Wednesday, November 28, 2012

masal hattından bu günlük bu kadar /çiçek


geçen gün yine evrenin diğer ucundaki okuluma giderken evrenin en kalabalık metrobüsüne binecektim. rakiplerimi egale edip doğal seleksiyonda üstün bi başarıya imza atarak bir kez daha metrobüste oturmayı başardım. sonra adamın biri bi durakta inmeye çalışırken benim bi ayağımın üstünden atladı, fakat ardından öbür ayağıma bastı. muhtemelen benim bi ayağım daha olduğunu düşünemedi. ama bence bi ayağım daha olması gayet tahmin edilebilir bişeydi, yani dünyamızdaki pek çok kişinin 2 tane ayağı vardı ve benim de bir değil bi kaç tane ayağım olması oldukça muhtemeldi. buna karşın sadece tek bi ayağım olma ihtimali de her zaman bir kenarda duruyordu. bu yüzden adamın agnostikliğine anlayış göstermekten başka seçenek göremedim.

Tuesday, October 16, 2012

fin de nuit

dün muhafazakar kurucumuz dini inancımın ne durumda olduğunu sordu, iyi bi insan olmaya inanıyorum dedim.

Friday, October 12, 2012

Nasıl Daha Kapitalist Olunur?



Geçen gün zenginliğin simgesi olan golfün, boşu boşuna kapladığı geniş

alanla, o kadar çimenin sulanmasıyla ve son derece cılız bir anlama

sahip olan oyun amacıyla çok saçma bir spor olduğuna karar

verirken,"Acaba bu saçmalık nasıl daha saçma bir hale getirilebilir?"

diye düşündüm. Aklıma, şu seyahat eden dev gemilerden birinin içine

geniş bir golf sahası yapmak geldi.




Yüzen golf sahasında golf oynamak, herhalde zenginliğin oldukça iyi

bir temsili olurdu. Hatta anlamsızlığı arttırmak için oyunun kuralı,

oyuncunun sahanın en ortasında durup, topu delikler yerine denize

doğru atması olarak değiştirilebilirdi. Böylelikle toplar rahatça

denize düşerdi ve gelir uçurumunun altını çizmek amacıyla asgari

ücretle çalışan bir kaç dalgıç o topları denizden çıkarma işinde

çalıştırılabilirdi. Hatta ve hatta kapitalizmin dozu iyice arttırılıp

dalgıçların geri getiremediği toplar dalgıçların maaşından

kesilebilirdi. Bu adaletsiz uygulamaya bahane olarak da işletme dalgıçlara,

"Napalım elimizdeki top sayısı sınırlı, hem zaten siz de bütün gün

yüzüp bi de üstüne para alıyorsunuz" diyebilirdi.

Wednesday, October 10, 2012

akşam domatesi


dün okulumun ilk günüydü. 27 yaşında tekrar öğrenci olmanın heyecanıyla iş çıkışı, dünyanın öbür ucundaki okuluma gitmeye koyuldum. ders istatistikti. sayıların çizelgelerin ve hesapların hastası olarak, istatistiğe doğru gidiyor olmaktan ötürü çok sevinçliydim. hoplaya zıplaya 1 buçuk saatlik yolu bitirip okula vardığımda, dersin iptal olduğunu öğrendim. sonra bu seneki sınıf arkadaşlarımdan 2 kız "kantinde oturmaya gidiyoruz sen de gelsene" dedi. evrendeki en yüzeysel yaklaşımların havada uçuştuğu yaklaşık 15 dakikalık iletişimin ardından yeni sınıf arkadaşlarımdan "bıktım" ve tam o esnada bi tanesinin altın suyuna batırılmış tweety kolyesiyle göz göze geldim. sonra bi insanı altın tweety takmaya iten faktörler nelerdir diye düşünmeye başladım.

1 buçuk saat yolu istatistik için gelip altın tweety'yle karşılaşmak gerçekten büyük hayal kırıklığıydı. arkadaşlarımın farkındalık düzeyi o kadar düşüktü ki, keşke altın tweety yerine orda gerçek bi tweety olsaydı da ben hemen onun yanına oturup hep onla konuşsaydım diye düşündüm. bu şizofren durumu gözümde canlandırınca biraz gülüp rahatladım

Friday, September 21, 2012

gördüğüm en tırt entrika

geçen gün işteyken bilgisayarda bi işim vardı. müdürün 1. sınıfa başlayan oğlu benim iş yaptığım bilgisayarda oyun oynamak istedi, ben de ona "şimdi git 5 dakika sonra gel" dedim. o da bana "gidemem çünkü 5 dakikanın ne kadar olduğunu bilmiyorum" dedi. daha önce 5 dakikanın ne kadar sürdüğünü bilmeyen birisi görmediğim için çok şaşırdım. tam karşımızdaki duvar saatini işaret ederek "çubuk şimdi 6'nın üstünde ya, hıh işte o çubuk tam olarak 7'nin üstüne gelince kalkıcam" dedim. sonra çocuk saatin önünde dikilmeye başladı.

bu hikayeyi arkadaşlarıma anlattığımda "keşke çocuğa akreple yelkovan arasındaki farkı da anlatsaydın" dediler. çünkü çocuk başka zaman eğer akrebin 6'den 7'ye gelmesini beklerse o zaman 5 dakika yerine 1 saat beklemiş olacaktı. böyle bir durumda bana gelip "neden 5 dakika bazen 5 dakika, bazense 1 saat sürüyo" diye sorabilirdi. bense böyle bir durumda bile ona hala akreple yelkovanı anlatmamakta ısrar edip einstein'ın genel görelilik kuramını anlattığımı hayal ettim.

Monday, September 10, 2012

kategorilere inanmıyorum ama bir 3. grup var /emrah


işe başladığım için sabahları kahvaltı etmem gerekiyordu. ama sabahın köründe oturup da uzun uzun kahvaltı edecek halim yoktu. ben de tost makinesi almaya karar verdim ve bu senenin ilk iş gününde, akşam eve dönerken yolumun üstündeki marketler zincirlerine uğrayıp tost makinesi baktım. fakat oralarda tost makinesi satılmıyordu, sanırım daha büyük marketlerde satılıyor olmalıydı. tost makinesi bulamadığım için ben de sabah kahvaltıda yemek üzere sandviç yapacak malzeme almaya karar verdim.

sandviç yapmak üzere hindi salamı ve yaklaşık 2 metre uzunlukta bi baget ekmeği alarak kasaya geldim. bagetin uzunluğu yanında poşetin kısalığı gerçekten ibret vericiydi. sanırım poşet yaklaşık 2 metrelik baget ekmeğimin sadece 1/4ünü kapsayabilmişti ve ben ekmeği en azından 2'ye bölerek poşete koysam tek baget parçasının 1/2 sini kapsayarak belki daha az abes bi görüntü oluşturabilirdi. fakat markette ekmek bölmenin daha az abes olduğunu idda etmek de abes olabilirdi. hem zaten markette çalışan biri yanıma gelip "onu henüz satın almadığın için hala bizim ekmeğimiz, ne cürretle ikiye bölersin?" diyebilir diye korktum. bari üstten de bi poşet geçireyim ve bageti kapsayan toplam poşet miktarı üstten ve alttan olmak üzere 2/4 oranına ulaşsın istedim. ama o zaman da sanki bageti boğmaya çalışıyormuşum gibi bi görüntü oluşur diye korktum.o yüzden 1/4ünü kapsayan tek bi poşetle yetinmekte karar kılarak 2 metrelik bagetimle kasaya gelip parayı ödedikten sora eve giden yokuşu çıkmaya başladım. yol boyunca karşılaştığım hiç kimse gerçekten de 1/4 poşetli dev bagetimden gözünü ayıramadı.

Friday, August 17, 2012

dev araştırma

temel olarak özdeşleştiğimiz tarafı good, evil ve neutral olarak; bunun stabilliğini neutral, chaotic ve lawful eklentileriyle gruplayan frp alignment'larıyla ilgili şöyle bi şema oluşturdum:


not: şemada, stabillik belirten "neutral" yerine "true" kavramını kullandım.

ardından 1. 1 buçukuncu 2. ve 2 buçukuncu derece arkadaşlarımı bu bilgiler ışığında gruplamaya çalıştım. gruplamayı yaparken genellikle "afrikadaki çocuklar ölsün mü" sorusuyla başladım ama duruma göre "sana 200 milyar versem ve yasal bi yaptırımı olmasa ananemi öldürür müydün"e kadar varan çeşitli koşullar yarattım. sonuçlar şöyle çıktı:


melis: chaotic good
çiçek: true good
pınar: true good
eray: true neutral
önder: true neutral
müge: true good
cemre: chaotic neutral
ömüş: chaotic neutral
selçuk: true neutral
ilker: chaotic neutral
enes: chaotic good
sina: chaotic good
efe n.: chaotic evil
efe g.: chaotic good
taşkın: chaotic neutral


sonuç: genellikle kızlar true good, erkekler chaotic olma eğilimi taşıyor. felsefeyle ilgilenen erkeklerde neutral'lık daha yaygın. benim hiç lawful arkadaşım yok.

Monday, July 30, 2012

fanuslu ay sineği

bugün otobüste, yan koltuktaki çocuk annesine sırasıyla şu soruları sordu:

1) anne, bizim dünyamızda yunuslar gerçek mi?
2) peki yabancılarda yunuslar gerçek mi?
3) aa her şeydeki yunuslar gerçek mi?!


Friday, July 27, 2012

duba yosunu

dün gece otel odamızda uyumaya çalışırken yan komşular balkonda oturmuş sohbet ediyordu. sesleri o kadar netti ki bütün konuştuklarını duyuyor, coşkularını anlıyor ve seslerinin iniş çıkışlarını takip edebiliyorduk. bu şartlar altında uyumak gerçekten mümkün değildi. onları sessiz olmaları için uyarmamız gerekiyordu. pınarla "sen konuş, hayır sen konuş, hayırsen" şeklindeki mücadelemiz sonucu yatağım balkona daha yakın olduğu için komşularla ben konuşmaya karar verdim.

balkona çıkıp komşulara tam olarak şöyle dedim: "pardon, biz yatmaya karar verdik de, sesiniz bizim balkondaymışsınız gibi net" adam konuşmamı bölüp "aa çok pardon" dedi, ben de uzatmayıp içeri girdim. bi 10 saniye kadar sessiz kaldılar, ardından konuşmalarının frekansı yine yükseldi ve ortam yine uyunamaz hale geldi. fakat sesi yükselen sadece komşular değildi, o esnada bi cırcır böceği ayı gibi ötmeye başladı ve uzaklarda bağıran bi horozun sesi tüm atmosferi kapladı. yine de hiçbiri, yan komşuların muhabbeti kadar uyku kaçırıcı değildi. onları yeniden uyarmak gerekiyordu ama bu sefer bunu ben yapmak istemiyordum. çünkü gidip "sessiz olur musunuz lütfen" desem ve adam bana "cırcırla horoz daha çok ses çıkarıyo, onlara bişey demiyosun ama" dese verecek hiçbir cevabım yoktu. hatta adam o kadar haklı olurdu ki bi de cümlesinin sonuna "gücün bitek bana yetiyo di mi"yi eklese iyice utanacaktım.

bu nedenle balkona çıkıp horoza seslenerek "horozcum biz yatmaya karar verdik, sesin bizim balkondaymışsın gibi net" diyip, horoz sana söylüyorum komşu sen anla etkisi yaratmaya karar verdim. ama uygulamadım, zaten sonra sustular.

sazlı begüm

bodrum burası. bütün gün şıpır şıpır yüzdükten sonra, arkadaşlarla deniz kenarında akşam yemeğimizi yerken rüzgar şiddetini gittikçe arttırarak esiyordu ve ben bu rüzgar akımlarından ne kadar etkileniyor oluşumun içsel ölçümünü yaparken arkadaşlarıma "işte o son rüzgar üşüttü beni" dedim. sonra bu cümlenin adeta bir türkü ismi gibi olduğunu farkettim. türkünün sözleri ise muhtemelen şöyleydi:



O Son Rüzgar Üşüttü Beni

Saçların uçuştu rüzgarda
Her uçuşu açtı gönlümde bir yara
Ben şimdi hastayım ya
İşte o son rüzgar üşüttü beni

İştahım kapandı günlerce
Kıvrandım seni düşündükçe
Dostlarımda teselli aradım
Vefasız dostlar incitti beni

Gözlerini her hatırladığımda
Tatlı bir melankoli sardı içimi
Hani saçların uçuşuyordu ya
İşte o son rüzgar üşüttü beni

Wednesday, July 18, 2012

bu patates hiç rahat diilmiş /melis


yıllardır aynı evi paylaştığım ağabeyciğim, bir kaç gün önce evlenerek eşiyle birlikte bi alt kata taşındı. aynı evde yaşarken bile günde ortalama sadece 15 saniye iletişim kurduğumuz abimle, alt kata taşınmasıyla birlikte muhtemelen bi daha görüşmeyiz diye düşünüyordum. ama düğün dönüşü apartmanın önünde balkondan beni görüp ropdöşambrlarını göstermeleri olsun, doğal gazları henüz çalışmadığı için yemek saatlerinde soğanlarını falan doğrayıp ocağımı kullanmak üzere bana gelmeleri olsun, yine doğalgazları olmadığı için yıkanmaya da bana gelmeleri ve saç fırçaları olmadığı için saçlarını taramaya da bana gelmeleri olsun, daha çok görüşür olduk.

sonra onların doğalgazları bağlandı ve ben ilk acıkmamda onlara "müsaitseniz kahvaltıya size gelicem komşi" dedim. kahvaltıdan sonra onlar evi toplarlarken ben yeni kanepelerine yayılıp kitap okumaya başladım. uyumuşum. sonra öğle yemeyine de kalmaya karar verdim. hiç yeni evlileri rahatsız etmiyim, evime gidiym gibi bi düşüncem yoktu. onlar da bişey demiyorlardı. sonra abimin laptopundan nete girdim ve twitter'a bişey yazdığımda meğersem abimin twitter hesabından yazdığımı farkettim. sonra facebook'tan biriyle chat yaptım ama meğersem abimin facebook hesabıymış o da. sonra saat kaç diye teleofnuma bakayım dedim ama abimin telefonuymuş o. artık kendimi abim gibi hissetmeye başlamışken canım tatlı bişey istedi, mutfağa gidip şekerpare aldım. resmen eve yerleşmiştim. akşama da burda kalır film izlerim gibi düşünceler kafamda oluşmaya başlayınca kendimi, sitcom'lardaki sürekli gelip evdeki eşyaları falan kafasına göre kullanarak komşuluğun bokunu çıkaran tip gibi hissettim.

koşarak evime gittim.

Thursday, June 28, 2012

soran olursa mutfaktayım


sıcak suyun ılık sudan önce donmasına "ikna edici" bi neden sunana 1000 sterlin verilecekmiş. işte teorim:


aniden buzluğa giren 60 derecelik suyun minik ve savunmasız buharları aniden donmuş, kasenin dibinde az miktarda kalmış su da "ben nasılsa az kişiyim" diyerek hemen donmuş ve sonrasında havadaki donmuş buharcıklar donmuş halleriyle kaseye geri düşüp arkadaşlarıyla birleşmiş olabilir. o esnada 30 derecelik su tek parça halinde donmaya çalışırken diğer kasedeki çılgın partiyi izlemiş olabilir. sonra biri donmuş biri donmamış halde hep birlikte buzluktan şaşkınlık içinde çıkmış olabilirler.  

Tuesday, June 26, 2012

yeni bi insanla tanışma olasılığım bi koalayla karşılaşma olasılığıma eşit /pınar


yazın çalışmadığım için oyunculuk yapan annem, melis ve beni ajansa kayıt ettirdi. ajansta fotoğraflarımızı çektiler. fotoğrafımı çekerlerken vermemi istedikleri pozların her aşaması beni kendimden biraz daha uzaklaştırdı. önce normal bi şekilde ayakta dururken sonra sırasıyla, gülümsememi, kafamı yana eğmemi, elimi coşkuyla kaldırmamı istediler, orda olanlar tamamen maymunluktu. sonradan öğrendiğime göre melise de aynı şeyleri yaptırmışlar ve ilkokul arkadaşım olan  melis fotoğraf odasından çıkarken yüzüme hüzünlü bi bakış atıp "ilkokul müsameremizden beri bu kadar alçalmamıştım" dedi.

daha sonra bi araba dolusu dünyevi insanla dizi çekimine apar topar götürüldük. bi türlü bitmeyen çekimler nedeniyle onlarca saat sette kaldık. çekimler arası boşlukta setin loş ışıklı dekor sokağında otururken benim o kadar çok uykum geldi ki gözüm açık olmasına rağmen aslında %70'imin uyuduğuna yemin edebilirim. o esnada melis "dış dünyayı özlemedin mi" diye sorup beni uyandırdı. saatlerdir masal dünyasını andıran sette viski gibi görünmesi amaçlanan bardaktaki elma suyuyla oturup onun o şekerli yudumlarından alarak etrafta geziniyordum. sanırım gerçekten dış dünyayı özlemiştim ve bu lanet olası masal dünyasından ve onun şekerli elma suyundan kurtulup artık kendime gerçek içkilerle gerçek zarar vermek ve gerçek sorunlarıma dönmek istiyordum.

akşam yemeği vaktinde çekime gelmiş dünyevi insanlar arasında sıra beklerken can sıkıcı bi ikilem yaşadım. yemek sırasında arkadakilere yakın dursam onların bacak ağrısı ve ayak kemikleriyle ilgili klişe dialoglarını duyuyor, ön taraftakilere yakın dursam bu sefer de güneşte yanan sırtın soyulmasıyla ilgili klişe bi muhabbete maruz kalıyordum. arada kalmıştım, iki canavarın arasında. melisten beni bu dünyevilikten kurtuarmasını rica ettim ve o da bana 293 le 47'yi kafamdan çarpmamı söyledi. yemeğimi alana dek 293le 47'yi tadını çıkara çıkara çarpıp nefis bi sayı olan 13771'e ulaştım. işlem esnasında arkadakileri ve öndekileri hiç duymadım.

yemekten sonra çekimlere geri döndük. nil karaibrahimgil konserinde dansetmemiz istendiğinde melis bana "daha ne kadar alçalabiliriz?" diye sordu. bense o esnada normal bi konserde yaptığım her şeyi sırayla yapmakla meşguldum: şarkı söylemek, dansederken üstüme bira dökmek, yanlışlıkla bi erkeğe çarpıp onunla tanışmak.?

son sahne çekiminden önce artık yaklaşık 12 saattir ordaydık ve dünyevi insanlar iyice bayağılaşmıştı. biz gayet robotsu, ciddi ve alman idealizmiyle çalışmamızı sürdürürken onlar, birbirlerinin saçını çekmek, birbirlerine balon atmak, bağırarak konuşmak gibi bön davanışlar sergiliyordu. daha da kötüsü ara sıra bu bayağılığa bizi de katmaya çalışıyorlardı. ben üstüme gelen balonu patlatmakla tehdit edip atan kişiyi "bi daha olmasın" diyerek geri püskürttüm. melis de o esnada "biz fiziksel şeylerden hoşlanmıyoruz" şeklinde bi beyanatda bulununca neyse ki peşimizi biraz bırakır gibi oldular. kendimizi zaman makinasıyla ilkel bi kabilenin yanına gelip sonra zaman makinasının enerjisi bittiği için geri dönemeyip onlarla yaşamaya mahkum olmuş gibi hissediyorduk.

çekimler bittikten sonra gece eve dönerken dış dünyadaki sokaklara baktığımızda artık neyin gerçek neyin dekor olduğunu ayırt edemiyorduk, aynı şekilde kim gerçek insan, kim rol yapıyor bu da iyice bulanmıştı.ertesi gün bizi yine çekime çağırdılar. melis çok korkup gelmedi ama ben gitmiş bulundum. bu sefer tek başımaydım. bütün gün düğün sahnesi çekildi ve benim nasılsa bu ara dış dünyada ilgimi çeken pek bişey kalmadığı için çalışıyor olmaktan (yaptığım şey tam anlamıyla maymunluk olsa da) rahatsız sayılmazdım. sadece, yanımda melis olmadığı için diğer insnalarla iletişim kurmak zorunda kalmam biraz canımı sıktı ve kişi başı sadece 3 dakika dayanabildiğim için insanlarla ilişkimi hemen bitirdim.

akşam eve dönerken ise, eve giden yokuşun üstündeki düğün salonunun önünden geçtiğim esnada bi kameraman gelinle damatı çekiyordu. onların işlerini bitirmesini bekleyemeyeceğim için kameranın önünden geçtim. bu bi çeşit ironi miydi yoksa "acaba kozmik gün boyu düğün çekiminin ardından eve giderken de tesadüfen bi düğün çekimine maruz kalmamı özellikle mi istemişti?" diye düşündüm.

Tuesday, June 19, 2012

eminlik çok iyi

canım karpuz istedi ama havanın çok sıcak olması, dışardan yeni gelmiş olmam ve paramın bitmesi gibi bi kaç pürüz çıktığı için markete gidemedim. ayrıca bi kaç tane de priz çıktı, onları monte etmek lazımdı. dolapları çekerken sürtmüşler, zavallı pirizcikler fırlamış yerinden? şu an 4 tane şey düşündüğüm için kafam da çok karıştı. annemi arasam mı, karpuz, 8 de kapı çalıcak ve çözülmekte olan kıymalar tarafından işgal edilmiş beynimi sakinleştirmek için bi kivi yedim.

Tuesday, June 5, 2012

internetten sonraki en iyi icat internet bankacılığıdır /ömüş

bugün bi tane veli geldi, çocuğunu sınava aldık. baya vakit geçirdik çocuk sınavdayken, sora bi ara başka bi veli gelip bana dondurma verdi, ben bi yandan dondurmayı yerken bi yandan diğer kadınla konuşmaya devam ettim.

bi anda kadın ölen annesi ve babasını anlatmaya başladı. baya etkilenmiş, ağlicak nerdeyse anlatırken. hatta üzüntüden menepoza girmiş bi çocuk daha istiyomş yapamamış. annesinin ölümü için kendini suçluyo falan ben de böle dondurma yiyorum karşısında dünyevi dünyevi. çukulatalar ağzıma bulaşıyo. ciddi dinlemeye çalışıyorum, yemiyim iki dakka diyorum ama o zaman da eriyo aşşaa doğru akıyo dondurma.

sonra kendimi tutamayıp "pfı" diye güldüm. kadına da şey dedim "ya dondurma bitince anlatsanız olur mu böyle kendimi çok ciddiyetsiz hissettim" kadın da önemli diil canım diyip anlatmaya devam etti. böylelikle aynı absürd durum 5 dakika daha devam etti. ve de artık kendimi ciddiyetsiz hissettiğimi o da bildiği için durum daha da absürd oldu. ne biçindi ya.

Monday, May 28, 2012

başlık işini napıcaz


begüm: 
ne saçma bi işim var ya
müdür aradı
bi çocuk arkadaşına terbiyesiz bi şiir yazmış
yarın sabah velisi gelicek haberin olsun diyo
ahuehua
phoebe: 
ahuahuahuahauhau
begüm: 
öğlen de bi veli aradı
çocuğa hergün 6 milyon veriyorum nereye harcıyo bi konuşur musunuz dedi
phoebe: 
auahahuahuaha
dfhjafhd
begüm: 
böle inanılmaz derecede gereksiz ayrıntıların dedektifliğini yapıyorum
phoebe: 
hayat kadınları ile kumarhanede yiomuş
begüm: 
ahuıhwertuıxnmwetx
test kitabı alcam diye hergün 6 milyon istiyomuş
2. sınıfa gidiyo
phoebe: 
6 nası bi sayı ya 5 de değil
begüm: 
8 yaşında
woşıeztmjpıwotkyğ
phoebe: 
auhauha
begüm: 
sora kitap almayıp bütün parayı bitirip geliyomuş
kumar mı oynuyo olum bu
hauhpzsworgmjtpusormöz
phoebe: 
dshjfahfjadfh
begüm: 
8 yaşında olmak ya
phoebe: 
taso kumarı filan
böle
begüm: 
8 yaşında biriyle iletişim kurmak ne garip ya
phoebe: 
çok ilginç yaaa
.D
auhueha ne diceksn ki
çocuğaa
begüm: 
ya ben geçen şeyi fark ettim
bu dünyada
phoebe: 
napıon 6 papeli dosdum
begüm: 
sıeoşynıoetxy
papel diyo ya
bu dünyada var ya
ilgilenilebilicek
dur bak yazıcam
bekle deftere yazmıştım dün getiriym
phoebe: 
getir bakıym
begüm: 
hıh
bu dünyada ilgilenebiliceğimiz sadece 12 tane şey var
uyku
yemek
boşaltım
sağlık
eğitim
arkadaşlık
aile
karşı cins
sanat
spor
bilim
bu kadar.
koskoca evrende
phoebe: 
çok bile yani
begüm: 
bunların dışında bişey yapamıyoruz
phoebe: 
benimkiler daha bile az
kjdsljgfj
begüm: 
hıh şimdi ona gelicem
8 yaşında olmak diyince
sabah ne yedin diyorum
kaçta yatıyosun diyorum
arkadaşlarınla aran nasıl diyorum
anne babasının davranışlarını soruyorum
bi de derslerini
şimdi 8 yaşında birinin işi yok flörtü yok
phoebe: 
bundan iyisi can sağlığı
begüm: 
bilimle ilgilenmiyo
phoebe: 
auhauauahhau
begüm: 
kaldı 9
ahuıoeqynrozwnm
phoebe: 
abi gülesim geldi yaa
uhauahuahaua
yazık ya
auhauhauah
begüm: 
ıloeruthnzılexn
aa bu hayatta yapılıcak bişey daha buldum
phoebe: 
neymiş
begüm:
oyun
phoebe:
hıı evet ya
ölmek?
o sayılıo mu
begüm: 
o sayılmaz
sürekliliği olması lazım
sürekli ölüyosan sayılır
phoebe:
karşı cins dedin de
aynı cinsli olan versiyonları da var
seks de geçsin
begüm: 
hıhı seks diyelim
seksi unutmuşum yannız
çok enteresan
phoebe: 
dfsjhakskjghdjahgfjkshgsjhgjhfks
begüm: 
aşk ve seks olarak 2 ye ayırabiliriz
oh oh baya oldu
14 oldu
phoebe: 
bi ferahladım ben de
gerçi yemek dolaşım filan
sağlık içinde ama
olsun
begüm: 
netleşti di mi yapılıcak aktiveteler
hayal kurmak da sayılır mı
phoebe: 
rüya görmek de
sayılcak o zaman
begüm: 
o uykuya dahil olsun
phoebe: 
hı tamam
begüm: 
fazla detaya girersek işin içindne çıakmayız
phoebe: 
asdfjhgfjdskaşdlfkhgjksklş
çok haklısın
ahauhauha
allaam ya
begüm: 
düşünmek hayal kurmak aynı kulvarda olarak listeye eklenebilir
phoebe: 
tamam
görünmez şeyler yapmalı
fiil işte onlar
yapıosun bişi ama
bi sen biliosun onu
begüm: 
hıhım

Sunday, May 13, 2012

Sistematik olarak şimdiye kadar bana bir şey ifade şeyi yok

Google translate'in shining - förtvivlan min arvedel'i isveççeden türkçe'ye nefis bir şekilde çevirişini kendime saklayamadım.


"Ben siyah, benim görme gizlendiğinde
Hiçbir inanç, hiçbir umut ve aşk yok
Ben siyah, sokaklar, evler ve meydanlarda görmek
Ben siyah görmek ve hiçbir şey demektir

Förvivlan, gittiğim her yerde ve her yerde görüyorum
Umutsuzluk, benim miras
Ve ben söylediği ve yaptığı her şeyi biliyor
Yanılıyorlar gerçeği
Ama şöyle lanetli bedenimi çığlık
Sonra daha fazla ve daha fazla ve daha

Ezilmiş ve hasarlı ve kırık anlaşma
Sistematik olarak şimdiye kadar bana bir şey ifade şeyi yok
Manically bir otoban gibi geniş bir gülümseme ile
Sanırım bir daha yaşamak istemiyordu neden sonuçta cevap gerçekleştirmek
Çünkü hiçbir şey, hiçbir şey önemli değil
Hayır, hiçbir şey önemli değil"

Friday, May 11, 2012

ziro

bugün 1. sınıfların okuma bayramıydı. her öğrenci bi harf olmuştu ve E koşarak gelip belime sarıldı(çünkü boyu oraya kadar yetişebiliyo) onu gören A ve Ö de yanıma gelip belime sarıldı ve bi çeşit sevgi çemberiyle kuşatıldım. hepsini öptükten sonra gösteriyi izlemek üzere oturup bi yandan acaba bi sorunla nasıl başediyorsak diğer sorunlarla da aynı şekilde mi başediyoruz diye düşünürken nakaratı "KARABAŞ KARABAŞ HAV HAV HAV" olan bi şarkı başladı. 20 çocuğun coşkuyla söylediği bu şarkıyı dinlerken yüzüme eşşek kadar bi gülümseme yayıldı ve sonra papatyaya konan kelebek olsun, zıp zıp zıp olsun, müzik külliyatının bu harika melodileriyle kulaklarım şenlenirken bi sonraki piyeste eşek olucak çocuğu kıyafetini giymek için debelenirken görüp yanına gittim. eşeği düzelttikten sonra, ilk bakışta burda olan şeyler deliliği andırsa da esas deliliğin sanki dünyanın şarkı söyleyip danseden bokları değilmişiz gibi davranıyor oluşum olduğunu farkettim.

Thursday, May 10, 2012

bana başlık bul o zaman


geçen gün trende bi koltuğa bindim ve giderken tren delinmiş de duvarın içinde pamuksu bişey varmış gibi bi yer vardı. kitap okumaya çalıştım ama gözüm ikide bi trenin duvar içi pamuğumsusuna takıldı. doğrusu metal yığını gibi görünen bu trenin, duvar araları pamukla dolu sevimli bişey olma ihtimali, okuduğum kitaptaki narsistik zedelenebilirlikten daha çok ilgimi çekmişti. sürekli o pamuğumsunun ne kadar yumuşak olduğunu merak ettim ve yol boyunca, onu parmağımla ittirerek yumuşaklığını denetleme hayali kurdum. sonra acaba sert şeylerin içinde yumuşak şeyler olması mı daha iyi; yoksa yumuşak şeylerin içinde sert şeyler olması mı daha iyi diye düşündüm. dışı sert içi yumuşak şeye örnek olarak aklıma içi kremayla dolu çukulata kabuğu geldi; dışı yumuşak içi sert şeye örnek olaraksa aklıma fıstıklı lokum geldi. sanırım biraz acıkmıştım ve ikisinin de kendine özgü hoşlukları vardı.

haydarpaşaya yaklaşınca ve trende nerdeyse kimse kalmayınca kalkıp trenin delik duvarını elledim. pamuk kadar yumuşak olmasa da sünger kıvamında bişey vardı yüzeyin içinde. içi kremalı çukulata diilse de, trenimiz o an benim için kinder pingui'yi andırmıştı. trenden inmek üzere arkamı döndüğümde bi kaç kişinin beni izlediğini gördüm. sonuçta herkes trendeki delik duvarın içindeki süngerin ne kadar yumuşak olduğunu merak edebilirdi, bunda bu kadar abartılıcak ne vardı anlayamadım.

bi keresinde de vapurda giderken dışarda oturuyordum. tam karşımdaki koltuğun altındaki ahşap yüzeyde böyle nasıl desem, havaya kalkmış iplikler oluşmuştu. yani ahşabın aşınmasıyla oluşmuş bi takım temellerini yerden alan asi ipçikler vardı. onların da acaba sert mi yoksa yumuşak mı olduğunu çok merak etmiş ve yol boyunca gözümü karşı koltuğun altından alamamıştım. bazen karşı koltukta oturan kişinin ayağı o iplikimsileri gölgelemiş ve bu durum beni sinirlendirmişti. şöyle ayağımı uzatıp karşı koltuğun altını bi yoklamayı düşünmüş ama sonra karşı koltukta oturan kişilerin bu durumu nasıl karşılayacağını kestiremeyerek çekinmiştim. kendi koltuğumun altına bakmış ama benzer bi fizik olayıyla karşılaşamamıştım. sonra bu bastırılmış merak yol boyunca ayağımı bi uzatsam nolur ki şeklinde bi çatışmaya dönüşmeye başladı. bi kaç kere gerçekten de bunu yapmanın direğinden döndüğümü hatırlıyorum. sonunda vapur iskeleye yanaştı ama karşı koltuktakiler inmediği için ben de henüz inmiyordum. çünkü hepsi gittikten sonra koltuğun altını inceleyecektim.

karşı koltuktakiler inince vapurda nerdeyse kimse kalmamışken ayağımı uzatıp koltuğun altında pıtpıt dolaştırdım ama ayakkabı olduğu için tabi ki hiçbişey anlayamadım. koltuğun altını ellemek de garip geldiği için bu konuyla ilgili daha fazla girişimde bulunmadım. ama bence o iplikimsiler göründükleri kadar yumuşak diildiler. yani bi konuyu aşırı merak ettiysek ve merakımız sonuca ulaşmadıysa mecburen varsayım yapmamız gerekiyordu ve ben varsayımımı onların sert olduğu yönünde kullanıyordum.

5 more steps and you will be a new person


erken kalkıp işe gittiğim sabahlar tam bi somurtkan şirine dönüşüyorum. hiçbi şey yapmam gerekmeyen ve kendi kendime uyandığım sabahlarda ise bebek gibi mutlu oluyorum. uyanmamla işe gitmem arası kafamdan geçenleri sıralarsam yaklaşık olarak şöyle:

yataktan çıkmaktan nefret ediyorum. ölsemkeşke. pantolondan nefret ediyorum. neden ölmüyorum acaba? otobüsten nefret ediyorum. mutsuzluktan belki ölürüm. remaxten nefret ediyorum. yıllardır ölmüyorum bitürlü. akbilden nefret ediyorum. ölsem çokiyi olurdu. karapınar durağından nefret ediyorum. işe gideceğime keşke ölseydim.

Sunday, May 6, 2012

belli bi ilham dahilinde saçmalamak


geçen gün çalışma masamki tuzluk sırt çantamın içine düştü. çantamın içi tuz oldu hep. aynı çantanın ön gözüne de taa bienalde çalışırken toz halinde üçübiarada kahve dökülmüştü, hala temizlemedim. şu an sırt çantam dünyanın en pis çantası sayılabilir. neyse bu sabah abim benden sırt çantamı istedi. bi yandan çantadaki tuzları boşaltrken bi yandan da dün diş fırçasının saç jölesine düştüğünü söyledi. o esnada ben dünyanın en hijyenik ailesi olduğumuza karar verdim.

bienalde çantamın ön gözüne dökülen kahve parçacıklarını temizlemem için önder ve melis'ten çok baskı görmüş ama onların çantayı temizleme tavsiyelerine uymamıştım. bu dökülüm benim çantayla ilgili tutumuma sadece artık ön gözü kulllanmamak şeklinde yansımıştı. ertesi gün her zaman giydiğim yeşil hırkam yerine kahverengi hırkamı giydiğimde önder bunu, çantamın ön gözüne dökülmüş kahvelerin bana verdiği rahatsızlığı bastırışımın dışavurumu olarak yorumlamıştı.

çantamı aylardır temizlemememle o günden sonra satın aldığım ve giydiğim kahverengi kıyafetlerin sayısının artması arasında bi korelasyon var mıdır bilemiyorum ama bugün çantayı kullanacak olan abimde önümüzdeki günlerde kahverengi kıyafet artışı gözlemlersem bu teoriyi tekrar değerlendiricem.

Monday, April 30, 2012

sopamız fırlatık

apartmanımızın en altında, otopark olması amacıyla yapılmış bi kısım var ama otopark olarak kullanılıyor sayılmaz. orda apartman sakinlerinin kullanmadığı bazı eşyalar ve abimle benim bisikletlerimiz var. geçenlerde orayı kiralamaya karar vermişler, bu nedenle yöneticimiz girişe şöyle bir yazı asmış: "otopark kiraya verileceğinden orda eşyası olanlar eşyalarını diğer tarafa taşısın"

yazıyı okuduğumda ben, o heran kiraya verilmek üzere olan apartman bölümünden bisikletimi biran önce kurtarmak istedim ama sözkonusu yazıdaki "diğer taraf"ın neresi olduğunu bilmediğim için bu girişimi, diğer tarafın yerini öğrenene dek ertelemeye karar verdim. aslına bakılırsa apartmanda benim bilmediğim bir "diğer taraf" olduğundan şüpheliydim ve eğer öyle bir yer yoksa, aşşağısı kiraya verildiğinde bisikletimi nereye koyacağımla ilgili içimde küçük bi kaygı bulutu oluştu. öte yandan eğer diğer taraf diye biyer yoksa o zaman yazıda "eşyalarını diğer tarafa taşısın" yerine "başka bi yere taşısın" yazarlardı diye düşünerek içimi biraz rahatlatır gibi olsam da yine de "diğer taraf" ın varolmama ihtimali hala devam ettiğinden kaygı bulutlarım tamamiyle dağılmadı.

gel zaman git zaman bir hafta boyunca her apartmandan çıkışımda ve apartmana girişimde gözüm o yazıya tekrar takıldı. en az 7x2=14 kere o yazıyı görüp bisikletimi kurtarmak isteyip "diğer taraf" bilinmezliğine çarptım.

bugün yine 16. kez bisikletimi kurtarmak isteyip "diğer taraf" belirsizliği rutinimi yaşadıktan sonra eve geldim. yemek yerken abim, aşşağının kiraya verileceğini ve bisikletleri diğer tarafa taşımamız gerektiğini söyledi. en az benim kadar dünyevi meselelere ilgisiz olan abimin, içinde "diğer taraf"ı barındıran bu cümleyi kararlı bir şekilde kurmuş olması içimdeki kaygı bulutunu tamamen dağıttı. çünkü demek ki "diğer taraf" gerçekten vardı, abim oranın yerini biliyordu ve bisikletimi heran yok olmak üzere olan o ölümcül apartman boşluğundan kurtaracaktık. sonra merakımı tatmin etmek için abime diğer tarafın neresi olduğunu sordum. bilmiyormuş. bilse bisikletleri çoktan oraya alırmış ama bilmediği için o da hergün diğer taraf belirsizliğinde takılıyormuş.

abime, o zaman neden cümlesini diğer taraf diye bi yer varmış ve yerini de biliyormuş kararlılığıyla söyleyerek beni geçici olarak ilüzyon bi iyimserliğe büründürdüğünü sordum. o da, diğer tarafın neresi olduğunu benim bildiğimi varsayarak ve onun bilmediği anlaşılmasın diye o şekilde söylediğini açıkladı. sonra diğer tarafın neresi olduğuna dair bi kaç varsayımda bulunduk ama hiçbiri tatmin edici değildi.

yarın derhal diğer tarafın yerini öğrenmeye karar verdik.

Saturday, April 21, 2012

biraz içedönük olur musunuz, rahatsız oluyorum da

sabaha karşı 4 buçukta telefonuma mesaj geldi. acayip panikledim, bu saatte -eğer sarhoş bi aşık değilse- bana olsa olsa intihar etmeye çalışıp sonra kendisini kötü hissedince korkan biri falan mesaj atmış olabilir varsayımıyla telefona bi baktım, TURKCELL. yuh dedim, 1 saat küfür ettim. beni sabahın 4 buçuğunda panik içinde uyandırdığı yetmezmiş gibi bi de mesajda telsiz kullanım ücreti gibi neidüğü belirsiz bi şeyden ötürü 1.21tl mi kestiklerini yazıyorlardı.

o sinirle tekrar uykuya daldım. bütün gece rüyamda kah turkcell'i polise şikayet ettiğimi, kah genel merkezi arayıp sabahın köründe attıkları mesajları ve o sonsuz kampanya mesajlarını artık bana atmayı kesmeleriyle ilgili tartıştığımı gördüm. kimbilir ne tırt bişey olan o telsiz kullanım ücretinin beni zerre ilgilendirmediğini ve eğer bunun benden alınması gerekiyorsa ille de bu cumartesi sabaha karşısı mı yapılması gerektiğini sorup durdum.

Friday, April 13, 2012

gözlemci, dalga fonksiyonunu çökertti

cicenk:
bişey dicem
şrödinger demiş ki
bu demiş deney demiş
büyük şeyler için gözlenemez demiş
ondan sonra da
gözlenebiliyosa
valla çok absürd olur demiş

begüm:
aey5xertyu7c8ıv69jb8ogbupıou

cicenk:
o yüzden kedi paradoksunu
ortaya atmış
euhfauhs
gerçekten de günlük hayatta öyle şeyler olsa
çok tuhaf olurdu asuhdauh

begüm:
evet ya
günlük hayatın bug ları
ya ama enteresan işte
büyük parçaları küçük parçalar oluşturmuyo mu
nası ikisinin kuralları farklı oluyo
yine kendime yabancılaştım
böle dünya diye biyer varmış
çiçek var begüm var
bu kadar detaylı bi saçmalık

cicenk:
hayatımda görmedim

begüm:
hıhı
ya da tek hayatımda gördüm sadece

cicenk:
ya belki
bi daha geliyosundur dünyaya

begüm:
başka gezegene geliym
bi dahakine

cicenk:
tamam

begüm:
koskoca uzayda hep aynı gezegene mi geliym

cicenk:
filip bu yeniden dünyaya gelme olayına şöyle yaklaşmıştı bi keresinde
o zaman neden hep daha fazla insan var?
euhfalks

begüm:
ahuehuahue evet

cicenk:
ben de belki kutup ayıları insan olarak geliyodur demiştim

begüm:
loızsyfnzuılongoş

cicenk:
ve nesli tükenen tüm diğer hayvanlar
asuhdaj

begüm:
hıhı birleşip insan olarak gelebiliyolardır
fizik kuralları gibi
ahiret kuralları var
1 zürafa 2 timsah yarım fil birleşip

cicenk: 2 papağan+
asdlşkajoışilda,ild
lsaşdkşalidş

begüm:
bi insan olarak gelebiliyolarmış
ama böle bi sürü denklemler var talebe göre
3 papağan yarım zürafa 2 ördek de oluyo

cicenk:
mesela acaba ben neden kısa boyluyum

begüm:
ama 3 papağan yarım zürafa 1 fil olmuyo
yetmiyomuş

cicenk:
halbuki tamam bi zürafa
değil ama
bi zebra seçseydim
1 70 gelseydim

begüm:
ahuheuhue
bileşimindeki hayvanlara bakmak lazım


cicenk:
nasılımdır acaba
sence
sen hangi hayvanlardansındır

begüm:
ben 3 balık bi baykuş 1 karga 2 maymundan oluşuyomuşum
ahuhuahu

cicenk:
oluşuyomuşum euhfuha

begüm:
hıhı

cicenk:
keşke nüfus cüzdanında

böyle bi hane olsa
şöyle bi kod mesela 3B1B1K2M

begüm:
kujyzbnlıoegymtoşltmgoexm

cicenk:
tc kimlik numarası
asudahhdalşk

Sunday, April 8, 2012

kant üniversiteye yapıştı /nietzsche

dünya hiçbir zaman bu kadar dünyevi olmamıştı ve bu benim canımı sıkıyordu. sonra neyse ki çiçek bana biraz nietzsche okudu da kendime geldim. onun satırlarını okuyunca sanki en iyi arkadaşımı yıllar sonra tekrar görmüş gibi oldum ve deyim yerindeyse yeni bi kolum ve bacağım çıktı.*

işte size nietzsche'den bi sayfa:

"Güçlü toplumların, yönetimlerin, kısacası tiranlığın olduğu yerde yalnız filozoflar aşağılanmıştır. çünkü felsefe insanlara hiç bir tiranlığın ulaşamayacağı bir sığınak, içselliğin mağarasını, yüreğin labirentlerini sunar ve bu da tiranların canını sıkar. Yalnızlar buraya sığınır ama burada aynı zamanda onları çok büyük bir tehlike beklemektedir. ÖZGÜRLÜKLERİ İÇİN içeriye kaçmış olan bu insanlar aynı zamanda dış dünyada da yaşamak ve gözle görülebilir olmak zorundadır; doğum, ev, eğitim, ulus, şans ve başkalarının ardı arkaSı kesilmeyen istekleri gibi durumlardan dolayı onlar, eli kolu sayısız insani bağ ile bağlanmıştır.

Benzer şekilde yönetimlerin, sırf egemen fikirler olduğu için sayısız fikre sahip oldukları farz edilmektedir. Değillenmeyen her ifade bir doğrulama olarak kabul edilir, yıkmayan her el kol hareketi bir onaylama olarak yorumlanır. Ruhlarında özgür olan yalnızlar bilirler-kendilerine hep şu veya bu şey içinde, kendilerinin düşünüş tarzından farklı olan bir görünüm vermek zorundadırlar 'gerçek'ten ve dürüstlükten başka bir şey istememelerine rağmen, bir yanlış anlamalar ağına bulaşırlar. Ve güçlü arzularına rağmen, yaptıkları her şeyin üzerine, bir sahte fikirler, kolaya kaçma, yardı yolda verilen ödünler, göz yuman sessizlik ve yanlış yorumlamalar sisinin çökmesini engelleyemezler. Böylece onların tepelerinin etrafında MELANKOLİ bulutları kümelenir, çünkü böyle tipler GÖRÜNÜM ZORUNLULUĞUNDAN, ÖLÜMDEN NEFRET ETTİKLERİNDEN DAHA FAZLA nefret ederler ve onların bu konudaki inatçı keskinliği onları değişken ve tehlikeli hale getirir.

Zaman zaman, ıstıraplı bir şekilde kendilerini -saklamanlarının, kendilerine dayattıkları kısıtlamanın intikamını alırlar. Gizlendikleri mağaralarından yüzlerinde korkunç bir ifadeyle çıkarlar, böyle zamanlarda onların sözleri ve eylemleri patlamalara dönüşür ve kendilerini yok etmeleri bile mümkündür. Schopenhauer böylesine tehlikeli bir biçimde yaşadı.

Sevgi isteyen, onlarla birlikte olduklarında en az tek başına oldukları zamanlardaki kadar açık ve dolaysız olabilecekleri dostlara, varlıklarıyla sessizlik ve benzemezlik havasından iz bırakmayacak türden dostlara ihtiyacı olanlar tam da böyle münzevi insanlardır. Onları dostlarından kopartın giderek büyüyen bir tehlike yaratmış olacaksınız. Henrich von Kleist 'ı yok eden şey bu sevgisizlikti. Ve sıradışı insanların en ürkütücü panzehiri , onları tekrar dışarı çıktıklarında volkanik patlamaya yol açacak kadar kendi içlerine doğru sürmektir.

Ama işte yine burada, böyle korkunç koşullar altında yaşayabilen üstelik de bir galip olarak yaşabilen bi yarı tanrı karşımıza çıkmaktadır. Ve eğer onun münzevi şarkılarını duymak isterseniz, BEETHOVEN'IN MÜZİĞİNE kulak verin."



*italikler nietzsche'nin lafı hep

Thursday, April 5, 2012

a true addams

rüyamda okyanusun içinde, devasa kayalıklar arası bi güzergahta güvenli denizaltımla gezinirken, etrafı keşfetmek ya da onun gibi tırt bi sebeple denizaltının dışına çıktım. o esnada çok öldürücü bi denizcanavarı kayalıkların ötesinde belirdi, aksi gibi denizaltının kapısını bi türlü bulamadığım için, ondan kaçamadım. kafama siyah poşet geçirerek canavara karşı kendimi kamufle mi etsem diye düşünürken panik içinde uyandım. saat 5 buçuktu. kendime, muhtemelen denizaltının temel güven duygumu; siyah poşedin ideal benliğimi temsil ettiği psikanalizini yaparken aklıma akşam pişirdiğim ıspanağı dolaba koymadığım geldi. ıspanağı dolaba koymak için pıtır pıtır mutfağa gittim. dünya hala aynı yerindeydi.

ıspanakla işim bittikten sonra sıcacık yatağıma dönüp, insana en az bi denizaltı kadar temel güven duygusu veren yumuşak, ılık yorganıma sarılarak tekrar uykuya daldım. bi sonraki rüyamda lezbiyendim; ayrıca böcekler, inşaatlar ve marilyn manson'lar vardı. psikanaliz konusunda daha çok yolum olduğuna karar verdim.

Thursday, March 29, 2012

if you ever make it to ten you wont make it again*

bi keresinde günde 2 kere serum verilirken o kadar sıkılıyodum ki, en sonuncu serumumda serumun akış hızını sinsice attırdım ve serum olması gerekenden çok daha hızlı bi şekilde gelerek kısa sürede bitti. sonra iyileştiğime karar verildiği için herkes evden gitti ama bana bi çeşit yan etki gibi bişey oldu ve beynimin yarısı suyla dolmuşluk hissiyle dünyayla aramda temazsızlıkvari bi mesafe oluştu. öyle ki kozmik düşünme becerim tamamen yok olmuş, hatta belki de düşünme becerim tamamen yok olmuştu. baktığım yerlere boş boş bakıyordum ve normalde hiç durmadan beni eğlendiren beynim artık hiç bir düşünce çağrıştırmıyordu. bişey düşüneceğim zaman kendime zorla düşündürüyordum, o da belli bir yüzeysellikten öteye geçemiyordu.

önce kendime gelmek için bi duş yaptım ama yaparken her zaman baktığım ve bana bi sürü şey ifade eden fayanslar; yıllardır hangi renge daha çok benzediğini her duş yapışımda tekrar düşünüp yeni bi noktaya ulaşamadığım o fayanslar bile bana hiçbir şey düşündürmemişti. salaklar için hayatın ne kadar sıkıcı olduğunu görüp ya bi daha düzelemezsem diye endişelenmeye başladım. sonra birden futbol izleyesim geldi. salak biri olur olmaz ilk arzumun futbol izlemek olmasını manidar buldum. sonra yemek yemeye çalıştım ama salakken hayattan zerre tat almıyordum. sonra bu şekilde yaşamaya daha fazla katlanamayarak uyudum.

uyandığımde neyseki düzelmiştim.


*rox in the box

Saturday, March 24, 2012

dilbilim ve zooloji arasında bi yerdeyim /çiçek

dün gece uyumadan önce 3 tane şey düşündüm. o 3 şeyi o kadar detaylı düşündüm ki şu an neden o kadar detaya girmişim acaba hayret ediyorum. nöronlarım ışık hızına ulaştığında birden uykuya dalmıştım. rüyamda yaşlı bi komşuyu bi yere götürecektim ama kadının evine girince ölmüş heralde, bulamadım çünkü. belki de ölmeyip sadece yok olmuştur, bilemiyorum; ne de olsa nöronlarımın şu anki hızı o rüyayı 3 gün geçmişe atılmış gibi göründürüyor.

sabah uyandığımda ise nihayet 3 şeyin sonsuzluğa uzanan detaylarını bi kenara bırakıp, elimin içindeki V harfine bakarak, koluna "bugün tek bir şeyi bile umursamadım" yazan efe gibi memento tadı yakaladım. ama benimki öyle özet bir anlatımdı ki V harfiyle açıkçası ne kastettiğimi hiç hatırlamıyordum.


çünkü istemediklerim arasından en çok onu istemiyordum.

Friday, March 23, 2012

humusum pütürlüydü gönderdim /cemre

geçen gün sokakta, havanın ısısından ve kokusundan yola çıkarak "oha cennette miyim acaba?" diye düşünürken, girmek üzere olduğum eczaneye tam ben girecekken benden önce bi sürü kişi girince cennette olma ihtimalim bi anda gündemimden düştü. sonra tam eczanenin kapısından girerken çantamın sapı koptu ve çantam yere düştü. eczacılar diğer 24 müşteriyle ilgilendikleri için ve de olgun insanlar oldukları için durumuma gülmediler (ama ben gittikten sonra kesin gülmüşlerdir.)

çantamı yerden toplayıp kucakladıktan sonra almayı amaçladığım mide ilacının ismini söyledim. ilacı satın aldıktan sonra kadının verdiği paraüstünü cüzdanıma koyarken, paranın kenarı cüzdanımın fermuarına sıkıştı. bi süre parayı yırtmadan; o olmayınca paranın kenarını yırtmayı göze alarak cüzdanı kapatmaya uğraştım ama başaramadım. sonra kucakladığım çantam ve kapanamayan cüzdanımla, eczacılar soğukkanlılıklarını koruyabilmelerine rağmen ben minik bi gülme krizine girerek, olay mahalini terk ettim. bana kalırsa bütün eşyaları bu kadar sorun çıkaran bi insan daha önce görmemiş olabilirlerdi ve bütün işleri ters giden bi insan olduğuma göre mide ilacı almam dünyanın en doğal şeyiydi.

olay mahalini terk ettikten sonra eczanenin önündeki ağacın etrafını saran alçak duvarın üstüne oturarak, yaklaşık 5 dakika uğraştıktan sonra parayı yırtmadan cüzdanımı kapatmayı başardım. başkasını bilmem ama benim cennette olmadığım kesindi.

Wednesday, March 14, 2012

bedenlere ruh yüklemektense, kelimelere anlam yüklemek daha iyidir

peynir burası. son bi saattir sürekli içimden tiksingoç diyorum. bıktımartık

Sunday, March 11, 2012

keşke en sevdiğim beş grubun yeni albümleri çıksa bu gece /efe

bundan yaklaşık bibuçuk iki yıl önce ılık bir yaz öğleni, unirock'a gitmek üzere ortaköy'ümsü bi yerde yürürken, müzik ortağım önder bana bu hayatta tanıştığı en enteresan insandan bahsediyordu. önder'in verdiği bilgiden sonra söz konusu kızın dünyanın en enteresan insanı olduğunu ben de onayladım. çünkü kız önder'e şöyle demişti: "ben müzik sevmiyorum"

daha önce müzik sevmeyen biriyle karşılaşmadığı için -muhtemelen de bir daha hiç karşılaşmayacağı için- müziği çok seven biri olan önder, kızı bir hayli garipsemişti ve aynı şekilde ben de kızı tam o anda çok garipsedim. bu ılık yaz günü tam ortaköyümsünün o noktası, müzik sevmeyen kızı garipseme noktası olmuştu. bi süre birlikte garipseştikten sonra, kızın neden müzik sevmediğine dair varsayımlarda bulunmaya başladık. ama zorlanıyorduk, sonuçta beğenmediğini söylediği şey sadece bir müzik tarzı değildi; yani demek istediğim mesela "ben metal sevmiyorum" demiş olsa "ne o öyle sırf gürültü" dese onu anlayabilirdik. ya da "ben klasik müzik sevmiyorum, çok bayık" dese yine anlayabilirdik. ama "ben müzik sevmiyorum" dediğine göre herhalde devamında "ne o öyle notalar falan, iğrenç bence" demiş olmalıydı, hatta akabinde de "ses falan çıkıyo bi de ıyy" diye eklemiş olmalıydı.

dünyamızda böyle birinin yaşıyor oluşuna ihtimal vermediğim için bi süre önder'in şaka yaptığından şüphelendim. sonuçta dünyamızdaki en güzel şeylerden biri müzikti. böyle önemli bi külliyat nasıl çöbe atılabilirdi? hayır kız nötr de diildi ki, sevmiyorum demişti direkt. müziği sevmediğine karar vermek bi günde olabilecek birşey olmadığına göre demek ki kız bi gün bi yerlerde, "bi kaç kere dinlemeye çalıştım ama hoşuma gitmedi" bile demiş olabilirdi.

neyse, garipseme gününden yaklaşık bi buçuk iki yıl sonraya; yani bugüne gelirsek, bergraven'ın solisti par'ın bizi sevmemesini protesto olarak bergraven dinlemeyi bırakan önder, eş zamanlı olarak dolorian ve shining'den de sıkılınca, üstüne dark suns'ın yeni çıkan albümünden de nefret edip kendisini dünyaya kapattı. bi süre küba hardcore'u gibi garip şeyler dinleyip onlardan da bunalan önder, bugünlerde artık müzik sevmediğini ifade ediyor.

Friday, March 9, 2012

terminatörlerin ilk olarak nerde civaya dönüştükleri gibi temel bi bilgiye hakim olmaman beni çok üzdü

az önce romantik bi cümle okumak zorunda kaldım ve maruz kaldığım, büyük bi ciddiyetle söylenmiş bu romantik cümle, bende hafif bi mide bulantısı uyandırsa da hoşuma gitti gibi.

sonra tepkime devam etti: önce kaskası kesildim, o esnada gözlerimin feri gitti ve ardından ortamdaki hava büyük bi helezon oluşturarak dönmeye başladı. ben bi anda soyutlaşıp o helezonun merkezinden diğer tarafa; yani fobiler diyarına geçtim. orda kendimi romantizm fobimin kökenine inerken buldum.

fobiler diyarı burası. bi önceki terminatöre göre bi üst versiyon olan terminatörün civaya dönüşebildiğini öğreneceğimiz hastane koridorundayım ve romantik cümleyi kuran kişinin bende, sanki birazdan aşkından öücekmiş ya da eriycekmiş ve terminatör civası gibi -ama onun şeffaf versiyonu olarak- yere yabışıcakmış, sonra da yerde sıvı halde hareket etmeye çalışıp, yaşamını böyle korkunç bi şekilde sürdürecekmiş gibi...
ay dalmışım pardon

Thursday, March 8, 2012

git ve onlara felsefe mezunlarının ne kadar para isteyebilceklerini göster /önder

begüm:
naptın görüşmüyeli


phoebe:
naaptım 3 saat eğitim vardı konferans salonunda yangınla ilgili
karbon monoksit zehirlenmesinde
zehirlendiğini çakıosun ama felç olduğun için ortamdan kaçamayıp
öylece ölüosun
begüm:
üüüüü
phoebe:
çok boktan di mi
begüm:
ebet ya
niye sinirimi bozdun şindi
phoebe:
ahahah
böyle tuhaf bilgiler hep aklımda kalıyor
begüm:
auıaehjaeuh
demek ki yangında yerde yatan insanı ölü sanmamalıyız
onu taşımalıyız
sora düzeliyo muymuş acaba felci
phoebe:
hayır asıl korkunç olan
zehirlenmişse
begüm:
düzelmiyosa kalsın orda
ühühühü
phoebe:
pek kurtarılamaması
hahahha
sorma ya
fucking shit
begüm:
ne biçin
phoebe:
karbonmonoksitten uzak dur
begüm:
tavav
kesin ölücez
ne acayip di mi
phoebe:
evet de ölcez ama
ölmek var ölmek var
begüm:
ya çok kötü ölüceksek
phoebe:
sallanan sandalyede uykuda ölmek lazım
begüm:
amilyat da iyi
masada kalsam keşke
phoebe:
cesetimiz de komşuları raatsız etcek kadar çürümesin
hı o da güzelmiş

morg da yakın
hiç kokmazsın
begüm:
hıhı
ölüm konusunda
amilyatta ölcem düşüncesi
benim akıl sağlığımı koruyo
dokdor dicek ki hayır çok riskli
yapmıyalım bu amilyatı
ben nolur lütfen nolur lütfen dicem
ahuehu
phoebe:
auheuhuahe
ama bi de
epikür mü diyordu
ben varken ölüm yok ölüm varken ben yoğum
begüm:
huhum
phoebe:
yani çok da korkmaya gerek yok aslında
3. derece yanıktan sağ çıkmak
daha fena
begüm:
ya zaten ben ölüm kavramından korkmuyorum
canım acicak diye korkuyorum
uçurumdan düştüğünü düşünsene
o 30 saniyeyi yaşicağma
hiç doğmamış olsaydım daha iyidi
phoebe:
ahahahahaha
olamaaaz diye böle
umutsuzluk kötü ya
begüm:
üühühü
her şeyin bittiği ve geri dönüşü olmadığı bilincini saniye saniye yaşıyosun
düştüysen bidmiştir
phoebe:
şey çok komik
hayııııır diye ölmek, filmleri çeviriolar ya öyle
nooo diye ölürsün de hayıııır ne
begüm:
hefaworgjt
hayır çok uzun
phoebe:
ahahaha
haaayıı! pat!
hatta haay! pat!
begüm:
gjnsıeo
evet kısa bi mesafeden düşüyosan no daha iyi
hayır uçurumdan falan düşüyosan olabilir