bari yazı yazayım dedim. şarkı güzel çünkü, şarkı hergün güzel olucak diye bişey yok. hazır güzelken yazayım.
bu dünyadaki şeyler, bu dünyadaki şeyler, evet, rahatlatıcı. begüm piramidinin alt basamaklarından biri burası. biçim biçim, sanki olduğum şeye özellikle sahip çıkmalıymışım gibi karıştırıldı kafam. sinir bozucu bir hisle kaldım. böyle hissetmek istemediğimden emindim, bu his zaten dünyamızda yeterince olan bi histi ve ben kendi hayatımda mümkün olduğunca az tutmaya çalışıyordum bunu. ama yine de ben ondan uzaklaşsam da o yine gelip beni buldu. benim sadık nevrozum. cümlelerimden şüpe ettirdi ve kimse bana şüphenin korkuya benzediğini söylememişti. bu koşullanma çaktırmadan bir ölüm kalım meselesi haline dönüşmüştü ve ben kendi şahsi piramidimin en alt basamaklarından kendime el sallamıştım.
8. satır civarlarında küçük bi rahatlama olsa da yine de üslup olarak romana'nın mezar taşını andırmış olmam gözlerimden kaçmıyordu. cehenneme dönüşen başkalarından kurtulmak gerekebilirdi. bu da böyle kendi çapında bir tehlikeydi.
başka bir gözlemci varken (gözlemci)
bu bir sanat olmasına rağmen
hey bi dakka benim de şiirlerim var
bu ne demek olursa olsun
yazmak ya da yazmamak
işte bütün mesele bu
bilinçaltım, yaptığı sinir bozucu işlemler sonucu bilincime adeta "acilen katarsis yaşamalıyım, acilen katarsis yaşamalıyım" dedi, bu mecburiyeti tekmelemek istiyordum. aslına bakılırsa bütün mecburiyetleri tekmelemek istiyordum, "ciddi" ye alınan herşeyi tekmelemek istiyordum, bunu kaç ciddiye aldın diye sormak istiyordum. ben de böyle bi begümdüm ve lütfen ama lütfen süperegomu kirletip durmayındı. insanın süperegosunu temiz tutması ne kadar zordu. neyse ki hala felsefi intiharları, manipülasyonları, insan doğası varsayımlarını, bilinçaltı oyunlarını ve boşluğa yöneltilen anlamları ayıklayabilen hijyenik bi kendim vardı.
yeniden orda olabilirdim, güneş tekrar cennete giden ışık gibi defterime yansıyabilirdi. belki de hala ordayımdı ve bu yazıyı her an küçükbi melankoliye dönüştürebilirdim. doğa felsefesinden beni kurtaracakmış gibi, cennet olan bir başkasına yapışabilirdim; hatta yapışabilirdim. ıh kötü bi his. nasıl da kirleniyor gördün mü, virüs gibi. halbuki gerçek hiç de öyle değildi. gerçek, günbatımında denize karşı yenen hazla dolu bi kalamar kadar tatlı ve yumuşaktı. mutluluğun içinde benlik kaybetmek gibiydi. eşsiz bir, tek hayat deneyimiydi. bu dünyadaki şeyler, bu dünyadaki şeyler. hiçbir değişimin bi kere varolmuş oluşunu elimden alamayacağı bu dünyadaki şeyler. ve benim tam şuan burda oturup bütün o kayıtları organize edip motor duyularımla -nasıl bir koşullanma hissi ona eşlik etse de- varoluşuyor olmam hiç de azımsanacak birşey değildi. bu önemli şeyin üstünde kirlilik istemiyordum.
ama yine de ben şu anda varoluşla baş başa kalmalıydım çünkü bu mesela ikimizin arasındaydı.

0 comments:
Post a Comment