Sunday, September 30, 2018

İçmek ya da içmemek, işte bütün mesele bu

Ege kıyılarına kasırga gelicek diyip durdular, ben de sabahtan balkondaki eşyaları kaldırırım, telefonları ve powerbank'i şarj ederim, bizim kediyi eve alırım, 2 günlük yemeği hazır ederim ve elektrik kesintisine karşı gece için yakınlarda fener falan bulundururum diye düşündüm. Ama sonra kasırga günü geldi ve sabah uyandığımda hiç rüzgar ya da yağmur yoktu. Aksine hava ılıktı, yaprak bile kımıldamıyordu. Yine de gökyüzü çılgınca bulut kaplı olduğu için aşırı bir karanlık vardı. Bu durum bende bisikletle gezip sonra güzel manzaralı bir yerde mola vererek şarap içme isteği uyandırdı. Hatta bi kaç kere o şarabın tadı ağzıma bile geldi. Bu aralar yediğimiz şeyler konusunda çok sapıttığımız için Barış beni bu fikirden vazgeçirmeye çalıştı. Ama özünde içki içmeye hayır diyemeyecek biinsan olduğunu bildiğimden söyledikleri hiç etkili olmadı.

Şarap almadan önce Dalyan'da yeni açılan kitap cafe'ye evdeki fazla kitapları vermek için yola koyulduk. Kitapları bisiklete yükleyip cafe'ye gelince, oranın pazar günü kapalı olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kaldık. Hava her an yağmur yağacak gibi olduğundan kitaplar ıslanmasın diye eve geri gelip kitapları yerine koyduk. Eve gelmişken şarap bardaklarını ve tirbüşonu da yanımıza alıp tekrar yola koyulduk. Saat erken olduğu için, önce bir nehir kenarı kahvesi içelim dedik, Yalıçapkını'na gittik ama Yalıçapkını kapalıydı. Bu durumu, evrenin hemen şarap içmemizi istiyor olduğu şeklinde yorumladık.

Bi şarap, parça somon, cheddar peyniri, puro, kibrit, lahana dolması, peçete, ıslak mendil, plastik tabak çatal ve fıstık aldık. Nehir kenarında ıssız bir yer bulup piknik yapmaya koyulduk. Ben aniden "aa lahana dolması ve somonu nasıl açıcaz ki?" dedim. Barış TAŞLA açarız dedi. Sonra lahana dolmasının açma yeri varmış öyle açtı. Ardından ben somonu tirbüşonla delerek açtım. Fakat bi sorun vardı. Sanırım oraya bataklıktan yürüyek geldiğim için ayakkabılarım çamura bulanmıştı ve ayakkabımın çamurları bağdaş kurarak oturduğumda bacaklarıma yapışıyordu.

Islak mendille ayakkabının çamurlarını silmeye çalıştım ama o kadar çok çamur vardı ki baş edilecek gibi değildi. Barış ayakkabılarımla bacağım arasına peçete yapıştırmamı tavsiye etti. Gerçekten de bu yöntem sorunumu çözdü. Sonrasında şarapları güzel güzel kadehlerimize doldurduk, tam içmeye koyuluyorduk ki yağmur başladı. Yağmur şiddetini arttırınca ıslanmamak için mecburen ayağa kalkıp yakındaki bi ağaç gölgesine sığındık. Ağacın gölgesinde beklerken bacağıma yapışmış çamurlu peçetelerle bakıştım, minik bi gülme geldi.

Kısa bir süre sonra yağmur durdu. Ama eski yerimize tekrar oturunca yağmur tekrar yağmaya başladı. Evrenin bugün bize ne demek istediğini bi türlü anlayamadık. Şu şarabı artık içelim mi içmeyelim mi? Yağmuru umursamamaya karar verip, ne pahasına olursa olsun yerimizden kalkmamaya karar verdik. Puroyu yaktık. İçe çekilerek içilmemesi gerektiğini öğrendiğimden beri puroyu seviyorum. Ağızda hoş bir tat bırakıyor ve bu tat şarapla aşırı derecede uyumlu. Üstüne de parça somon, önümde zaten nehir, dağlar ve ağaçlar, oh keyfime diyecek yoktu doğrusu.

Bir süre sonra yanımıza bi karınca geldi. Barış'ın yere düşürdüğü minik peynir parçasını iterek yuvasına taşımaya çalıştı. Karıncanın, kendisinden 5-6 kat büyük bi şeyi taşıyabiliyor olması baya ilgimi çekti. Ama iki tahta arasından geçmeye çalışırken kaşarı denize düşürdü. Dolayısıyla karıncanın, aslında naaptıını tam olarak bilmediğine karar verdim, o kaşarın oradan düşebileceği çok barizdi çünkü. Karıncaya yeni bir kaşar verdim, bu sefer işi şansa bırakmayıp tahta aralarında kaşarı itmesine yardım ettim. Böyle böyle uzaklara kadar gitti. Sonra ne yapacağını da çok merak ettim aslında ama şarap bitmişti ve tekrar yağmur başlamıştı, eve dönmek zorunda kaldım.

No comments: