Saturday, October 1, 2011

gerçekliğinden emin olmadığımız bi konu hakkında yalan söylememeliyiz. /çiçek

varoluşsal masal diyarı burası. denizden çıkıp bi süreliğine hava alarak efsanevi bi şekilde azgın sulara geri dönen dev bi canavar var*. ama kesinlikle iyi bi canavar, konuşularak kimseyi yememeye ikna olabilir. ama her zaman herkesle konuşmaz çünkü o zaman herkes bu olayı arkadaşlarına anlatır ve bi sürü kişi onu görmeye gidiceği için canavar rahatsız olur. o yüzden belki sadece çok üzgün olanlarla konuşur.

çoküzgün olanlar arasından da tabii ki herhangi bi üzgünlüktekilerle hemen konuşucak hali yok. sadece üzgünlüğü varoluş acısı haline gelenlerle olabilir. çünkü burası varoluşsal masal diyarı. mesela üzgün biri öncelikle onu üzen şeyi sorgular, mesela bunun nedeni bi insansa o insanı, sonra eğer çok çok üzgünse bi anda bütün insanlığı sorgulamaya başlayabilir ve eğer hümanist biriyse o zaman insanları bırakıp sistemi sorgulamaya girişir ve eğer bu kişi bi filozofsa hızını alamayıp sistemi de aşarak varlığı sorgulamaya kalkabilir. dolayısıyla insanları, sorgulamayı nerde bıraktıklarına göre gruplayabiliriz. insanı mı, insanlığı mı, sistemi mi, varoluşu mu? ne zaman sistemi sorgulayan birini görsem "aa 3. aşamada" derim.

işte bu yüzden varoluş acısı bütün acıların en köklüsüdür. eğer otomatikleşirse kaşığı yere düşürdüğümüzde normalde "bu kaşığı buraya kim koymuş" seviyesinde hissedeceğimiz minik bi sinir yerine "neden yer çekimi var, neden daha farklı fizik kuralları olan bi gezegende yaşamıyoruz" siniri yaşanır ve sonunda zaten akciğerlerime de sinir oluyorum diye düşünülebilir. hatta sonra keşke 3 tane uydumuz olsaydı ve son olarak evren genişlemeyi bırakıp biraz benimle ilgilenseydi diye bile düşünebilir. malesef bu isyanımızın bir muhattabi yoktur, dolayısıyla ergen gibi, sonuçları sadece bize zarar verecek isyanlarımızla kalakalıp kendimizden nefret ederiz. sonra da "keşke kendimden nefret etmesem, o zaman hiç midem bulanmazdı" diye düşünürüz.

işte bu noktada canavar devreye girer. canavar sadece bu durumdakilerle konuşur ve onlara hey dosdum dünya bi oyun bahçesidir der. o esnada birden gece olur ve gökyüzünden ışıklı toz zerreleri dökülür*. ne zaman gökyüzünden dökülen ışıklı toz zerreleri görsem artık kendime yeni bi din icad edmenin zamanı geldi diye düşünürüm. çünkü demek ki bir önceki genişlemeci din işe yaramıyor ki yine şizofren oldum.

sonra işte varoluşsal masal diyarı burası. bugün kuşların çok sevimli olduğunu düşündüm. sonra eray bugünün yani 1 ekimin kuş gözlem günü olduğunu farketti. bunu yeni dinimizin kuş dini olması gerektiği şeklinde yorumaldım. evet kuş dini bana çok uygundu, hafif bişey. cehalet mutluluk olduğu için bu dinde kuş beyinli olmak kutsal olsun, dünya artık canımızı sıkmayı bırakıp soldan sağa dönsün, yörüngeden çıkan dinsiz sayılsın. ibadet olarak da sultanahmet'e gidip kuşlara yem verebiliriz, pet shop'a gidip kafesleri açabiliriz. ben böyle yaparak küçük esnafa biraz ayıp edeceğimizi düşünüyorum aslında; ayrıca dükkan sahibi bize kızabilir ama eray'ın harika bi fikri var. kafesten kaçma teknikleri broşürleri hazırlayıp kafeslere koyucaz, bu sayede bizim açtığımız kafeslerden ötürü bizi kimse suçlayamaz, broşürü okumuş deriz.



*katkılarından ötürü taşkın'a teşekkürler.

No comments: