Tuesday, September 30, 2014

Friday, September 26, 2014

give me more

aslında sanki tezimi bitirip nordik ülkelerin birinin en karlı kesiminde doktora yaparak huzuru bulabilirdim. böylelikle ben makale falan yazarken dışarda hep kar yağabilirdi, hava çok soğuk ve ürpertici olabilirdi, en azından dışarı çıkınca doğayı hatırlayıp bi kendime gelebilirdim. kimse bana bulaşmazdı ve işler yolunda gitmese bile en azından etraf karanlık gibi olurdu. ben de adım başı bana ilham veren bir şeyler görürdüm. hava enteresan saatlerde karardı. kararma hızı değişirdi ve gereğinden fazla mavi olurdu mesela.

sonra kesin bi bara gidip aquavit içerdim ve o esnada istediğim kadar ulver dinleyebilirdim. sonra da eve gelip uyuyakalırdım. acayip bi saatte her şey dağınık olarak uyanırdım ve hiçbi şeyi toplamadan canım ne isterse onu yapardım sonra tekrar uyuyup uyanırdım, gerçeklikle rüyayı ayırt etmeye çalışıp bilinçaltımı analiz ederdim. bu büyülü bi dedektiflik gibiolurdu ve sonra aniden odayı aşırı toplardım? ama en azından kendi hızımda giderdim. sonra da canım ne isterse onu yapardım. hatta daha sonra da canım ne isterse onu yapardım. bu harika bi plandı.

şimdiyse kendimi son derece hazır, kravatını bile takmış, muntazam bi halde kapıda çok uzun beklemiş gibi hissetmeye başlamıştım. çok uzun bekleyince kravatımı gevşetesim gelmişti ve tam kravatımı gevşetecekken "ya acaba kapıdan çıkıp soğuklu nordikli bilinmez şeyler mi yapsam yoksa kapının önüne bi koltuk atıp gevşek kravatımla mı otursam" diye düşünmeye başlamıştım. sonra a new sentiment'in çalışıyla birlikte istanbuldan tromsoya koşarak gidebilecek gibi oldum, fakat gitmedim. çünkü terapistim ani kararlar almamı doğru bulmuyordu. ben de terapistimin çok yavaş karar almasını enteresan buluyordum. mecburen birbirimizi ortalama bi hızda dengeledik.



Saturday, September 13, 2014

aydınlanamadı

buddha ölünce kuzeni çok üzülüp ağlamıştı. etraftaki insanlar "vah vah ne kadar da çok üzüldü buddha'nın ölümüne" diye düşünmüşlerdi. kuzense "beni yanlış anlıyorsunuz, ben onun için değil kendim için ağlıyorum. yıllardır onun yanındayım ama hala aydınlanamadım." demişti. bunu okuyunca çok güldüm çünkü ben de yıllardır aydınlanamamıştım. buddha'nın, buddha'nın ekip arkadaşlarının, diğer zenlerin ve kendini zen hissedenlerin bütün imalarına rağmen bi türlü aydınlanamamıştım. aslında bir sürü konuda çok aydınlanmıştım ama asıl aydınlanmam gereken konuda sanki bi türlü aydınlanamamıştım? hatta o kadar alakasız konularda aydınlanmıştım ki yolum değişmişti. asıl aydınlanmam gereken konuda tam aydınlanacakken ise bi gülme gelmişti. yani hangi konuda nasıl bir aydınlanma yaşamam gerekiyor ona bile tam aydınlanamamıştım aslında ve artık buddha da ölmüştü.

belki de aydınlanmışımdır da haberim yoktur diye düşündüm. yani aniden olmadığı için fark edememişimdir yavaş yavaş aydınlanmışımdır belki? yok bence aydınlansam haberim olurdu ya?! aydınlanmam gerken konunun etrafındaki ufak tefek bi sürü şeyle ilgili aydınlanmıştım buna emindim. ama sırf asıl aydınlanmam gereken şeye aydınlansam zincirleme olarak zaten etrafındaki o minik şeylere de otomatik olarak aydınlanacakken, şimdi sadece aydınanılması gereken konunun etrafındaki minik şeylere teker teker aydınlanıp tam ortadaki asıl aydınlanılması gereken şeye aydınlanamadan buddha ölmüştü? çok mauel bi aydınlanma stili benimsemiştim. bu yüzden buddhanın bana hiçbi katkısı olmuyordu. evrenin kozmik ışığı bir türlü bana gelmiyor ben sürekli uzay gemisi yapıp atmosferden çıkıp bi sürü yol gittikten sonra minik bi aydınlanma parçacığı alıp gezegene geri dönüyordum. 2 gün sonra ise evrensel kozmik ışık stoklarım boşalmış oluyordu. evrensel kozmik ışınlar varoluşsal iznimi isteyip benim perspektifimden hiçliğe doğru yol alıyordu?

tamamen aydınlanabilmek için eve kozmik evren ışığı parçacık çarpıştırıcısı inşa etmek üzereydim. ruhani aydınlanma yerine sürekli bilimsel aydınlanmalar yaşadığımdan eve minik bi cern kurabilecek yeterliliğe sahip olmuştum. acaba buddha benim bilim kadını mı olmamı istemişti? belki de benim aydınlanmam gereken şey bir türlü aydınlanamayacağımdı ve aydınlanabileceğimi sanarak yaşadığım minik bilimsel aydınlanmalarla hep bilimi geliştirecektim. neredeyse bu düşünceyi bir felsefi intihar atağıyla benimsemek üzereydim. kesinlikle uzun yoldan gidiyordum. şu lanet olası aydınlanmayı biran önce aydınlanıp rahat edebilir miydim lütfen? sesim odada yankılandı ama herhangi bi kozmik etkiye yol açmadı. belki de buddha'nın ruhunu çağırmalıydım. yooğ yooğ belki de benim bi türlü aydınlanamamamdan bıktığı için genç yaşında gebermişti buddha. bence bu gece de aydınlanamayacaktım, biramı alıp salona gittim.

Thursday, September 11, 2014

hamam denemesi

çiçek viyanadan bir kaç günlüğüne gelicekti. çemberlitaşta gelin hamamına gidicem dedi. ben de gelebilir miyim çokpisim dedim. tamam gel dedi. gelin beni fazla tanımıyo garip olur mu sence dedim. olmaz dedi. tamam bi düşüniym gelirsem haber veririm dedim.

ertesi gün hamam saatine 2 saat kala haber verip ben yoldayım dedim. çiçek gelmemi hiç beklemediği için çok korktu. normalde çağırsalar gitmeyip, sonra aniden çağırılmadığım halde gelin hamamı gibi absürd bi yere gelmeye çalışmamı beklemiyodu. geliyorum diye bana biraz kızıp sonra da apar topar gelini arayıp begüm de gelmek istiyo gelmezse ölücekmiş dedi. gelin de, gelsin tamam dedi.

sonra hızımı alamayıp çemberlitaş yakınlarına çok erken geldiğim için bi bira içtim. sonra çiçek geç kaldı. mecburen garsoncudan kalem kağıt alıp yeni bi kişilik teorisi geliştirdim. sonra çiçek biraz daha geç kaldı etrafta dolaştım. sonra çiçek biraz daha geç kalınca hamama doğru gittim. sonra çiçek o kadar geç kaldı ki hamamdan içeri girdim, gişedeki kadına gelin hamamına geldim ben dedim. bugü nöyle bişey yok burda nerden çıktı dedi kadın. zaten çiçek o kadar geç kaldı ki vardıysa da bitmiştirdi. sonra çiçeği aradım telefonu kapalıydı, barışla çet yaptım şarjım da bitti, herşey çok karışmıştı.

çiçek gelince, gelin hamamı çemberlitaş hamamında diilmiş meğersem başka dandik bi hamamdaymış oraya gittik. onun da sonuna yeiştiğimiz için pek bişey kalmamıştı, tanımadıım insanlar ve teyzeler vardı. çiçek çok sosyal ve bi kaç kişilikli biinsan olduğu için orda kaldı. ben çemberlitaş hamamına geri gidip kendi başıma hamamladım.

hamam girişinde bana peştemal kese ve don verdiler. içerde biraz şampuanlanıp kendimi keseledim. sonra bi kadın gelip sırtımı keseledi. sonra biraz göbek taşında yattım. terledim duş aldım. sonra bi daha yattım, bi daha duş aldım. bunlar olurken bi yandan hamamın hijyenik bi yer olup olmadığını düşündüm, çemberlitaş hamamına ne kadar su faturası geliyodur acaba diye de düşündüm ve hamamların istanbul'un barajlarındaki su miktarı üzerindeki etkisini değerlendirdim.

hamamdan çıktığımda saat 23:30'du. saçlarım ıslak bi şekilde tramvay bekledim. tramvaydan sonra vapura bindim. vapurdan sonra minibüse bindim. minibüsün başlarında bi amca yanlışlıkla minibüsün kapısını bozdu ve yolculuğa minibüsün kapısı açık olarak son derece rüzgarı bir şekilde devam ettik. saçlarım ıslak olduğu için üşüdüm. ama mod olarak hamam atmosferinden çıkamadığım için sinirlenemedim. adeta ağzımda sakız, ayağımda parmak arası terlikler vardı. taksiye binip eve geldim, yattım uyudum.