.....İstiridye'yi dinledikten sonra bir bardak süt, çikolatalı kurabiyelerle içilen güzel bir içecek olmaktan çıkıyor. Sürekli hamile kalmaya zorlanmış, hormon yüklemesi yapılmış bir inek oluyor. Sefalet içinde birkaç ay yaşadıktan sonra dana eti kutularına sıkıştırılan çaresiz buzağılar oluyor. Domuz pirzolası, bir ayağı kapandayken kesildiği için kan revan içinde kalan ve asıldığı yerde kaburga et ve yağları ayrılırken çığlıklar atarak can veren bir domuz demek. Katı bir yumurta bile, on santim genişliğindeki bir kafeste yaşamaktan ayakları sakatlanmış, iki yanında kapana kısılmış diğer tavuklara saldırmaması için gagası kesilmiş bir tavuk demek. Kafes öyle dar ki kanatlarını açamıyor. Kafes öyle delirtici ki! Kafese sürtünmekten tüyleri yolunmuş, gagası kesilmiş vaziyette durmadan yumurtlayan bir tavuk; ta ki kemiklerinde bir gram kalsiyum kalmayıp mezbahayı boylayana dek. Bahsettiğimiz tavuk, şehriyeli tavuk çorbasındaki tavuk; yumurtlayan tavuk; yara bere içinde kalıp sakatlandığı için kimsenin kasaptan almayacağını bildiklerinden, kesilip pişirilerek satılan tavuk...
İstiridye sadece bunlardan bahsediyor. Bu, onun yaydığı bilgi virüsü. O konuşmaya başlayınca radyoyu açıp folk müziği çalan bir kanala ayarlıyorum. Veya basket maçına. Gürültülü ve sürekli olduğu sürece radyoda ne çaldığının önemi yok, yeter ki kahvaltıda yediğim sandviçe, sadece bir sandviçmiş gibi davranabileyim. Hayvan sadece hayvandır. Yumurta sadece yumurtadır. Peynir acı çeken minik bir süt danası değildir. Bunları yemek bir insan olarak benim hakkım.....
Friday, May 16, 2008
Friday, April 11, 2008
bildiğim tüm küçük hayatlar yıkık ya, ben onarmak istemem.
Begüm, loş odasında karanlık müzikler dinlerken kırmızı şarabından bi yudum aldı ve şöyle dedi "bu şarkı benim çişimi getiriyo". Ardından odadan çıkıp tuvalete doğru ilerledi. O tuvalete gittiğinde müzik odanın boşluklarında yankılanmaya başladı. Ses titreşimleri bütün o oksijen, azot, karbondiyoksit ve toz zerrecikleri arasında küçük bi yolculuğa çıktmıştı ve neyse ki bu yolculuk öncesinde küçük bi yolculuk çantası da hazırlamayı ihmal etmemişlerdi.
Begüm gider gitmez kitap televizyona şöyle dedi:
"hadi yine iyisin baya rabet görüyosun bu aralar.."
televizyon : diyene bak vize haftası üstelikte!
kitap : ya beni mecburiyetten okuyo sonuçta sınavları yüzünden; ama gözü hep sende doğrusu
televizyon : açıkçası ben de yadırgıyorum bu durumu. türk televizyonalrındaki büyün siyasi tartışma programlarını niye izliyo ki? trt 2 izliyo yine de kapatmıyo beni haha
leftaf : valla ben de 3. planda kaldım. fazla yorulmuyorum iyi oluyo.
Begüm odaya geri döndü ve eşyalar sustular. Tuvalette olaylar kontrolden çıkmış çiş devamında kakayı da getirmişti. Böylelikle evren, kızların kaka yaptığı gerçeğiyle bir kez daha yüzleşmiş oldu. Begüm masasına oturup kimsenin 2 den fazla dinlemeyeceği bi şarkıyı açıp üstüste 8 kere dinledikten sonra 9. da gözlerini kısarak şöyle dedi: "mr. todd??", sesi şarkıyla bi senkronizasyon oluşturmuştu. Şarabından bi yudum daha aldı, sigara içen biri olsaydı eminim sigarasından da bir nefes çekerdi şu an çünkü o artık sürüncemelerin insanıydı.
Begüm gider gitmez kitap televizyona şöyle dedi:
"hadi yine iyisin baya rabet görüyosun bu aralar.."
televizyon : diyene bak vize haftası üstelikte!
kitap : ya beni mecburiyetten okuyo sonuçta sınavları yüzünden; ama gözü hep sende doğrusu
televizyon : açıkçası ben de yadırgıyorum bu durumu. türk televizyonalrındaki büyün siyasi tartışma programlarını niye izliyo ki? trt 2 izliyo yine de kapatmıyo beni haha
leftaf : valla ben de 3. planda kaldım. fazla yorulmuyorum iyi oluyo.
Begüm odaya geri döndü ve eşyalar sustular. Tuvalette olaylar kontrolden çıkmış çiş devamında kakayı da getirmişti. Böylelikle evren, kızların kaka yaptığı gerçeğiyle bir kez daha yüzleşmiş oldu. Begüm masasına oturup kimsenin 2 den fazla dinlemeyeceği bi şarkıyı açıp üstüste 8 kere dinledikten sonra 9. da gözlerini kısarak şöyle dedi: "mr. todd??", sesi şarkıyla bi senkronizasyon oluşturmuştu. Şarabından bi yudum daha aldı, sigara içen biri olsaydı eminim sigarasından da bir nefes çekerdi şu an çünkü o artık sürüncemelerin insanıydı.
Sunday, April 6, 2008
sıvılar birbirine karıştığında sorun çıkmaması gerek
dolorian'a myspace ten 2 kere arkadaşlık teklif ettim kabul etmedi. bigün last fm ime girip "yeter artık biz dolorian olarak dolorian dinlemeni yasaklıyoruz" diye mesaj atmalarından çok korktuğum için, onları nasıl keşfedip ne kadar sevdiğimi anlatan uzunca bi mesaj attım. çok duygusal bi mesaj oldu eminim okuyup dalga geçicekler, birlikte içerken benim cümlelerimden alıntı yapıp hep birlikte gülücekler ama bunlar beni yıldıramaz.
Thursday, March 20, 2008
Çağdaş Felsefeden Kesitler
yer : taksim/müşkül
kişiler : melis selçuk begüm
...
Begüm : selçuk bence sen kuantum fiziğini yanlış biliyosun
Selçuk : sen hiç bilmiyosun hihi (melise döner) nası koydum lafı amaa
Begüm : ben kuantum fiziğini az çok biliyorum da onun önümde duran kültablasına ne etkisi var onu anlamıyorum
Selçuk : kuantum fiziğine göre herşey hem doğru hem yanlış olabiliyo mesela: (kültablasını tutarak) BU MU BURDA YOKSA BURDA MI BUNDA?
...
Selçuğun dönüp dolaşıp "mükemmel" kavramını tartışmaya çalışması üzerine:
Melis : Ben kendi GELECEKteki hayatım için mükemmeli istiyorum, mükemmeli sana açıklamicam çünkü senin kafandaki mükemmel umrumda diil
Begüm : hep gelecek hep gelecek, bi gelsin de görelim
Selçuk : gelecek şimdi olarak gelecek.
Melis : selçuk senin bütün lafların salata
Selçuk : dünyadaki bütün laflar salatadır.
Melis : şu söylediğinin benim için salata kadar değeri yok
Begüm : selçuk bizi GERİLTİYOSUN
...
...
Begüm : gelecek ne acaip yani biz cumaya gitmiyoruz cuma bize geliyo
...
...
Melis : hz. isayı düzeltiyorum yanlış söylemiş
...
...
Melis : bu masada oturup konuşmak beni dünden bi adım daha ileri götürmedi
Begüm : beni götürdü, kuantum araştırmaya karar verdim
Melis : ohh, begüm kuantumu araştırıp mutlu olucak, biz yine kalıcaz böyle
...
...
Selçuk : ben sizin bilmediğiniz bişey söyleyip sizi daha iyi bi noktaya getiremem
Begüm : sen bizi GERİLTMESEn biz daha iyi bi noktaya gelebiliriz alsında
Selçuk : bırak ya bunca yıldır arkadaşsınız hala bi noktaya gelememişsiniz
Melis : geldik işte bu noktadayız
Selçuk : bok gibi bi noktadaymışsınız
Melis : (begüme dönüp sinirli bi şekilde selçuğu kastederek) ben bunu DÖVÜRÜM
...
Selçuk Begüm'ün sümüklü mendili sallayıp Melis'e şöyle dedi:
"bu senin beyninin yapısı" bir yandan da işaret parmağını sallayarak bitmeyen bi cümle kurmaya başladı.
Melis : ay bıktım artık bitsin bu cümle.
bu parmak beni gıcık etti ,ben buna bi tepki vermeliyim ve bu tepki yumruktur.
Selçuk parmağını sallayarak anlatmaya devam eder..
Melis : selçuk şimdi geçmişten gelen yumruğun tadına bakıcak
Selçuk : bu sümüklü mendil senin bütün tepkilerini anlatıyor
...
kişiler : melis selçuk begüm
...
Begüm : selçuk bence sen kuantum fiziğini yanlış biliyosun
Selçuk : sen hiç bilmiyosun hihi (melise döner) nası koydum lafı amaa
Begüm : ben kuantum fiziğini az çok biliyorum da onun önümde duran kültablasına ne etkisi var onu anlamıyorum
Selçuk : kuantum fiziğine göre herşey hem doğru hem yanlış olabiliyo mesela: (kültablasını tutarak) BU MU BURDA YOKSA BURDA MI BUNDA?
...
Selçuğun dönüp dolaşıp "mükemmel" kavramını tartışmaya çalışması üzerine:
Melis : Ben kendi GELECEKteki hayatım için mükemmeli istiyorum, mükemmeli sana açıklamicam çünkü senin kafandaki mükemmel umrumda diil
Begüm : hep gelecek hep gelecek, bi gelsin de görelim
Selçuk : gelecek şimdi olarak gelecek.
Melis : selçuk senin bütün lafların salata
Selçuk : dünyadaki bütün laflar salatadır.
Melis : şu söylediğinin benim için salata kadar değeri yok
Begüm : selçuk bizi GERİLTİYOSUN
...
...
Begüm : gelecek ne acaip yani biz cumaya gitmiyoruz cuma bize geliyo
...
...
Melis : hz. isayı düzeltiyorum yanlış söylemiş
...
...
Melis : bu masada oturup konuşmak beni dünden bi adım daha ileri götürmedi
Begüm : beni götürdü, kuantum araştırmaya karar verdim
Melis : ohh, begüm kuantumu araştırıp mutlu olucak, biz yine kalıcaz böyle
...
...
Selçuk : ben sizin bilmediğiniz bişey söyleyip sizi daha iyi bi noktaya getiremem
Begüm : sen bizi GERİLTMESEn biz daha iyi bi noktaya gelebiliriz alsında
Selçuk : bırak ya bunca yıldır arkadaşsınız hala bi noktaya gelememişsiniz
Melis : geldik işte bu noktadayız
Selçuk : bok gibi bi noktadaymışsınız
Melis : (begüme dönüp sinirli bi şekilde selçuğu kastederek) ben bunu DÖVÜRÜM
...
Selçuk Begüm'ün sümüklü mendili sallayıp Melis'e şöyle dedi:
"bu senin beyninin yapısı" bir yandan da işaret parmağını sallayarak bitmeyen bi cümle kurmaya başladı.
Melis : ay bıktım artık bitsin bu cümle.
bu parmak beni gıcık etti ,ben buna bi tepki vermeliyim ve bu tepki yumruktur.
Selçuk parmağını sallayarak anlatmaya devam eder..
Melis : selçuk şimdi geçmişten gelen yumruğun tadına bakıcak
Selçuk : bu sümüklü mendil senin bütün tepkilerini anlatıyor
...
Friday, February 1, 2008
piksel
yağmur yağıyordu, feci halde yorgundum, oturmam lazımdı ama yağmur nedeniyle hiçbir banka oturamıyodum ben de gittim çimenlere oturdum. oturduktan sonra farkettim ki çimler de ıslak. doğru ya, yağmur yağıyor; ama artık ıslandım zaten, rahat rahat oturabilirim bi süre. üşümeye başlayınca ayağa kalktım. artık sıcak soğuk ıslak kuru hepsi birbirine karışmıştı zaten bi sürüklenişin içinde buldum kendimi. arkadaşım bi yerden bi yere gidip birilerine bişey verip ordan da bıdıbıdı.. yapmamız gerekiyo dedi. o benden daha normal gözüküyodu. insanların arasına girince bi süre normal taklidi yaptım. ehi ehi die güldüm herkesin güldüğü yerde, onların ciddi oldukları yerde ben de ciddi oldum ama gözüm ara sıra dünyanın garipliklerine ya da herşeyin nasıl olup da bu kadar hafif olduğuna takılıyordu. insnaların birbiriyle konuşması ne acayipti. bu insanlar kimdi ki? istesem ben de konuşabilirdim her an, her an bişey söyleyebilirdim ve bi cümle attım ortaya, biri cevap verdi falan iletişim kurduk. sonra van gogh müzesine doğru yola koyulduk ama müzeye gidene kadar zaten müzede görebileceklerimden çok daha ilginç binlerce ayrıntıyla karşılaştım. evler küçük oyuncaklar gibiydi. biri gidip neden bazı şeyleri maviye boyamıştı? banklar, çiçeklerin bazıları plastik gibi bunların gerçek olduğuna, canlı olduklarına bazı şeylerin? canlı şeylerle canlı olmayan şeyler arasındaki çizginin bu kadar ince olduğuna ikinci ya da üçüncü kez bu kadar net şahit oluyordum. çok garip ama herkesin bacakları vardı ve iki taneydi. bıdır bıdır, küçük karıncalar gibi yürüyoduk dünyanın üzerinde. biri oraya biri burada. herkes aynı yere gitmiyordu bu da dünyaya dengeli bi biçimde dağılmamızı sağlıyordu. van gogh müzesine girdiğimizde artık kendimi iyice anormal hissetmeye başladım. aslında normalin ne olduğunu unuttum desek daha yerinde olur. acaba dışardan garipliğim anlaşılıyo muydu diye düşünürken kahverengi bi tablonun önünde durdum. sanki kenardaki güvenlikler bana bakıyo gibi geliyodu belki de herkese bakıyordı. kahverengi tablodaki kahverengi çoban güzelmiş peki o yanındaki koyun mu? acaba kaç kere baktıklarını yakaladıktan sonra gerçekten sürekli bana baktıklarına karar vermeliydim? kahverengi tablodaki kahverengi çoban güzelmiş peki o yanındaki koyun mu? bi insanın bişeylerden şüphelenmesi için ne gibi ölçütler gerekiyordu? kahverengi tablodaki kahverengi çoban güzelmiş peki o yanındaki koyun mu? güvenlikler niye benden kıllansınlar ki ben deherkes gibi müzeye gelip resimlere bakan biinsanım. kahverengi tablodaki kahverengi çoban güzelmiş peki o yanındaki koyun mu? sanırım bu o tipik paranoyak safha. kahverengi tablodaki kahverengi çoban güzelmiş peki o yanındaki koyun mu? bu sırada insanlara dikat edince sırayla her tabloya baktıklarını farkettim. doğru ya böyle yapılması gerekiyodu, sırayla, hepsine. üstelik bizim baktığımız kahverengiyle pek kimse ilgilenmiyodu. sanırım müzedeki en önemsiz resmin önünde yaklaşık 1 saattir duruyoduk ve resme her baktığımda onu ilk defa görüyomuş gibi olmam çok komik bir hal almaya başlamıştı. her bakışımda o kırmızı bereye şaşırıp, kahverengi çobanın yanındakinin koyun olduğunu yeniden farkediyordum. sıradaki resime geçtim. çok acayipti , bunların bir boya yığınıyla oluştuğuna kim inanabilirdi? peki ya renkler? renkler başlı başına garip şeyler değil miydi? herşey bu kadar ilginçken insanların bi resme nasıl olup da sadece 3 saniye ayırabildiklerini bi kez daha anlıyamadım. üstelik ilginç olan sadece resimler de değil, herşeydi. birden uğultular arttı. sesler daha bi yankılanmaya başladı. bazı sesler diğerlerinden daha yavaş gibiydi. bütün sesleri ayrı ayrı seçebilirdim ama bi yandan da onlar sadece uğultu şeklinde tek bi sestiler. alt kata inmek için yola koyulduk. arkadaşım önümden şaşkın bakışlarla koşturuyor, herkes tablolarla ilgilenirken o, yürüyen merdiven basamaklarıyla ya da binanın kolonlarıyla ilgileniyordu; bembeyaz pencerelere dokunuyordu. benimse yanımdan geçen insanlar gittikçe daha da hızlanmaya başladılar. sonunda o kadar hızlandılar ki arkadalarında yeşil bir ışık kalıyordu...
dün gece herkesin bi yatağı olduğunu ve uyuyacakları zaman onun üstüne yattıklarını düşünüp uzun süre güldüm. ya bazı şeyler bünyeden hiç atılmıyor ya da insanlar ve yataklar cidden komik?
dün gece herkesin bi yatağı olduğunu ve uyuyacakları zaman onun üstüne yattıklarını düşünüp uzun süre güldüm. ya bazı şeyler bünyeden hiç atılmıyor ya da insanlar ve yataklar cidden komik?
Friday, January 25, 2008
Şarjı bitmiş telefonun, şarja takıldığında mutlu olduğuna inanan bi insanım
ben ilkokuldayken ormanla ilgili 10 kıtalık bi şiir yazmıştım o geldi aklıma şimdi, kızarmış hellim peyniri ve narlı votkamlayken. o yaşta ormanla ilgili o kadar hissi nasıl edinmişsem.. ayrıca cumhuriyetle ilgili de 10 kıtalık bi şiirim vardı. ne yazmıştım acaba, keşke okuma fırsatım olsa şuan. hatta o cumhuriyetli olan, güzel şiirler arasına girip okul panosunda sergilenmişti ama en unutulmazı heralde çalıntı şiirle birinci olmamdı. açıklamaya çalıştım, ben yazmadım bu şiiri dedim ama okul gazetesine seçilip altına da benim ismim konulmuştu ısrarla. kimse bana inanmadı. şimdi düşnüyorum da şiir o kadar dandik o kadar dandikti ki heralde o yüzden benim yazmadığıma kimse inanmadı. şöyle bişiydi çünkü:
sigara içki kumar
bunlar sağlığa zarar
kendini keseni düşün
insan iki kez mi doğar
eroin kokain esrar (oha)
gençliğini tümü yakar
kendini aileni düşün
insan canına mı kıyar
şimdi bu şiiri yazınca buraya aslında benim yazmadığım çok belli bence. 2 kıtalık şiire şiir demiyodum çünkü ben o aralar. 10 kıtadan aşşağısı kurtarmıyodu. hatta o cumhuriyetle ilgili şiirimin 12. kıtasını bile yazmıştım da sora düz 10 olsun demiş fazlalıkları silmiştim. yani sınırım 10 kıta diildi, bi 10 kıta daha yazabilirdim adeta, daha yeni ısınmıştım.
sigara içki kumar
bunlar sağlığa zarar
kendini keseni düşün
insan iki kez mi doğar
eroin kokain esrar (oha)
gençliğini tümü yakar
kendini aileni düşün
insan canına mı kıyar
şimdi bu şiiri yazınca buraya aslında benim yazmadığım çok belli bence. 2 kıtalık şiire şiir demiyodum çünkü ben o aralar. 10 kıtadan aşşağısı kurtarmıyodu. hatta o cumhuriyetle ilgili şiirimin 12. kıtasını bile yazmıştım da sora düz 10 olsun demiş fazlalıkları silmiştim. yani sınırım 10 kıta diildi, bi 10 kıta daha yazabilirdim adeta, daha yeni ısınmıştım.
Thursday, January 10, 2008
12. katta olduğumu unutmuşçasına bir uyku çektim
Faber-Castell Grip 1347... Yeşildi. Tanıdığım insanların %83.7'si bu kalemden kullanıyordu ama herkes kendisininkini tanıyabilecek kadar uzman olmuştu. Kimininkinin silgisi bitmiş, kimininkinin yazısı silinmişti. Benimki ise kusursuzdu. İlk aldığım günkü gibi pırıl pırıl parlıyordu. Daha önce aynı kalemin siyahını ve bordosunu kullanmıştım. Özellikle siyahıyla uzun seneler geçirmiştim. Onu kaybettikten hemen sonra gidip aynı renginden almayı kaybolan kalemime bir hakaret olarak algıladığımdan gidip bordosunu almıştım ve tabi ki 0.7'ydi.
Neyse... Bu kaybettiğim yeşili son görüşüm yine böyle kasvetli bir gece, saat 3 civarlarıydı. Yatağımda uzanmış müzik defterime bütün notaların majör gamlarını yazıyordum, sonra uyudum ve onu bir daha göremedim. Günlerce yatağın altından, kenarından, kalemlikten çıkıp gelmesini bekledim. Bir şeyin kaybolduğunu kabullenmek ne kadar da zor. Bence bir eşyanın değeri onu ararken aynı yere kaç defa baktığımızla ölçülebilir.
Anladım ki o sadece bir kalem değildi benim için; kendimi güvende hissetmemi sağlayan temel unsurlardan biriydi. Aramızdaki bu gizli bağı ancak farkedebildim. Onun olmadığı süreçte her gece kabuslar içinde uyanıyordum. Sonunda böyle yaşayamayacağımı anladım ve gözümü karartıp Mephisto'ya gittim.
Mephisto yolumuzun üstü değildi, bu yüzden arkadaşlarım neden kalem almak konusunda bu kadar ısrarlı olduğumu anlayamadılar. Mephistoda saatlerce oyalanıp yıllarımı birlikte geçirmeyi umduğum kalemimi aradım. Sonunda siyahını aldım. Bu yazıyı onunla yazıyorum. Tıpkı eski günlerdeki gibi. Sanki o ilk siyahı hiç kaybetmemişim gibi.
Neyse... Bu kaybettiğim yeşili son görüşüm yine böyle kasvetli bir gece, saat 3 civarlarıydı. Yatağımda uzanmış müzik defterime bütün notaların majör gamlarını yazıyordum, sonra uyudum ve onu bir daha göremedim. Günlerce yatağın altından, kenarından, kalemlikten çıkıp gelmesini bekledim. Bir şeyin kaybolduğunu kabullenmek ne kadar da zor. Bence bir eşyanın değeri onu ararken aynı yere kaç defa baktığımızla ölçülebilir.
Anladım ki o sadece bir kalem değildi benim için; kendimi güvende hissetmemi sağlayan temel unsurlardan biriydi. Aramızdaki bu gizli bağı ancak farkedebildim. Onun olmadığı süreçte her gece kabuslar içinde uyanıyordum. Sonunda böyle yaşayamayacağımı anladım ve gözümü karartıp Mephisto'ya gittim.
Mephisto yolumuzun üstü değildi, bu yüzden arkadaşlarım neden kalem almak konusunda bu kadar ısrarlı olduğumu anlayamadılar. Mephistoda saatlerce oyalanıp yıllarımı birlikte geçirmeyi umduğum kalemimi aradım. Sonunda siyahını aldım. Bu yazıyı onunla yazıyorum. Tıpkı eski günlerdeki gibi. Sanki o ilk siyahı hiç kaybetmemişim gibi.
Subscribe to:
Posts (Atom)