Friday, October 10, 2014

toz ve gaz bulutu

begüm burası. kadınların her ay geçici olarak yaşadıkları serotonin düşümünün tam ortasındayım. aslında buna artık sarı kantaron çayı çözümünü buldum ama içmeyeceğim. serotoninin dönem dönem düşmesi her şeyi en baştan düşünmek için bir fırsat oluyor. ve bu ayki serotonin düşümüm cuma gecesine denk geldiği için ertesi gün işe gitmeyeceğime göre rahat rahat her şeyi en baştan düşünebilirim.

ama tabi kafamdaki pek çok huzursuz şey arasında yazı yazmaya odaklanmak zor olabilir. şu an çift kişilik bir yataktayım ve laptopun kablosu bulunduğum yere ucu ucuna yetiyor, dolayısıyla pek kıpırdayamıyorum. dahası laptopun sol tarafına uzanan, usbsi laptopuma takılı yeni bi kabloyla telefonum şarjolurken; laptopun sağ tarafına uzanan bir başka kabloyla da bluetooth hoparlörüm şarj olmakta. dolayısıyla 3 bir yanım sarılı. yatağın üstündeki durum sadece bununla sınırlı değil. sağ tarafa uzanan bluetoothu atlatsam bile onun bi yanında küllük, sigara ve çakmak var. yani yatakta pozisyon değiştirirken bulunduğum yerde oluşan çukurun bir eğim yaratıp küllüğü devirme riski de bilincimin bir kenarında durulu. sol tarafta; yani şarj olan telefon diyarında ise telefonun yanında defter kalem hırka gibi çeşitli alet edevatlar var. dolayısıyla sol tarafta da pek gidecek yer olmadığını söyleyebilirim. tamamen kapana kısılmış durumdayım.

böyle bir pozisyonda insanın başına gelebilecek en kötü şeylerden olan: kapı çalması,çişin gelmesi veya ikinci bir yastığa ihtiyaç duymak gibi ayağa kalkmayı gerektirecek her türlü şeydir ki, son 15 dakika içinde hepsi yaşandı. ve dolayısıyla her seferinde laptopu kucağımdan indirip kablosunun uzana bildiği bir alan içinde başka bir yere koyup, (tabi ki onunla bağlantı halindeki hoparlör ve telefonu da onunla birlikte koyup) yolumun üstündeki küllük sigara ve çakmak gibi unsurları düşmeyecekleri şekilde sabitleyip (çünkü kalkarken yatakta çeşitli çukurlar oluştuğundan eğim değişecek) yolumdan çektikten sonra bu çetin şartlar altında zar zor ayağa kalkarken demin yatağın yanındaki konsolun üstündeki şarap kadehine az kalsın götüm çarpıyordu. resmen bir felaketin eşiğinden döndüm çünkü bu çarpım sonucu şarap yatakla konsolun arasındaki yere dökülseydi bu yeni durum kablolar, havlu kağıt, karın ağrısına rağmen eğilmek ve sıkışık bir yere doğru eğilmenin yol açacağı kafa çarpmalarına dair hazırlıklı olmak gibi şu an benim dünyamda olmasını istemediğim pek çok unsuru beraberinde getirecekti.

işte her şeyi en baştan düşüneceğim şartlar bunlardı. daha doğrusu bunlar bulunduğum çevresel şartlardı. ayn zamanda bunlara eşlik eden içel şartlar da vardı. örneğin kafam kaşınıyordu, yatma pozisyonum pek rahat değildi, odanın dağınıklığı kafamı karıştırıyordu, şarkının sesini kısıp kısmamak konusunda kararsızdım, biraz önce ısırdığım için dudağım acıyordu, sol kolum üşüyordu, canım bir şey yemek istiyordu ama yatay pozisyondaydım, ruh halim o kadar hızlı değişiyordu ki daha bir şarkı bitmeden canım başka tür bir şarkı dinlemek istiyordu vb.

işte bütün bunlar olurken her şeyi en baştan düşünecektim. eğer şu konumda her şeyi en baştan düşünebilirsem rekorlar kitabına girmeliydim.

düşünmek istediğim şeylerden biri görünür olmaktı. görünür olup olmama durumu çok eski bir hikayeydi. şimdiye kadarki hayatımı yarı ergen olarak geçirmiştim. yani dünyevi dünya ile ilgili ciddiye alınacak bir bağım veya bir iddiam yoktu. beğenmediğim ya da yolunda gitmeyen şeyler durumunda rahatlıkla hayal dünyama gidip oralarda takılmak bana yetiyordu. ama artık istediğim şeyleri başarabilecek kadar güçlüydüm. kendimi geçindirebilecek parayı kazanıyordum, işimden memnundum, arkadaşlarımdan sevgilimden ailemden evimden okulumdan ilgi alanlarımdan memnundum. işimde somut şeyler üretiyordum hatta pek çok kişinin hayatına olumlu bir yön veriyor dolayısıyla ciddiye alınıyordum. görünür olmak beraberinde pek çok sorumluluk da getiriyordu ve zaman zaman verdiğim kararların vicdan muhasebesini de yapmak durumunda kalıyordum. ama bu sorumluluk miktarına bir sınır çizmek gerekliydi, görünür olmanın sonu yoktu, çok fazla kişiye görünür oldukça domino taşı gibi görünür olunması gereken yeni durumlar türüyordu ve ben bu görünürlük zincirinin gerekliliklerini yaparken asıl ilgilenmek ve gerçekleştirmek istediğim şeylerin yolundan sapmak gibi bir hataya düşmek istemezdim.

peki ben ne istiyordum? dün daha doğal bir hayat istediğimi hissetmiştim mesela. antikçağda bir kuş gözlemcisi olmak yeşil kanatlı bir kuş türü keşvetmek sonra da ne güzel bi yeşil kanat bu diye düşünmek istemiştim. bir hafta önce çok soğuk bi kuzey ülkesinde kişiliğin evrimsel temellerine dair bilimsel araştırmalar yapmak istemiştim. ondan daha da bir kaç hafta önce mezarlık fotoğrafçısı karakterin olduğu bir korku romanı yazmak istemiştim. bugün ise düşük serotonin oranıma rağmen kendimi kendi halime bırakınca zamanı geldiğinde buna kendiğimden en doğru kararı verebileceğime güveniyorum. demek ki bugün bunu düşünmeme gerek yok. ama sanırım bir şeyler yapmaya dair güçlü bi ilham ve coşku taşıdığım için şu anki işimde ve yaşadığım şehirdeki görünür olma miktarımı fikrimi değiştirme olasığıma göre ayarlamalıyım. aslında bu şu demek: ben hala önümde uzun bir yol varmış ve istediğim her şeyi yapabilecekmişim gibi düşünmeyi seviyorum. demek ki bir kısmımın idealist bir ergen gibi yaşamaya devam etmesinden memnunum. sonuçta hayal ettiğim şeyler gerçeklikten kopuk da değil. (antikçağ hariç)

çişim geldiği için yayını burda kesmek zorundayım.


Tuesday, October 7, 2014

ev şeyleri

10 yılı aşkın süredir tanıdığım eray ve onun kadar olmasa da yıllardır tanıdığım oytun'la aynı evde yaşama serüvenim, arkadaşlarımın daha önce bilmediğim bir kaç özelliğiyle karşılaşmama neden oldu.

öncelikle birlikte yaşamaya kutsal kakatu kitabına ev kurallarını yazarak başladığımızı belirtmek isterim. kutsal defterimiz, kapağında gerçek kurumuş yapraklar olan, saman kağıdından yapılmış oldukça kutsal görünümlü bir kutsal defterdir ve her zaman mutfakta durur. aynı eve taşındığımız gece ev kuralları adı altında: sabah uyandırma gürültüsü yapılmaması, küllüğe sigara ve külleri hariç çöplerin atılmaması gibi temel kuralları yazdıktan bir süre sonra, üzerinde düşündüğümüz her maddenin "ortak bilinç" koşulunu gerektirmesi, kural belirleme açısından elimizi kolumuzu bağlamaya başlamıştı. 10) evin içinde sigara içilip içilmemesi ortak bilince bağlıdır, 11) temizliğin ne zaman yapılacağı ortak bilince bağlıdır... dolayısıyla daha fazla kural yazmayı bırakıp doğaçlama yaşamaya karar verdik. sonuçta farkında olmadan bile iş birliği halinde bir üçlüydük. bunu el sabununu 3 farklı kişinin farkında olmadan 3 aşamada doldurması ile kanıtlamıştık ama bu hikayeyi anlatmaya şu anda üşendim.

bir süre sonra alışverişlerimiz ve ev düzeni kendiliğinden belirlendi. gerektiğinde evdeki robotları sayma, cumartesi kehanetleri gibi çeşitli ritüellerle kakatu dinimizi de ayakta tutmaya çalıştık. bu açıdan oldukça dinibütün bir aile olduğumuzu söyleyebilirim.

arkadaşlarımın daha önce bilmediğim yönlerine gelirsek, önce eray'dan başlayacağım: erayın; aniden, bulunduğu herhangi bir yerde uyuma huyu var. eray'ı enteresan saatlerde,  evin herhangi bir yerinde uyurken bulabilirsiniz. eray'ın daha önce fark etmediğin ikinci özelliği ise her zaman her şeyin daha iyi bir yolunu bilmesidir. örneğin o esnada ne yapıyor olursanız olun mutlaka gelip o yaptığınız şeyin daha iyi bir yolunu söyleyip sonra bilimsel argümanlarla fikrini destekleyecektir. örneğin donmuş milför hamurlarını sıcak suya tutarak eritmek mi istiyorsunuz? bu işlem esnasında kesin eray yanınıza gelip şöyle der: "aslında hamurları ılık suyun içinde bekletsen daha iyi olur. çünkü bilindiği üzere sıcak suyun soğuk sudan önce buharlaşması uzay zaman bükülmü açısından...." ya da viledayla evi süpürüyorsunuz "aslında viledayı soldan sağa değil ileri geri doğrultuda itmek daha iyi olur çünkü bilindiği gibi dikey yönde oluşturulan açıların mikroorganizmalar üzerinde yaptığı entropik etki..." bunun dışında eray'ın bir diğer huyu da şudur: her zaman yeni bir şey denemek istemek, bu özellik zaman zaman aynı keki ikinci kez yapmanızı hayatı pahasına engelleyecek şiddette olabilmektedir. ayrıca eray'ın he rşeyi tamir edebiliyor olması bir diğer özelliği. bir cumartesi gününü bulaşık makinesinin bütün parçalarını söküp etrafa yayarak, pompayı tıkayan minik beyaz plastiği bulup makinenin parçalarını tekrar birleştirmek suretiyle sorunu çözerek geçirdiğini olduğunu belirtmek isterim. aslında ilgi çekmeye çalışan bulaşık makinesiyle ilgili hikaye tamamiyle kendi başına başka bir postun konusu. hatta sırf bulaşık makinesi için yeni bir blog açılabilir. ve son olarak eray'ın aşırı yardımseverliği yüzünden iki adet şarj aletinin birini bana birini oytuna vererek, şarj aletsiz kalma tehlikesiyle yüz yüze gelmek gibi benim başıma asla gelmeyecek şeyler deneyimleyebilir. eray'la ilgili şimdilik bu kadar.

oytun'a gelirsek, onun özelliklerini tanımlayacak anahtar kelime "bira" dır. oytun hep bira içer. hatta rakı balık gününde bile bi yandan rakı içerken bira içer? ayrıca diğer eylemlerde yavaş bir seyir izlerken tekele gitme konusunda aniden road runner gibi olabilir ve evde ayakkabılarını giymeye üşenmeyen tek insandır. asla çay içmez ve üzüm, muz , elma gibi sağlıklı şeyler yemez. bir ninja turtle kadar çok pizza yer ve evdeki en iyi kalpli insanlardan biridir (diğeri de tabi ki eray). arkadaşınızın doğumgünü kutlamak için pasta ve hediye almayı unuttuysanız siz işteyken oytun, arkadaşınıza pasta ve hediye alıp evi temizleyip sonra da "kızı odaya kapatma salonu topladım" diye mesaj atabilir. ayrıca genelde pizza yemesine rağmen yemek konusunda bilirkişidir. oytun'la ilgili şimdilik bu kadar.

elbette onlar da benimle aynı eve taşınınca benimle ilgili bazı şeyleri fark ettiler. gerçek bi sheldon olmam bunlardan bi tanesi. ilk günden kendime bi begüm spot (sheldon spot) belirleyerek hem uzanılabilen hem tam televizyonun karşısında olan hem de çeşitli açılardan en rahat koltuğu mülkiyetime kattım. eray gibi enteresan yer ve saatlerde olmasa da evdeki insanların 2 katından 5 saat fazla uyuduğum ilk olarak göze çarpan özelliklerimden biri. ayrıca eray ne kadar değişken yaşıyorsa ben de o kadar her gün aynı saatte aynı şeyi yapıp belli durumları sistematikleştirerek kural koyma eğilimindeyim. ayrıca nispeten daha disiplinli gibi olmama rağmen nedense kendimin eray'la oytun'un çocuğu gibi hissediyorum.

Tuesday, September 30, 2014

Friday, September 26, 2014

give me more

aslında sanki tezimi bitirip nordik ülkelerin birinin en karlı kesiminde doktora yaparak huzuru bulabilirdim. böylelikle ben makale falan yazarken dışarda hep kar yağabilirdi, hava çok soğuk ve ürpertici olabilirdi, en azından dışarı çıkınca doğayı hatırlayıp bi kendime gelebilirdim. kimse bana bulaşmazdı ve işler yolunda gitmese bile en azından etraf karanlık gibi olurdu. ben de adım başı bana ilham veren bir şeyler görürdüm. hava enteresan saatlerde karardı. kararma hızı değişirdi ve gereğinden fazla mavi olurdu mesela.

sonra kesin bi bara gidip aquavit içerdim ve o esnada istediğim kadar ulver dinleyebilirdim. sonra da eve gelip uyuyakalırdım. acayip bi saatte her şey dağınık olarak uyanırdım ve hiçbi şeyi toplamadan canım ne isterse onu yapardım sonra tekrar uyuyup uyanırdım, gerçeklikle rüyayı ayırt etmeye çalışıp bilinçaltımı analiz ederdim. bu büyülü bi dedektiflik gibiolurdu ve sonra aniden odayı aşırı toplardım? ama en azından kendi hızımda giderdim. sonra da canım ne isterse onu yapardım. hatta daha sonra da canım ne isterse onu yapardım. bu harika bi plandı.

şimdiyse kendimi son derece hazır, kravatını bile takmış, muntazam bi halde kapıda çok uzun beklemiş gibi hissetmeye başlamıştım. çok uzun bekleyince kravatımı gevşetesim gelmişti ve tam kravatımı gevşetecekken "ya acaba kapıdan çıkıp soğuklu nordikli bilinmez şeyler mi yapsam yoksa kapının önüne bi koltuk atıp gevşek kravatımla mı otursam" diye düşünmeye başlamıştım. sonra a new sentiment'in çalışıyla birlikte istanbuldan tromsoya koşarak gidebilecek gibi oldum, fakat gitmedim. çünkü terapistim ani kararlar almamı doğru bulmuyordu. ben de terapistimin çok yavaş karar almasını enteresan buluyordum. mecburen birbirimizi ortalama bi hızda dengeledik.



Saturday, September 13, 2014

aydınlanamadı

buddha ölünce kuzeni çok üzülüp ağlamıştı. etraftaki insanlar "vah vah ne kadar da çok üzüldü buddha'nın ölümüne" diye düşünmüşlerdi. kuzense "beni yanlış anlıyorsunuz, ben onun için değil kendim için ağlıyorum. yıllardır onun yanındayım ama hala aydınlanamadım." demişti. bunu okuyunca çok güldüm çünkü ben de yıllardır aydınlanamamıştım. buddha'nın, buddha'nın ekip arkadaşlarının, diğer zenlerin ve kendini zen hissedenlerin bütün imalarına rağmen bi türlü aydınlanamamıştım. aslında bir sürü konuda çok aydınlanmıştım ama asıl aydınlanmam gereken konuda sanki bi türlü aydınlanamamıştım? hatta o kadar alakasız konularda aydınlanmıştım ki yolum değişmişti. asıl aydınlanmam gereken konuda tam aydınlanacakken ise bi gülme gelmişti. yani hangi konuda nasıl bir aydınlanma yaşamam gerekiyor ona bile tam aydınlanamamıştım aslında ve artık buddha da ölmüştü.

belki de aydınlanmışımdır da haberim yoktur diye düşündüm. yani aniden olmadığı için fark edememişimdir yavaş yavaş aydınlanmışımdır belki? yok bence aydınlansam haberim olurdu ya?! aydınlanmam gerken konunun etrafındaki ufak tefek bi sürü şeyle ilgili aydınlanmıştım buna emindim. ama sırf asıl aydınlanmam gereken şeye aydınlansam zincirleme olarak zaten etrafındaki o minik şeylere de otomatik olarak aydınlanacakken, şimdi sadece aydınanılması gereken konunun etrafındaki minik şeylere teker teker aydınlanıp tam ortadaki asıl aydınlanılması gereken şeye aydınlanamadan buddha ölmüştü? çok mauel bi aydınlanma stili benimsemiştim. bu yüzden buddhanın bana hiçbi katkısı olmuyordu. evrenin kozmik ışığı bir türlü bana gelmiyor ben sürekli uzay gemisi yapıp atmosferden çıkıp bi sürü yol gittikten sonra minik bi aydınlanma parçacığı alıp gezegene geri dönüyordum. 2 gün sonra ise evrensel kozmik ışık stoklarım boşalmış oluyordu. evrensel kozmik ışınlar varoluşsal iznimi isteyip benim perspektifimden hiçliğe doğru yol alıyordu?

tamamen aydınlanabilmek için eve kozmik evren ışığı parçacık çarpıştırıcısı inşa etmek üzereydim. ruhani aydınlanma yerine sürekli bilimsel aydınlanmalar yaşadığımdan eve minik bi cern kurabilecek yeterliliğe sahip olmuştum. acaba buddha benim bilim kadını mı olmamı istemişti? belki de benim aydınlanmam gereken şey bir türlü aydınlanamayacağımdı ve aydınlanabileceğimi sanarak yaşadığım minik bilimsel aydınlanmalarla hep bilimi geliştirecektim. neredeyse bu düşünceyi bir felsefi intihar atağıyla benimsemek üzereydim. kesinlikle uzun yoldan gidiyordum. şu lanet olası aydınlanmayı biran önce aydınlanıp rahat edebilir miydim lütfen? sesim odada yankılandı ama herhangi bi kozmik etkiye yol açmadı. belki de buddha'nın ruhunu çağırmalıydım. yooğ yooğ belki de benim bi türlü aydınlanamamamdan bıktığı için genç yaşında gebermişti buddha. bence bu gece de aydınlanamayacaktım, biramı alıp salona gittim.

Thursday, September 11, 2014

hamam denemesi

çiçek viyanadan bir kaç günlüğüne gelicekti. çemberlitaşta gelin hamamına gidicem dedi. ben de gelebilir miyim çokpisim dedim. tamam gel dedi. gelin beni fazla tanımıyo garip olur mu sence dedim. olmaz dedi. tamam bi düşüniym gelirsem haber veririm dedim.

ertesi gün hamam saatine 2 saat kala haber verip ben yoldayım dedim. çiçek gelmemi hiç beklemediği için çok korktu. normalde çağırsalar gitmeyip, sonra aniden çağırılmadığım halde gelin hamamı gibi absürd bi yere gelmeye çalışmamı beklemiyodu. geliyorum diye bana biraz kızıp sonra da apar topar gelini arayıp begüm de gelmek istiyo gelmezse ölücekmiş dedi. gelin de, gelsin tamam dedi.

sonra hızımı alamayıp çemberlitaş yakınlarına çok erken geldiğim için bi bira içtim. sonra çiçek geç kaldı. mecburen garsoncudan kalem kağıt alıp yeni bi kişilik teorisi geliştirdim. sonra çiçek biraz daha geç kaldı etrafta dolaştım. sonra çiçek biraz daha geç kalınca hamama doğru gittim. sonra çiçek o kadar geç kaldı ki hamamdan içeri girdim, gişedeki kadına gelin hamamına geldim ben dedim. bugü nöyle bişey yok burda nerden çıktı dedi kadın. zaten çiçek o kadar geç kaldı ki vardıysa da bitmiştirdi. sonra çiçeği aradım telefonu kapalıydı, barışla çet yaptım şarjım da bitti, herşey çok karışmıştı.

çiçek gelince, gelin hamamı çemberlitaş hamamında diilmiş meğersem başka dandik bi hamamdaymış oraya gittik. onun da sonuna yeiştiğimiz için pek bişey kalmamıştı, tanımadıım insanlar ve teyzeler vardı. çiçek çok sosyal ve bi kaç kişilikli biinsan olduğu için orda kaldı. ben çemberlitaş hamamına geri gidip kendi başıma hamamladım.

hamam girişinde bana peştemal kese ve don verdiler. içerde biraz şampuanlanıp kendimi keseledim. sonra bi kadın gelip sırtımı keseledi. sonra biraz göbek taşında yattım. terledim duş aldım. sonra bi daha yattım, bi daha duş aldım. bunlar olurken bi yandan hamamın hijyenik bi yer olup olmadığını düşündüm, çemberlitaş hamamına ne kadar su faturası geliyodur acaba diye de düşündüm ve hamamların istanbul'un barajlarındaki su miktarı üzerindeki etkisini değerlendirdim.

hamamdan çıktığımda saat 23:30'du. saçlarım ıslak bi şekilde tramvay bekledim. tramvaydan sonra vapura bindim. vapurdan sonra minibüse bindim. minibüsün başlarında bi amca yanlışlıkla minibüsün kapısını bozdu ve yolculuğa minibüsün kapısı açık olarak son derece rüzgarı bir şekilde devam ettik. saçlarım ıslak olduğu için üşüdüm. ama mod olarak hamam atmosferinden çıkamadığım için sinirlenemedim. adeta ağzımda sakız, ayağımda parmak arası terlikler vardı. taksiye binip eve geldim, yattım uyudum.

Sunday, August 3, 2014

helsinki - 2

helsinki'yi doyasıya gezdikten sonra bana bi dark side çöktü ve birden mezarlığa gidip fotoğraf çekmeye karar verdim. bunun üzerine akşam saatlerinde, şehir merkezine bir hayli uzak olan mezarlığa doğru yürümeye başladım. mezarlık bölgesine vardığımda etrafının duvarlarla çevrili olduğunu gördüm. duvarların etrafında yürüdüm, bir kapı buldum ama kitliydi. bir kapı daha buldum ama o da kitliydi? saat 22:00 civarıydı ve sanırım mezarlık kapanmıştı doğal olarak. e o kadar yol geldiğim için amacıma ulaşmadan geri dönecek değildim. aniden,  alçak bi mezarlık duvarından atlayarak içeri daldım. götüm başım toz toprak oldu. bu yaptığım bir çok medeni kurala sahip olan helsinki için oldukça illegal bir şeye benziyordu. eğer mezarlık nöbetçisi falan gibi bir şey varsa "ne yapayım ben mezarlık fotoğrafçısıyım ve kapılar kapalıydı" diyecektim. sonuçta burada sanata falan önem veriliyordu, halden anlayabilirlerdi. ama fotoğraf makinem kaliteli bir şey olmadığı için biraz şüphe uyanabilirdi. mezarlık nöbetçisi "ne biçim fotoğrafçısın makinen hiç fotoğrafçı makinesi gibi değil"  derse, o zaman biraz makineyi övmem gerekebilirdi. umarım böyle bir şey yapmama gerek kalmazı çünkü hiç fotoğraf makinesi övecek havamda değildim. hem gece gizlice mezarlığa girmek çok kötü bir şey olsaydı, bazı duvarları alçak yapmazlardı bence. demek ki onlar da bu olasılığa açık.

yine de tek başıma elimde içki şişesiyle mezarlıkta gezinirken "acaba bu yaptığım ne kadar suç?" diye düşünmeden edemedim. ya etrafta kameralar varsa ve beni kırmızı bültenle aramaya kalkarlarsa? sonra "yok ya bi sürü seri katil falan varken benimle neden uğraşsınlar" diye düşünüp rahatladım. bu düşünceler geçince bu sefer de acaba mezarlardan birinde yeterince ölmemiş bir ölü var mıdır gibi paranoyalar geliştirmeye başladım. ama mezarlardan birinden zombi falan çıksa, dünya üzerindeki en az korkacak kişi ben olabilirdim. tam o sırada hışır hışır bi ses duydum ve götüm attı. etrafa baktığımda çantamdan sarkarak yerde sürünen kulaklıklarımı gördüm, yerden kaldırdım, ses bitti. kozalak kafama iyi ki burada düşmemişti.

bir kaç fotoğraf çektim. hava çok karanlık olduğu için net çıkmadı. sonra bir kaç fotoğraf daha çektim onlar da güzel çıkmayınca pes edip yere oturdum. mezarlık fotoğrafçılığında ilk günümdü, niyetim iyiydi, hiçbir ölüyü rahatsız etmemiş, saygısızlık yapmamıştım, fotoğraflarım güzel çıkmalıydı bence.

yere oturunca kendimi ölülere daha yakın hissettim. sanki arkadaştık, mezarlarla bakışmak güvercinlerle bakışmakla benzer bi his vermişti. sanki varoluşsal bi altmetin üzerinde sinsice sırıtıyorduk birbirimize. çantamdan jager şişesini ve sigara pakedini çıkarıp içmeye başladım. karanlık bir müzik de açtım, oh be hayat buydu. bir cuma gecesi herkes barlarda takılırken gece bilmediğin bi ülkede bilmediğin bi mezarlığın duvarından atlayıp kalbin pıtpıt atmasıydı. belki ilerde "mezarlıklar beni canlı hissettiriyor" falan gibi beylik laflar edecek noktaya gelebilirim diye düşünüp sırıttım. "mezarlık fotoğraflamak benim  için bir tutku" falan bile diyebilirdim.

zaman hızlıca akıp geçmiş ve hava tamamen kararmıştı. sarhoş olmuştum. içeri girerken atladığım duvarı bulmaya çalıştım ama hep yüksek duvarlara denk geldim. yine mi kaybolmuştum? iyice sapıtmıştım. şurada bir yerde uyuyup kalsam çok saçma olacaktı. küçük bir araştırmadan sonra başka bir alçak duvar bulup mezarlıktan çıktım. yarıtedirgin bir şekilde tramvaya koştum. tramvayda elmalı turta yedim.

helsinki - 1

seurasaari adası burası. yollara bir türlü dikkat edemediğim için sürekli kayboluyorum. bu dalgınlıkla mı devam etsem yoksa gezintimi bi düzene mi oturtsam karar veremedim.  pek tabii ben de diğer insanlar gibi farkında olarak sokaklardan dönebilir ya da kafamda alanın bir haritasını çizebilirdim. ama onun yerine dünyaya bu sabah gelmiş gibi davranıp ilk defa bulunduğum sokakların bana çağrıştırdıklarıyla ilgili hayallere daldım.

ve evet son derece kaybolmuştum. adanın neresinde olduğuma dair hiçbir fikrim yoktu. acaba gittiğim doğrultu daha da kaybolmama mı sebep oluyordu yoksa doğru yöne mi gidiyordum? önemli de değildi aslında, kulağımda büyülü bir müzik çalıyordu ve hava ıpılıktı. bazen bir güvercin yanıma gelip absürd bi ciddiyetle bana bakıyordu, ben de dayanamayıp ona sırıtıyordum. çünkü güvercinlerle bakışmak dünyanın en eğlenceli şeylerinden biriydi. o bakışın içinde şey vardı sanki: şaşkınlık? "bu dünyada neleroluyor dosdum hiç anlamadım?" diyordu adeta güvercin. hatta sonra da "ne olduğunu anlamadım ama hoşuma gitti" der gibi bakıyordu ve bi yandan da sağı solu incelemekle çok meşguldu. kesinlikle aynı frekanstaydık ördekler, bambiler ve güvercinlerle.

bir yandan da kafam karışıktı. kuşlar ve ağaçların dışındaki zihinsel dünyamda ayakta kalmış bi takım düşünceler vardı. yollara bile belki biraz da o yüzden dikkat edemiyordum. bir şeyi düzene sokmaya kalksam her şeyi düzene sokmam gerekebilirdi.

hava soğudu, karardı ve aniden sağanak yağmur başladı. artık ne derece kaybolduğum önem kazanmıştı. ters yöne yürümeye başladım. şimdiye kadar yaptığım her şeyin tersini yaparsam herhalde başladığım noktaya geri dönebilirdim. fakat hangi yoldan geldiğime de karar veremedim. sırılsıklam oldum, üşümeye başladım. gelişigüzel bi yola girdim fakat kesin yanlıştı. o sırada biri omzuma kozalak attı. ayı gibi acıdı, çok sinirlendim. etrafa baktım, kimse yoktu, sadece ağaçlar vardı. herhalde rüzgar esince ağaçtan falan düşmüştü kozalak. ama oldukça hedef alınıp kasıtlı atılmış gibiydi. hatta ben kozalağa sinirlenince onu atan ağaç kesin pis pis sırıtmıştı. koşarak herhangi bi yöne gittim.

Tuesday, July 15, 2014

emotionless and cold as ice all of the things i like

gerçekten eğitici bi video. özellikle robotun pilinin bittiği kısımlarda çok varım. umarım paralel evrende falan böyle bi hayat sürdüren versiyonum yoktur.



https://www.youtube.com/watch?v=MK1g5dMYR3s

I knew when I first saw you on the showroom floor
You were made for me
I took you home and dressed you up in polyester
Princess of my dreams
Emotionless and cold as ice
All of the things I like
The way you look 
The way you move
The sound you're makin'
In ultra-chrome, latex and steel

I plug you in 
Dim the lights
Electric Barbarella
Your perfect skin
Plastic kiss
Electric Barbarella
Try to resist
Then we touch
Hallucinate and tranquilize

(she's so fine)
(she's all mine)

Our private life is subject to investigation
No time to waste
People say they heard about our deviation
But you never looked so good
Wear the fake fur and fake pearls for me
And put on your mystery
The way I feel you know 
I'll never keep you waiting
In ultra-chrome, latex and steel

I plug you in 
Dim the lights
Electric Barbarella
Your perfect skin
Plastic kiss
Electric Barbarella
Try to resist
Then we touch
Hallucinate and tranquilize

Princess of my dreams
Princess of my dreams
Major domo plasticomo Barbarella
(She's so fine)
Pro-genetic you Electric Barbarella
(She's all mine)
My pretty pretty pretty pretty Barbarella