Tuesday, November 7, 2017

Cesaret

Dedem Şahin Şahin öldü dün. 88 yaşında falan vardı. Dediklerine göre uykusunda ölmüş, fazla acı çekmemiş. İstanbul'da olamayıp bugün cenazesine gidemediğim için biraz üzgünüm, ama ben de en azından burada biraz anabilirim onu.

Dedem gençliğinde babanemle birlikte Moda'ya taşınmış. Çok fakirlermiş ilk geldiklerinde, tencerede yemek pişirip kapağında yerlermiş. Dedem önce kapıcılık yapmış, babaannemse zengin komşulara yemek pişiriyormuş. (Babamın dediğine göre babaannem dedemden çok kazanıyomuş). Sonra biraz para biriktirip Moda'da bir yer satın alıp bakkal açmışlar. 5 çocukları olmuş, sonra da bir sürü torunları. Tanıdığım pek çok kişinin ve kendimin dünyada olması Şahin Şahin'e dayanıyor yani.

Dedem bence iyi birisiydi, bize iyi baktı. Çok çalıştı. Moda'daki bakkal o kadar para kazandı ki; bugün bir evim varsa ve geçinme kaygısı olmadan bir hayat sürebiliyorsam o bakkal sayesindedir. Şu an hala duruyor orası, sonradan genişledi biraz. Muhtemelen Moda sahiline inmeden önce oradan bira alıyorsunuz.


Daha önce bu kadar yakından tanıdığım birisini kaybetmemiştim. Benim için yeni bir durum bu.
Yakından tanıdığın, sevdiğin birinin ölümü zor bir ruh durumuna sokuyor insanı. Sanırım bir insanın ölümüyle ilgili üzücü noktalar 4 grupta toplanıyor:

1) Ölen kişi kötü bir hayat yaşadıysa hissedilen üzüntü: yani doğru düzgün yaşayamadan, kendi olamadan, gün yüzü görmeden ya da çok acı çekerek öldüyse bunlardan kaynaklanan acıklı durum

2) Ölen kişiyle istenilen ilişkiyi kuramamış olmakla ilgili yarım kalmışlığın getirdiği pişmanlık: sevgimi gösterebildim mi, onu anladım mı, yeterince görüştüm mü, hak ettiği gibi davranabildim mi, onunla geçen zamanın yeterince tadını çıkarabildim mi gibi sorunlar. Ve tabi o kişinin varlığına alışmış olmaktan kaynaklı, yokluğunun getirdiği özlem de bu gruba dahil edilebilir.

3) Ölen kişi sana kendi ölümünü hatırlattığı için yaşanan kaygılar: İstediğim hayatı yaşıyor muyum, tadını çıkarıyor muyum, iyi birisi miyim vb.

4) Son olarak ölüm kavramıyla genel anlamda yüzleşmekten gelen kaygılar: Bu noktada ölen kişi şu an nerede falan gibi varlık sorunlarına ek olarak, herhalde en önemlisi benliğinin yok olacağı ile yüzleşmekten gelen sorunlar oluyor.

Eğer şiddetli duygular sindirilip, bu sorulara tatmin edici cevaplar bulunup, gerekli dersler çıkarılamazsa yas süreci çok uzayabilir.

Ben de bu açılardan düşündüm dedemin ölümünü. 1. maddeye bakarsam, erken yaşta beklenmedik ani bir ölüm olmadığı için kabullenmesi daha kolay. Zaten çok yaşlı insanların sağlık sorunları da çok olduğu için bir noktada ölmesi kurtulması gibi geliyor insana. Dedem son zamanlarda kalbindeki sorunlar nedeniyle çok hastaydı. Öte yandan son bir kaç yıl hariç hayatını sağlıklı bir şekilde geçirdi. Çocuklarının, torunlarının kazasız belasız büyüdüğünü gördü. İçkisi, kumarı yoktu, gururuyla yaşadı. İdeal uzunlukta bir hayatı oldu. Yaşamı genel olarak fena değildi bence. Dolayısıyla bende fazla acıklı duygular uyandıran bir durumu yok.

2. madde: Beni sevdiğini biliyordum. Görünce gözleri parlardı, neşesi yerine gelirdi. Benim onu sevdiğimi bildiğini de biliyorum. Elini tutardım, gözünün içine bakardım, kaliteli zaman geçirmeye çalışırdım her gittiğimde. Görüşmeye fırsatım olmadığı dönemlerde bile arayı çok açmamak için bir şekilde zaman yaratıp uğrardım. Dolayısıyla aramızdaki ilişkinin yarım kalmışlığıyla ilgili ya da yeterince yakın davranamamış olmakla ilgili bir sorun hissetmedim.

4. madde: Maddi şeyleri ya da kendi kimliğini abartmayınca günün birinde benliğini kaybedeceğini bilmek o kadar korkutucu gelmiyor insana. Yani eşyalarla ya da somut şeylerle kendimi tanımlamak yerine ruh maceralarının peşinden gitmeye çalıştığım için ve dışarıdan nasıl göründüğüme kafayı takmak yerine içimden gelenleri yapmaya önem verdiğim için 4. madde açısından da sorun yaşamadım.

3. maddeyi sona attım çünkü beni en çok duygulandıran bu oldu. Dedemin ölümünün bende uyandırdığı en belirgin duygu "bir devir kapanmış" gibi hissetmek. Yani sanki bakkalın önünde kuzenlerimle oynadığım, dedemin etrafta olduğu o çocukluk yıllarım sanki biraz daha geçmişte kalmış gibi oldu. Bunun getirdiği bir burukluk var şu an. Sanırım bir dönemin kapanması iç dünyamızda "sen büyüdün" ya da "yaşlandın" gibi bir anlama geliyor. Bu da hayatımı yeterince verimli geçiriyor muyum, hayatımdan memnun muyum sorularını tekrar gündeme getiriyor. Hayatımdan memnunum ama dedemin ölümü biraz daha cesur olmam gerektiğini fark etmemi sağladı. Daha doğrusu kaybettiğim cesaretin yerini bulmamı sağladı ki; kaybettiğimi bile bilmiyordum. Hayatı yaşamak için daha güçlü bir heves ve istek hissediyorum şimdi. Yaşamın değerini anlamak gibi bir şey oldu sanırım.


Huzur içinde uyu

Saturday, November 4, 2017

Yürümeyi seven kendi halinde bi insanım

Daha önce de belirttiğim gibi Kazakistan-Astana burası. Baya dandik bi yer. Biraz gezmek istiyodum ama gezecek güzel bir yer bulamadım. Bi eski islam mezarlığına gittik ilginç olabilir diye, ordan da kovulduk. Hıristiyan ülkelerde bu hiç başıma gelmemişti. Müslümanlar biraz aksi.

Burdaki parklarda ağaçlar bile cılız, bakması hiç zevk vermiyor. Ayrıca hava sinir bozucu derecede kuru. İlk bi kaç gün hava kuruluğundan uyyamadık? Sonra kalorifere ıslak havlu koyduk falan derken evrimleşip normale döndük.

Böyle fazla güzel olmayan memleketlerde bulunmanın iyi bir yönü var. Türkiye'nin aslında baya güzel olduğunu anlıyorum. Yanlış ellere geçmiş olmasa dünyanın en güzel yerlerinden biri olabilecek kadar iyi iklimi, antik kentleri, verimli toprakları ve tarihselliği var. Burada durduğum her gün nedense Türkiye'yi daha detaylı gezme isteği hissediyorum.

Tabi Astana'da her şey tamamen kötü demem de haksızlık olur. Her nekadar herkes şikayet etse de, ben soğuk olmasını sevdim (dışarı çıkmak zorunda olmadığım için). Dışarısı çok soğukken acayip güzel ısıtılmış evde, dev pencerelerin ardından şehri kuş bakışı görürken kahvemi içip yağan karı izlemek yaptığım tatlı etkinliklerden biri. Benim için güzel olan bir diğer şeyse, sonsuz suşi yemek! Şehirde fiyatlar uygun olduğu için sorun olmuyor. Ayrıca süper bi Japon restoranı var, menüdeki her şeyi sırayla hüpletmeye başladım. Bu noktada Kazakistan'ın şişko mantılarının çok lezzetli olduğunu da belirtmeden geçemiyim. Bir diğer iyi yön, marketteki kasiyerler bana hep iyi davranıyor. Normalde dillerini bilmediğim ülkelerde kasiyerler (eğer hiç İngilizce bilmiyorlarsa) benimle hafif tersleyerek konuşurlardı. Burda öyle bi şeye rastlamadım.

Neyse... Soran olursa 1 ay daha burdayım, iyi günler.

Tuesday, October 10, 2017

Özgürlüğe İnanmayan Özgürleşemez

Geçen hafta canım eğlenceli bi şeyler okumak istedi ama ne okuyacağımı bulamadım. Aradım aradım istediğim tarzda bişey yoktu, en sonunda ben de kendi blogumu baştan sona okumaya karar verdim. Bunun ne kadar iyi bir karar olduğunu kısa bir süre sonra anladım. Çünkü bu kendimi daha iyi tanımam için müthiş bir fırsat oldu. Hem de blog'un 10. yılına denk geldi.

Şu bakımdan çok şansılıyım, buraya yazmaya 22 yaşımda başlamışım (üniversite başlangıcı gibi bişey) ve her sene mutlaka bir şeyler yazarak sektirmeden bu günlere gelmişim. 22 yaş dediğimiz zaten bilincin daha yeni yeni yerine oturmaya başladığı yıllar. Dolayısıyla şu an bilincim başladığından beri ne yaptığımı belgelerle takip edebiliyorum desem yeridir. Ayrıca çok eğlendim, aşırı komik yazılar var. Bütün arkadaşlarım, yaptıklarım, hayat tarzlarım film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Bi de bazı yazılara yapılan yorumlar yazıların kendisinden bile komik olması ayriyeten eğlenceliydi. Bu nedenle blogu internet yok olana dek saklamaya karar verdim.

Şimdi 32 yaş gözleriyle bakınca keşfettiğim bazı ilginç noktaları paylaşmak istiyorum. 2007 ve 2008 yılında, yani 22 yaşlarında tam bi çocuğum aslında. Kendimi diğer insanlardan tam ayıramamışım. O zamanki arkadaşlarımın cümleleri, karakterleri biraz bana geçmiş (benimki de onlara, hepimiz küçüğüz tabi), orjinal bi fikir duyunca hemen büyüleniyormuşum, her şeye şaşırıyormuşum, daha kendimi bulamamışım ve her şey bana fazlasıyla yeni görünüyormuş.

2009'da, artık okuduğum bölümün etkisiyle midir bilmem, düşünmeyi keşfetmeye başlamışım. 23 yaş sonuçta, düşünmekte ilk günüm gibi bi şey. Dünyayı ve yaşamı sorgulamaya başlamışım, kafamı kurcalayan şeylerin hangi felsefi problem zeminine oturduğunu tespit edip, giriş düşüncelerimi yapmışım.

2010'da düşünmeye devam etmişim, hatta fazla düşünmekten yer yer çağrışım hızlanması olmuşum, zaten en çok yazıyı da o yıl yazmışım. Beynim çok gevezeymiş. Ama aynı zamanda gündelik yaşamla hayal gücümü (tabii ki hayal gücüm daha baskın bir şekilde) dengelemeye de başlamışım.

2011'de hayal gücü ve  gündelik yaşam dengesi iyice yerine oturmuş (tabi hayal gücüm daha baskın olarak), eğlenmiş ve eğlendirmişim. Bol arkadaşlı zamanlar geçirmişim, onlarla birlikte keyif alarak düşünmeye başlamışım. Dönem dönem melankolikleşmişim ama ağır duyguların içinde tamamen kaybolmak yerine, bir yandan onları incelemeye devam etmişim.

2012'de komikliğin doruklarına ulaşmışım. Zaten en çok 2012'yi okurken güldüm. Bu durum 2013'ün başlarında da devam etmiş. İş yaşamını gözlemlemiş ve onun yan etkilerini çok iyi paylaşmışım.

2013'te işe ek olarak bir de yüksek lisans yaptığım için arkadaşlarımla ilişkim chat düzeyine inmiş. 2013'ün ortalarına doğru biraz yalnızlaşmışım ama kendimi eğlendirmeyi bilmişim.

2014'te tez yazmaya başladığım için devrelerim bozulmuş, tekrar çok düşünmeye başlamışım. O yıl fazla yazı yazmamışım. Kafamı dağıtmak için yürüyüş ve mezarlık fotoğrafçılığını keşfetmişim.

2015'te yürüyüş ve mezarlık fotoğrafı çekmek hobiye dönüşmüş. Barış Rusya'da olduğu için hayatımın çoğu skype'ta geçmiş. Hiç yazı yazamamışım neredeyse.

2016'da hayat görüşümde ve yaşamımda bazı eksik kalan, oturmayan noktaları netleştirmeye çalışmışım, fazla eğlenceli yazmamışım. Hayatımdaki pek çok şeyi değiştirmek üzere bi dönüm noktasında olduğum için biraz ciddiymişim.

2017'de de bu durum devam etmiş ve bu süreç Barış'la birlikte Dalyan'a taşınmamla sonuçlanmış.

Genel bir gözlem: Gerçek hayata dönüp, yapıp ettiklerim arttıkça şımarıklık ve toyluğum azalmış. Bir de baya bi bisiklete binmişim, bu kadar bisiklete bindiğimi bilmiyodum. Şimdi Dalyan'a taşındık orda da hep biniyorum, resmen hayatım boyunca bisiklete binmişim ben aslında. İlgimi çeken başka bir nokta 2008'den beri "ben daha doğal, ağaçlı bi yerde yaşamak istiyorum, şehir bana iyi gelmiyor" diye yazıyormuşum zaten, bu düşüncemin o kadar geçmişe dayandığını bilmiyordum, şaşırtıcı oldu. Ha bi de iş hayatı ve erken kalkmak beni her zaman zorluyormuş, düzenli bir işim olamayacağı da biraz belliymiş aslında.

Bu arada Kazakistan burası. Barış'ın işi nedeniyle bir kaç haftalığına buraya geldik. Dalyan'da günlerim ev işleri yaparak, fotoğraf çekerek-editleyerek (stok fotoculuğa başladık), dogalbiryasam'a çeviri yaparak, bisiklete binerek, film izleyip kitap okuyarak geçiyordu. Burda da bisiklet hariç diğerleri devam ediyor. Onun yerine aslında biraz gezmek istiyorum ama geçen hafta hava çok soğuktu, bu hafta ise hava sıcak olmasına rağmen blog okumam bitmediği için adam akıllı çıkamadım bir türlü. Şimdi artık görev tamamlandığına göre çıkabilirim.

Son bi şey, ya aslında mesela ben 72 yaşıma gelsem ve hala hiç sektirmeden yazmaya devam etmiş olsam, 22 yaşımdan o yana her sene için 2-3 eğlenceli yazı olmak üzere derleyip birleştirsem iyi bir kitap olmaz mıydı? İlginç olabilirdi sanki.

Bu arada merak edenler için shutterstock linkim: https://www.shutterstock.com/g/begum+sahin%20bilgin?language=en

Şu da çeviri yaptığım bizim site: http://www.dogalbiryasam.com

Wednesday, July 5, 2017

Bazen gidip aynaya bakıyorum evde miyim diye /Eray

Dalyan'a taşınalı sadece 2 hafta oldu ama gündemimizin geri dönüşsüz bir şekilde değiştiğini hissediyorum. İstanbul'dayken sürekli kabalıktan, çirkin binalardan, kirlilikten, siyasetten falan şikayet ederken şimdi; sivrisinek saldırılarından kurtulmak için ne yapabiliriz, 2 kere yemek verdik diye peşimizi bırakmayan köpeği atlatarak çarşıya nasıl yürüyebiliriz, kedilerin sinekliğe tırmanmasını nasıl engelleriz, karıncaları kapı eşiğinden nasıl uzaklaştırırız, sıcaktan pişmemek için saat kaçta dışarı çıkabiliriz gibi meseleleri düşünüyoruz. Yani doğa ile tatlı bir savaş(?) veriyoruz diyebilirim. Özellikle Barış bu sürece çok iyi adapte oldu. Kendisini en son sopayla köpek kovalarken gördüm.

Balkon çetesinin bir fotoğrafı:


Tuesday, July 4, 2017

Dünya nevrotik bir insan gibi dağılmıştır. /Carl Jung

Barış Türkiye'ye kalıcı olarak ayak bastığından beri sürekli iş yapıyoruz. Önce bir süre evlilik hazırlıklarıyla uğraştık. Söz, kına, nişan, düğün, kız isteme gibi şeyler yapmamamıza rağmen; yine de kıyafet, davetiye, nikah için belge toplama gibi bir sürü ıvır zıvır
iş vardı. Evlilik hallolduktan sonra bir dönem kombi yaptırmakla geçti. Kombi her tamirden sonra biraz daha bozulduğu için yaklaşık 3 hafta boyunca sürekli bir takım kombiciler eve gelip gitti. Kombinin çok karmaşık bir sorunu mu vardı, yoksa dolandırıldık mı emin değiliz. Kombi düzelince sürekli dişçiye gittiğimiz yeni bir dönem başladı. 20'liklerimi bir kaç doktor birleşip zar zor çekti. Sonra bir ara İstanbul'daki evleri kiraya vermeye çalıştık. Neyse ki o da halloldu. Ardından Dalyan'daki yeni evimizin tesisat, tamirat, boya falan gibi işlerini halletmeye başladık. Ondan sonra taşınma süreci geldi, her şeyi kolileyip sonra da her şeyi yeni eve yerleştirdik. O da bitti yeni evdeki perde, koltuk, bahçe demiri gibi bir takım eksikleri gidermeye başladık. O da bitince ikametleri Dalyan'a aldırmaca, Barış'a sgk, medeni durum değiştiği için ikimize birden nüfus cüzdanı yenileme, bana yeni bir soy isim geldiği için pasaport yenileme gibi işlemlere giriştik.

Biz işe gitmediğimiz halde neredeyse aralıksız bunlarla uğraştık, işe giden insanlar bu kadar şeyi nasıl hallediyor hiç anlamadım. Herhalde ebeveynlerinden falan yardım alıyorlar? Gerçi bizim de yanımızda çalıştırdığımız(?) iki ebeveyn vardı (Barışı'ın babasıyla benim babam); hatta sonra Dalyan'daki işler için devreye yan komşuları da soktuk. Ama yine de işler bir türlü bitmek bilmedi, bir nokta da neyse ki eve beyaz bir tahta ve boardmarker alıp yapılacaklar listeleri hazırlayıp işleri günlere yaydık da biraz rahatladık.

Neyse sonuç olarak dün itibariyle bütün işler bitti. Yani tam olarak asla bitmez de o yoğun tempo bitti gibi oldu. Şimdi başından beri hayalini kurduğum gibi, ayaklarımı uzatıp rahatça kitap okuyacağım bir süre. Jung'un insan ve sembolleri kitabına başladım, ufkum 2 günde bile 17473 katına çıktı. Kafamı toplayabilirsem ilerde Jung'un düşüncelerini devam ettiren ve onun düşünceleri üstüne kendi düşüncelerimi de eklediğim bir kitap yazmayı düşünüyorum. Yeni evin atmosferi ve manzarası bunu yapmaya çok müsait. Bakın ön balkondan görünüş şu şekilde:


Wednesday, May 24, 2017

onun yeri bu şarkı değil

İyi günler, bu satırları 20 yaş dişi çekimi sonucu ağzımda sürekli yutmadığım bi lokma varmışçasına şişmiş yanağımla yazıyorum. Ama NE PAHASINA OLURSA OLSUN o dişten kurtulduğum için sevinçliyim.

Her şey yolunda giderse 1 ay sonra Muğla/Dalyan'a taşınmış olacağız çünkü İstanbul çok kalabalık, gerilimli ve inşaatlı.

Nereye taşınacağımızı seçerken bir kaç kriter belirlemiştik:
1) Taşınacağımız yer düz bir bölge olsun ki rahatça bisiklete binebilelim, ulaşımımızı bisikletle sağlayalım
2) Taşınacağımız evin bahçesi olsun ki içimiz açılsın, istersek bir şeyler de ekeriz
3) Taşınacağımız yerde evler 3 kattan fazla olmasın, upuzun binalar içimizi sıkmasın
3) Evden çıkar çıkmaz yürüyüş yapabileceğimiz güzel yerler olsun, etrafta gezilecek bölgeler olsun
4) Taşınacağımız yerdeki insanlar açık görüşlü olsun, mümkünse turistik bi bölge olsun

Neyse bütün bu kriterleri karşılayan yer gerçekten de vardı ve orası Dalyan'dı; uygun fiyata da ev bulunca bi anda aldık evi. Geçenlerde tamirat, boya falan gibi işleri yapmak için 1 haftalığına Dalyan'a gidince, ilk defa yeni evimizde kalmış bulunduk. Sabah mis gibi çiçek kokan havayla, kocaman odaya giren kocaman güneşle uyandım (bi de horoz sesi var). İnsanlardaki genel rahatlık olsun, ağaçlar, nehirler, kuşlar olsun doğru karar verdiğimizi anladım. Bu iş baya hoşuma gitti.

Wednesday, January 18, 2017

Şu an çok üzgünüm çünkü hayatımın ana düşüncesini unuttum /eray

"Her şeyin teorisi"ni bulduğumda artık her şeyi çözdüğümü düşünüp baya rahatlamıştım ama sonra anlayamadığım bi biçimde tam olmayan bir şeyler devam etti. Sonra o tam olmayan şeyin ne olduğunu da buldum: method! Yani neyin ne anlama geldiğini ve ne yapmak isteğimi bilmem yetmiyor, onu nasıl yapacağıma dair kendi methodumu da bulmam gerekiyordu.

Daha önce de bahsettiğim gibi bu dönem hayatımdaki bazı önemli şeyleri değiştirdiğim bir dönem oldu. Mesela daha minimal oldum. İhtiyacım olmayan hiçbir şey satın almıyorum (zaten etrafa saçacak param da yok). Almadığım gibi veriyorum da, evdeki fazla eşyaları ayırdım; bi kısmını attım, bi kısmını verdim ve başka bi kısmını daha vermek üzereyim (üşendiğim için şimdilik dolapta bekliyor). Hedefim son 1 yıl içinde hiç ellemediğim her şeyden kurtulmak ve kullanmayacağım yeni şeyler satın almamak (böylelikle kendi adıma tüketim kültürüne bir tuğla da ben eklememiş olacağım). Bu yaptığım, büyük resimde ufak bi bebek adımı gibi olabilir ama yine de doğru şeyi yaptığım için ben daha rahat olacağım.

Gereksiz tüketimden kaçınma (gerçi çok alışveriş tutkunu değildim hiçbir zaman da işte, az da olsa gereksiz şeyler satın alınıyor) ve fazla eşyaları vermeye ek olarak evdeki yemek ve temizlik durumlarında da beli bir standardı yakalamayı hedefliyorum. Geçenlerde bunu başarabilmek için bi ilke belirledim. Dedim ki kendime "her gün 1 saati yemek yapmaya, 1 saati de ev işlerine ayır; gerisinde ne yapıyorsan yap." Ama bi kere serseriysen hep serserisindir, bu nedenle bu plan taslağı bana fazla katı ve detaylı geldi. Halbuki bunları ne zaman uygulayacağım bana kalmıştı; ister gece 2'de, istersem de bi yandan dondurma yiyerek uygulayabilirdim. Olmadı, çünkü yapılacak bir sürü çeşit farkı şey daha vardı (iş yazısı, makale takibi, duş, spor, dolaşmak, düşünmek) ve 2 tane farklı zorunluluğu günün neresine yerleştireceğime karar verme konusunda sürekli kabiliyetsizlik yaşadım.

Şimdi ise başka bi çözüm buldum, önceki plan taslağımı biraz basitleştirdim. Her güne dengeli bir şekilde işleri yaymak yerine, abartma methodu uygulayacağım. Her gün için zorunda olduğum sadece tek bir şey olacak ve bu zorunluluğu uzun uzun yapacağım. Mesela pazartesi alışveriş günü, salı yemek yapma günü (sonsuz yemek yapacağım 3-4 günlük), çarşamba zihinsel aktiviteleri abartma günü (bütün gün kitap yazı falan), perşembe dolaşma, spor, sosyallik gibi çeşitli eğlenceli aktivitelerin abartılacağı gün, cuma ertelediğim işler (banka, eşyaları verme, tamirci çağırma, ailelerle görüşme falan), cumartesi özbakım ve pazar da sonsuz temizlik günü olacak. Tabii bunlar günü gününe olmak zorunda değil, günler esneyebilir ama taslak olarak böyle. Bu plan taslağı sanki bana daha uygun oldu. Nyi ne zaman yapacağımı düşünmeyeceğim çünkü her günün ne günü olduğu belli olacak. Bu sayede baya zaman kazanacağım ve evde istediğim temizlik ve yemek standardını da tutturmuş olacağım.

Bazı insanlarda ev işlerini ya da hayattaki yükümlülüklerini yapma becerisi doğuştan geliyor, ama benim nedense bu tarz şeyleri hep manuel olarak bulmam gerekti. Horoskopuma göre iş evimde ay ve uranüs kavuşumu olduğu için böyle olmuş.

Neyse şu zaman yönetimi işini halledersem kafamda bazı projeler var onlara odaklanmayı düşünüyorum.