Sunday, April 1, 2018

Tenis Hikayem

2 yaz önce Sevgi aniden evde raket bulup Yoğurtçu Parkı'ndaki kortta tenis oynamaya karar vermişti. Kortta Gün Amca diye biri vardı, her yeni gelene tenis öğretiyordu. Sevgi'ye de öğretmişti biraz. Bir gün kortta buluştuğumuzda ben de Gün Amca ile tanıştım. Geceleri kuantum teorisi okuyan hafif sinirli bi amcaydı. "Önümüzdeki yaz gelsem bana da öğretir misin?" dedim, "Buralarda olursam öğretirim tabi" dedi. Ama böyle demesi beni pek mutlu etmedi, sonuçta sırtı vidalı bi insandım, tenis kimdi ben kimdim? Zaten bileklerim de küçük bi çocuğun bilekleri inceliğindeydi. Muhtemelen ilk oynayışta hemen kolum, sırtım, vidalarım ağrıyacaktı, raketi bile taşıyamayacaktım belki. "Başlar başlamaz bırakacağım kesin" diye düşünerek üzüldüm.

Gün Amca 90'ına merdiven dayamış olmasına rağmen harika oynuyordu. Sağa sola koşmadan her topa yürüyerek yetişiyor, top hangi açıyla gelirse gelsin kolunun yetişebileceği bir mesafede ise güçlü ve düzgün vuruşlar yaparak topu karşıya ulaştırıyordu. "Gün Amca kadar tenis oynasam daha ne isterim bu hayatta." diye düşündüm.

Sonraki sene oldu. Dandik bi raket alıp Sevgi'nin peşine takılarak korta geldim. Kendimden fazla bişey beklemiyordum. Gün amca neyse ki hala ordaydı ve yarı azarlayarak (öğretme tarzı öyle) bana temel bilgileri verdi. "Topu itme vuuur" diye bağırması olsun; yanlış oynadığımda sinirle yanıma söylene söylene gelmesi olsun baya etkili bi öğretim tarzı vardı. Aslında sadece Gün Amca değil, o korttaki herkes bana ufak tefek bir şeyler öğretti. Çok hızlı bir ilerleme gösteremesem de, tenisin vidalarımı zorlayan bir spor olmadığını anladım. Hatta doğru vuruş yaptığımda sırt kaslarıma iyi geldiğini bile düşündüm, bu beni baya mutlu etti.

Gel zaman git zaman tenisi iyice sevmeye başladım. Özellikle de sinirlerim gerginken korta gelip biraz top döverek ter atmak bana iyi geliyordu. Tenisi hayatıma kalıcı olarak sokmaya karar verince Barış'a da doğum günü hediyesi olarak raket aldım. Bi kaç kere oynamayı denedik, o da sevdi tenisi. Şimdi Muğla'ya taşınınca kendimize buralarda bir tenis kortu bulduk. Kort arabayla yarım saat uzaklıktaki Köyceğiz'deydi, haftada bir gitmeye başladık.

Bir gün oyunumuzu oynarken korta birisi geldi. Fazla iyi oynayamadığımız için gelen kişiye, "Oynayacaksanız siz gelin, biz çok iyi değiliz zaten" dedik. Adam meğersem halk eğitimde tenis hocasıymış. "Benim grup derslere yeni başladı, isterseniz sizi de alayım tenis derslerine" dedi. Biz de tamam dedik hemen (bedava tenis dersi vay be).

Haftada 3 gün Köyceğiz'e gelip hocadan ders almaya başladık. Hem adamakıllı tenis öğrenmeye başladık, hem de diğer tenisçilerle tanışıp arkadaş edindik; bir taşta iki kuş oldu. Ben önceden de biraz oynadığım için (ve Yoğurtçu'daki herkesten ders aldığım için?) kısa bi sürede hocanın dediklerini kaptım, kızlarda sınıf birincisi gibi bişey oldum. Hele Barış, tenisi baya çözdü ve kortta harikalar yaratmaya başladı. Ama maalesef tenisi adam akıllı oynamaya başlayınca kendi sınırlarımı da görmeye başladım.

Hızlı koşunca vidalarım rezonans yaptığı için rahatsız oluyordum. Ayrıca uzağa giden toplara gereğinden fazla uzanmaya çalışmak sırtımda sinir bozucu bir ağrıya neden oluyordu. İşte o noktada baştan üzüldüm. Kim bilir belki de tenis hayatım buralarda bi yerlerde bitiyordu. Sonraki dersler kendime daha fazla dikkat ederek oynamaya başladım. Sağa sola çok hızlı koşmadım ve kolumun yettiği alanda değilse uzak toplara uzanmamaya başladım. İşte o anda fark ettim ki, aynı Gün Amca gibi oynamaya başlamıştım ben! O da çok yaşlı olduğu için kendine dikkat ederek oynuyordu aynen böyle. O halde başlangıçtaki hedefimi gerçekleştirmeye hala devam edebilirdim. Gün Amca kadar oynamak yeterliydi benim için!

No comments: