayatın amacının erdemli yaşamak olduğunu söyliycem, iyilik yapmaya çalışıcak hep.

bu çocukları zaman zaman yurt dışına yollicam, bakalım farklı kültürlere nasıl tepki veriyorlar; ayrıca hepsini aynı kişiden doğurucam ki genetik etmenler mutluluk seviyelerini fazla etkilemesin, hammaddeleri aynı olsun.

6 ayda bir hepsini ayrı ayrı terapiye alıcam; saplantılarını, mutluluklarını, olaylarla başetme tarzlarını falan inceleyerek bir çizelge hazırlicam. mesela mutsuzsa, "bu mutsuzluğunun şiddetine 10 üstünden not ver" dicem; yani benim mutluluk kriterlerime göre diil, onların kendi mutluluk kriterlerine göre hesap yapıcam, sonuca göre hangisinin en mutlu olduğuna karar vericem. hem subjektif hem de nesnel bi deney olmuş olucak böylece.

çocukları 30 sene falan bu şekilde gözlemledikten sora bi kitap yazıcam. 4 çocuk üzerinde yaptığım deneyler sonucu en mutlu olan çocuk x(artık hangisi çıkarsa) tarzda bi hayat yaşayan çocuk oldu dicem. 6 ayda bir yaptığım terapileri, gözlemlerimi falan ayrıntılı bi şekilde bu kitapta toplicam. insanlık çok önemli dersler çıkarıcak bu kitaptan.

Friday, September 4, 2009

kendimi taşınabilir kütür varlıkları gibi hissettiğim nadir anlardan biriydi

her şarkının bi rengi olduğuna karar verdim. bilmiyorum, belki de her grubun bi rengi vardır. mesela dolorian kesinlikle açık maviyle gri karışımı bir renk. sağ üstte fotoğrafım var ya onun tonunda.

mesela bergraven kahverengi gibi ama bergraven'ın kahverengi olmasında eski myspace sayfalarının etkisi büyük.

shining: siyah
anekdoten: turuncu
the code: metalik gri
arcturus: kırmızı
novembers doom: koyu gri
ved buens ende: sarı
mogwai: açık gri
black heart procession: orta mavi
tiamat: lacivert

ben maviyi diğer renklerden daha az sevdiğimi düşünürdüm ama baya grup mavi tonlarında çıktı. o diil de anladığım kadarıyla benim öyle yakından tanıdığım, samimi olduğum bi yeşil grup yok. aslında mor grup da yok ama ben nedense yeşil grubun olmamasına daha çok şaşırdım. mor sanki zaten olamaz. mor ve ötesi bile mavi çünkü bence.

Sunday, August 30, 2009

oysa daha dün ölmek üzere olan bi sivrisineği elime aldım, biraz ısırıp canlansın diye

mp3 playerımın kulaklıklarından birinin süngeri kaybolmuştu. tatil dönüşü arabada 4 saat müzik dinledikten sonra farkettim ki, sol kulağımın çeşitli yerleri acıyor. bu sol kulak süngeri olmayan kulaklığı taktığım kulak. sağda ise hiçbir problem yok, bi 6 saat daha müzik dinlemeye hazır. bu bana eskiden yumurtanın bir yarısını ipanayla, diğer yarısını başka dişmacunuyla fırçaladıkları reklamı hatırlattı. süngerli kulaklıklı kulak ilk günkü kadar sağlıklıyken diğer kulakta hasarlarvar. en sonunda ben de çözümü sağdakinin süngerini soldakine takıp dinlemekte buldum. bi kaç saat böyle yolculuk ettikten sonra iki kulaktaki acı eşitlendi. kulaklar arasındaki adaleti sağladığım için kendimle gurur duydum.

geçen sabah neyseki markete giderken çantamın içinde kayıp süngeri buldum, artık kulaklar sünger değişimi yapmadan bolluk içinde yaşıyorlar.

Wednesday, August 19, 2009

otobüsün camından binaları izlerken birden inekle gözgöze geldim

keşke istediğimiz zaman hayatımızdan bazı kesitleri tekrar yaşayabilsek.

neden insan yaşadıklarını tüm gerçekliğiyle sonradan seyredemiyor ki? neden onları çarpık hayal gücümüzün tasavvur yetisine ya da hafızalarımızın güvenilir olmayan hatırlama edimine bırakmak zorundayız. geriye sadece soluk görüntüler kaldığını görmek için mi?

Saturday, August 8, 2009

kozmiğe tecavüz, kanırtma ve suni ekşınlar kitabı

dün kagiye gittik. ben herzamanki gibi makarna yedim, çiçekse hamburger söyledi. ben makarnamı afiyetle yerken çiçeğin hamburgeri geldi. hamburgerin içinde hamburger köftesi dışında (burası önemli) minik Bİ MARUL, kurumuş Bİ DOMATES ve küçük Bİ TURŞU vardı. bu 3 şey üst üste büyükten küçüğe doğru dizilmişti.

çiçek 5 buçuk milyon verdiği hamburgerin bu kadar tırt olmasına sinirlenip hamburgeri garsona geri götürdü, içine taze domatesler ve bi kaç turşu eklenmesini talep etti. bir süre sonra çiçeğin hamburgeri geri geldi. domates sayısı 3'e, turşu sayısı 2'ye çıkmıştı ama MARULU GERİ ALMIŞLAR.

Tuesday, August 4, 2009

kirlileri bile makinaya atmak gelmiyo içimden

bugünkü haber türk gazetesinin 20. sayfasının sol alt köşesinde, http://livingmaze.blogspot.com/2009/07/kozmige-tecavuz-etmek.html şu yazım yayınlanmış. bi sürü eğlenceli yazım dururken bu regl psikolojisiyle yazılmış, melankolik gibi görünen (ama aslında öyle olmayan) yazıyı seçmelerine şaşırdım desem yalan olur, hiç şaşırmadım.

tabi gazetede yazım çıkınca annem de okudu. okuduktan sonra "tek dostum yalnıızlığım diyosun yani" dedi, utandım. muhtemelen annemin kafasında çok yalnızmışım gibi bir imaj oluştu; halbuki bi sürü yakın arkadaşım var ve "dünyadaki en mutlu insanlar" listesi yapılsa herhalde ilk 10'a falan girerim. ama anneme bunları anlatmakla uğraşamadım. yarınki haber türk'te de bu yazı yayınlansın bari, üzülmesin kadıncağız.

Wednesday, July 22, 2009

peynir labirentin kendisi

aylar; hatta belki de yıllar sonra bi kabus gördüm. aslında içinde çok kapitalist imgeler vardı. anlatayım da görün:

garip bi kazaya tanık oluyorum, benimle birlikte bu kazaya tanık olan biri daha var ki sanırım o ruh ikizim gibi birşey. rüya boyunca holivudvari bi ilişki içindeyiz kendisiyle. neyse biz bu kazayı görüyoruz ama bu, meğersem hiç kimsenin görmemesi gereken birşeymiş, mesela yoldan geçen yaşlı amca bu kazayı gördüğü için derhal öldürülüyor; bizse saklanıyoruz. askerler kazayı gördüğümüzü farketmiyorlar ama başka gören var mı diye ararlarken biz yakındaki apatmanlardan birine girmeye çalışıyoruz. kimse başına bela almak istemediği için bize kapıyı açmıyor; kaçıyoruz. sonunda nazi askeri tipli, bizi yakalamaya çalışan o garip insanlardan kurtuluyoruz.

askerler sanki sahne kostümü giymiş gibiler. yeşil giysileri, şapkaları ve donuk bakışları var. hepsi porselen ya da robot gibi gözüküyor, hiçbir duygu belirtileri yok.

neyse bir üniversite kampüsüne giriyoruz, etrafta bikaç öğrenci var. ellerinde televizyon kumandası var bu öğrencilerin. zararsızlar, kimseyi öldürmüyolar ama uyuşturcu almış gibi gözüküyorlar. mesela bir tanesi "çantamı düşürmüşüm" diyor ve çok yavaş hareket ederek saatlerce çantasını arıyor diğer kumandalı arkadaşı ile..

televizyon kumandalıların yanı sıra bi de gözlüklüler var. gözlüklüler kumandalılara göre daha zeki ama onlar da biraz garip davranıyorlar. bizimle normal konuşuyorlar gibi ama dünyanın garipleştiğinin farkında diiller. sıradan bir okul günündeymiş gibi davranıyorlar, "gecenin bi vakti üniversite kampüsünün içinde ne işimiz var" diye düşünmüyorlar hiç.

sadece ruh ikizim olacak adam ve benim gözlük ve kumandamız yok, biz normal hareket ediyoruz, onlar gibi yavaş değiliz, koşabiliyoruz çünkü biz aslında birlikten kaçmışız. bunu sonradan hatırlıyorum. birlikten kaçışımız şöyle oluyor:


...dünyanın kuytu bi köşesinde askerler bir yerde toplanmış herkese bir numara yapıştırıyor. askerler sadece görevlerini yapıyor, kimisi insanları numaralıyor, kimisi öldürüyor. iş dışında hiçbirşey konuşmuyorlar. bu ruh ikizim olan adam da asker üniformasını giymiş beni numaralayacak olan askerlerden biriydi ama onlar gibi donuk bakışları yoktu, hareketleri normaldi. bu yüzden onun askerlerin kılığına girerek ordan kurtulmaya çalışan biri olduğunu anlamam uzun sürmedi. anlattığına göre, o da benim gibi oraya numaralanmak için getirilmiş, sonra bir şekilde asker kılığına girmeyi başarmış. benim numaramın 2008 mu yoksa 2010 mu olması gerektiği konusunda bir tartışma çıktığı esnada ben kaçmaya yelteleniyorum ve diğerleri gibi olmadığını anladığım ruh ikizim askerin yanına gidiyorum, birlikte kaçıyoruz. ruh ikizim, bunun gibi bir sorunun çıkması için aylarca beklemiş. biz kaçmaya başlayınca hakkımızda arama emri çıkıyor, alarmlar çalışıyor.

gözlüklüler ve kumandalılar kaçan insanların garip birşey yaptıklarını algılayamayacak kadar saf bir durumda ama askerler dışında ortalıkta gezinen polisler de var ki; onların görevi bizim gibi aklıselim kaçakları aramak.. polis gördüğümüz yerde kumandalı gibi davranıyoruz ama ruh ikizim elimize gerçek bir kumanda almamamız gerektiğini söylüyor; kumanda ya da gözlüğe dokunursak onlar gibi olurmuşuz. bu nedenle sadece kumanda varmış gibi elimizi havada tutuyoruz bu sayede kalabalık içinde farkedilmiyoruz. sonra işte kazayı görüyoruz...



neyse üniversite kampüsündeki gözlüklü ve kumandalılardan uzaklaşıp teleskoplu bir odaya giriyoruz başbaşa. burda gökyüzüne baktığımızda, gökyüzünde 4 tane ay, bir tane de ay boyutunda renkli bir gezegen olduğunu görüyoruz. ruh ikizim, olmaması gereken diğer 3 ay ve gezegenin ne olduğunu açıklıyor bana: "parayla güç elde etmiş insanlar, kendi inşa ettikleri ay büyüklüğündeki renkli gezegene geçici olarak taşınmışlar ve şimdi dünyadaki herkesi numaralayıp televizyon ve gözlükle uyuşturarak askerler ve polisler vasıtasıyla kontrol altında tutmaya çalışıyorlar" diyor.

sonra biz bu arkadaşla dünyadaki son 2 akıllı olarak baya bi yakınlaşmaya başlıyoruz. ardından polisler geliyor yine kaçmaya başlıyoruz. sanırım uydular yerimizi tesbit etmiş olacaklar ki çıkıp koşmaya başladığımızda gökyüzündeki aylardan birinden üstümüze bombalar yağıyor. biz koşarken bombalar geriye düşüyor. bir tanesinden kıl payı kurtuluyoruz, sonunda hamam gibi bi yerde küvetin içine girip izimizi kaybettiriyoruz.

işte burda uyandım.

Tuesday, July 21, 2009

kozmiğe tecavüz etmek

geçirdiğim en iyi vakitleri yalnızken geçirmiş olmam beni insan ilişkileri üzerinde düşünmeye itti. şimdi ben en çok sahilde kendi kendime sarhoş olup müzik dinlerken ya da yağmurlu bir öğle vakti piyanoyla beste yaparken ya da sıkıntılı bi günün ardından yazı yazarken mutluysam niye sürekli insanlarla görüşüyorum hiçbi fikrim yok. geçen gecelerden birinde yatağa uzanıp 4 saat boyunca tavanı izledim, o bile harikaydı. insanın en iyi arkadaşı kendisiymiş demek ki.

Saturday, July 11, 2009

dogmatik uyku

2003'ten bu yana sanki 1 yıl geçmiş gibi hissediyorum ben kendimi ama 6 yıl olmuş. aradaki kayıp yıllarda neler olduğunun esrarını araştırmak için her yılın önemli olaylarını yazarak bir tablo çıkardım ve ilginç bir sonuçla karşılaştım. tek sayılı yıllar çift sayılı yıllardan bariz daha iyi geçiyor.


2005 1. sınıf: berlin ve amsterdama gittim
2006 2. sınıf: ameliyat oldum
2007 3. sınıf: piyanoya başladım
2008 4. sınıf: ameliyat oldum
2009 5. sene uzun zaman sonra bisiklete binmeye başladım

Tuesday, July 7, 2009

insanın en iyi sevgilisi eski sevgilisidir

"hayatın anlamı"nı google'da arayarak bloguma girmiş bir insan olduğu gerçeğine henüz tam ısınamamışken; bugün de google'da "beynim olduğunu düşünsene" diye aratarak bloguma girmiş birinin olduğunu farkettim. bu insanlar sokakta hergün gördüğümüz, elini kolunu sallayarak aramızda dolaşan insanlar.. onlarla tanışıp hemen arkadaş olmalıyız.

Sunday, May 31, 2009

lavabocini

kahvaltıdan sonra elimi yıkarken göz göze geldim onunla. gözünü kırpmadan bana bakıyordu ve bence çok sevimliydi lavabo cini. acaba fotoğrafını çeksem mi diye düşündüm ağzımı sabunlarken ama ben içerden fotoğraf makinesini getirene kadar gözleri patlayabilirdi. döndüğümde gözlerini patlamış bulursam fotoğraf çekmemin hiçbi anlamı kalmayacak ve onunla göz göze geldiğimiz an sonsuzluğa karışıp yok olacaktı.

gidip getirdim fotoğraf makinesini, döndüğümde hala bana bakıyordu. hemen çektim fotoğrafını.


Wednesday, May 27, 2009

komşu komşunun komşusudur

Demin tam blog yazmak üzere hazırlanmıştım ki kapı çaldı. Delikten baktım "yardım edin elimi kestim" diyen yere çökmüş bi kadın gördüm. Açtım kapıyı, elinden şıpır şıpır kanlar damlıyodu. Karşı komşumuzmuş kadın, evinin kapısı falan açık zaten. Hemen havlu kağıt getirdim, kanayan yere bastırdık. Kan durdu gibi olunca kesiğin boyutlarına bakmak üzere "kağıtları kaldıralım bi" dedim. Kadın korktu bakamadı, kesmiş parmağın yarısını. Sonra "o kadar panik yapılacak bişi yok" falan dedim rahatlattım kadını. Baya bi rahatladı heralde ki "ilginç bi tanışma oldu" diyerek espri bile yaptı.
Sora apartmandaki kanları temizledim. Viledayı hazırlamışken kadının evindeki kanları da temizleyeyim dedim, görünce korkuyo çünkü. Ben kadının evini temizlerken annem asansörden indi. Beni karşı komşunun evini temizlerken görünce baya şaşırdı, şimdi kadınla birlikte hastanedeler.

Thursday, May 21, 2009

iki şeyin genişlediğinden eminim biri evren biri egom

Kütüphane burası, herkes huzurlu huzurlu kitap okurken ben müzik dinliyorum ama ne müzik dinlemek, konserdeyim adeta, çılgın gibi böyle.

Demin çantamdan ayna çıkarıp 1 saat kendimi izledim, sonra bi kızla göz göze gelince sürekli aynaya bakıyor oluşumdan utanıp, kaldırdım aynayı hemen. Bence ben nerden baksan 2-3 saat hiç sıkılmadan ayanaya bakabilirim. Başka insnalar beni hep görüyor ama ben kendimi çok nadir görüyorum ve merak ediyorum haliyle.

İnsanın kendisini görememesi çok büyük haksızlık; yani bacağıma, koluma falan bakabiliyorum ama yüzümü hiç görmüyorum canlı canlı. iyi ki ayna diye bişey var, ayna icad edilmeseydi meraktan ölücektik ama aynada da hep aynaya bakarkenki halim var, gerçek dünyaya adapte olmuş başka şeylere odaklanmış doğal halimi hiç izleyemiyorum. aslında fotoğraf ya da kamera bu konuda yardımcı olabilir ama benim hedefim kendimi canlı canlı görmek; kameranın, fotoğrafın kendine göre pikselleri var sonuçta.

Tuesday, May 19, 2009

kıtaların haberi yok ki böyle bişeyden

begüm:
o diil de
begüm:
geçen gün sana nesquik bozuldu dedim ya
begüm:
o günden beri rüyamda hep o nesquii yediimi görüom ya
begüm:
nası içime oturduysa
begüm:
yeme dedin çok üzdün beni
baris:
aaa yeseydin ya be
begüm:
koskoca kutu sonuçda
baris:
nasi kakao mu
begüm:
rüyamda bile yiyip pişman oldum senin yüzünden be
baris:
ben onu sut sandim olm
baris:
nesquik tozu bozulur mu lan
begüm:
tarihi geçmiş amaa
baris:
amma da kekosun
baris:
yaa noolcak be
baris:
toz bu
baris:
ben sut sandim ki ya
baris:
yoksa kasik kasik yerdim ben onu
begüm:
hayır olum süt diil
begüm:
şey dedim ya
begüm:
birbirine yapışmış biraz ama
begüm:
kaşıkla itirince ayrılıyo
baris:
olur oyle normal
baris:
hemen nesquik yap kendine
begüm:
neyse dursun dolapta 1-2 yıl daa
begüm:
iyice bozulmuş gibi olsun
begüm:
öle atalım
begüm:
bu haliyl eatmaya kıyamıom
begüm:
ahuhuha
baris:
bozulmamistir o canim ya
begüm:
2009 un 1. ayına kadar diyo
begüm:
3sene falan ömrü
baris:
yaa begum bozulmadi o
begüm:
taa 2006 da yabmışlar düşünsene
baris:
valla bak kesin bilgi bu
begüm:
genceecik çocuklardık o nesquik yapıldığında
begüm:
hinanmıyorum sana bırış
baris:
tamam be
baris:
naparsan yap

Friday, April 24, 2009

terazi burcunun diğer burçlarla ilişkisi

"burçlara inanmıyorum ama bi güç var" sloganıyla, kendi şahsi deneyimlerimi harmanlayarak hazırlayıp sunduğum bu harika eser, eminim herkese çok faydalı olup nesilden nesile aktarılacak.


terazi-koç ilişkisi

siz teraziler zarif, duyarlı, insan ilişkileri konusunda uyumlu ve dengeleyici olduğunuz için; koş burcunun kaba davranışlarından rahatsız olucaksınız. onların o öncü öncü hareketleri, liderlik taslamaları sizi uyuz edicek. bence siz koş burcuyla meraba meraba o kadar.


terazi-boğa ilişkisi

tanıdığınız hiçbi boğa birbirine benzemiyor olabilir ama sonuçta boğalarla iyi anlaşacaksınız çünkü onlar, çok acaip istekleri ya da anlam veremediğiniz davranışları olmayan, bi kere söyleyince anlayan normal insanlar.


terazi-yengeç ilişkisi

yengeç burçları iyi kalpli, bencil olmayan, verici kimselerdir. hatta kimisi çok eğlenceli olabilir. o yüzden iyi arkadaşlardır ama baştan söyliyim bunları hareket ettirip evden çıkarmak baya zor.


terazi-aslan ilişkisi

aslanlar çok iyi çocuklar bence, en iyi onlarla anlaşıyorum. niye anlaşıyorum anlamadım gerçi ama teraziyi tamamlıyolar gibi sankiler. kararlılar ama koçlar gibi kaba saba diiller; ayrıca gururlu insanlar. seviyorum aslanları ben, bi ömür geçer onlarla.


terazi-başak ilişkisi

başakların böyle titiz, kasıntı, obsesif hareketleri var, çok yoruyolar insanı. alt tarafı dönen bi şeyin üstünde yaşayan atomlardan oluşmuş varlıklarız, zorlaştırma bu kadar diyesiniz geliyor. aslında özünde iyi insanlar; hatta kimisi çok çalışkan, düşünceli ve verici olup sevgilisinin her istediğini daha o istemeden yapabiliyo.


terazi-terazi ilişkisi

ikiniz de süper karakterde insanlar olduğunuz için birbirinize nazik, seviyeli ve halden anlar bir şekilde davranıp iyi anlaşıcaksınız. süper bi arkadaşlık olur bu kesin, hiç kavga çıkmaz.


terazi-yay ilişkisi

yay burcu da aslan burcu gibi en iyi anlaştığınız burç bence. eğlenceli, neşeli falanlar. insana enerji veriyolar ve iletişim kurabiliyolar. zaten ben neşeli insanları severim, geçinip gideriz.


terazi-oğlak ilişkisi

bu oğlak burcunun anlamsız hırsları var ve çok işkolik. kendine herşeyden önce iyi bi arkadaş arayan terazinin canını sıkan hareketler bunlar. ayrıca ben bu kadar hırsı hiç biarada görmemiştim, mutluluğa değil de ambalajına sahip olmaya çalışıyolar sanki. anlaşırsınız anlaşmasına da biraz garip amaçları var gibi olduğundan tedirgin olabilirsiniz.


diğer burçlara gelince: benim öyle yakından tanıdığım samimi olduğum bi kova, ikizler, balık ve akrep yok ama astrolojinin dediğine göre kova: zeki, yaratıcı, entelektüel bi insnamış. demek ki onla iyi anlaşıcaz. balık çok melankolikmiş, bayabilir, akrebi gözüm hiç tutmadı, ikizlere gelince: o da kova ve terazi gibi zeki, entelektüel, objektif bi insnamış. demek ki onla da anlaşılır ama çabuk sıkılıyomuş herşeyden. çabuk sıkılan insanlardan çok çabuk sıkılabilirim.

Saturday, April 18, 2009

hoop diye bişey yoktur



skolastikdönemortaçağtarihifelsefesimetinleri dersi için thomas aquinas'la ilgili ödev yapmam gerekiyodu. thomas çok sıkıncıma gittiği için bu dersi 3. alışım. hatta daha önce de bu ödevi yapmam gerekirken http://livingmaze.blogspot.com/2007/06/thomas-aquinas.html şu yazıyı yazmıştım.

neyse işte dün akşam ödev hazırlamak için temel oluşturayım diye thomas aqinas'ın "varlık ve öz" isimli kitabını okurken uyyakalmışım. bu sabah uyanır uyanmaz daha yataktan kalkmadan kitabın dün akşam anlayamadığım paragrafını okuyup hemen anladım. (merak edenler için o paragrafı yazayım: tözlerin kimi yalındır kimi de bileşik; her ikisinde de öz mevcuttur, ama yetkin bir varlığa da sahip oldukları sürece, yalın olanda daha gerçek ve daha yetkin şekildedir. onlar(yalın olanlar), en azından tanrı olan ilk yalın töz, bileşik olanların nedenidir. ama o tözlerin özleri gizli olduğu için, kolay olandan çıkararak izlenecek yol makul olsun diye işe bileşik tözlerin özlerinden başlanmalıdır [sanırım bu dersi niye sevmediğim de gayet açık]) bu paragrafın ne demek istediğini anladıktan sonra yataktan kalktım ve dün akşam çalıştığım beethoven'ın moonlight sonatını çaldım. şarkıyı o kadar yavaş çalabiliyodum ki ay ışığı sonatı elimde ayışığı işkencesine dönüşmüştü. sonra kahvaltı edip ödevin 1. paragrafını yazdım, sonra bukadarçalışmayeter dedim ve bisiklete binmeye karar verdim.

sahile giden yokuşu indikten sonra bisikletin selesi oynamaya başladı. tekrar o yokuşu çıkıp eve dönüp alet çantasından uygun aleti bulup seleyi sabitlemek çok zor gözüktüğünden ben de esnafla iletişim kurmaya karar verdim. buzdolabı falan satan ama bi kaç tane de bisiklet satan bi dükkana girip "yaa sizde ingiliz anahtarı gibi bişi var mı?" dedim kasadaki adama (ihtiyacım olan aletin adını da bilmiyorum, işallah ingiliz anahtarı düşündüğüm şeydir). sonra selenin oynadığını, vidalarının sıkıştırılması gerektiğini söyledim. kasadaki adam işini bilen esnaf edasıyla çekmeceden uygun aleti buldu, birlikte sabitledik seleyi. çok teşekkür ettim gittim.

sahile inip bostancı yönüne doğru ilerledim. 

Thursday, April 16, 2009

bir şeyden ötürü durgun olabilirim belki

yüzümde ayı gibi bi gülümsemeyle okulun merdivenlerini çıkarken düşünüyorum:

".....yüzünden değişik davranıyorlar ve bu durum bende garip izlenimler yaratıyor. izlenimin min'ini düşünürken (minini minini hihihi) beynim benden önce karar verip yaratıyorum'u sonraki kelime mi yapıyor şimdi?
2 dakka durgun olamaz mıyım yaağ?
olamıyorum. nedense sürekli gülümsemek, eğlenmek, merdivenleri koşarak çıkmak istiyorum. iğrencim."

Sunday, April 12, 2009

bi kere emekli oldun mu artık hep emeklisindir

içimde bi huzursuzluk vardı demin. sanki bi işi yarım bırakmışım gibi bi huzursuzluktu bu. önce ciddiye almadım, birazdan geçer sandım ama geçmedi. neyi yarım bıraktığımı hatırlamaya çalıştım, hatırlayamadım. yarım kalan o şeyi bulup tamamlamak; bu huzursuz histen kurtulmak istedim.

kalktım, odamı havalandırdım sonra mutfağı da havalandırdım ama mutfağı havalandırmam çok saçmaydı çünkü mutfakla hiçbi alakam yok. neyse çişimi yaptım, çantamdaki dişfırçalarımı tuvalete yerleştirdim, kıyafetlerimi dolaba kaldırdım, çorabımı değiştirdim falan... sonra yerde duran çorabın öbür tekini buldum ama huzursuzluk geçmedi. saçımı topladım, hırkamı değiştirdim, yatağın çarşafını düzelttim yine geçmedi. izlemediğim filmleri izlediklerimden ayırdım, odamdaki su şişesini doldurdum, müziği değiştirdim yine geçmedi. sonra regl olduğum aklıma gelince huzursuzluğumun hormonal olduğunu düşündüm. ama yine de emin olamıyorum yarım kalan bişeyler var mı diye düşünmeye devam ediyorum.

Thursday, April 9, 2009

sanal bilgisi

bugün okula giderken tramvayda biri aniden koluma girdi çok acaipti, noluyo diye kafamı çevirince onun tutunacak yer bulamayan bi teyze olduğunu anladım, durum biraz normalleşti o zaman. teyzelerden herşey beklenir sonuçta. sonra okula geldim derse girdim hoca bana "bireysel" dedi. daha doğrusu şöyle oldu: ben yazı yazıyodum, sınıfsa ahlak toplumsal mıdır bireysel midir bunu tartışıyodu. hoca da aniden bana dönerek bireysel arkadaşınıza soralım dedi. bu, yıllar yılı derslerde konunun aniden bana sorulması ve benim müthiş bi özgüvenle saçma bi cevap vermem ritüelinin bi kez daha tekrarlanmasına sebep oldu. dersten sonra kitap almak için okulun fotokopicisine gittim, ordan kütüphaneye gelip kitabımı masanın üstüne koydum. yanımdan geçen bi kız durup duruken kitabımı aldı, biraz inceleyip yerine koydu, sonra da hiçbişey demeden gitti, çok acaipti. böyle bi gündü işte bugün...

Sunday, April 5, 2009

sen beni kovamazsın ben istifa ediyorum

"yaptık bi hata bi daha mı yapalım yağni?" diyen mecidiyeköy-kadıköy otobüsü şoförünün, önceki yaptıklarıyla tutarlı olma eğiliminin kendisini sınırlandırmasına izin vermeyen o özgür bakış açısını düşünürken uyyakalmıştım.

şimdi bu cümleyi yıllar sonra okuduğumda, bambaşka bir hayat düzenim olduğunda, sanki başka biri yazmış gibi hissedicek olmam çok garip. "heeey, bunu da ben yazdım; yani eskiden sen olan şey!" demek istiyorum kendime burdan o zaman.



2017'den not: yuoo hiç de sanki başka biri yazmış gibi gelmedi, resmen aynı kişiyim.

Monday, March 30, 2009

yalan söyleyip yanıltıcağma doğru söyleyip yamulturum

kısa bir süre önce yeni klavyem geldi. artık size bol bol bbbb'li ve b o şl u k l u yazılar yazabilicem . hadi iyisiniz

Wednesday, March 11, 2009

en-çok-ayrı-yazılması-gereken-de-ve-mı-yı-ayrı-yazamadığım-için-siniroldum

dünklavyeyesudöküldü,adansonrakiharfvespacevozuldu,ndevozu lmuştuamadüzeldisonra,amaneysekiekranklavyesidiyevişeyvarmış. onun sayesinde b'de yazabiliyorum boşluk da koyabiliyorum ama msn'de ekran klavyesiyle yazmak çok uzun sürüyo. sonunda-şöyle-6i-yöntem-geliştirdim,6aya-pratik-oldu,göz-yormuyo,yani-yoruyo-da-vitişikkadardiilsonuçta.

klavyeye-su-döküldü-diyorum-da-laptopa-döküldü-yani-su,6asit-6i-durum-diil,düzelmicek-diye-çok-korkuyorum,servise-falan-vermemiz-gerekmezumarım,kuruyunca-geçer-diyorlar-umutlanıyorum-ama-6unalımdayım-resmen,enson-30milyonluk-şemsiyemi-tripte-unutunca-6u-kadar-üzülmüştüm,hayat-6eni-çok-yoruyo.

Monday, March 9, 2009

var olmamak seni hiç ilgilendirmez

bütün meselenin olmak ya da olmamak olduğuna 7. karar verişim. bunu bi birayla kutlamak isterdim ama bugün içmicem. alkolik diilim çünkü ben.

Sunday, March 8, 2009

how is your life today?

bu sabah 12 buçukta uyandım. gece 3'te yattığıma göre kaç saat uyumuşum diye hesapladım. sonra uyku saatimi günde 8 saate indirebilir miyim diye düşündüm, indiremiceğime karar verdim. yataktan kalkıp hemen laptopumu açtım. uyanır uyanmaz ilk eylemimin bu olmasından bir kez daha rahatsız oldum ama değiştirmeğe karar vermedim. bir yandan saçımı toplarken diğer yandan da uzun yumuşak saçın insanın en iyi saçı olduğuna karar verdim. demek ki her sabah sırasıyla aynı şeyleri yapıp aynı şeyleri düşünüyorum. çokilginç. sonra tuvalete gittim. çişimi yaptım, yüzümü yıkadım, aynaya baktım, kendimi görünce çok güzel olduğuma karar verdim. geçen gün yanyana 3 tane sivilce çıkmıştı onları inceledim baya geçmiş gibiydiler. mutfağa gidip kahvaltı hazırladım. kahvaltı hazırlamamın sadece 1 buçuk dakkamı aldığını farkedince çok şaşırdım. sonra düşününce ekmek kesmek, bardağa süt koymak, buzdolabından zeytin, krem peynir, yağ çıkarmak ve ardından dolaptan reçel, bal ve nutella çıkarmak neden daha fazla sürsündü ki. her sabah bunu yaptığım için otomatiğe bağlamıştım zaten artık. kahvaltılıkları tepsiye koyup odama gittim. bir yandan kahvaltı edip diğer yandan ekşi sözlüğe baktım. gezegen satın alırken dikkat edilecek hususlar vardı çok komikti. ardından gazeteleri okudum internetten. pek önemli bişey yoktu. bunlar olurken kahvaltı bitti. tepsiyi mutfağa götürüp yediklerimi topladım. odama geri döndüm. neurosis'in from the hill şarkısını açtım. şarkının sonundaki akordeonla çalınan gibi olan kısmı bir kez daha çok beğendim. o kısmı hemen piyanoda çıkardım. kendimle gurur duydum. sonra diziport.com'dan lostun son bölümünü izledim. josh holloway'in gamzelerine şiir yazasım geldi. lost bitince duş alıp temiz bir hayata başladım. tam kitap okumaya gidicektim ki msn den birileri bişey yazdı, onlarla konuştum. sonra onlar offline oldular ama 3 saat geçti ben hala burdayım.
internetin insanı nasıl bu kadar kitliyebildiğini ben bugün yine anlamadım.

Sunday, March 1, 2009

imkansız abi

geçen gün arabayla giderken rakamlar sanki birer insanmış gibi geldi. Fizyolojik özelliklerine göre genelledim onları:

0 - obez bu
1 - uzun boylu zayıf biri
2 - buna tam karar veremedim ama sarışın kesin
3 - balık etli bir bağyan
4 - bu sakat olabilir
5 - güzel, orantılı bir vücuda sahip bir kadın
6 - koca götlü bi kadın ya da erkek
7 - zayıf biri ama sanki biraz kambur duruyo
8 - şişko
9 - koca memeli bir kadın

Wednesday, February 18, 2009

carry your cross and i'll carry mine

...Bütün patatesler üstüme gelmeye başladı. Patateslerden kurtulup tavaya doğru koşmaya çalışırken bir ekmek kırıntısına takılıp düştüm. Düşünce tuzluk elimden fırladı ama durun, en iyisi size hikayeyi başından anlatayım. Bu hikaye bir soğanla ilgili; hatta bu hikaye bir sürü soğanla ilgili, bu hikaye bir yumurtanın hikayesi...

Ben küçük çiğ bir yumurtayken büyükannem çok hastalanmıştı. Bir sabah samanların arasında hasta bir şekilde yatarken bana, kümeste gömülü tuzluğun yerini tarif etti. Dediğine göre bir gece herkes uyurken insanların masasından almış tuzluğu. Çok şaşırdım, büyük annemin hayatının macera dolu olduğunu biliyordum ama insanlardan birşey alabilecek kadar cesur olduğunu kimse bana anlatmamıştı. Tuzluğun ne işe yaradığını sormak istedim ona ama cümleler ağzından zorlukla çıkıyordu. Sanırım büyükannem ölüyordu. Gülümsedi ve bana şöyle dedi: "Pişmelisin". Bu onun son sözüydü.

Büyükannem ölünce çok üzüldüm ama sonuçta hepimiz ölecektik ve o harika bi kadınyumurta olarak harika bir hayat yaşadığı için şanslıydı. Onun bana verdiği tuzluğu yanımdan hiç ayırmamaya karar verdim. Bir gün mutfakta dolanırken ocakta kaynayan suyu görünce aklıma "pişmelisin" geldi. Kaynar suya girip 15 dakika bekleyip iyice piştim. Tuzluğun yanına dönünce iki tane patatesle karşılaştım. Canım patates kızartması istedi onları görünce. Patateslerin tuzu çok sevdiklerini bildiğimden biraz tuz karşılığında biraz patates kızartması olmalarını teklif ettim, hemen kabul ettiler.

Soğanları severim çünkü soğanlar patatesler gibi yamuk yumuk diiller, onların o düzgün daireselliği, katman katman olması falan çok güzel ama bir yumurta için mizaçları biraz sert kalıyor, bu yüzden çok teklikeliler ama bir keresinde yine ben bir soğandan korkarken büyük annem demişti ki "Merak etme, herşeyden önce bi yumurtanın kabuğu vardır evlat ve hiçbir sebze bu kabuğun altındakinin çiğ mi pişmiş mi olduğunu ilk bakışta anlayamaz". Düşündüm ki çiğken bile en azından kabuğum varsa artık pişmiş bir yumurtayken gerekirse kötü kalpli bi soğanla bile baş edebilmeliyim.

Tuzluğu alıp soğana daha yakından bakmak için yanına gidince birden bütün patatesler üstüme gelmeye başladı. Patateslerden kurtulup tavaya doğru koşmaya çalışırken bir ekmek kırıntısına takılıp düştüm. Düşünce tuzluk elimden fırladı ve bütün tuzlar etrafa dağıldı. Patatesler tuzların etrafına üşüştüler, soğan ise olduğu yerde kaldı.

Belki de büyükannem pişmelisin derken bir menemen olarak pişmelisin demek istemişti, bense kendimi kaynar suya atıp kendi kendime pişerek saçmalamıştım. Entropi ya aynı kalacağı ya da gittikçe artacağı için artık tekrar çiğ bir yumurta olamazdım. Bir soğansa asla bir yumurta olamazdı ve bu hikaye burda bitti.

Monday, January 19, 2009

saat 2'den sona iyi bişey olmaz

begüm: 2 nin 2 ye bölünebiliyo olması çok acaip geldi bana şu an. kendine bölünüyo resmen
cicek: 2 2nin 1 katı olunca oluyo öyle
begüm: 1 katı diye bişey olmaz bence ya
cicek: oluyo öyle şeyler takma kafana
begüm: olmamış bence
ama takmiyim dimi
cicek: ozaman hersayı kendisine bölündüğü için olabilir
begüm: böle milyonlarca saçmalık vardır kesin
cicek: desem
begüm: aa evetlan
cicek: euhauhdu
yaa
begüm: 3 te 3 e bölünyo dimi
cicek: asıl acaib olan
begüm: mahfoldum
ahuehuah
cicek: 2 nin asal sayı olması
begüm: ehahe hakkaten
begüm: 37 nin asal sayı olması daa ilginç ya o kadar büyük bi sayısın hala hiçbişeye bölünemion
boşuna yaşamışsın resmen
cicek: euhaushduhe dimi ayıp denen bişi var
begüm: aslında bi yerde 8 basamaklı asal sayı bulunmuş
yatıyomuş öle
cicek: hadi ya
begüm: baygın
cicek: adsdhguashjıdağsoldp
delimisin nesin