Sunday, February 26, 2012

ilahi komedya

bi haftadır evden çıkmayıp ders çalışmaya çalıştığımdan ötürü cemre ve taşkından beni gezdirmelerini rica ettim. dünyanın en iyi insanları oldukları için hemen kabul ettiler ama dış dünyanın tehlikelerle dolu olduğunu unutmuşum. dışarı çıkmamla birlikte bindiğim minibüsün freni patladı ve duvara çarparak durduk. sonra güç bela cemre'lere vardığımda cemre ve taşkın'ın kapının önüne taşımaya çalıştığı yatak bazası tarafından saldırıya uğrayıp yine ölümün eşiğinden döndüm. gerçekten de bazanın içindeki yaylı bölüm tam ben yanındayken kendisini ileri fırlatmaya karar vermişti. sonra cemre ve taşkın beni içindeki yaylı kısım fırlamasın diye başka bi bazaya dayayıp sonra orda unutup içeri gittiklerinde, açlık ve susuzluktan ölme tehlikesi geçirdim. hiçbi yere kıpırdayamıyordum çünkü kıpırdarsam yaylı kısım ileri fırlayabilirdi; bu da dünyanın sonu demekti. neyse ki bi süre sonra cemre tarafından cesurca kurtarıldım.

buna benzer bi kaç hayati tehlike daha atlattıktan sonra benim bugün öleceğimden emin olup acaba nasıl öleceğimi merak etmeye başladık. bi süre hamurlarla oynayıp nöronlar arasındaki ilişkilerden bahsettikten sonra taşkın, istanbul'da son gecesi olan bi arkadaşını uğurlama toplaşmasına gideceğini söyledi. cemre'yle ben, bu hiç tanımadığımız sözkonusu kızın son gecesinde bizi yanında görmekten çok mutlu olacağını varsayarak taşkın'la birlikte toplaşmaya katıldık. inanılmaz derecede eğlenmemizin ardından gerçekten de damla iyi ki geldiğimizi ifade etti.

gece daha önce bulunmadığım ama ilk belirlemelere göre dünyanın en dağınık odası olan bi odada yatarken, odanın huylarını çok iyi bilmediğimden elim, açık olarak aşşağıya sarkmış olan prize deydi ve elektrik çarpıldım. ama nedense yine ölmedim.

sabah uyandığımda sonsuz su içmek istiyordum ve taşkın bana sonsuz suyun ilk bardağını uzattı. birinci suyu içip arkamı döndüğümde taşkın evi temizlemek için yemek masasına çıkmıştı ve pencereler masaya öyle çok yakındı ki az kalsın sıfırıncı kattan düşerek ölen ilk insan olabilirdi. herkes sıfırıncı katın yükseklik belirten bir konumda olmadığını bildiği için, gerçekten de aynı hizadaki bi yere düşmeyi nasıl başardığına şaşırırken, onun aslında masadan düştüğünü tek bilen kişi ben olacaktım ve bu, bi anlığına bana kendimi özel hissettirdi. sonra evdeki (bi gece önce tanıştığım) damla ve semihi öyle çok sevmiştim ki sabah onları odalarına dalıp üstlerine çıkıp öperek uyandırdığımı itiraf etmeliyim. bu uyandırımdan sonra dünyanın en dağınık odasının yatağıını alman idealizmiyle yoğurarak o kadar muntazan topladım ki, yatak adeta o odaya ait değil bir hale geldi ve herkes ikidebir içeri gidip yatağı izlemekten kendini alıkoyamadı.

hep birlikte sahile kahvaltı etmeye giderken ben haydarpaşa'nın, özünde bir yer ismi olarak doğmadığını, onun aslında haydar isimli bir insana işaret ettiğini -üsküdar'daki haydarpaşa numune hastanesi'nin varlığı aracılığıyla- farkederek aydınlandım. kahvaltı etmek üzere oturduğumuz yerde aşırı bi güneş vardı ve ben defalarca çok kalın bi bulutun güneşin önüne geldiğini hayal ettim. fakat hayalim gerçekleşmedi. hayalim gerçekleşmediği gibi taşkın bankamatik kartımın limitinin bittiğini iddia ederek beni kalın bi kaygı bulutuna soktu. zaten taşkın, iki gündür iddia ettiği şeyler konusunda o kadar emindi ki, eminlikten bi yerine bişey olucak diye çok korkuyordum.

kahvaltıdan sonra sahilde yürürken cemre "bisikletle eve gidip binmek istiyorum" dediğinde, benim kafamda cemre'nin bisikleti iterek eve götürdüğü ve evin içinde binmeye çalıştığı imgesi canlanınca sinirim bozuldu ve bunun duyduğum en kötü plan olduğunu söyleyerek kendi kendime güldüm. düşünsenize, nerden baksan 15 derece olan bu mis gibi güneşli havada, bomboş sahil şeridinden bisiklete binerek eve gitmek varken, bisikleti eve götürüp evin içinde binmek falan.?

sahil gezintimiz devam ederken lacivert bi mantonun mor olduğu iddiasını duyduğum andan itibaren bende kısa devre gibi bişey oldu. manto apaçık bi şekilde lacivert değil mi? diye, takılmış plak ya da daha teknolojik olmak gerekirse repeat'e alınmış track gibi tekrar ederken ben, nedense herkes sanki böyle birşey sorulmuyormuş gibi davranıyordu. o esnada damla cemre'yle benim yanıma gelip bize bişey söyleyeceğini söylerken aniden kedilere çok şaşırma sesi duydum ve sonraki 10 dakikadadan hiçbişey anlamadım. o esrarengiz 10 dakika esnasında hatırladığım tek şey bi ara taşkınla aynanda, saniyelik olarak "sanki bi kişi eksikmiş gibi" hissettiğimizdi.

cemre'yle taşkın işine gücüne gittikten sonra geri kalanlarımız yolculuğa devam edip ilçe merkezine ulaştı ve ilçe merkezinde araba miktarı oldukça fazlaydı. bi ara bana nerdeyse araba çarpacakken son anda durdum. sonra eğer araba bana çarpmış ve ölmüş olsaydım acaba son sözüm ne olmuştu diye sorup, demin konuştuklarımıza doğru geri gittiğimizde son sözümün "hep sağa ve aşşağı gitmeliyiz" olduğunu tesbit ettik. fena değildi, sanırım bu cümleyi önceleyen soru "rıhtıma nasıl ulaşacağız" gibi bir şeydi ve ben belki sürekli aforizmik şeyler söylersem son sözümün güzel birşey olma ihtimalini arttırırım diye düşündüm.

sonra su almaya karar verdik ve migrosa girmemiz teklif edildi. ben neden her birine ortalama 10m uzaklıkta olduğumuz milyonlarca bakkaldan ya da büfeden suları almadığımızı merak edince, migrosta daha çok çeşit olduğu argümanıyla geri püskürtüldüm. migrosun içinde insanların birbirine söylediği herşeyi nedense ben bana söyleniyormuş gibi hissetme problemi yaşadım. bi ara kasiyer kız ihsanı çağırdığında cevap vermek için hepimizin kendimizi zor tuttuğumuzu öğrendiğimde bu problemi bi tek benim yaşamıyor olduğum ortaya çıktı.

rıhtıma gittiğimiz yolun sonlarına doğru semih, aslında çalmadığı halde her telefonu çalıyormuş zannettiğinde zil sesi tonunu değiştirdiğini açıkladı ve dünyadaki herkesin böyle yaptığından nedense emindi. onu üzmemek için biz de böyle yaptığımızı hemen onayladık ve yolun sonuna geldiğimizde en az önümüzdeki 1 sene boyunca belki de bi daha hiç görmeyeceğim bu tek gecelik arkadaşlarla vedalaşıp eve dönmeye başladım.

trene yürürken kafam gerçekten çok karışıktı ama içim bir hoştu. evet bütün içsel netliğimle söylemeliyim ki, benim varolmakla ilgili bir fikrim var, varolmak benim hoşuma gidiyor!


Monday, February 13, 2012

yine ışınlanma ve telepatiye olan gereksiz güvenin çok revaçta olduğu bigün /melis

bilindiği üzere bundan yıllar önce babam, bi bayram sabahı sülalecek babanemde kahvaltı ederken "bizim öyle yakından tanıdığımız, samimi olduğumuz bi palyaço yok" şeklindeki açıklamasıyla beni küçük bi şoka sokmuştu. ortamdaki herkesin esrarengiz bi şekilde normal karşıladığı bu cümle, beni akrabalarımın tanıdığı begüm olmaktan çıkartmış, bi anda living maze'e dönüştürmüştü. o andan itibaren herkesi iç güdüsel olarak bu cümlenin dünyanın en komik cümlesi olduğuna mantıksal argümanlarla etmeye çalışmıştım ve çabalarımın karşılığını bu cümleye gülünmesini bi nebze de olsa sağlayarak almıştım.

bu cümlenin ortaya çıkmasını sağlayan dinamiklerden kısaca bahsedecek olursak; öncelikle babam teknede ya da onun gibi su üstünde giden şeylerde düğün ve benzeri organizasyonlar yapan bir kişiydi ve bu organizasyonların oluşması için dj, garson, aşçı vb. insanlardan oluşan bir ekibe ihtiyaç duyuyordu. genellikle palyaço dışında onunla çalışan kişiler hep aynı kişilerdi ve palyaçoların sadakatsizliği yüzünden biraz üzgündü; bu nedenle sözkonusu bayram sabahı, ailecek kahvaltımızı ederken sanırım birine palyaço olmayı teklif etmişti. bu muhteşem iş teklifini alan kişinin kimbilir ne kadar mutlu olmuş olabileceğini şu an hayal edemesem de, efsanevi cümleden bir önceki cümlenin "aslında sen bizim palyaçomuz olsan çok iyi olur" olduğunu hayal meyal hatırlıyorum.

gel zaman git zaman yakından tanıdığımız, samimi olduğumuz bi palyaçomuzun olmamasına ben dönem dönem çok takılıp bu cümleyi kah tavanı izlerken, kah arkadaş ortamlarında hep sayıkladım. sanırım artık hayatımdaki herkes, yakından tanıdığımız, samimi olduğumuz bi palyaçomuzun olmadığı bilgisine sahipti.

esas meseleye dönersek, geçen ay minibüste telefonumu kaybetmem sonucu babamın eski telefonunu kullanmaya başladım. babam telefon numaralarını vaktiyle sim karta değil telefonun hafızasına kaydetmiş olduğu için şu an babamın dünyasındaki bütün telefon numaralarına sahiptim ve bir kaç gün önce yatağa uzanmış telefon rehberini karıştırırken orda "palyaço muzo" ismine rastlayıp büyük bi hayal kırıklığı yaşadım. gerçekten yıllar boyunca ben burda yakından tanıdığımız, samimi olduğumuz bi palyaçonun olmamasına üzülürken, meğer aslında palyaço muzo varmış. kendimi çok fena kandırılmış hissettim, onun telefon numarasına sahip olduğumuza göre onu yakından tanıyorduk ve herhalde muzaffer olan ismini "muzo" şeklinde kısaltabildiğimize göre demek ki samimiydik. neden ama babam bize yalan söylemişti?
:(

Sunday, February 12, 2012

yeterli fiyat verilmediği için şefkatimi piyasadan çekiyorum

begüm:
ben citten mügeyi çok seviyorum ya
siz dalga geçip duruyosunuz
bakın o yardımcı oluyo
önder de iyi gerçi
çok iyi bi baba olucak bence önder

melis:
bi ben mi kötüyüm lan

begüm:
milis kötü

müge:
melis en iyi bi insan

melis:
benim en iyi olduğumu düşünen 2 kişiye karşı bir kişi olarak
demokratik bi yenilgi yaşıyorsun begüm
biliosun ki demokratik bi topluluğuz bundan böyle

begüm:
bence mügeyle önder iyi
herkes en iyiyi seçsin
bakalım oy çokluğu sende mi olucak

melis:
seçsinler

begüm:
sen kimi seçiyosun peki milis

melis:
ben karar veremiyorum önder mi daha iyi müge mi
ikisi de birer melek

müge:
bence kapalı bi oylama sistemi yapalım
herkes bi kağıda yazıp atsın
sora açarız her kağıdı

begüm:
beni seçen olucak mı acaba hiç
pwıeunfozwmğg

önder:
baksana kapalı oylama diyo ya asjlkajlrjskjdaklsjd
hepimiz onu seçelim şu an

begüm:
düşünsenize
ben kazanıyomuşum

önder:
aşslfjkaoırjlksdj

begüm:
en iyi olanı oylamaya sunan biri iyi olabilir mi
iyiliği bile yarışa dönüştürdüm
hiç şansım yok

melis:
seni seçen olursa onu 20 sene senle arkadaş olmaya davet ederim

müge:
eheuhe

begüm:
ben mügeyi seçiyorum

melis:
bence 20 sene begümle arkadaş kalabildiğim için en iyi ben seçilmeliyim
ehuahuea

önder:
ben de melisle müge arasında karar veremedim
mügeyi hiç tanımıyorum ki

müge:
ben melisi seçmek durumundayım.

begüm:
ya müge dün gece
şarkıyı açmaya üşeniyorum dedim hemen link verdi
bu hangi nota acaba diye düşündüm
makul bi saat olsa bakardım dedi ya

melis:
tanımadığın birinin begümden iyi olduğuna eminsin ama yani

önder:
ondan eminim

melis:
ehuahuıea

begüm:
önderin şevkati ve mügenin iyilikseverliği arasında kalıyorum gerçi
önder bana kapı tutmayı çok güzel öğretmişti
melis baarıp duruyo hep

melis:
müge de şevkatli ya
delirttin lan beni
ehaıuheua

begüm:
loıynetıosezmyp
bakın yine baarıcak

müge:
eheuheu

melis:
bugünlere nası geldim ben

önder:
eıjhrıehaşlkjkd

begüm:
onu seçmeyin

önder:
ben şu anki performansıyla melisi seçtim

melis:
begümü seçmeyin de hayatının amacı en iyi olmak olsun

begüm:
sadece morali iyiyken iyi biri o, sinirliyken hepimizi öldürmek istiyo

önder:
melis 2 oyla başkan oldu

melis:
yihuu

begüm:
2 oyla başkan olmak neymiş ya

müge:
melis gurubun en iyisi olmak nası bi his

begüm:
melis seçimini yaptı mı

melis:
çok gururluyum

begüm:
müge yaptı mı

müge:
melis sen de kendine oy ver

begüm:
hayır demokratik diil
itiraz ediyorum

önder:
müge melis dedi ben de dedim

begüm:
kendimize vermek yasak

önder:
melis kime veriyo
?

müge:
o zaman da melis oluyo

melis:
ya bizim orda böyle oynuyoduk gibi bi demokrasi biçimi mi var

begüm:
kendisine oy veren iyi mi olur ya
çelişik

melis:
yasaklar filan çıkıyo

önder:
kendine veremezsin melis

melis:
kendime vermedim ki zaten

begüm:
iyi biinsansa arkadaşına vermeli bana gıcıklık olsun diye kendini 1. yapana iyi mi dicez

melis:
müge dedim sanırım

begüm:
ben de müge dedim

önder:
begüme verirsen birinciligin garanti olur

müge:
kendine vermesine engel olan ne ki. gerçekten kendisinin en iyi olduğunu düşünebilir

begüm:
bak bak ne kadar iyi bu kız ya
lhwentwoş

melis:
müge yine iyi yine iyi
ehuahuıe

müge:
eheu ya melis öyle hesaplar yapamıyo
5 10 tane kurabiye istiyo
7 tane bekliyo

önder:
benim oyum mügeye gitti
kendim de yataga gitti

begüm:
müge kazandı

önder:
gönül rahatlıgıyla uyuyabilirim
en iyi insanı seçtik
oh

begüm:
ahuheuauhe

müge:
ben bu sorumluluğu kaldıramıycam arkadaşlar. en iyi olamam ben
ehehueh

begüm:
canım ya
muçk

önder:
iyi ki ben seçilmedim uykum kaçardı

begüm:
istersen bana devredebilirsin

müge:
en iyi olmanın ödülü var mı
yoksa iyi olmanın kendisi mi ödül oluyo

begüm:
ödül dedi biraz şüfeye düştüm şu anda
önderi mi seçseydik acaba

müge:
yok ona göre sana devredicem
ödül peşinde diyilim
eğer çoksel bi ödülse veriyim sana eheuhe
sırf iyiliğimden soruyorum yağni

begüm:
hihihihi
evet ama eğer ödül iyi olmanın kendisiyse biraz sıkılabilirim
lskjmfwzeşrmy

melis:
müge de iyice havaya girdi he
oscar mı dağıtıyoruz
kendimize gelelim lütfen

müge:
ama yani en iyiyi seçmenin bi amacı olmalı
ya da amaçsızca hergün birini seçebiliriz

begüm:
hergün kaybetmeye dayanamam

Saturday, February 11, 2012

hala bizimle sadece bloglarına baslik bulabilmek icin arkadaslık ettiğinden şüpheleniyoruz /eray

kendimi köyden gelmiş gelin gibi hissetmeye başladığımdan beri hayatımdaki bi takım enteresanlıklar gözüme çarpmaya başladı. mesela günümün önemli bi kısmı evi toparlamakla, çamaşır bulaşık yıkamakla, yemek yapmakla geçiyordu ve bilgisayara format atmaya bile girişemeyecek kadar teknolojiye ilgisizdim. dağ keçilerinin sindirim sistemi bile medeni insanların ilgilendiği gündem maddelerine oranla daha çok ilgimi çekiyordu ve canımın istemediği konulara kafamı çalıştırmayı reddediyordum.

geçen gün kendimi çamaşır suyunda beklemiş "patik" durularken yakalayınca küçük bi gülme krizine girdim. o esnada üstümde sadece don olduğu için, bi süre sonra üşüyüp aceleyle eşofman altımı -arkası öne gelecek biçimde- ters giyince üstümde şalvar varmış görüntüsü oluştu. bunun üzerine hergün yeni bi hobi mottosuyla hayatını idame ettiren melise yağlı boya fırçalarımı vermeyi teklif ettim çünkü artık benim onlara ihtiyacım yoktu. zaten sıklıkla medeniyetin bu gereksiz ilerleyişini sorgulayıp duruyorken belki de daha ilkel bi hayatı tercih etmem iyiydi.

daha sonra mutfağa zeytinyağlı kereviz yapmak için gittiğimde dolapta asla kimsenin yemeyeceği portakalları gördüm. çünkü abim zaten meyve yemiyordu ve ben de c vitamini gerektiğinde görece pratik soyumlu mandalinayı tercih ediyordum. bu evde portakal satın alma potansiyeli taşıyan tek bi kişi yaşamadığından, heralde bunları bize biri getirmişti ve portakalları biraz inceleyince bunu satın alan kişinin portakalların güzelliğine dayanamadığı için satın aldığına karar verdim. çünkü adeta platonun idealar aleminden dünyamıza düşmüşçesine yusyuvarlak tupturuncu ve püppürüssüzdüler.

portakal sıkacağımızı annem taşınırken götürdüğü için bunları limon sıkacağında sıkarak kerevizimi portakallı kereviz haline getirmeye karar verdim. kerevizin portakallı kereviz haline gelmesi için sadece 1-2 portakal sıkmak yeterli olacakken ben limon sıkacağında portakal sıkma işini çok eğlenceli bulup hepsini sıkmaya, sıkarken bi yandan da içmeye başladım. yaklaşık iki saat sonra bütün portakalların suyunu içmiştim ki; sanki sabah uyanıp durup dururken "bugün neden iki kilo portakal yemiyorum ki" diye düşünüp bütün bunları yapmışım gibi geldi.

bütün gün portakal suyu içtiğim için yapılacak diğer şeyler birikmişti. halihazırda ders çalışmam, çarşafları değiştirmem, kaşlarımı almam ve duş yapmam gerekiyordu ama ben hangisinden başlayacağımı bilemiyordum. dolayısıyla ben de bu işleri alfabetik sırayla yapmaya karar verdim. yani: çarşaf, ders, duş, kaş şeklinde ilerlemek bana zaman kazandırabilirdi.