Şiir
Kelimeler kifayetsiz kalınca resim yaparım,
Renkler coşkusunu kaybederse piyano çalarım,
Eğer notalar da tat vermemeye başlarsa,
İşte o zaman şiir yazarım.
Resim: Monet
Şiir
Kelimeler kifayetsiz kalınca resim yaparım,
Renkler coşkusunu kaybederse piyano çalarım,
Eğer notalar da tat vermemeye başlarsa,
İşte o zaman şiir yazarım.
Resim: Monet
Ülke yüzünde bunalıma girdim. 2023’te de artık bu dandik bireyler seçimi kazanırsa burada olmak istemiyorum. Ülkeden taşınma planları yaparak hayata tutunuyorum. Bir 3-5 yıl daha ülkenin geriye gitmesine dayanacak gücüm kalmadı. Ama Dalyan’daki hayatımı da çok seviyorum. Mümkün mertebe taşınmak istemem buradan. Benim değil onların gitmesi daha mantıklı olur.
Bu arada Nordvis plak şirketi yine bana çalışıyor. Dün Armagedda’nın Ond spiritism şakısının şurasına aşık oldum: https://youtu.be/JSiDnjY__HA?t=166
Şimdi de şarkının “orası” şerefine bir
bira açtım. Bira içip ülkeye dair bunalımımı aşmaya çalışıyorum. Bir yandan
bira içip, bir yandan black metal dinleyip, bir yandan blog yazıp, bir yandan da
chat yaptığım şu dakikalarda kendimi resmen üniversitede gibi hissediyorum.
Üniversitedeyken de bu dörtüye bayılırdım. Sonsuz bir üniversitedeyim sanırım
ben.
Eskiden önemli bir kariyerim yoksa bir adet çocuğum olabilir diye düşünüyordum. Sonra Barış'la çocuğumuz olmayınca ve çocuğumuzun neden olmadığını incelemek için doktora gidecek kadar bile çocuk istemediğimizi fark edince, sanırım benim için en iyisi, yapmayı sevdiğim bir işle hayatımı doldurmak diye düşündüm. Aslında sevdiğim işleri de buldum ama doğru düzgün para kazanamıyorum hiçbirinden. Sonunda artık para kazanamayacağımı tamamen kabullendim; yine de sevdiğim işleri yapmaya devam edeceğim. Çünkü resim yapmaktan, yazmaktan ve web sitesi içerikleri üretmekten hoşlanıyorum. Karnımızı doyuracak paramız olduğuna göre kendimi para için zorlamama gerek yok. Gezer, eğlenir, yazar, çizer, kafama göre yaşamaya devam ederim. Bu benim için tatmin edici bir gelecek planı.
Yaklaşık 3 hafta önce Yasemin ve Ecem'le Dalyan'ın gündemine ilişkin ciddiyetsiz ve komikli haberler yazdığımız bir Dalyan Gastesi yapmaya başladık. Bu ara bu beni çok mutlu ediyor. 2021 yılının ilk sivrisinek ısırma vakası ne zaman gerçekleşti, Dalyan'da bugün İnekleri Havalandırma Günü mü, Sevilen köpek Topal Rıfkı Yasemin'e neler anlattı gibi önemli meseleleri haberleştirdiğimiz Dalyan Gastesi'ni merak eden varsa www.dalyangastesi.com'a bir göz atabilir.
Bu aralar fark ettiğim bir şey daha var. Black metali çok seviyorum. Bir süre önce sadece black metal dinlemenin sağlıklı olmadığını, başka müzik türlerini de yeniden hayatıma sokmamın iyi olacağını düşünmüştüm. Sonuçta eskiden soundtrackler, indie rocklar, klasik müzikler, 70’ler seven ve bolca dinleyen biriydim. Şimdilerde ise müzik deyince aklıma gelen tek şeyin black metal olmasını biraz yobaz buluyorum. Bu nedenle son aylarda biraz dark jazz ve harpsichordlu klasikler dinleyip black metalin hayatımda kapladığı alanı azaltmaya çalıştım. Fakat geçen sabah yataktan kalkmaya üşenip sonra hayata Slagmaur - Wildkatze dinleme ihtimalimle tutununca fikrimi değiştirdim. Bana ne, ben en çok black metal seviyorum, diğer şeyleri hobi olarak dinliyorum. En sevdiğim plak şirketi de Nordvis.
Demek istediğim, ben buyum işte ve bu benim hayatım. Sanki artık kendi sınırlarımı görmeye ve gerçek dünyada kendi alanımı çizmeye daha bir yaklaşır oldum. Hayattan beklentilerim gittikçe değişiyor. Hayaller benim için hala önemli ama gerçekçi olmayan şeylerin hepsi de
elenip gidiyor.
Resim: Harald Sohlberg
Bir süredir yazacak ilginç bir şeyim olmadığını düşündüğüm için blog yazmıyordum. Ama dün Yasemin'le yazışırken fark ettim, aslında bu aralar bir gündemim var.
Son birkaç gündür Ege kıyılarını etkisi altına alan fırtına nedeniyle evde sürekli bir rüzgar uğultusu duyuyorum. Rüzgar uğultusunun o bitmek bilmeyen ıslıklı sesi sanki evimizde bir hayalet ikamet ediyormuş hissi yaratıyor. Hele bu gece, fırtına öylesine coştu ki bütün camlar kapalı olmasına rağmen hava akımından evin içindeki kapılar çarpmaya başladı. Gerçek bir perili ev deneyimi yaşıyoruz.
Aslında böyle sıra dışı havaları çok severim. Odamın ışıklarını kapatıp doğanın yaptığı şovları izlemek bana keyif verir. Ama çatımızın her an uçabileceği gerçeği aklımdayken ve evin kapıları durduk yere pat küt çaparken havadan keyif almak biraz zor. Hatta şu an ben bu satırları yazarken fırtına kendine yeni bir açılım getirdi. Hayatına artık "dakikada 400 şimşek" mottosuyla devam ediyor. Şimşekler bize epilepsi krizi geçirtmek istercesine üst üste çakıyor; bir yandan da yatak odasının pimapenli camından, nasıl olduğunu anlamadığım şekilde içeri su sızıyor.
Biraz önce Barış, dışarıda neler oluyor diye merak edip pencereden bakayım dedi. O esnada bir su borusu uçup Barış'ın önünde durduğu pencereye çarptı. Ardından fark ettik ki o uçan boru bizim çatıdaki yağmur sularını yere akıtan boruymuş. Boruyu yıllardır durduğu yerden koparıp atan bu şey artık bir rüzgar değil bir iklimdir bence.
Fotoğraf: Chris Friel
Şimdi bu yazıyı yazma nedenime gelelim. Önder'le 10 yıl önceki o dönemde dinlediğimiz black metal şarkılarından birinin ortasında, yaylı çalgılarla çalınmış, güzel ritmli bir melodi vardı. Bir gün Önder, kendi başına gittiği bir müzede o dinlediğimiz black metal şarkısının yaylı kısmının tamamını içeren çok güzel bir klasik müzik bestesi dinlediğini söyledi. Yani bizim black metal şarkısına, o klasik müzik bestesinin küçük bir bölümü iliştirilmişti. Önder, müzede duyduğu bu klasik müzik bestesini öyle bir övdü, öyle bir abarttı ki, o besteyi ya da besteciyi ben de çok merak ettim. Ama Önder müzedeyken bu konuda herhangi bir bilgi elde edememişti ve daha sonraki araştırmalarımızdan da bir sonuç çıkmamıştı.
Bu olayın üstünden tam 10 yıl geçtikten sonra, dün gece Barış'la Proxima isimli bir film izliyorduk. Filmin bir sahnesinde, odasında kendi başına oturan astronot adamın güzel bir klasik müzik bestesi dinlediğini gördük. Şarkının melodisine kulak kabartınca bu melodinin, yıllar önce Önder'le dinlediğimiz black metal şarkısındaki o yaylı melodiye benzediğini fark ettim. Barış'a dönüp "Filmde çalan şarkının ismini hemen bulmalıyız." dedim.
Problem çözmenin usta ismi Barış, telefonunu çıkarıp Shazam isimli bir programı açtı. Shazam, dinletilen şarkı bölümünün hangi şarkıya ait olduğunu hemen söyleyen bir teknoloji harikasıydı. Barış filmi geriye alıp filmdeki şarkıyı Shazam'a dinletti ve bingo, Shazam karşımıza bir şarkı çıkardı.
https://www.youtube.com/watch?v=sxPFenwOpps
Şarkıyı açınca şaşırdım. Bu çocuk masalının bizim aradığımız şarkıyla ne alakası vardı ki? Ama vidyoyu ilerletince, bu masalsı tiyatronun devamında bir klasik müzik bestesinin başladığını gördüm. Gerçekten de aradığımız klasik müzik bestesi buydu. Hakikaten de güzele benziyordu. Ertesi gün araştırdım, beste Camille Saint-Saëns'a aitmiş ve ismi Danse Macabre'ymiş. Bestenin orijinali şu:
https://www.youtube.com/watch?v=YyknBTm_YyM
Danse Macabre'yi bulur bulmaz Instagram'dan Önder'e yolladım. Önder'le uzun yıllardır doğru düzgün konuşmadığımız için ve bu şarkıyı arayışımızın üstünden 10 yıl geçtiği için, Önder'in olan biteni hatırlamama ihtimali vardı. Ama ben şarkıyı yollar yollamaz Önder hemen bu şarkıyı niye ona yolladığımı anladı. Yıllar süren arayışın ardından sonunda şarkının bulunmasıyla, üstünden bir yük kalkmış gibi hissettiğini söyledi. Ben de rahatlamıştım cidden. Sonunda yıllar süren bir esrar perdesi aralanmıştı. Ama aradan o kadar fazla zaman geçmişti ki, şimdi de bu şarkıyı bulmamıza neden olan o black metal şarkısının hangi şarkı olduğunu unutmuştum.
Önder'e hangi black metal şarkısından yola çıkarak bu şarkıyı aramaya başladığımızı sordum. Slagmaur'un Klokker Tramp şarkısıyla başlamış olay. Yani şu aşağıdaki şarkıyla. Şarkının 4. dakikasına gelirseniz bizi 10 yıllık bu arayışa sürükleyen o yaylı melodiyi duyabilirsiniz.
https://www.youtube.com/watch?v=MgQDvkLzwxI
Önder'le konuşurken bir şey daha öğrendim. O bu şarkıyı çok seviyormuş ama ben fazla sevmiyormuşum. Şarkıyı sırf "orası" için dinliyormuşum. Bu da fraksiyonlara ayrıldığımız bir şarkıymış demek ki.
Barış’la bağımsız filmler izlemeyi severiz. Ama aramızda bir fark var. Barış her türlü bağımsız filmi izleyebilir, filmin 3 saat ve siyah beyaz olması, içinde fazla serserilik barındırması ya da insanların sersefil olması onu hiç sıkmaz. Bense izleyeceğim filmde aşırı fakirlikler, uyuşturucu bağımlılıkları, suçlular, dövüşmeler ve kavgalar olmasın isterim. Orta sınıfın dertlerini anlatan, varoluşsal sorunlar içeren ya da günlük basit olaylardan güzel kurgular çıkaran kadınlı erkekli filmleri severim. Seçtiğimiz filmler genelde iyi çıkar, böylelikle neredeyse her akşam güzel bir film izlemiş oluruz. Bazen de bağımsız filmlerden yorulup “cacık” dediğimiz, Hollywoodvari daha kolay filmlere yöneliriz. İnce eleyip sık dokuyarak seçtiğimiz için, genellikle bu filmler de iyi çıkar. Ama bazen de iyi çıkmaz.
İyi çıkmayan
cacık filmlerin iyi çıkmaması, filmdeki karakterlerin sürekli yanlış
kararlar almasından kaynaklanır. Mesela kimi zaman
basit bir iletişim sorunu yüzünden işler sarpa sarar, kimi zaman karakter
çok bariz olmasına rağmen yanlış tarafa kaçar, kimi zaman karakter hasta olmasına rağmen
umursamayıp doktora gitmez, ne bileyim, hep yanlış kararlar alınır işte böyle ve bu sayede filmin konusu oluşur. Eğer yanlış kararlar az sayıdaysa içimden “ya sonuçta zor bir dönem geçiriyor iletişim sıkıntısı yaşaması
normal” ya da “insan o anlık panikle tabi yanlış tarafa kaçabilir" diyerek kendimi rahatlatmaya çalışırım. Ama
kimi filmlerde yanlış kararlar o kadar fazla olur ki kendimi ne yaparsam
yapayım ikna edemem. İşte o zaman “bu bi yanlış kararlar alma filmi” diyip filmi ciddiye almayı bırakırım.
Bu sabah fark ettim
ki hep yanlış kararlar alan karakterler sadece çok cacık filmlerde değil, gerçek hayatta
da bol bol var. Mesela batacağı yüz metreden belli işler kuran insanlar, kötü
giden ilişkiyi kurtarmak için çocuk yapan çiftler, ailesiyle takılmak iyi gelmediği
halde ailesiyle sıkı fıkı olan bireyler var. Bu kişilere tanık olmak adeta yanlış kararlar filmi izlemek gibi gelir bana. Onlardan da sıkılırım, ciddiye almayı bırakırım.
Fotoğraf: Saul Leiter