Thursday, July 2, 2015

patates kızartmayı bilen özel dedektif arıyorum /barış

evde tez yazmaktan bunalıp daha önce hiç gitmediğim kınalıada'da biraz açık hava yürüyüşü yapıp rum mezarlığı ziyaret etmeye karar verdim. kafamı dağıtmama yardımcı olacağını düşünerek yanıma bulgar rakısıyla karışık elma suyu da aldım. sakin bi vapur yolculuğundan sonra öncelikle büyükada'ya varıp kınalıada vapur saati gelene dek dev bi waffle yedim. doğanın ve waffle'ın güzelliğinden uyuştum. hava çok rüzgarlıydı ama kutsal bi amacım olduğu için üşümem mümkün değildi.

vapur geldi, binip kınalıada'ya doğru yol aldım. karaya ulaşıp vapurdan inince burnuma güzel bir koku geldi. tatlı bi güneş tarafından ısıtılıyomuş gibi hissettiren, huzur ve kuş sesleri eşlikli temiz bir sahil kokusuydu bu. biraz yürüdüm, çok fazla insan yoktu, sonra adanın iç kısımlarına doğru yöneldim, yokuşlar çıktım. çok yukarılara tırmanınca etrafta hiç insan ve ev kalmadı. çevresi ormanlarla kaplı dar sokaklar vardı sadece. yorulup terlemeye başlayınca içkimden bi yudum alıp keyiflendim. yolların bittiği bazı yerler olduğunda, ağaçların arasındaki patikalardan daha da yukarı tırmandım. mezarlık baya uzaktaydı. yeterince kaybolduktan sonra aniden yolun sonunda kendimi mezarlık kapısında buldum. kitliydi ya da sıkışmıştı, her zamanki gibi açılmıyordu. sol tarafa yürüdüm, duvarın üstünde dikenli teller olduğu için tırmanmak mümkün değildi. sağ tarafa yürüdüm orası da aynıydı. sanırım bu sefer içeri giremeyeceğim diye düşünürken tellerin arasında zayıf bir insanın geçebileceği bi delik buldum. duvara tırmanıp o deliğin içinden geçerek mezarlığın içine atladım. fakat tırmanılan yerle atlanan diğer taraf arasında baya yükseklik farkı vardı. dönüşte orayı tırmanıp mezarlıktan çıkmam bayağı zor olacak gibi görünüyordu ama herhalde bi yolunu bulurdum.





biraz fotoğraf çekip içeriyi dolaştım. buranın sessizliği çok rahatlatıcıydı. sanki kuşlar bile daha bi kendisiydi. müze gezer gibi mezar taşı inceliyordum. kuşların sesini dinlemek için müziği bile kapatmıştım. sonra yorulup oturdum. müzik dinleyerek yazı yazdım ve içkimi bitirdim. sanırım farkında olmadan fena halde sarhoş oldum. hava da kararmaya başlamıştı. eve dönmeye karar verdim. yalpalayarak ayağa kalktım ve sonraki hatırladığım şey bi vapurun içinde kadıköy iskelesini gördüğüm sahneydi. mezarlıktan çıkışım, o karışık yollardan inip sahile varışım ve vapura binişimle ilgili hiçbir şey hatırlamıyordum. sadece kadıköy iskelesini görünce "aa kadıköy vapuruna mı binmişim" diyerek uyandığımı hatırlıyorum. aradaki yaklaşık 1 saatlik zaman dilimi hafızamda bulunmuyordu.


neler olduğunu hatırlamaya çalıştım ama gözümün önüne frame frame geliyordu olanlar. yerden kalkmaya çalıştığımı hatırladım ama sadece tek bir sahne olarak. sonra bir ara motor beklediğim için bankta oturduğumu hatırladım ve iskeleki adamın "motor geldi ya şimdi, sen binmemişsin" diyip beni vapura yönlendirdiğini hatırladım. sanırım şu an içinde bulunduğum vapur yönlendirildiğim o vapurdu. nereye gittiğini bile bilmeden binmiştim ve kendimi kadıköye yanaşırken bulmuştum.

kadıköyden otobüse binip otobüs yolculuğunun tamamında uyuklayarak eve geldim. evde hırkamı çıkarınca çok şaşırdım çünkü omzumda kanlar içinde bir yara vardı. o esnada flashback şeklinde yere düştüğüm bi sahne geldi gözümün önüne. üstümü değiştirdim. pantolonumu çıkarınca bileğimdeki çizikleri gördüm. duvardan atlarken bacağımın tellere takıldığı bi sahneyi hatırladım. yatağa uzandım, kafam acıdı. sanırım duvardan kafa üstü düşmüştüm. barışa attığım mesajlara baktım "telefonumu ağaçların arasında buldum" yazmışım. ne böyle bir şey olduğunu ne de böyle bir şey yazdığımı hiç hatırlamıyordum, vay be neler dönmüş diye düşünürken ormanın içinde emekleyerek telefon aradığım geldi gözümün önüne.

sabah uyanıp sağlam kafayla parçaları birleştirmeye çalıştım ama hala hiç bir şey hatırlamıyordum. vücudumdaki yaralanmış yerlerden ve adanın topografisinden yola çıkarak yaptığım tahminde duvardan atlarken kafa üstü düştüğüm, sonra ağaçların arasından yokuş aşağı inerken yuvarlandığım, o esnada telefonumu düşürdüğüm ve sonra da sarhoş kafayla, iskelede beklememe rağmen motoru kaçırdığıma kanaat getirdim. sanırım hiç bu kadar sarhoş olmamıştım daha önce. fazla da içmemiştim aslında, belki de kafaüstü düştüğüm için hatırlamıyordum?

aradan bir hafta geçti ama omzumdaki yara hala geçmedi. bu da böyle bi anı oldu. sokaklarda fazla içmemeye karar verdim. o kayıp saatte tam olarak neler olduğu ise sonsuza dek gizemini korumaya karar verdi.