Tuesday, April 26, 2022

Daha fazla flamingo görmeyi hak ediyoruz.

 


Annemin doğum gününü kutlamak için Bodrum'a gittik geçen hafta. Şu sıralar kozmik hatlar tıkalı olmasına rağmen Bodrum tatilimiz gayet güzel geçti. Dönüşte Milas'taki arkadaşlarımız Hale ve Selçuğa da uğradık.

Selçuk ve Hale’yle korona yüzünden midir nedir, 2 buçuk senedir görüşmemiştik. Buluştuğumuzda fark ettik ki, geçen 2 buçuk yılda baya önemli değişiklikler yaşanmış. Ben yazar olmuşum, Barış programcı olmuş, onlar anne baba olmuşlar. 8 aylık çok tatlı bir kızları var. İsmi Peri.

Peri’yle tanıştığımızda bebek arabasında oturuyordu, beni görünce kocaman bir gülücük attı. Bu davranışıyla ilişkimizi o başlattı diyebilirim. Sevdim bu kızı. Selçuk da Hale de çocuğun üstüne çok düşen tipler değiller. Olması gerektiği kadar ilgileniyorlar. Ben de fırsattan istifade Peri’yi kucağıma aldım. Peri bu duruma itiraz etmeyince kucağımda oturdu bir süre. Çok meraklı birisi, sağı solu kurcalıyor. Güneş gözlüğüyle, masa örtüsüyle ve sokaktan geçen köpeklerle oyalandı. Birlikte yarım saate yakın vakit geçirdik, sanırım arkadaş olduk. Selçuk ve Hale baktılar Peri bende duruyor, ara sıra Peri’yi bana vermeye başladılar. 2 gün boyunca Peri'yle bol bol gülüp eğlendim. 

Şimdi Dalyan burası. Tatil sonrası değerlendirmelerimi yaparken fark ettim, bundan sonra Milas’a sadece Hale ve Selçuğu görmeye değil, Peri’yi de görmeye gideceğim. Çünkü artık bebek bi dostum var. Ne komik laf, bebek dostum. Herkesin bi bebek dostu olmalı.

Çocuk sahibi olmamama rağmen kendimi çocuk kavramına kapatmamış olmam hoşuma gitti. Bebeklerle gülüp eğlenebiliyorum doğallıkla. Sorumlulukların full time değil part time olması işime geliyor.

Wednesday, January 12, 2022

Yine "iyi ki çocuğum yok" diye düşündüğüm bi gün



Bugün süpermarkette, alışveriş yapmayı kolaylaştıran bir yöntem keşfettim. Daha doğrusu bu yöntemi kasa sırasında önümde duran kadından gördüm. Önümdeki kadın, alışveriş sepetini içindekilerle birlikte olduğu gibi banda, kasiyerin yanına yerleştirdi. kasiyer sepetin içinden ürünleri kendi teker teker çıkarıp okuttu. Yani kadın hiç uğraşmadı ürünleri dizmekle.

Kadından gördüğüm yöntemi sıra bana gelince ben de uyguladım. Kasiyer hiç itiraz etmedi, her şey normalmiş gibi davrandı. Benim sepetimin içindeki ürünleri de okuttu ve ürünler bitince sepetimi kendi koydu bir yerlere.

Alışveriş yaparken üzerimdeki sorumluluk azaldığı için kendimi hafiflemiş hissettim.


görsel: Elena Orlova

Tuesday, January 4, 2022

Öylesine bir yazı

 


Yılbaşını Nazos'taki bütün insanlara "Ölümden korkar mısın?" sorusunu sorarak geçirdim. Teorime göre insan 7-8-9 yaşlarında ölümlülükle ilk tanıştığında ölüm düşüncesiyle nasıl baş ediyorsa, o düşünce hayatına ve duygu durumuna ciddi bir yön veriyor. 

Ben mesela ölecek olduğumuzu bir türlü kabullenemeyip (ama sonsuza kadar yaşamayı da bir o kadar korkutucu bulup) en iyisinin, insanın ölüme odaklanmayıp nasıl yaşadığına odaklanması olduğuna karar vermiştim. Bu da beni hayatımı nasıl dizayn etmek istediğime götürdü. Kendi içsel süreçlerimi proses etmek ve seçimlerimi nasıl yapmak istediğimi tespit etmek için bol bol yazı yazdım. Ama sonra hayatımın dizaynının düşündüğüm kadar da benim elimde olmadığını fark ettim, toplum ve çevre beni bir hayli sürüklüyordu. Toplumu ve genel insanı dandik buldum. Bu dandik düzene dayanabilmek için yazdıklarım kara mizaha kaymaya başladı. O noktadan sonra hayatın hepsinin bu kadar olduğunu kabullenmek yerine yaşamdaki büyüleri aramaya koyuldum. 

Doğayı büyülü buldum ilk olarak. Gün batımı, ağaçlar, dalgalar, bulutlar, insan elinin değmediği bu olgular bana mutluluk verdi. İnsanın yaptığı şeyler içinde de şehir ışıklarını beğendim. Doğa ile ışıkların birleşmesi özellikle hoşuma gitti. Kasvetli havada yanan ışıklar ateş böceğini andırıyordu. Bu büyüleri yakalamak ve ifade etmek beni resim ve fotoğraf gibi görsel sanatlarla ilgilenmeye itti. 

Yazarak daha fazla açabileceğim içsel bir konum olmadığında, olaylar mizah haline getirilemeyecek kadar tatsızlaştığında, büyüleri yakalayacak coşkum olmadığında piyanonun başına oturup hüzünlü karanlık melodiler çalmaya çalıştım. Notalar duyguda kalmama yardımcı oldu. Şimdi ukulelem de var, duyguda kalmama yardımcı olan bu yeni oyuncağımı da diğer oyuncaklarım kadar seviyorum.

Bütün bu bilgiler ışığında diyebilirim ki sanat resmen terapi benim için.

Görsel: Harald Rudyard

Thursday, December 23, 2021

Eşofman, hayatı ve kendimi ciddiye almamı engelliyor.

 


Bu ara giyinişimizle ilgili önemli bir sorun gözüme çarpıyor. Kışın vücudumuzun üst tarafımıza kat kat kıyafetler giyiyoruz ama altımıza sadece tek bir katman giyiyoruz, bu çok saçma. Üstümde atlet, tişört, kazak, hırka gibi bir sürü şey olurken altımda sadece tek bir pantolon ya da tek bir eşofman altı oluyor, bu nedenle üst bacağım üşüyor genelde. Bacak atleti gibi bir giysi olmalı bence. Tayt gibi sıkı ya da külotlu çorap gibi sentetik olmamalı. Bacakları sakince sarmalayan tatlı pamuk bir giysi olmalı. Ayrıca nasıl olacağı henüz gözümün önünde canlanmıyor ama bacak hırkası gibi bir şey de denenebilir. Belki belden dize kadar inen, şort tarzında, pantolonun üstüne giyilecek yün bir hırka gibi olabilir bu.


Görsel: Andrew Wyeth

İçim boşalmış, kendimi biraz kitapla doldurayım.

 


Geçen hafta Mehmet Deniz ve Ece, Yalıçapkını evinden çıkmaları gerektiğini, istersek bizim 10 gün kirası ödenmiş o evde kalabileceğimizi söyledi. Buna çok sevindim; çünkü her yazarın hayali güzel manzaralarda bulunmak ve oraların tadını çıkarmaktır. Üstelik resimlerim için de güzel imgeler toplayabilirdim bu güzel ortamı deneyimlerken. 

Barış'la hazırlanıp aynı gün Yalıçapkını evine yerleştik. Eve yerleşince nehire sıfır verandaya çıkıp rüzgardan uçuşan sazlıkların sesini dinleyerek soğuk havayı içime çektim. Sadece kuşların ve yaprak hışırtılarının sesinin duyulduğu, etrafında tek bir insanın bile olmadığı bu doğa evi, güzelliğiyle beni o kadar etkiledi ki evde bulduğum birayı açıverdim hemen. Salondaki masaya kurulup camdan dışarıyı hayran hayran izleyerek yazı yazmaya koyuldum. Bir süre sonra biram bitti, evde başka bira yoktu. Az bir şey rakı vardı, normalde farklı içkileri karıştırmayı sevmesem de mecburen rakıyı da içmek zorunda kaldım. Rakıyı içerken Yasemin'e evi ve evin manzarasını içeren birkaç fotoğraf attım. Yasemin ev çok güzel olduğu için ne içsem haklı olduğumu söyledi. Sonraki günler evin huzurlu sessizliği içinde bol bol kitap okudum. Ecem'in verdiği Kadınlar Ormanı kitabını bitirdim. Hem kitap hem ev çok güzel olduğu için ikisinin kombinasyonu da harika oldu.

Yalıçapkını evinde sanki şehir dışında yaşıyormuş gibi oldum. Hiç merkeze gidesim gelmedi. Bahçedeki şezlongda üstüme battaniye alıp kahve içtim sabahları. Akşamları yaratıcı yemekler yaptım. Öğlenleri ise Barış'la cigara içtik. Nereye baksak manzara o kadar güzeldi ki "ne içsek haklıyız" diye düşündük hep. Bir ara Yasemin bize geldi, bahçede ateş yaktık. Ateşle mücadelemiz çok inişli çıkışlı oldu. Öyle ki bir spikerin bu ateş yakma müsabakasını sunması gerektiğini düşündüm. Şöyle bir sunum olabilirdi: "Evet Barış ince bir odun atıyor ateşe, maalesef odun ateşi boğdu ve dumanlar çıkmaya başladı, begüm ufak bir kuru yaprak atarak ateşi tekrar harlamaya çalışıyor, AMAN TANRIM odunlardan biri devrildi, heyecanlı dakikalar, devrilen odunun terlediği göze çarpıyor, acaba yaş odun mu kullandı ateş yakma milli takımı, Yasemin'in alanına yanan bambulardan biri devriliyor, yasemin bambuyu fark etmedi, yasemin bugün formunda değil mi yoksa, begüm Yasemin'in bambusunu alıp ateşe geri attı ama bambu yanlış taraf gitti." Bunun gibi şeyler söyleyebilirdi sunucu.

Normalde masal evinde 1 hafta kalmayı planlamıştım ama 5. gün hava birden soğuyunca çok üşümeye başladım. Ayrıca yağmur yağıyordu, yağmurda bahçeye de verandaya da çıkılamadığı için eve hapsoluyordu insan, bu nedenle yavaştan gerçek evime dönmeye karar verdim. Yağmurun delicesine yağıp havanın kapkaranlık olduğu o son gün, bir ara içime dolup taşan ilhamla birlikte siyah ukulelemi alıp balkona çıktım. Sağanak yağmurun ve hışırdayan sazlıkların sesine uğursuz ukulele melodilerimle eşlik ettim. Ben öldükten sonra diğer tarafta hayatımla ilgili bi belgesel hazırlanırsa kullanılabilecek atmosferik ve büyülü bir andı bu.


Görsel: Jeremy Miranda

Sunday, November 21, 2021

Belki dünyada tanıdığım sevdiğim insanların sayısı azaldıkça ben de siliniyorumdur biraz.

 


Bütün gün Kadıköy'ü bir aşağı bir yukarı arşınladıktan sonra, en sonunda kendimi sıcak eve atabildim. Şarap içip kırmızı marul yatağında peynir ve somon füme yiyorum şimdi. Yazı yazmak için harika bir zaman.

İki gündür İstanbul sokaklarında kulaklıkla müzik dinleyip fotoğraf çekerek sergi geziyorum. Sanat olmasaydı ne yapardım hiç bilmiyorum. Bütün gün yazı yazıp, fotoğraf çekip, resim yaptığım yetmezmiş gibi kendim bunları yapmadığım esnada da bunları yapan diğer kişilerin yaptıklarına bakıyorum. Sanırım dünyamızda sanat diye bi şey olmasaydı yetkili mercilere ulaşıp “beni buraya neden yolladınız?” diyerek hesap sorardım.

Dün Taksim’de gezdiğim sergiler arasında en çok Meşher’i beğendim. “Kadın sanatçıların yüzyılı” başlığında toplamış eserleri bayağı samimi buldum, kadın sanatçılar yaptığı resimler aracılığıyla benimle dertleşiyormuş gibi geldi. Özellikle portrelerdeki ilginç yüz ifadeleri ve huzuru çağrıştıran ev içi ve oda içi çizimler ilgimi çekti.

Bugünse Kadıköy’de fotoğraf çekerek ara sokaklarda gezinirken tesadüfen Nelumbo isimli bir galerinin önünde buldum kendimi. Hemen içeri girdim. Benim yaşlarımda bir kadının “mutsuzluk” teması üzerine sıradan kağıtlara ayakkabı boyası sürerek yaptığı resimlere baktım. Çeşit çeşit duygular, hayal kırıklıkları ve yaşamdan kesitler gözümün önünden film şeridi gibi geçti sergiyi gezerken. O esnada, resimleri yapan sanatçı mekanda olduğu için kendisiyle tanışma fırsatı da buldum. Çok tatlı birisiydi. Resimleriyle ilgili duygu ve düşüncelerimi ilettim ona hemen.

Eve gelip Instagram’ı açtığımda Dalyanlı orta yaşlı bir kadının kitabımı övdüğünü gördüm. Çok mutlu oldum. Geri bildirim almak ve yaptıklarının bir yerlere ulaştığını görmek çok güzel bir his. Bunu kendi hayatımda öğrendiğimden beri beğendiğim her sanatçıya olumlu geribildirim vermeye çalışıyorum. Hayat böyle daha doyurucu oluyor benim için.


Görsel: Filiz Çağın

Friday, November 5, 2021

Karanlık dehlizlerimizle temasta kalalım.

 


Bugün havadan pek memnun değilim. Biraz daha kapalı olabilirdi bence hava. Ama sonuçta kasım ayındayız. Bir yaz gününde olmadığımıza şükredelim.

Bundan 9 ay önce yoğun alkol kullanımı, kötü beslenme, ekran bağımlılığı, Türkiye'de yaşama ve mizantropiden kaynaklanan bir depresyona girmiştim. Depresyona sık sık girip çıkan bir insan olarak, sümük gibi gezindiğim bunalımlı süreci fazla uzatmamak adına hemen sadık antidepresanım cipralexe başladım. Fakat cipralex bana her zamankinden daha fazla yan etki yaptı. Sürekli uykulu uykulu gezdim. Yaklaşık 6 ay uykulu bir şekilde gezip kendime sürekli "Acaba şu an 10 üstünden kaç uykum var?" sorusunu sorduktan sonra, sürekli bu soruyla yaşamak saçma geldi. Cipraleximi yarıma indirdim. Şimdi 3 aydır yarım cipralexle hayata devam ediyorum. Dozum çok iyi. Tıpkı insanın 50 cc bira eksik doğmuş olması gibi, yarım cipralex de eksik doğmuş olabileceğini düşünüyorum. Yarım doz sayesinde insan, hem karanlık taraflarıyla temasta kalıyor hem de çok kötü hissetmiyor kendini. Harika bir kıvam bu. Keşke sonsuza dek yarım cipralex içebilsem. Ama herhalde 1 sene sonra bırakırım. Yarım lustral nasıldır onu da merak ediyorum aslında. Belki bir sonraki depresyon dönemimde de onu denerim.

Bir süredir hayatımda önemli bir gelişme olmuyor. Kitabım, benim vapur satıcılığım haricinde fazla satmadı. Ne kariyerimde ilerleyebildim ne de para kazanabildim. Alkol, sigara, tatlı ve ekran bağımlılığı çevresinde mücadele verip duruyorum. Komşularımdan nefret ediyorum. Topluma olan nefretimin simgesi gibi oldu komşular. Bugün yine hayatıma bakıp "iyi ki çocuk yapmamışım" diyorum. Agucuklu, bugucuklu mizantropi çok fazla içsel çelişkiye yol açardı. En iyisi hayata şu basit ilkelerle devam etmek:

İçmeyebiliyorsan içme,

Abur cubur yemeyebiliyorsan yeme,

Sosyalleşebiliyorsan sosyalleş,

Spor yapabiliyorsan yap.


Görsel: Christophe Jacrot