Monday, May 28, 2012

başlık işini napıcaz


begüm: 
ne saçma bi işim var ya
müdür aradı
bi çocuk arkadaşına terbiyesiz bi şiir yazmış
yarın sabah velisi gelicek haberin olsun diyo
ahuehua
phoebe: 
ahuahuahuahauhau
begüm: 
öğlen de bi veli aradı
çocuğa hergün 6 milyon veriyorum nereye harcıyo bi konuşur musunuz dedi
phoebe: 
auahahuahuaha
dfhjafhd
begüm: 
böle inanılmaz derecede gereksiz ayrıntıların dedektifliğini yapıyorum
phoebe: 
hayat kadınları ile kumarhanede yiomuş
begüm: 
ahuıhwertuıxnmwetx
test kitabı alcam diye hergün 6 milyon istiyomuş
2. sınıfa gidiyo
phoebe: 
6 nası bi sayı ya 5 de değil
begüm: 
8 yaşında
woşıeztmjpıwotkyğ
phoebe: 
auhauha
begüm: 
sora kitap almayıp bütün parayı bitirip geliyomuş
kumar mı oynuyo olum bu
hauhpzsworgmjtpusormöz
phoebe: 
dshjfahfjadfh
begüm: 
8 yaşında olmak ya
phoebe: 
taso kumarı filan
böle
begüm: 
8 yaşında biriyle iletişim kurmak ne garip ya
phoebe: 
çok ilginç yaaa
.D
auhueha ne diceksn ki
çocuğaa
begüm: 
ya ben geçen şeyi fark ettim
bu dünyada
phoebe: 
napıon 6 papeli dosdum
begüm: 
sıeoşynıoetxy
papel diyo ya
bu dünyada var ya
ilgilenilebilicek
dur bak yazıcam
bekle deftere yazmıştım dün getiriym
phoebe: 
getir bakıym
begüm: 
hıh
bu dünyada ilgilenebiliceğimiz sadece 12 tane şey var
uyku
yemek
boşaltım
sağlık
eğitim
arkadaşlık
aile
karşı cins
sanat
spor
bilim
bu kadar.
koskoca evrende
phoebe: 
çok bile yani
begüm: 
bunların dışında bişey yapamıyoruz
phoebe: 
benimkiler daha bile az
kjdsljgfj
begüm: 
hıh şimdi ona gelicem
8 yaşında olmak diyince
sabah ne yedin diyorum
kaçta yatıyosun diyorum
arkadaşlarınla aran nasıl diyorum
anne babasının davranışlarını soruyorum
bi de derslerini
şimdi 8 yaşında birinin işi yok flörtü yok
phoebe: 
bundan iyisi can sağlığı
begüm: 
bilimle ilgilenmiyo
phoebe: 
auhauauahhau
begüm: 
kaldı 9
ahuıoeqynrozwnm
phoebe: 
abi gülesim geldi yaa
uhauahuahaua
yazık ya
auhauhauah
begüm: 
ıloeruthnzılexn
aa bu hayatta yapılıcak bişey daha buldum
phoebe: 
neymiş
begüm:
oyun
phoebe:
hıı evet ya
ölmek?
o sayılıo mu
begüm: 
o sayılmaz
sürekliliği olması lazım
sürekli ölüyosan sayılır
phoebe:
karşı cins dedin de
aynı cinsli olan versiyonları da var
seks de geçsin
begüm: 
hıhı seks diyelim
seksi unutmuşum yannız
çok enteresan
phoebe: 
dfsjhakskjghdjahgfjkshgsjhgjhfks
begüm: 
aşk ve seks olarak 2 ye ayırabiliriz
oh oh baya oldu
14 oldu
phoebe: 
bi ferahladım ben de
gerçi yemek dolaşım filan
sağlık içinde ama
olsun
begüm: 
netleşti di mi yapılıcak aktiveteler
hayal kurmak da sayılır mı
phoebe: 
rüya görmek de
sayılcak o zaman
begüm: 
o uykuya dahil olsun
phoebe: 
hı tamam
begüm: 
fazla detaya girersek işin içindne çıakmayız
phoebe: 
asdfjhgfjdskaşdlfkhgjksklş
çok haklısın
ahauhauha
allaam ya
begüm: 
düşünmek hayal kurmak aynı kulvarda olarak listeye eklenebilir
phoebe: 
tamam
görünmez şeyler yapmalı
fiil işte onlar
yapıosun bişi ama
bi sen biliosun onu
begüm: 
hıhım

Sunday, May 13, 2012

Sistematik olarak şimdiye kadar bana bir şey ifade şeyi yok

Google translate'in shining - förtvivlan min arvedel'i isveççeden türkçe'ye nefis bir şekilde çevirişini kendime saklayamadım.


"Ben siyah, benim görme gizlendiğinde
Hiçbir inanç, hiçbir umut ve aşk yok
Ben siyah, sokaklar, evler ve meydanlarda görmek
Ben siyah görmek ve hiçbir şey demektir

Förvivlan, gittiğim her yerde ve her yerde görüyorum
Umutsuzluk, benim miras
Ve ben söylediği ve yaptığı her şeyi biliyor
Yanılıyorlar gerçeği
Ama şöyle lanetli bedenimi çığlık
Sonra daha fazla ve daha fazla ve daha

Ezilmiş ve hasarlı ve kırık anlaşma
Sistematik olarak şimdiye kadar bana bir şey ifade şeyi yok
Manically bir otoban gibi geniş bir gülümseme ile
Sanırım bir daha yaşamak istemiyordu neden sonuçta cevap gerçekleştirmek
Çünkü hiçbir şey, hiçbir şey önemli değil
Hayır, hiçbir şey önemli değil"

Friday, May 11, 2012

ziro

bugün 1. sınıfların okuma bayramıydı. her öğrenci bi harf olmuştu ve E koşarak gelip belime sarıldı(çünkü boyu oraya kadar yetişebiliyo) onu gören A ve Ö de yanıma gelip belime sarıldı ve bi çeşit sevgi çemberiyle kuşatıldım. hepsini öptükten sonra gösteriyi izlemek üzere oturup bi yandan acaba bi sorunla nasıl başediyorsak diğer sorunlarla da aynı şekilde mi başediyoruz diye düşünürken nakaratı "KARABAŞ KARABAŞ HAV HAV HAV" olan bi şarkı başladı. 20 çocuğun coşkuyla söylediği bu şarkıyı dinlerken yüzüme eşşek kadar bi gülümseme yayıldı ve sonra papatyaya konan kelebek olsun, zıp zıp zıp olsun, müzik külliyatının bu harika melodileriyle kulaklarım şenlenirken bi sonraki piyeste eşek olucak çocuğu kıyafetini giymek için debelenirken görüp yanına gittim. eşeği düzelttikten sonra, ilk bakışta burda olan şeyler deliliği andırsa da esas deliliğin sanki dünyanın şarkı söyleyip danseden bokları değilmişiz gibi davranıyor oluşum olduğunu farkettim.

Thursday, May 10, 2012

bana başlık bul o zaman


geçen gün trende bi koltuğa bindim ve giderken tren delinmiş de duvarın içinde pamuksu bişey varmış gibi bi yer vardı. kitap okumaya çalıştım ama gözüm ikide bi trenin duvar içi pamuğumsusuna takıldı. doğrusu metal yığını gibi görünen bu trenin, duvar araları pamukla dolu sevimli bişey olma ihtimali, okuduğum kitaptaki narsistik zedelenebilirlikten daha çok ilgimi çekmişti. sürekli o pamuğumsunun ne kadar yumuşak olduğunu merak ettim ve yol boyunca, onu parmağımla ittirerek yumuşaklığını denetleme hayali kurdum. sonra acaba sert şeylerin içinde yumuşak şeyler olması mı daha iyi; yoksa yumuşak şeylerin içinde sert şeyler olması mı daha iyi diye düşündüm. dışı sert içi yumuşak şeye örnek olarak aklıma içi kremayla dolu çukulata kabuğu geldi; dışı yumuşak içi sert şeye örnek olaraksa aklıma fıstıklı lokum geldi. sanırım biraz acıkmıştım ve ikisinin de kendine özgü hoşlukları vardı.

haydarpaşaya yaklaşınca ve trende nerdeyse kimse kalmayınca kalkıp trenin delik duvarını elledim. pamuk kadar yumuşak olmasa da sünger kıvamında bişey vardı yüzeyin içinde. içi kremalı çukulata diilse de, trenimiz o an benim için kinder pingui'yi andırmıştı. trenden inmek üzere arkamı döndüğümde bi kaç kişinin beni izlediğini gördüm. sonuçta herkes trendeki delik duvarın içindeki süngerin ne kadar yumuşak olduğunu merak edebilirdi, bunda bu kadar abartılıcak ne vardı anlayamadım.

bi keresinde de vapurda giderken dışarda oturuyordum. tam karşımdaki koltuğun altındaki ahşap yüzeyde böyle nasıl desem, havaya kalkmış iplikler oluşmuştu. yani ahşabın aşınmasıyla oluşmuş bi takım temellerini yerden alan asi ipçikler vardı. onların da acaba sert mi yoksa yumuşak mı olduğunu çok merak etmiş ve yol boyunca gözümü karşı koltuğun altından alamamıştım. bazen karşı koltukta oturan kişinin ayağı o iplikimsileri gölgelemiş ve bu durum beni sinirlendirmişti. şöyle ayağımı uzatıp karşı koltuğun altını bi yoklamayı düşünmüş ama sonra karşı koltukta oturan kişilerin bu durumu nasıl karşılayacağını kestiremeyerek çekinmiştim. kendi koltuğumun altına bakmış ama benzer bi fizik olayıyla karşılaşamamıştım. sonra bu bastırılmış merak yol boyunca ayağımı bi uzatsam nolur ki şeklinde bi çatışmaya dönüşmeye başladı. bi kaç kere gerçekten de bunu yapmanın direğinden döndüğümü hatırlıyorum. sonunda vapur iskeleye yanaştı ama karşı koltuktakiler inmediği için ben de henüz inmiyordum. çünkü hepsi gittikten sonra koltuğun altını inceleyecektim.

karşı koltuktakiler inince vapurda nerdeyse kimse kalmamışken ayağımı uzatıp koltuğun altında pıtpıt dolaştırdım ama ayakkabı olduğu için tabi ki hiçbişey anlayamadım. koltuğun altını ellemek de garip geldiği için bu konuyla ilgili daha fazla girişimde bulunmadım. ama bence o iplikimsiler göründükleri kadar yumuşak diildiler. yani bi konuyu aşırı merak ettiysek ve merakımız sonuca ulaşmadıysa mecburen varsayım yapmamız gerekiyordu ve ben varsayımımı onların sert olduğu yönünde kullanıyordum.

5 more steps and you will be a new person


erken kalkıp işe gittiğim sabahlar tam bi somurtkan şirine dönüşüyorum. hiçbi şey yapmam gerekmeyen ve kendi kendime uyandığım sabahlarda ise bebek gibi mutlu oluyorum. uyanmamla işe gitmem arası kafamdan geçenleri sıralarsam yaklaşık olarak şöyle:

yataktan çıkmaktan nefret ediyorum. ölsemkeşke. pantolondan nefret ediyorum. neden ölmüyorum acaba? otobüsten nefret ediyorum. mutsuzluktan belki ölürüm. remaxten nefret ediyorum. yıllardır ölmüyorum bitürlü. akbilden nefret ediyorum. ölsem çokiyi olurdu. karapınar durağından nefret ediyorum. işe gideceğime keşke ölseydim.

Sunday, May 6, 2012

belli bi ilham dahilinde saçmalamak


geçen gün çalışma masamki tuzluk sırt çantamın içine düştü. çantamın içi tuz oldu hep. aynı çantanın ön gözüne de taa bienalde çalışırken toz halinde üçübiarada kahve dökülmüştü, hala temizlemedim. şu an sırt çantam dünyanın en pis çantası sayılabilir. neyse bu sabah abim benden sırt çantamı istedi. bi yandan çantadaki tuzları boşaltrken bi yandan da dün diş fırçasının saç jölesine düştüğünü söyledi. o esnada ben dünyanın en hijyenik ailesi olduğumuza karar verdim.

bienalde çantamın ön gözüne dökülen kahve parçacıklarını temizlemem için önder ve melis'ten çok baskı görmüş ama onların çantayı temizleme tavsiyelerine uymamıştım. bu dökülüm benim çantayla ilgili tutumuma sadece artık ön gözü kulllanmamak şeklinde yansımıştı. ertesi gün her zaman giydiğim yeşil hırkam yerine kahverengi hırkamı giydiğimde önder bunu, çantamın ön gözüne dökülmüş kahvelerin bana verdiği rahatsızlığı bastırışımın dışavurumu olarak yorumlamıştı.

çantamı aylardır temizlemememle o günden sonra satın aldığım ve giydiğim kahverengi kıyafetlerin sayısının artması arasında bi korelasyon var mıdır bilemiyorum ama bugün çantayı kullanacak olan abimde önümüzdeki günlerde kahverengi kıyafet artışı gözlemlersem bu teoriyi tekrar değerlendiricem.