Monday, November 15, 2010

atom kadar gerçek

akşam saat 11'de trajik bir biçimde uyuyakaldığım yatakta, gece 3 buçukta uyanıyorum. bir yandan alkolün getirdiği mide asidi bunalımı; bir yandan sanatla gerçeği hala ayırt edememiş olmanın sıkıntısı var içimde. bütün gece bunu düşünmüş olmama rağmen bırak daha net bir noktaya gelmeyi; her şeyin sonsuza dek birbirine karışık kalacağından emin olarak kapatmıştım konuyu. ilk defa bir şey düşünürken o düşüncenin karmaşıklığıyla beni yeniğini hissedip pes ediyorum. bu durum bütün varoluşumu derinden sarsıyor. ya bir daha hiçbir şeyi anlayamazsam? ya hiçbir şeyden emin olamazsam? ya asla nasıl yaşayacağımı bilemezsem?

öylesine yaşamak istemiyordum. ama felsefenin çok tehlikeli olduğu anlardı bunlar. her ne kadar her şey asla anlayamayacağım kadar karışık gözükse de ve ben ilk belirlemelere göre pes etmiş olsam da bu konuyu tekrar düşünmek üzere mide asitsiz bir ana erteliyorum.

bu düşünceler eşliğinde yataktan kalkıp tuvalete doğru ilerlerken, günlerdir üst üste yığılarak biriken kıyafetler dağıyla göz göze geliyorum. "artık bu dağınıklık kümesine bir isim bulmak gerek" diyorum, "çok büyük çünkü"

tuvalette o kıyafet dağının isminin sebahattin olabileceği geliyor aklıma. sonra odaya geri dönüp üstümü değiştiriyorum ve sonsuz su içiyorum.

sonsuz su içmek canımı sıkıyor. gerçeklikle sanat arasında kaldığım zamanları tekrar hatırlatıyor bana. dünyadaki herkesin uyumaya karar verdiği şu 3 buçukta, benim aniden uyanmış olmam kendimi çok yalnız hissettiriyor.

odanın ortasındaki sandalyede sonsuz su içmiş bir şekilde sebahattin'e bakarak amaçsızca oturuyorum. eğer az önce tuvalette dişimi fırçalamış olmasaydım üst üste 2 mandalina yemek bir çılgınlık yapabilirdim şu an ve kesin hayatıma bi dinamizm getirirdi bu.

tekrar yatağa giriyorum ama uyuyacak bi durum yok ortada, eminim. saatin geç olması tek başına hiçbir eylemin nedeni olamaz; çünkü ışığı icat ettik artık.

Tuesday, November 2, 2010

hiçbir şey ruhsuz olmuyor.*

ev burası. bütün eylemlerime yarıuyku eşlik ettiği için (ve kahve mideme hiç iyi gelmediği için) 1 saatliğine uyuyayım dedim, artık nasıl uyuduysam uyandığımda dünyadaki yerimi şaşırmıştım.

bir yerdeydim. buraya ev mi deniyordu diye düşündüm, sonra evin daha büyük birşey olduğunu; içinde bulunduğum yere oda dendiğini hatırladım. sonra buranın benim odam olduğu aklıma gelince sevindim gibi oldu çünkü çok fazla bulunduğum bir yer vardı orası da benim odam gibiydi ama aslında değildi (işteki odam). günün 10 saatini başka bi yerde geçirdikten sonra gelip burayı odam olarak benimseyemeyeceğimi bilinçaltım bile kavramıştı. kısa bir süre sonra bilincim tamamen yerine geldi ve standart yaşama haline döndüm.

bu hayatta nerde kalmıştım? en son uyumadan evvel dexter'ın yeni bölümünü izlemeyi planlıyordum, kitap vardı ona da devam edebilirdim, internete girmek diye birşey vardı bir de; ama belki de en iyisi gidip ertesi gün olana dek uyumaktı. çünkü fabrika ayarlarıma dönmüş biçimdeyken yapılabilecek her şeye eşit mesafede hissediyordum kendimi ve dolayısıyla bir şey yapmak konusunda bir karar vermem mümkün gözükmüyordu. sonra birden yazı yazmaya başladım ama şimdi o da bitti.


*replikas - gece kadar rahatsız etmiyor

Thursday, October 21, 2010

yapmam gereken şeye gelene kadar bir sürü yapmam gereken şey var

geceydi. üstümüzde kocaman bir gökyüzü uzanıyordu ve açık havada yatakların üstüne uzanmıştık. fonda bergraven çalıyordu, bergraven'ı herkes seviyordu bu ülkede. ay tam olarak yarımaydı ve olması gerektiğinin 8 katı büyüklüğündeydi.

şarkı bitince yataktan kalktım. içkimi alıp ilerdeki dans gösterisini izlemeye gittim. bi takım kafeslerin içinde şimdiye dek hiç karşıalşmadığımız garip hayvanlar vardı. etrafında da siyah kıyafetleriyle dans eden, uçan adamlar. gösteriye biraz baktıktan sonra yatağa geri döndüm. dünyamızı saran o sonsuz gökyüzünü ve çok hızlı hareket eden o gri bulutları izlemeye devam ettim.

uyandım.

Wednesday, October 13, 2010

geceleri uykumun gelmesi gibi bi sorunum var

yatak burası. sıcacık yorganın altında yatıyorum. dışarısı buz gibi ve sağanak yağmur yağıyor. şu an benim yerimde olmak isteyecek milyonlarca; hatta belki milyarlarca insan var dünyada.

dünyada dedim de aklıma geldi; dün minibüste işe giderken dünyayı düşündüm. burasının dünya olduğunu.. bu söz konusu yuvarlak şeyi dünya olarak düşününce çok tanıdık gözüküyor. ama aslında onun üstünde dünya falan yazmıyor. ona biz dünya dedik, sonra da bu tanımı benimsedik. başlangıçta bize hiç bilgi verilmemişti, eğer insanlığın bin yıllardır üst üste eklediği bilgiler olmasa hiçbir şeyden habersiz bir organizmadan fazlası olamayacaktık.

aynı şekilde insan olduğumuz da bizim üstümüzde yazmıyor. bize en yakın gelen şey bile (yani kendimiz) hakkında hiçbir fikrimiz yok. bir iki psikolojik yapı inceledik, atom böldük diye bişey biliyoruz sanmayalım. bu konuşan, bunları yazan organizma tam olarak kim/ne hiçbir fikrim yok.

(aa ben bundan bahsetmişim zaten 3-4 blog aşşada)

Wednesday, September 29, 2010

kapıda biri yokmuşçasına rahat, kapıda biri varmışçasına hızlı yapmalısın kakanı.

dünya burası. ben begüm diye bişeyim. bana o kadar çok begüm dediler ki kendimi begüm sanıyorum, bütün dünyamı bunun üstüne kurdum. halbuki kombinasyonun biriyim işte.. organizmayım ben. tanım yapabiliyor olamam beni başka bir kombinasyondan daha begüm yapmıyor. begüm ne yaa?! begüm diye bişey yoktur.

Tuesday, September 7, 2010

bi begüm nerde nasıl davranır biliyorum/eray

"şaşırmak çok ilginç bişi en ilginci de insanın nerde ne zaman şaşırcağnı bilmemesi. resmen sürpriz, böle aşkı memnudaki gibi "aa o kız bu kızmış" gibi durumlardan bahsetmiyorum cidden şaşırmaktan bahsediyorum. işte bu yüzden insanları şaşırtmayı da seviyorum.

ama bu konuda en başarılı insan kendini bile şaşırtabilen insandır. bigün bisiklet gezimi bitirmiş evime doğru giderken tam dönmem gereken yere yaklaştığım sırada acaba düz gitsem noolur diye merak etmeye başladım. çünkü kartal burası yeni taşındım ve ben kendi apartmanında bile asansörden yanlış katta inerek kaybolan biinsanım. yine de bu daha önce gitmediğim yoldan birazcık gidip geri dönmek fikri içimi kemiriyordu ama hava da kararmaya başlamıştı bi yandan da "ya dönüş yolunu bulamazsam" diye endişeliydim. böylece o yola girmekten vazgeçip normal yollardan evime dönmeye karar verdim ama yine de bütün bu çelişkiler içinde kendimle boğuşmama engel olamıyordum. kendi kendime "şaşırt kendini dostum aslında yapmayı istemediğin bi şeyi yap istemeyen kendin bu duruma çok şaşırıcak yapabilirsin bunu sana güveniyorum" dedim. bu sırada hala kararlı bi şekilde dönmem gereken yere doğru yaklaşıyodum. aklımda bütün bu çelişkiler olabilirdi ama bu riski göze alıcak diildim. çok yorgundum acıkmıştım bi an önce evime gitmek istiyodum.

işde ne olduysa tam o dönüşe geldiim anda oldu. bi anda dönmekden vaz geçib düz gitmeye başladım. resmen kendi kendimi kandırmıştım ve şaşkınlıktan deliler gibi gülüodum. neyseki bi kaç dakika sonra başka bi ara sokaktan dönüp süpriz bi şekilde evimin önüne çıkmışdım.

kendimle gurur duyuyordum, hem kendimi şaşırtmış hem daha önce görmediğim sokakları görmüş hemde kaybolmamışdım. üstelik pek çok durumda beynin önceden kendi kararlarını verip bizim bunları uyguluyo oluşumuz karşısında kendi beynime karşı büyük bi zafer kazanmışdım.

humm evet evet kendimi şaşırtma isteğimin asıl nedeni tam da buydu ve resmen başarılı bi girişimdi kendimle gurur duyduğum artık ender olmuyan anlardan biriydi."


not: yukardaki yazıyı eray yazdı, senin gibi yazabilirim ve kimse farkı anlamaz gibi bi iddiası var. okurken bunu benim yazmadığımı hisseden oldu mu?

Monday, August 23, 2010

din kültürü ve ahlak bilgisi kitabında, güzel bir manzara fotoğrafının altında şöyle yazıyordu: "evrenden bir görünüş"

evdeydim. beynimde tümdengelmekten yorulup sonunda yanmış transmitterlerimle oturuyordum. bu enteresanlıklarla örülü hayat canımı çok sıkmaya başlamıştı. telefon çaldı. bi arkadaşım beni kadıköy'e çağırdı ama dışarı çıkmaya hiç halim yok diyerek teklifini reddettim. 1 saat sonra anladım ki evde durmaya da hiç halim yokmuş. hazırlanıp sahile indim.

gökyüzü çok acaipti. sıksık günbatımı izliyordum ama böylesini hiç görmemiştim. solda pembe bi bulut var eşşek kadar, ama güneş o tarafta değil. normalde sadece güneşin battığı taraf pembe olur. sonra ortada lacivert uzun bi bulut var ama gri yağmur bulutlarından diil; bildiğin lacivert ve o lacivert buluttan aşşağıya gri çizgiler inmiş. sağdaysa normal güneş batıyo hiçbişey olmamış gibi. hatta çiziym durun:

hıh işte aynen böyle. ben kayalıklarda oturuyordum, ramazan olduğu için her taraf bomboştu. birden o altında gri çizgiler olan lacivert bulutun bu tarafa doğru geldiğini farkettim. normal bi buluta göre baya hızlı hareket ediyordu. altındaki gri çizgilerle birlikte üstüme üstüme geldi ve durdu. ben tam "bu kozmik bulutta kesin bi iş var" diye düşünürken, bızzzt diye bişey oldu, yeşil ışık yandı ve kendimi bi uzay gemisinin içinde buldum.

etrafta 3-5 tane uzaylı vardı. koca kafalı, minyon, göz kapakları olmayan, kahverengi tenli uzaylılardı bunlar. bana çok iyi davrandılar. mantı yedik. "biraz uzayı gezmek ister misin?" dediler, acayip sevindim, hemen kabul ettim. biraz jüpiterin etrafında dolaştık, satürne uğradık. ben sonunda "ama böle uzay gemisinin içinden olmuyo ki, otursaydım birazcık üstlerinde" dedim. uzaylılar da "o zaman ayda oturalım biraz" dedi.

beni şeffaf bi fanusun içine soktular. ay yüzeyinde fanusu zıplata zıplata gezdim, çok eğlenceliydi. sonra uzaylılardan bi bira istedim. şansıma uzay gemisinde geçen kaçırdıkları insan bira bırakmış onu verdiler. birayı da fanusun içine aldım ve dünyaya bakarak içmeye başladım. keyfim feci yerindeydi, yanımda iki tane yakışıklı uzaylıyla ayda çılgınca eğleniyordum desem abartmış olmazdım.

fakat o sırada farkında olmadığım bir problem vardı. sabah dışarı çıkmicam diyerek ektiğim arkadaşım teleskopla ayı izlerken beni görmüştü ve sonra dünyaya döner dönmez bana küstü:((