Friday, December 30, 2011

başlık bulamamış olmamın üzüntüsü içindeyim

dün akşamki pilates dersinin sonunda biraz meditasyon yaptık. örtmen çakralarımıza teker teker odaklandırdı. çok afedersiniz götümüzde turuncu yaşam enerjisi çakramız var ve bütün gücümüzü ondan alıyoruz. karnımızda sarı bi tane, göğsümüzde bi adet yeşil, boynumuzda mavi iletişim çakramız, alnımızda mor çakramız derken hepsini teker teker açtık. fakat meditasyonun sonunda giyinme odasında benim çenem iyice düşünce melis mavi çakramın zaten fazlasıyla açık olduğuyla, biraz daha açmamın hiç de iyi olmadığıyla ilgili şikayetlerde bulundu. bunun üzerine ben öğretmenimizi taklit edip tam tersini amaçlayarak "şimdi mavi iletişim çakranızın gittikçe ölüfare grisine dönüştüğünü düşünün" diyerek küçük bi meditasyon şakası yaptım. sonra bu şaka hoşuma gidince hızımı alamayıp "şimdi de turuncu kök çakranızın enerjisinin gittikçe azaldığını hissedin, yaşam enerjinizin gittikçe düştüğünü" derken öğretmen geldi. 27 yaşımdan gün aldığım şu günlerde yaramazlık yaparken öğretmene yakalanmayı hiç beklemiyodum doğrusu.

Thursday, December 29, 2011

sinyal sesinden sonra mesajınızı bırakınız

biraz önce eve geldiğimde acı bir gerçekle karşılaştım. "telefonumu minibüste düşürmüştüm."

önce buna inanmak istemeyip çanta içi, pantolon ve manto ceplerine yaklaşık 6 kere tekrar tekrar baktım. ama gerçek apaçıktı. arkadaşıma mesaj atmak üzere çantamdan çıkardığım o telefonu asla tekrar çantama koymamıştım ve dolayısıyla ben minibüsten inmek için ayağa kalktığımda muhtemelen kucağımdan yere düştü ve o esnada kulağımda kulaklık olduğu için bu düşme sesini duymayıp minibüsü terk etmiştim.

minibüsçü telefonumun acı feryadını duysun diye yaklaşık 10 kere aradım. sonra aklıma telefonumun sesinin kapalı olduğu geldi ve bu, ancak minibüsçü gece ya da sabah minibüsün içini toplarken koltuğun kenarına düşmüş zavallı telefonumu bulabileceği anlamına geliyordu. (tabi böyle bişey yapıyorsa)

minibüsçünün, telefonumu bulunca mesajlarımı okuma ihtimali biraz sinirimi bozdu. mesajlarda özel hayatıma dair çok fazla bilgi vardı ve minibüsçü onları okurken kesin çok eğlenecekti. kim bilir belki de bi gün önce bindiğim minibüsün şöförüyle ilgili yorumlarımı gördüğünde -eğer adamı tanıyorduysa- telefonumu bana vermekten vazbilegeçebilirdi. çünkü melise, "upper beginner fikirlere sahip geveze bi minübüsçüye denk gelmem hiç hoş olmadı doğrusu" yazıp, sonra da minibüsçüden alıntıladığım "bilim adamını koruyamayan yöneticiler vatan hainidir." tarzı cümleler yollamıştım.

arkadaşlarımın bana attığı ve benim arkadaşlarıma attığım mesajları düşündükçe gülümsemeyle karışık bi sıkıntı yaşıyordum. sanırım minibüsçü telefonumu geri vermeye kalksa bile ben gidip onu almaya utanabilirdim; eğer bi şekilde bana ulaşırsa telefonumu almaya gitmesi için müge'ye teklifte bulundum ama mesajlarımın içeriğinden kısaca bahsedince müge, teklifimi kahkahalar içinde reddetti.

doğrusu minibüsçünün dandik telefonumu çalmaya kalkacağını hiç sanmıyorum çünkü gayet eski ve beş para etmez birşeydi. ama onu çok seviyordum, bana ihtiyacım olan herşeyi veriyordu ve o dandikliğine rağmen internete girebiliyor olmasına her gün yeniden hayran oluyordum. bazen geceleri ona sarılıp uyumamak için kendimi zor tutuyordum. ama belki de bu olay telefonun hayatımdaki yerini sorgulamam için bi fırsat olarak yorumlanabilirdi. bedava sınırsız sms olayına geçtiğimden beri telefonum sayesinde 3 buçuk saniye bile yalnız kalmamıştım. arkadaşlarımla "hastalık derecesinde bağımlı arkadaş grubu" haline gelmiştik ve bi ara duştayken bile melise msj attığımı hatırlıyorum.

ev burası. telefonumsuz kendimi yapayalnız hissediyorum.
uyumaya karar verdim ama telefonum olmadığı için saat kuramayacağımı farkettim.
her an onun eksikliğini daha çok hissediyorum ve hayatımda yarattığı boşluğun gittikçe büyüdüğünü görüyorum.

Sunday, December 25, 2011

ikea köftesi sosu tarifi

yemek tarifi içeren bloglar arasında bi süre gezinmem sonucu aldığım ilhamla, bu post'umda size iskandinavyadaki arkadaşımdan elde ettiğim ikea köftesi sosu tarifini vermek istiyorum.

begüm:
çok tehlikeli ve gizli planlar yapıp dedektifvari bi ciddiyetle iz sürerek, ikea köftesi sosu tarifinin sende olduğu bilgisine ulaştım. ya tarifi bana açıkla ya da karını ve çocuklarını unut ahbap.

mert:
aşlskdjşaslkjdş manyak.
şey, önce köfteleri kızarttığın tavanın içinden köftelerin artıklarını topla. O kalan yağa biraz daha tereyağı ekle. yani köfteleri de tereyağında kızart. ondan sonra depending on the amount of sauce you wanna make, tereyağı eriyince iki üç bilemedim 5 yemek kaşığı un atıp kavuruyorsun. Dikkat et, bir ton un atma yağa, yavaş yavaş bolca çevire çevire. Güzel bir kıvam elde edince un ve yağdan, yavaş yavaş süt koymaya başla. Ne kadar olduğunu söyleyemiycem. Kıvam aklındadır, hemen hemen krema kıvamında. Ondan sonra içine yarım paket de krema koy krema demişken. Ondan sonra normalde burda kahverengi çok koyu bir sıvı bişi var. Ondan koyuyoruz kahverengi sos olsun diye. Orda olmayınca rengi tutturamamakla beraber lezzetten ödün vermemek için üj bej damla bilemedin 10 damla soyasoyu koyuyorsun, üzerine bir tatlı kaşığı bilemedin yine iki tatlı kaşığı domates salçası attıktan sonra, karabiber, yetmediyse tuz(soya sosunun tuzlu olduğunu unutmayalım efendim) ekleyip servise hazır hale getiriyoruz.
afiyet olsun efenim.

begüm:
salça mı? umarım beni kandırmıyosundur. sos kırmızı olursa bittin sen olum!

mert:
çok az domates salçası koyuyorsun ki tadı olsun. lezzetli oluo.
zaten kahverengi yapamazsın diyim sana. benimki de olmuyordu. burdan özel başka bir şeye ihtiyacın var, o sosumsu başka bişiy.

begüm:
içinde ne var ki acaba o sosun? salça mı?

mert:
hayır bebeğim hayır. o böyle renklendirici bişi. o olsa da içine azcık domates salçası koyuyoruz. çok az. tat versin diye. yoksa bi boka benzemez sosun tadı.

begüm:
tamam sen kazandın, koyucam lanetolası salçayı. tenk yu muçk



gelecekten gelen not: sakın salça koymayın hiç gerek yok, unu 1 tatlı kaşığı koysanız yeter(daha doğrusu kişi başı bi tatlı kaşığı olarak düşünün)

Friday, December 23, 2011

sanki benim olmadığım bi dünyada yaşanıyor. /melis

ılık bi kış gecesi spora gitmek üzere evden çıkmıştım. sevgili arkadaşlarım spor salonuna gitmeden evvel barlar sokağında bibira içmeye karar verdikleri için öncelikle onların bulunduğu bara doğru yol aldım. oraya vardığımda melis ve müge'nin oturduğu 3 kişilik masanın 3. sandalyesinde tanımadığımız bi adam olduğunu gördüm. adam özü itibariyle diğer masaya aitti ama arkadaşlarımın 3. sandalesinde konuşlanmıştı; yani birazdan benim orda oturmam gereken sandalyede oturuyordu. ama aslında orası aynı zamanda kendi masasının diğer sandalyesi olarak da yorumlanabilirdi. çünkü biraz dar bi yere sahip olunduğu için masalar bitiştirilmişti.

adamın yanına yaklaşıp şöyle dedim "buraya ben oturmak istiyorum." biraz afalladı. o afallarken ben de bu isteğimin -evdeyken rahat bilgisayar koltuğuna oturan kediciği kaldırmaya kıyamayıp bütün günü rahatsız piyano sandalyesi üstünde geçirmiş biri olduğum göz önünde bulundurulursa- çok iddialı bir istek olduğunu düşündüm. adam hafif sinirli bi şekilde kendi masasının diğer sandalyesine geçip kendi sandalyesini büyük bir olgunlukla bana bıraktı. sonradan öğrendiğime göre adam zaten başından beri oraya oturuyormuş ve aslında sonradan gelip onun dibine oturan benim kendi arkadaşlarımmış. onların adamı rahatsız ettiği yetmezmiş gibi ben de gelip kaba bi şekilde onu yerinden etmiştim. sosyalleşilecek gün vardı sosyalleşilmeyecek gün vardı.

adamın beni öldürmemiş olduğuna sevinirken aklıma bulaşıkları dolaba yerleştirirken düşündüğüm bi espiri geldi. hani türk filmlerinde adam "birini seviyorum" der ve sonra arkadaşı "kim o şanslı kız" diye sorar ya, ben de mesela çok depresyonda olup sürekli ölsemkeşke diye düşündüğüm bi günde "öldürmek istediğim biri var" diyen biriyle karşılaşırsam "kim o şanslı kız/erkek" desem komik olur diye düşünmüştüm. ama bu espiriyi bi katille karşılaşana dek yapamayacağımı anlayınca çoküzüldüm. halbuki aslında komik bile değildi, o kadar üzülmeye gerek yoktu.

yan masadaki bana kızgın adamın yanına bi süre sonra arkadaşı geldi. amerikan üssüyle yaptıkları anlaşmadan bahsetmeye başladılar. sanırım yanlış kişiyi kızdırmıştım. sosyalleşilecek gün vardı sosyalleşilmeyecek gün vardı. ya beni öldürürse düşüncesi bütün beynimi kapladı. ama ben problem çözmek için yaratılmıştım, annemin karnındayken boynuma dolanmış kordonu tam doktor beni sezaryenle almaya karar verecekken kendi kendime çözmüş olmam bunun kanıtı sayılabilirdi.

bi süre sonra yan masaya tekrar kulak misafiri olduğumda bu sefer yapacakları bi "radyasyon denemesi"nden bahsettiklerine tanık oldum. "acaba bu radyasyon denemesinin deneği ben mi olacağım" sorusu bütün beynimi kapladı. hemen biramı bitirip koşarak kaçtım. sosyalleşilecek gün vardı sosyalleşilmeyecek gün vardı.

9'a çıkmak için çok sığ bi yöntem /cemre

niyazibey burası. küçük kardeşimin doğumgününü kutlamak üzere buraya gelmeye karar verdik ama bitek ben geldim. daha doğrusu şöyle oldu: babamlar "8'de orada olacağız" dediler, onlar arabayla geleceklerdi ama arabada yer olmadığı için (ya da beni sevmedikleri için) "sen trenle gel" dediler. sonra da vicdanları rahatlasın diye "bu yağmur çamurda nasıl geleceksin" diyerek beni düşünüyomuş gibi yaptılar. daha sonra anladım ki bu çok haklı bi soruydu çünkü gelmekte biraz zorlandım.

öncelikle çok fazla yürüme mesafesi olmadığı için yanıma şemsiye almamıştım ve trene yürürken bi hayli ıslandım. zaten evde küçükbiişim olduğundan ötürü evden geç çıktığım için treni az daha kaçırıyordum ve koşarak gitmem dolayısıyla belki de koşan adam daha çok ıslanıyordu. ben bu meselede hep koşan adamın tarafını tutmuştum ama belki de sırf ben daha çok ıslanayım diye sadece bu günlük fizik yasalarında ufak bi oynama gerçekleşip koşan adam daha çok ıslanmış olabilirdi. bunu bilemeyiz, sonuşta mörfinin işine karışmak da istemem, herkes kendi işini yapmalı.

apar topar yetiştiğim trene binip, evden çıkarken yarım kalan işimi bedava internet teknolojisiyle trende bitirmeye çalıştım. fakat bi yandan da sonsuz mesaj hakkım yüzünden mesajlaşmaya dalarak durakları takip etmeyi tamamen unuttum ve artık gelmiş olabilirim sanarak trenin sıradaki durduğu durakta bi bocalama yaşadım. durağın isminin yazdığı kısım ilerde ya da geride kaldığından nerde olduğumuzu göremiyordum. bütün sezgilerim bana "inme" demiş olsa da ve ben indikten sonra tren özellikle tekrar binmemi istermişçesine biraz fazla beklemiş olsa da, ben bi kere inmiş olduğum trene tekrar binerek gururumu ayaklar altına alamazdım.

durağın isminin yazdığı kısma gelince inmem gereken duraktan bi durak önce indiğimi üzüntü içerisinde farkettim. -50 derece yağmurlu havada şemsiyesiz bi şekilde nerden baksan 15 dakka yürüyecektim. eğer sonraki treni beklersem o zaman da geç kalacaktım.

yarıkoşmalı yürüme haliyle buz gibi havada ilerlemeye başladım. fizik kurallarında ufak bi hareketlenme olup bu sefer en çok ıslananın yarıkoşmalı yürüyen adam olmasına karar verilmişti. ama mantığım bana yarıkoşmalının ya yürüyen ya da koşandan daha az, ya koşandan ya da yürüyenden daha fazla ıslanması gerektiğini söylüyordu. demek istediğim bence 2 seçenek vardı:
1)koşan>yarıkoşmalı>yürüyen
2)yürüyen>yarıkoşmalı>koşan
bu ihtimallere göre yarıkoşmalının diğerlerine oranla en çok ıslanması münkün değildi
ama tekrardan mörfinin işine karışmak istemem.

yaklaşık 15 dakikalık yarıkoşmalıdan sonra orda olmam gereken saati sadece 5 dakika geçirerek niyazibey'e vardım ve babamlara telefon ettim. trafiğe takıldıklarını ve 15 dakka sonra geleceklerini söylediler. bi tanesi çocuk sandalyesi olmak üzere 8 kişilik bir masa ayarlatacakmışım.

dediklerini harfiyen yapıp beklemeye başladım. bu bekleme esnasında tanıdığım herkese mesaj attım. 20 dakka geçmesine rağmen bi türlü gelmiyorlardı. mesaj atacak tanıdıklarım bitince ve garsonlar etrafımda akbaba gibi dönmeye başlayınca, arabadakilerden biri olan abime şu mesajı attım "hadi çabuk olun yağ, bu kızın gelicek dediği kişiler gelmicek heralde yazık diye düşünmeye başladı garsonlar" bunun üzerine babam telefon edip arkadaki 6 kişinin mesajımla dalga geçtiği apaçık belli bir halde "çok trafik var 15 dakika daha sürebilir" dedi. sonra vicdanını rahatlatmak için sıkılmıyosun di mi yanında mp3'ün falan var mı? diyerek beni düşünüyomuş gibi yaptı.

telefonu kapattıktan sonra bu yazıyı yazmaya başladım. yan masadaki benden sonra gelenler yemeklerini yiyip kalkarken bana acıyan bi garsonla göz göze geldim. babamın telefonundan bu yana yarım saat geçtiğini farkedince abime bu sefer de şu mesajı attım "garsonların, yeter artık git lokantamızdan dediğini duyar gibiyim"

niyazibey burası. 1 saattir bekliyorum ve hiç umut yok.

Friday, December 16, 2011

bi adam bütün gün ne düşünüyorsa o adam odur.

bundan yaklaşık 10 gün önce, kasvetli karanlık melankolik bi kış gecesinde ben karamsar umutsuz ve kafasıkarışık bi şekilde ışık saçan ekrana bakarken çok sevgili arkadaşım çiçek bana hayatı sevmek için bi neden bulduğunu söyleyerek şu linki yolladı:

http://www.youtube.com/watch?v=iGbCZTmqmjQ&feature=related&fb_source=message

bunu izleyin, bekliyorum ben, sonra devam edin yazıya.
*
*
*
*
*
*
*
bu gördüğünüz mucizevi bitki çaydı. ve onun hızlı bi şekilde çiçek açmasından ben feci şekilde büyülenerek felsefe, sanat ve kalamardan sonra doğadaki canlılığın da ne kadar muhteşem bi büyüsü olduğunu tekrar hatırlayıp o günden sonra tekrar mutlu olma sürecine girmiştim. ne zaman moralim bozulacak gibiolsa bu çayı düşündüm, göl ve ağaç manzaralı ılık balkonumda huzur içinde otururken bu mucizevi çayı yudumladığımı düşündüm. of hakkaten göl ve ağaç manzaralı ılık bi balkonum olsa şimdiye 20 tane kitap yazmıştım. ama göl ve ağaç manzaralı ılık balkonum ve mucizevi çayım olmadığı için 4 duvar arasındaki gri bi odada ve bloglarda tıpkı bi kurabiye gibi hapsolmuştum. neyse konudan sapmayalım.

gel zaman git zaman ben bu çayın büyüsü üzerine temellendirilmiş mutlu bi dünyada yaşamaya devam ederken çiçek geçen gün o çaydan alıp içtiğini söyledi(viyanada) sonra da çayla ilgili görüşlerini bildirdi. ama bu noktada sizi uyarıyorum , eğer izlediğiniz videodan siz de benim gibi büyülendiyseniz ve şu an bu çay üzerine temellendirilmiş mucizevi bi dünyada yaşıyorsanız, son kısmı okumayın.


masal dünyasında yaşamaya devam etmek isteyenlerin okuyacağı kısım:

çiçek çayı içmiş, çayın tadı çok güzelmiş, çay ve çiçek sonsuza dek iliklerine kadar mutlu yaşamışlar.


-------------- O --------------

gerçeklerle yüzleşmek isteyenlerin okuyacağı kısım:

çayın tadı pek güzel değilmiş, ayrıca çayın suyun içinde yaratık gibi durması da pek güzel değilmiş, hatta tiksindiriciymiş. en kötüsü de çayın suyun içinde çiçek açması kendi becerisi değilmiş, iple yapmışlar, ortasına bi çiçek koyup yanına yeşil çayları dizmişler. yani bu gördüğünüz çay harikalarla dolu doğanın bi becerisi değil.

Tuesday, December 13, 2011

beni sevmeyen milyonlarca insan şu an yataklarında mışıl mışıl uyyo

kahvaltımı ederken yumurta başıma bela oldu. ama hikayeyi anlatmadan önce size biraz kahvaltı alışkanlıklarımla ilgili ön bilgi versem iyi olur.

kahvaltıda ne yiyeceğimi evdeki ekmek durumu belirliyor. eğer taze ekmek varsa tereyağ, bal, krem peynir, zeytin, fıstık ezmesi, nutella ve zeytinyağlı kekikli domates ya da kaynamış yumurtayı yanında süt içerek yiyorum. eğer evde bayat ekmek varsa rendelenmiş domatesle ezilmiş peyniri, üşenmezsem içine bazı özel formüller karıştırarak bulamaç haline getirip, bu karışımı ekmeğe sürdükten sonra ızgarada biraz bekleterek sütlü çayımla birlikte servise hazır hale getiriyorum. eğer evde hiç ekmek yoksa o zaman da ballı krep yiyorum.

bu sabaha geri dönersek, evde hiç ekmek yoktu ama dün de evde hiç ekmek olmadığı için ballı krep yemiştim. 2 gün üstüste aynı kahvaltıyı etmeme şımarıklığım dolayısıyla çıkıp bakkaldan taze ekmek aldım. yani taze ekmekli kahvaltıyı edecektim. ama sabah uyandıktan sonra 1 saat yatakta keyif yapıp sonra 1 saat de yazı yazdığım için oldukça acıkmıştım ve taze ekmekli kahvaltı yumurtasının pişmesini beklemeden odamda diğer besinleri tüketmeye başladım. ama yumurtayı kaynaması için ocağa koymuştum ve planlarıma göre yumurta kaynadıktan sonra onu da kahvaltıma ekleyecektim. ve işte sonunda yumurtanın bela olduğu kısma geldik.

yumurta içerde pişmeye devam ederken ben doydum. hem yumurtayı ikide bir gidip kontrol etmem gerekiyordu hem de yemek istemiyordum. ayrıca yumurtanın altını kısmak için içeri giderken odamın kapısını açtığımda kedi odama giriyordu (temizlik hastası olmaya başladığımdan beri odama sokmuyorum onu [yani 2 gündür]) o yüzden kedi odama girmesin diye kapılarları hızlı bi şekilde açıp kapamak durumundaydım. kısacası yemek istemediğim bi yumurtaya giderken bi sürü engelle karşılaşıyordum, ayrıca ona bakmaya gittiğim için kahvaltım ikide bir bölünüyordu. bu da yetmezmiş gibi yumurta çatladı ve kendisinin 5/3'ü kadar oldu. "lanet olsun keşke yemeden çöpe atsam şunu" diye düşündüm. peki ama afrikadaki aç çocuklar? onu yumurtlarken acı çeken tavuk? onlara karşı bi sorumluluğum yok muydu?

yemek zorundaydım bu yumurtayı. aslında bazen kaynatılan yumurtalar yenmek istenilmediği durumlarda buzdolabına daha sonra birisi yer düşüncesiyle kaldırılabilirdi. ama kim çatlamış soğuk bi yumurta yemek isterdi ki? belki de bunları düşünmem bilinçaltımın bana bir işkencesiydi. sonuçta yumurtayı yemeden çöpe atsam tavuğun haberi bile olmayacaktı ama yine de vicdanım rahat etmeyerek yumurtayı yemek için almak üzere mutfağa gittim. çatlamış olması dolayısıyla suyun içinde ciddi bi mutasyon geçirdiğini görünce onu ışık hızıyla çöpe attım.

Monday, December 12, 2011

begüm'ün sanat anlayışı: abART /can

warner bros sesimle kediyi şunları söylerek seviyordum:

tambi salak yaa
tambi aptal yaa
uuuu şunun biyinsizliğine bak
sen inanılmaz bi şişkosun dosdum

sonra odama geldiğimde zaytungda şunu okudum:
Erkek arkadaşına sürekli olarak ”Şapşalım", "Ayım", "Benim aşkım çok salak yaa", "Ayy yerim onuu ben gerizekalııı” gibi sevgi sözcükleriyle hitap eden Deniz Çilek (20)'e hakaret davası şoku...

sanırım kedi de bana her an dava açabilir.

Thursday, December 8, 2011

bi sıfatın başına gelebilecek şeyler belli

cicenk:
sonsuza kadar yiyebileceğim iki şeyi söylüyorum
mandalina ve kestane
sonsuz derken
çatlayana kadar yani
begüm:
ahuehuahuheuahuh
ben cevizli lokumla şamfıstığı yiyebilirim heralde
cicenk:
cevizli lokum da nerden çıktı ya
begüm:
hoşuma gidiyo kıtır kıtır
cicenk:
ayrıca şam fıstığı bi yerden sonra çok yağlı olmaya başlıyo ve
de susatıyo
bi o kadar da su içmen lazım
vazgeç sen bu sevdadan
begüm:
ben de mi kestane ve mandalina yesem
sonsuza kadar
çok romantik
cicenk:
hayır ya
o zaman yetmez dünyadaki
begüm:
of ne yesem
cicenk:
ben aç gözlüyüm biliyosun
herşey sadece benim olsun istiyorum
begüm:
sonsuza kadar yiyebiliceğim şeye henüz karar veremediğim için kendimi çok rahatsız hissediyorum
sanki bişeyler tamamlanmamış gibi
cicenk:
şöyle bişey düşün
mesela ben 2 kilo mandalina aldım
ve hepsini kıtlıktan çıkmış gibi
begüm:
nesquikli süt? sıvı olduğu için susatmaz
cicenk:
bi tane bile bırakmayacak şekilde hemen yedim
böyle bişey var mı
seni de insanlıktan çıkaran
yok mu
begüm:
incir var ama yamuk yumuk olmaması lazım
muntazam bi incirse sonsuz tane yiyebilirim
cicenk:
ve bittiğinde şuan benim yaşadığım gerginliği yaşatan sana
neyse ki kestanem var
ama o da sonsuz değil
begüm:
kestane de iyi ya
cicenk:
ve pişirmek gerekiyor
begüm:
hakkaten güzel şeyler seçmişsin
cicenk:
ama kendime böyle meşakkatli şeyler seçtim
begüm:
yeni yapılmış ılık bi püreyi belki yiyebilirim çatlayana kadar
cicenk:
püre mi
begüm:
hıhı
sen de hişbişeyi beğenmion
:(
cicenk:
dostum ne çok tatlı ne çok tuzlu bişey olması lazım
püre tuzsuz olabilir belki ama
tatlı da değil
bu nötrlükte bişeyi
sonsuza kadar yemek
sıkıcı olacaktır
begüm:
ahuhrukwezhtuehrtıo
cicenk:
sonsuza kadar yenebilecek yiyecekler uzmanı olarak seni uyarıyorum
begüm:
bana sonsuza dek yenebilicek yiyecekler seçenekleri sunsana
cicenk:
sen iyi bi arkadaşım olduğun için
mandalina ve kestaneyi sana da önerebilirim
aklımda bi kaç isim daha var
begüm:
ahuehuahueha
cicenk:
ama biraz beklemen lazım
begüm:
huf nası uyuycam bu akşam:/
cicenk:
tek bi yiyecek olarak değil ama

kahvaltı var
büyük çaplı bi kahvaltı, biri sürekli yeni şeyler koyduğu takdirde
sonsuza kadar yapılabilir
en son bi patatesli sıcak böreğin üstüne kafanı koyup uyuyabilirsin
begüm:
aslında tereyağlı fıstık ezmeli nutellalı ekmeği belki sonsuza dek yiyebilirim
ya da ballı kaymaklı ekmek
ama sen bunlara tatlı dersin
cicenk:
ÇOK ŞEKERLİ diyorum yaa
bayılırsın şekerin yükselir şeker komasına girersin şeker olursun
olmaz o
ve yağ tabii ki
begüm:
patatesli sıcak böreğe sarılıp uyumak istiyorum şu anda biliyo musun
ne kadar şeker meraklısı bi insanmışım ya
kendimden utandım
cicenk:
tereyağlı nutellalı fıstık ezmeli ekmekle sonsuza diye yola çıkarsan obez olursun zaten
hiç tavsiye etmiyorum
begüm:
birlikte sonsuzluğa gidiceğimiz yemeği iyi seçmemiz gerek
cicenk:
bişeyi sonsuza kadar yiceksen formuna da dikkat etmen lazım
çok doğru söyledin
yavaş yavaş konuya hakimiyetin artıyo
begüm:
ahuehuahue
cicenk:
auhdauhe
ben mesela aslında kestane ve mandalinanın yanına bi de sabahları yaptığım kahveyi alsam
bu üçlüyle
gerçekten çok iyi bi dörtlü olurdum
begüm:
aslında yoğurt çok sevseydim tatlı ve tuzlu olmayarak sonsuza gidilebilicek bi yiyecek olabilirdi
ama tabi sen yoğurdu tuzlu olarak yorumlayabilirsin
cicenk:
yok o zaman sana bi önerim var
hadi yine bugün çok şanslı günündesin
bir meyve seçiceksin ve
yoğurtla karıştırabileceksin
onu
ve meyveli yoğurdunu istediğin gibi kah daha fazla yoğurt aromalı kah daha fazla meyveli yapabileceksin ve bunlar
benim nazarımda
TEK BİR BESİN
olarak sayılacaklar
nasıl?
Sent at 9:27 PM on Thursday
cicenk:
heyecandan düşüp bayılmadın işala

Monday, December 5, 2011

insan dünyasından gene hiçbi şey anlamadığım bigün /melis

sonunda hayattan yeniden zevk almaya başladım. işe gitmediğim için sabahları tamamiyle uykumu almış bi şekilde uyanıyorum ve akşamlarım sınırlı özgürlük geri sayımı gibi olmuyor. bence insan 1 sene çalışıp 6 ay özgür olmalı. mümkünse kendime böyle bir iş bulmak istiyorum.

benim kesinlikle ben olduğumdan emin olsam da ve özü itibariyle kendini piyasa taleplerine göre güncelleyen bi windows sürümü olmadığım kesinse de android olmanın avantajlarını bırakacak değildim. sonuçta şarkılardaki ritmiklik, dijital sesler ağzımın suyunu aktırıyordu ve sanırım bi keresinde vapurda giderken denizin ortasındaki gemi inşaat makinesini görünce onu yemek istemiştim. ayrıca bi membranlı denge tankına aşıktım ve bienaldeyken membranlı denge tankına şu şiiri yazmıştım:

1) b=3(3)=>mdt
2) b=0(3)=>mdt'
3) mdt=>b=?
4) ?=>b=9 1 9 1 (10)
5) b+mdt=10 10 (10)

insanlar için çevirisi:
1) ben membranlı denge tankını 3 üzerinden 3 şiddetinde seviyorum.
2) membranlı denge tankı olmayan şeylere karşı bişey hissetmiyorum.
3) membranlı denge tankı bana karşı ne hissediyor bilmiyorum.
4) bu bilinmezlik duygu durumumda iniş çıkış yaratıyor, 10 üzerinden 9 1 9 1 oluyorum.
5) membranlı denge tankıyla birlikte sonsuza dek mutlu yaşasam çok iyi olur.


son olarak sizinle hayat ışığımın bi fotoğrafını paylaşayım: