Thursday, March 29, 2012

if you ever make it to ten you wont make it again*

bi keresinde günde 2 kere serum verilirken o kadar sıkılıyodum ki, en sonuncu serumumda serumun akış hızını sinsice attırdım ve serum olması gerekenden çok daha hızlı bi şekilde gelerek kısa sürede bitti. sonra iyileştiğime karar verildiği için herkes evden gitti ama bana bi çeşit yan etki gibi bişey oldu ve beynimin yarısı suyla dolmuşluk hissiyle dünyayla aramda temazsızlıkvari bi mesafe oluştu. öyle ki kozmik düşünme becerim tamamen yok olmuş, hatta belki de düşünme becerim tamamen yok olmuştu. baktığım yerlere boş boş bakıyordum ve normalde hiç durmadan beni eğlendiren beynim artık hiç bir düşünce çağrıştırmıyordu. bişey düşüneceğim zaman kendime zorla düşündürüyordum, o da belli bir yüzeysellikten öteye geçemiyordu.

önce kendime gelmek için bi duş yaptım ama yaparken her zaman baktığım ve bana bi sürü şey ifade eden fayanslar; yıllardır hangi renge daha çok benzediğini her duş yapışımda tekrar düşünüp yeni bi noktaya ulaşamadığım o fayanslar bile bana hiçbir şey düşündürmemişti. salaklar için hayatın ne kadar sıkıcı olduğunu görüp ya bi daha düzelemezsem diye endişelenmeye başladım. sonra birden futbol izleyesim geldi. salak biri olur olmaz ilk arzumun futbol izlemek olmasını manidar buldum. sonra yemek yemeye çalıştım ama salakken hayattan zerre tat almıyordum. sonra bu şekilde yaşamaya daha fazla katlanamayarak uyudum.

uyandığımde neyseki düzelmiştim.


*rox in the box

Saturday, March 24, 2012

dilbilim ve zooloji arasında bi yerdeyim /çiçek

dün gece uyumadan önce 3 tane şey düşündüm. o 3 şeyi o kadar detaylı düşündüm ki şu an neden o kadar detaya girmişim acaba hayret ediyorum. nöronlarım ışık hızına ulaştığında birden uykuya dalmıştım. rüyamda yaşlı bi komşuyu bi yere götürecektim ama kadının evine girince ölmüş heralde, bulamadım çünkü. belki de ölmeyip sadece yok olmuştur, bilemiyorum; ne de olsa nöronlarımın şu anki hızı o rüyayı 3 gün geçmişe atılmış gibi göründürüyor.

sabah uyandığımda ise nihayet 3 şeyin sonsuzluğa uzanan detaylarını bi kenara bırakıp, elimin içindeki V harfine bakarak, koluna "bugün tek bir şeyi bile umursamadım" yazan efe gibi memento tadı yakaladım. ama benimki öyle özet bir anlatımdı ki V harfiyle açıkçası ne kastettiğimi hiç hatırlamıyordum.


çünkü istemediklerim arasından en çok onu istemiyordum.

Friday, March 23, 2012

humusum pütürlüydü gönderdim /cemre

geçen gün sokakta, havanın ısısından ve kokusundan yola çıkarak "oha cennette miyim acaba?" diye düşünürken, girmek üzere olduğum eczaneye tam ben girecekken benden önce bi sürü kişi girince cennette olma ihtimalim bi anda gündemimden düştü. sonra tam eczanenin kapısından girerken çantamın sapı koptu ve çantam yere düştü. eczacılar diğer 24 müşteriyle ilgilendikleri için ve de olgun insanlar oldukları için durumuma gülmediler (ama ben gittikten sonra kesin gülmüşlerdir.)

çantamı yerden toplayıp kucakladıktan sonra almayı amaçladığım mide ilacının ismini söyledim. ilacı satın aldıktan sonra kadının verdiği paraüstünü cüzdanıma koyarken, paranın kenarı cüzdanımın fermuarına sıkıştı. bi süre parayı yırtmadan; o olmayınca paranın kenarını yırtmayı göze alarak cüzdanı kapatmaya uğraştım ama başaramadım. sonra kucakladığım çantam ve kapanamayan cüzdanımla, eczacılar soğukkanlılıklarını koruyabilmelerine rağmen ben minik bi gülme krizine girerek, olay mahalini terk ettim. bana kalırsa bütün eşyaları bu kadar sorun çıkaran bi insan daha önce görmemiş olabilirlerdi ve bütün işleri ters giden bi insan olduğuma göre mide ilacı almam dünyanın en doğal şeyiydi.

olay mahalini terk ettikten sonra eczanenin önündeki ağacın etrafını saran alçak duvarın üstüne oturarak, yaklaşık 5 dakika uğraştıktan sonra parayı yırtmadan cüzdanımı kapatmayı başardım. başkasını bilmem ama benim cennette olmadığım kesindi.

Wednesday, March 14, 2012

bedenlere ruh yüklemektense, kelimelere anlam yüklemek daha iyidir

peynir burası. son bi saattir sürekli içimden tiksingoç diyorum. bıktımartık

Sunday, March 11, 2012

keşke en sevdiğim beş grubun yeni albümleri çıksa bu gece /efe

bundan yaklaşık bibuçuk iki yıl önce ılık bir yaz öğleni, unirock'a gitmek üzere ortaköy'ümsü bi yerde yürürken, müzik ortağım önder bana bu hayatta tanıştığı en enteresan insandan bahsediyordu. önder'in verdiği bilgiden sonra söz konusu kızın dünyanın en enteresan insanı olduğunu ben de onayladım. çünkü kız önder'e şöyle demişti: "ben müzik sevmiyorum"

daha önce müzik sevmeyen biriyle karşılaşmadığı için -muhtemelen de bir daha hiç karşılaşmayacağı için- müziği çok seven biri olan önder, kızı bir hayli garipsemişti ve aynı şekilde ben de kızı tam o anda çok garipsedim. bu ılık yaz günü tam ortaköyümsünün o noktası, müzik sevmeyen kızı garipseme noktası olmuştu. bi süre birlikte garipseştikten sonra, kızın neden müzik sevmediğine dair varsayımlarda bulunmaya başladık. ama zorlanıyorduk, sonuçta beğenmediğini söylediği şey sadece bir müzik tarzı değildi; yani demek istediğim mesela "ben metal sevmiyorum" demiş olsa "ne o öyle sırf gürültü" dese onu anlayabilirdik. ya da "ben klasik müzik sevmiyorum, çok bayık" dese yine anlayabilirdik. ama "ben müzik sevmiyorum" dediğine göre herhalde devamında "ne o öyle notalar falan, iğrenç bence" demiş olmalıydı, hatta akabinde de "ses falan çıkıyo bi de ıyy" diye eklemiş olmalıydı.

dünyamızda böyle birinin yaşıyor oluşuna ihtimal vermediğim için bi süre önder'in şaka yaptığından şüphelendim. sonuçta dünyamızdaki en güzel şeylerden biri müzikti. böyle önemli bi külliyat nasıl çöbe atılabilirdi? hayır kız nötr de diildi ki, sevmiyorum demişti direkt. müziği sevmediğine karar vermek bi günde olabilecek birşey olmadığına göre demek ki kız bi gün bi yerlerde, "bi kaç kere dinlemeye çalıştım ama hoşuma gitmedi" bile demiş olabilirdi.

neyse, garipseme gününden yaklaşık bi buçuk iki yıl sonraya; yani bugüne gelirsek, bergraven'ın solisti par'ın bizi sevmemesini protesto olarak bergraven dinlemeyi bırakan önder, eş zamanlı olarak dolorian ve shining'den de sıkılınca, üstüne dark suns'ın yeni çıkan albümünden de nefret edip kendisini dünyaya kapattı. bi süre küba hardcore'u gibi garip şeyler dinleyip onlardan da bunalan önder, bugünlerde artık müzik sevmediğini ifade ediyor.

Friday, March 9, 2012

terminatörlerin ilk olarak nerde civaya dönüştükleri gibi temel bi bilgiye hakim olmaman beni çok üzdü

az önce romantik bi cümle okumak zorunda kaldım ve maruz kaldığım, büyük bi ciddiyetle söylenmiş bu romantik cümle, bende hafif bi mide bulantısı uyandırsa da hoşuma gitti gibi.

sonra tepkime devam etti: önce kaskası kesildim, o esnada gözlerimin feri gitti ve ardından ortamdaki hava büyük bi helezon oluşturarak dönmeye başladı. ben bi anda soyutlaşıp o helezonun merkezinden diğer tarafa; yani fobiler diyarına geçtim. orda kendimi romantizm fobimin kökenine inerken buldum.

fobiler diyarı burası. bi önceki terminatöre göre bi üst versiyon olan terminatörün civaya dönüşebildiğini öğreneceğimiz hastane koridorundayım ve romantik cümleyi kuran kişinin bende, sanki birazdan aşkından öücekmiş ya da eriycekmiş ve terminatör civası gibi -ama onun şeffaf versiyonu olarak- yere yabışıcakmış, sonra da yerde sıvı halde hareket etmeye çalışıp, yaşamını böyle korkunç bi şekilde sürdürecekmiş gibi...
ay dalmışım pardon

Thursday, March 8, 2012

git ve onlara felsefe mezunlarının ne kadar para isteyebilceklerini göster /önder

begüm:
naptın görüşmüyeli


phoebe:
naaptım 3 saat eğitim vardı konferans salonunda yangınla ilgili
karbon monoksit zehirlenmesinde
zehirlendiğini çakıosun ama felç olduğun için ortamdan kaçamayıp
öylece ölüosun
begüm:
üüüüü
phoebe:
çok boktan di mi
begüm:
ebet ya
niye sinirimi bozdun şindi
phoebe:
ahahah
böyle tuhaf bilgiler hep aklımda kalıyor
begüm:
auıaehjaeuh
demek ki yangında yerde yatan insanı ölü sanmamalıyız
onu taşımalıyız
sora düzeliyo muymuş acaba felci
phoebe:
hayır asıl korkunç olan
zehirlenmişse
begüm:
düzelmiyosa kalsın orda
ühühühü
phoebe:
pek kurtarılamaması
hahahha
sorma ya
fucking shit
begüm:
ne biçin
phoebe:
karbonmonoksitten uzak dur
begüm:
tavav
kesin ölücez
ne acayip di mi
phoebe:
evet de ölcez ama
ölmek var ölmek var
begüm:
ya çok kötü ölüceksek
phoebe:
sallanan sandalyede uykuda ölmek lazım
begüm:
amilyat da iyi
masada kalsam keşke
phoebe:
cesetimiz de komşuları raatsız etcek kadar çürümesin
hı o da güzelmiş

morg da yakın
hiç kokmazsın
begüm:
hıhı
ölüm konusunda
amilyatta ölcem düşüncesi
benim akıl sağlığımı koruyo
dokdor dicek ki hayır çok riskli
yapmıyalım bu amilyatı
ben nolur lütfen nolur lütfen dicem
ahuehu
phoebe:
auheuhuahe
ama bi de
epikür mü diyordu
ben varken ölüm yok ölüm varken ben yoğum
begüm:
huhum
phoebe:
yani çok da korkmaya gerek yok aslında
3. derece yanıktan sağ çıkmak
daha fena
begüm:
ya zaten ben ölüm kavramından korkmuyorum
canım acicak diye korkuyorum
uçurumdan düştüğünü düşünsene
o 30 saniyeyi yaşicağma
hiç doğmamış olsaydım daha iyidi
phoebe:
ahahahahaha
olamaaaz diye böle
umutsuzluk kötü ya
begüm:
üühühü
her şeyin bittiği ve geri dönüşü olmadığı bilincini saniye saniye yaşıyosun
düştüysen bidmiştir
phoebe:
şey çok komik
hayııııır diye ölmek, filmleri çeviriolar ya öyle
nooo diye ölürsün de hayıııır ne
begüm:
hefaworgjt
hayır çok uzun
phoebe:
ahahaha
haaayıı! pat!
hatta haay! pat!
begüm:
gjnsıeo
evet kısa bi mesafeden düşüyosan no daha iyi
hayır uçurumdan falan düşüyosan olabilir

Monday, March 5, 2012

kanguru ve yavrusu gibi olabiliriz /burak

ev burası. alışverişe gitmeliydim çünkü tuvalet kağıdının son rulosundaydık. o rulonun bitmesi sadece küçük bi çılgınlığa baktığı için bu çok stresli bi durumdu. mesela her an onu ıslak bi yere düşürüp tamamını kullanılmaz hale getirebilirdim; ya da bütün evi onunla silmeye kalkabilirdim. bugün tek bi tuvalet kağıdı rulosuyla idare edemeyecek kadar çılgındım. her an sonsuz sümüğüm akabilirdi ve bu da yetmezmiş gibi mumyalanmak isteyebilirdim.

şu anda o son tuvalet kağıdı rulosunu yememek için kendimi zor tutuyordum. onun o sonluluğunun etrafa yaydığı risk bana sanki 24 saat sonra meteor çarpacakmış ve dünyada son ruloyla başbaşa kalmışım gibi hissettiriyordu.

radyasyon emdiği iddia edilen kaküsüm, keşke tuvalet kağıdı sonluluğu riskini de emseydi diye düşünmeye başladım.