Wednesday, January 18, 2012

bilgi olduğu gibi aktarılırsa etik bi sorun yok

anlayamıyordum, bi varoluşun içinde varoluşuyor olmayı ve bütün bunların ne belirsiz garip menem bişey olduklarını. kendimi lönk diye dünyaya düşmüş gibi hissediyordum, bunun adına artık yabancılaşma demek eğreti duruyordu çünkü tamamiyle doğal bir düşünme süreci gibi hayatıma entegre olmuştu. eğer entelektüel bi ürün olan felsefe yabancılaşmaysa, sanat da yabancılaşma olmalıydı ama biri delirtirken öbürü iyileştiriyordu. bilim ise nötrdü..

derken şarkı sonu sessizliği yan masanın "upper beginner" tespitlerine maruz kalmama neden oldu. neden bu kadar bağırarak konuşuyorlardı? birbirlerini duymak için gereken ses desibelinin çok üstündeydiler ve içlerinden birinin ses şiddeti optimizasyonu önermesi çok uzun zaman alabilirdi.

neyse ki fin de nuit yeniden başladı ve ben emziği verilmiş bebek gibi birden sakinleştim. adeta hava karardı, dünya dramatik bi görüntüye büründü ve ağaç yaprakları dansedercesine uçuşmaya başladı. kendimin kafası karışık olmayan bi versiyonunu düşünmeye çalıştım ama başaramadım çünkü kafası karışık olmayan bi begüm çok saçmaydı, ben olsa olsa yabancılaşmasıyla barışmış bi begüm olabilirdim.

yan masadan gelen bi küfürle irkildim. hoşlarına gitmeyen herhangi bi şeye hemen küfür edebiliyorlardı. sonra da oldukça ciddi bi şekilde telaffuz edilen lanet olsunlar havada uçuştu ve ben neden yan masadakilerin ciddi ciddi bi çeviri lisanıyla konuştuklarını anlayamadım. neye sinirlendiklerine dair sağlam bir arka planları olmamasına rağmen gösterdikleri aşırı tepkinin içerdiği nevrotiklik üzerine çok fazla düşünmeme gerek kalmadan, neyse ki şarkı yeniden başladı.

şarkının başlamasıyla birlikte etrafı bi sis kapladı ve rüzgarın uğultusundan hiçbir şeyin duyulmadığı güvenlikli bölgeye geri döndüm.

kendimi kötü hissetmiyordum ama yanlış soru hala soruktu. zilin basılı kalması gibi yanlış soru bi yerlerde sorulu kalmıştı ve ben deneyimlediğim her yeni şeyde sanki onun cevabını arıyor gibiydim. bu, yanlış sorunun cevabıyla ilgili olmayan diğer her şeyin birikerek ilerlemesini engelliyordu ve bu nedenle belli konulara obsesif derecede bağlıyken, hayatın çok temel noktalarına karşı inanılmaz ilgisizdim. işin kötüsü sağlıklı bir hayat için bunlara belli derecede ilgi duyup takibinin yapılması gerekiyordu. ama obsesif derecede bağlı olmadığım bilgilerin alımında şahsi hard disk'im problem çıkartıyordu.

"yan masa anırmalı gülüşü"yle dikkatim dağıldı. hassas kalbim bu kadar gürültüyü kaldıramıyordu. cenin pozisyonunda, bi çöpün içinde uyumak istiyordum ve ancak çöpün kapağını da kapatırsak tamamen güvende olabilirdim.

bütün bunlar bi yana, kendimi hayatın içine attığımda bu yabancılaşmanın kozmik bi yolculuğa dönüştüğü ya da yanlış sorunun eski gücünü kaybettiği bir gerçekti. ama o zaman da deneyimlerimi kendim seçemediğim için bazı sürüklenmelere direniyordum ve sürüklenildiğim yerler hoşuma gitmezse içimdeki yabancılaşma canavarı tristan'ın içindeki hayvana benzer bi şekilde uyanıyordu. onu tatmin etmenin yolu sanat ve felsefeden başkası değildi, böyle durumlarda, uzayda yer değiştirmek benim için sadece malzeme toplamaktı, çoğu zaman yer değiştirmeme bile gerek yoktu.

yan masadaki anırtılar bütün beynimi kapladı. onların dünyevi tespitlerine kısa bi süre daha maruz kaldıktan sonra loop'a aldığım track tekrar start verdi. o lanet olası yan masadaki dublaj ve ingilizce modası bana da bulaşmış olmalı diye kaygılanarak fin de nuit'in volümünü arttırdım.

sanatı hayal ettim. sıcak bi şömine karşısında çıtır çıtır sesler arasında çalınan, içime sıcak bi çorba gibi yayılan kemanları falan. yumuşacık dünyama geri dönmüştüm, seslerin ve diğer her şeyin armonik olduğu böyle bir dünyaya sahip olup hala şizofren olmamış olmam bi mucizeydi.

0 comments: