Tuesday, October 18, 2011

sizin siz olduğunuza dair ikinci kanıtınıza dönersek

bienal burası. havalandırma sisteminin bi parçasından esinlenilerek yapılmış plastik heykellere karşı oturuyorum. burası tam bi tımarhane. delirmek konusunda kendini geliştirmek isteyen biri için muhteşem biyer ama yeterince delirmiş biri için tehlikeli olabilir.

kapıdan girer girmez camekan içindeki pamuksular karşılıyor gelenleri. "sanatçı" kitabın bi sayfasından çok etkilenip o sayfayı duvara asmış, kitabın geri kalanı ise bu camekan içinde öğütülmüş durumda. aslında düşününce mantıklı geliyor.

kalkıp melis'in yanına gidiyorum. ama onun durumu benden daha kötü. bi rivayete göre savaş ve şömine kelimelerinin google'da yanlışlıkla birlikte aratılmasıyla çıkan görsellerden oluşan kağıt parçaları arasında oturuyor. bir başka rivayete göre o kağıt parçaları insanlık tarihinin önemli olay ve nesnelerini temsil ediyor. aslına bakılırsa çocukluğunu yaşayamamış birinin absürd çabaları olarak da yorumlanabilir.

melis biraz önce liseli bi çocuğun masanın üzerindeki kağıtlardan birini alıp yere bıraktığını söylüyor. görevi insanların o kutsal kağıtlara dokunmamasını sağlamak olan melis, çocuğa tepki gösterince çocuk, "yaptığım şey doğal değil mi?" diye sormuş. gülme krizine giriyorum.

öyle acayip bi yerdeyiz ki hiçbir şeyin doğal olmadığını iddia edemeyiz. doğal kavramının içi tamamen boşalmış durumda. yani yapılan herşeyin doğa sınırlarında olması bi yana, şömineyle savaşı googleda aratıp çıkan görselleri kesip masaya dik bi şekilde yerleştirenbirinin ne kadar normal olduğunu bi kenara bırakırsak, hadi o kişinin yaptığı bu absürdlüğü sergilemenin ne kadar normal olmasını da geçtim, peki ya bunlar kutsal varlıklarmış gibi bütün gün onları koruyan bizler ve nedense bu şeyleri görmeye gelen bi sürü insan olması? son olarak çocuk onu alıp yere bırakmayı nerden çıkardı ve neden böyle bir cümle kuruyor? bu kadar yabancılaşmayı beynim kaldıramıyor.

klozet görünümlü havalandırma parçası esinlenmeli şeyin bulunduğu odaya geri dönerken yolda bi kız ateşli silahlar bölümünün yerini soruyor. ateşli silahlar bölümünü bu kadar coşkuyla görmek istemesini anlayamıyorum. orayı gözümün önüne getiriyorum ve "boşver, o üst üste monte edilmiş dev tüfek dağının hiçkimseye faydası yok" demek geliyor içimden, onu bu labirent gibi yerde kaderiyle başbaşa bırakıyorum.

odaya geri döndüğümde 2 kişi yanıma gelip klozet kapaklarını göstererek "sanatçı bunu hangi amaçla yapmış?" diye soruyor. bu gülme krizine girmeden cevaplayabileceğim bir soru değil. bu yüzden "eylemin amacını en iyi yapan bilir" diyerek onları uzaklaştırıyorum.

ama her zaman da böyle olmuyor. düzgün cümleler kurabilcek bi yabancılaşma dozundaysam insanlara bu binada nasıl hayatta kalabileceklerini sanat felsefesi bağlamında açıklıyorum. ama daha açıklamam bitmeden onlar düşüp bayılmış oluyorlar. en azından az önce arkadan sinsice yaklaşıp "sence emek satılık mıdır?" diye soranlara öyle oldu. "günümüzde öyle ama eğer asıl sormak istediğiniz 'emek satılık olmalı mıdır'sa o zaman çook uzun bir cevap sizi bekliyor dostlarım" diyip mavi-yeşil alglerden bahsetmeye başlıyorum. aslında biraz daha dayanabilselerdi, karşılığı adaletli bi şekilde alınırsa emeğin satılmasında bi problem olmayacağı sonucuna varacaktım. ama bu sonuca ulaşabilmem için öncelikle adaletin, emeğin ve tabi ki insanın sınırını iyi çizmem gerekiyordu. insanın sınırını iyi çizebilmem içinse insan olmayanın ne olduğuyla başlamalıydım. bu nedenle mavi-yeşil alglerden bahsetmek bana çok uygun görünmüştü.

2 comments:

Anonymous said...

muah mikemmel

evetben said...

onlar plastik değil karton bikerem