Wednesday, November 30, 2016

Stoklarda hiç başlık kalmamış

Yazar olmak çok hoşuma gitti. Sabah evdeki işlerimi bitirip kendimi sokaklara atıyorum. Biraz dolaşıyorum, bazen moda'daki çay bahçesinde denize karşı yazı yazıyorum. Şimdi yeni bilgisayarım çok hafif olduğu için kapsama alanım daha da genişledi. Şu an Beyoğlu'ndaki Kafka cafedeyim. Dışarda şıpır şıpır yağmur yağıyor ve gündüz olmasına rağmen hava kapkaranlık. Cafenin sıcacık atmosferinde eski radyoların ve plakların arasında bir yerlerde oturuyorum. Etrafta huzur içinde kitap okuyan insanlar var. Hafta içi gündüz dışarı çıkabilince; otobüse-minibüse binmek gerekmeyince; kadıköy, karaköy, ortaköy, sultanahmet, adalar falan beşgeninde takılma şansı bulunca istanbul'da yaşamak bir anlam kazandı.

Geçenlerde eski yazılarımı okudum. Ne kadar çok şey değişmiş. Artık sağlıklı besleniyorum. Şekeri karbonhidratları neredeyse tamamen bıraktım, alkolü çok azalttım, beni yanlış tarafa çeken herkes hayatımdan çıktı, bol bol yürüyüş yapıyorum ve Karatay diyeti yapıyorum? Mide asidi gibi şeyler tarihe karıştı. O zamanki Begüm bu zamanki Begüm'ü görse baya şaşırırdı.

Eski ve yeni halimi karşılaştırınca en önemli şeyin; doğru düzgün beslenmek, spor-yürüyüş yapmak, yeni deneyimlere ve fikirlere açık olmak, olanları rasyonelleştirmeye kalkmadan önce duyguları iyice anlamak sindirmek; kendi yolunda gidebilmek, kendi yorumunu yapabilmek ve bazı şeylerin senin değil kozmiğin elinde olduğunu bilmek olduğuna karar verdim.

Tabi şimdiden bakarak geçmişi değerlendirdiğim gibi, geçmişten bakarak şimdiyi de değerlendirmem gerek. Bazı şeyleri de kaybetmişim; daha doğrusu oranı azalmış. Mesela eskiden hafızam daha iyiymiş, zihnim daha kıvrakmış. Şu anda o eskiden yazdığım bazı yazıları yazabilir miydim bilemiyorum. Ayrıca eski Begüm olsa şu anki halimi bazı açılardan eleştirirdi. Süper güçlerine biraz daha kulak vermelisin derdi. Ne güzel işte yaşamına sağlıklı bir düzen oturtmuşsun, şimdi biraz hayalgücümüz bizi nereye götürüyor ona bakalım derdi.



Tuesday, November 29, 2016

200 kere denersen her şey başarıya ulaşır

Yazı yazmayı özledim. Bu nedenle size muhtemelen asla gitmeyeceğiniz bir yeri anlatacağım. Bu yer Belarus'un başkenti olan Minsk şehri. Ama hoş bir yer, beğendim ben.

Güzel olmasının en önemli sebeplerden birisi, şehrin ortasından upuzun bir nehir geçmesi. Nehrin etrafının da ormanla kaplı olması. Şehir neredeyse boylu boyunca nehir kenarındaki ormanda yürüyerek dolaşılabiliyor. Yer yer trekking hissi alabileceğiniz patikalardan ilerleyebiliyorsunuz. Ben buraya bir önceki gelişimde hava ılıktı. Karda çok daha güzel oluyormuş bu orman. İşte şöyle yollarda gezinip durdum Barış işteyken:


Burası bana oldukça büyülü geldi. Çünkü buradaki ağaçlar aşırı derece uzun ve heybetli. O kadar uzun ki insana hep ayak altında dolaşıyormuş hissi veriyor.

Minsk'te kaldığımız evin çok yakınında şöyle bi camii vardı.


Ben Belarus'tayken Tayip bu camiyi ziyarete geldi. O kadar yakınıma ve o kadar ben ordayken geldi ki, sanki bu konuda bi şey yapmalıymışım gibiydi. Ama sanırım o gün tek evden çıkmadığım gün oldu. 

Bol bol kar yağdı ve nehir buz tuttu. Ördekler nehrin üstünde buz pateni yaptı.


Son olarak evimizin yakınında minik bir adanın kenarında saçlarını nehirde yıkamayı tercih eden bir ağaç göze çarpıyordu.