Monday, October 24, 2011

insanlara yardım etsen kendini iyi hissedersin, tabi yardımın başarıyla sonuçlandıysa /melis

bienal burası. beyaz bi taburenin üstünde bezmiş bir halde otururken melis'e şöyle birşeyler söylüyorum: ".....keşke güzel bişey sevsek. sevicek güzel bişey bulamıyorum. aa ne güzel cümle oldu, belki bu cümleyi sevebilirim."

o cümleyi sevmem bitince yine sıkıntı basıyor. aslında buna sıkıntı denmez, kendimi kötü hissetmiyorum; sadece hayatımı anlamsız hissediyorum. ders çalışmayı deniyorum. belki bu kitabın bi yerlerinde öğrenmeye değecek birşeyler bulurum ya da belki bana birşeyleri merak ettirir diye umut ediyorum. ama ders çalışma motivasyonum sıfır çünkü bir iç anadolu şehrinde öğretmen olmak için yapılmadığım çok belli. zaten ders çalışırken kendimi güvende hissetmiyorum. sanırım bu haldeyken kendi düşüncelerimden başka bişeye odaklanmam mümkün değil. ayağa kalkıp ileri geri yürümeye başlıyorum.

aslında burası öyle saçma biyer ki bienalde çalışmak için yapıldığım söylenebilir. ama hayatımda güzel giden bi kaç şey olması şartıyla. aslında kötü giden bişey de yok. sadece, zaten hiçbi zaman gitmeyen ve gitmemesine çok alıştığım şeyler var; ama böyle olduğunu bildiğim için artık onlar da işe yaramıyor. yeşil olmak bile bundan daha iyi diye düşünüyorum sık sık. belki de dünyada bu kadar çok yeşil pantolon olmasının sebebi budur.

patronumuz anlamsızlık batağına düşmüş beni ve sıkıntıdan kendini yutmak üzere olan melis'i görünce "siz ikiniz dönüşümlü olarak denizi izleyin" diyor, sonra cetveller tehlikede olduğu için diğer odaya gidiyor.

bu evrenin dış mimarisi çikolatalı gofret şeklindeyse hiç şaşırmam.


Saturday, October 22, 2011

depresyonla olan savaşında depresyonun tarafını tutarsan asla iyleşemezsin / melis

bu sabah yataktan kalkmak için neden bulamadığımdan işe geç kaldım. aslında işim gayet eğlenceli. yan odadan "geciktiğim için kusura bakmayın, petrol sondaj makinası kapaklarıyla ilgili küçük bi açıklama yapmam gerekti de" diyerek gelen bir en iyi arkadaşım var ve "senin molaya çıkarken izin almana gerek yok, çünkü boşluğu koruyosun" diyen bi patrona (aynı zamanda en iyi 2. arkadaşa) sahibiz. işimizse, ismi "eflatun kavisli isimsiz nesne" olan şeyin ismini soranlara cevap vermek olarak özetlenebilir.

ama işte bu sabah uğruna yaşayabileceğim şeyleri bi gözden geçirip hiçbir şey bulamayınca yataktan kalkmakta gerçekten zorlandım. adeta dünyadaki hiçbir şey kendisini sevmeme izin vermiyordu. yataktan ön gördüğüm saatten yarım saat geç kalkınca treni kaçırıp minibüse binmek zorunda kaldım ve minibüsçü durup dururken kapıyı açıp beklemek gibi pis bi huya sahip olduğu için vapuru kaçırınca, kimsenin şahit olmak istemeyeceği bi sinir krizi geçirmenin eşiğine geldim. insanların özel alanına olan aşırı saygımdan, bu sinir krizini içime atıp mide ağrısına dönüştürmem uzun sürmedi.

günümün geri kalanında ise başkasının özel alanına aşırı saygıyla kendi benliğine saygısızlık arasındaki ince çizgiyi düşündüm. bunun cevabını ararken yine insanları sayıya boğdum. bu konudan uzaklaştığım nadir anlarda manzara kelimesinin tdk'daki tanımını tahmin etmeye çalıştım. patronum herkesin 9 saat boyunca dedikodu yaptığı bu yerde, vakit geçirme biçimimi çok erdemli bulduğunu söyledi.

iş çıkışı kadim dostumun duygudurum bozukluğuna eşlik ettim. bu deliliğin tarihe geçmeyecek olmasına çok üzüldüm. bence klinik psikoloji kitaplarının nevrozlar bölümünde bu sohbetin ses kaydı örnek olarak tutulmalıydı.

şimdi ev burası. biran önce yatsam iyi olur. yatmadan önce yarın sabah yataktan kalkmak için bi neden bulsam ya da en azından yarın giyeceklerime karar versem sabahki begüm'ün işini baya kolaylaştırmış olurum. 1.'nin cevabını bulmak çok uzun sürer, 2. ise benim düşünemeyeceğim kadar dünyevi bi mesele. sabah begüm'ünden şimdiden özür diliyorum.

Tuesday, October 18, 2011

sizin siz olduğunuza dair ikinci kanıtınıza dönersek

bienal burası. havalandırma sisteminin bi parçasından esinlenilerek yapılmış plastik heykellere karşı oturuyorum. burası tam bi tımarhane. delirmek konusunda kendini geliştirmek isteyen biri için muhteşem biyer ama yeterince delirmiş biri için tehlikeli olabilir.

kapıdan girer girmez camekan içindeki pamuksular karşılıyor gelenleri. "sanatçı" kitabın bi sayfasından çok etkilenip o sayfayı duvara asmış, kitabın geri kalanı ise bu camekan içinde öğütülmüş durumda. aslında düşününce mantıklı geliyor.

kalkıp melis'in yanına gidiyorum. ama onun durumu benden daha kötü. bi rivayete göre savaş ve şömine kelimelerinin google'da yanlışlıkla birlikte aratılmasıyla çıkan görsellerden oluşan kağıt parçaları arasında oturuyor. bir başka rivayete göre o kağıt parçaları insanlık tarihinin önemli olay ve nesnelerini temsil ediyor. aslına bakılırsa çocukluğunu yaşayamamış birinin absürd çabaları olarak da yorumlanabilir.

melis biraz önce liseli bi çocuğun masanın üzerindeki kağıtlardan birini alıp yere bıraktığını söylüyor. görevi insanların o kutsal kağıtlara dokunmamasını sağlamak olan melis, çocuğa tepki gösterince çocuk, "yaptığım şey doğal değil mi?" diye sormuş. gülme krizine giriyorum.

öyle acayip bi yerdeyiz ki hiçbir şeyin doğal olmadığını iddia edemeyiz. doğal kavramının içi tamamen boşalmış durumda. yani yapılan herşeyin doğa sınırlarında olması bi yana, şömineyle savaşı googleda aratıp çıkan görselleri kesip masaya dik bi şekilde yerleştirenbirinin ne kadar normal olduğunu bi kenara bırakırsak, hadi o kişinin yaptığı bu absürdlüğü sergilemenin ne kadar normal olmasını da geçtim, peki ya bunlar kutsal varlıklarmış gibi bütün gün onları koruyan bizler ve nedense bu şeyleri görmeye gelen bi sürü insan olması? son olarak çocuk onu alıp yere bırakmayı nerden çıkardı ve neden böyle bir cümle kuruyor? bu kadar yabancılaşmayı beynim kaldıramıyor.

klozet görünümlü havalandırma parçası esinlenmeli şeyin bulunduğu odaya geri dönerken yolda bi kız ateşli silahlar bölümünün yerini soruyor. ateşli silahlar bölümünü bu kadar coşkuyla görmek istemesini anlayamıyorum. orayı gözümün önüne getiriyorum ve "boşver, o üst üste monte edilmiş dev tüfek dağının hiçkimseye faydası yok" demek geliyor içimden, onu bu labirent gibi yerde kaderiyle başbaşa bırakıyorum.

odaya geri döndüğümde 2 kişi yanıma gelip klozet kapaklarını göstererek "sanatçı bunu hangi amaçla yapmış?" diye soruyor. bu gülme krizine girmeden cevaplayabileceğim bir soru değil. bu yüzden "eylemin amacını en iyi yapan bilir" diyerek onları uzaklaştırıyorum.

ama her zaman da böyle olmuyor. düzgün cümleler kurabilcek bi yabancılaşma dozundaysam insanlara bu binada nasıl hayatta kalabileceklerini sanat felsefesi bağlamında açıklıyorum. ama daha açıklamam bitmeden onlar düşüp bayılmış oluyorlar. en azından az önce arkadan sinsice yaklaşıp "sence emek satılık mıdır?" diye soranlara öyle oldu. "günümüzde öyle ama eğer asıl sormak istediğiniz 'emek satılık olmalı mıdır'sa o zaman çook uzun bir cevap sizi bekliyor dostlarım" diyip mavi-yeşil alglerden bahsetmeye başlıyorum. aslında biraz daha dayanabilselerdi, karşılığı adaletli bi şekilde alınırsa emeğin satılmasında bi problem olmayacağı sonucuna varacaktım. ama bu sonuca ulaşabilmem için öncelikle adaletin, emeğin ve tabi ki insanın sınırını iyi çizmem gerekiyordu. insanın sınırını iyi çizebilmem içinse insan olmayanın ne olduğuyla başlamalıydım. bu nedenle mavi-yeşil alglerden bahsetmek bana çok uygun görünmüştü.

Saturday, October 15, 2011

kafam çok karıştı ve dünyadaki yerimi unuttum

bienal burası. ilk iş günüm. burda çalışanlar eserlere dokunulması konusunda çok sinirli. belki bi hafta geçtikten sonra ben de onlar gibi olurum ama henüz bunu ölümcül hata olarak görmeyen biri olduğumdan abartılı tepki gösterdiklerini düşünüyorum. o derece ki bi ara güvenlik sinirli bir halde yanıma gelip, mezartaşı odasından benim olduğum tarafa doğru biri yeşil pantolonlu, biri deri ceketli olmak üzere şüpheli bir üçlünün yaklaştığını söyledi. dediğine göre her yere dokunuyorlarmış ve bu yüzden gözüm üstlerinde olmalıymış.

güvenliğin ses tonundan sanatın büyük tehlike altında olduğunu hissedip merakla üçlüyü beklemeye başladım. fakat garip bi şekilde bi anda her yer yeşil pantolonlu ve deri montlu insnalarla doldu. yani yeşil sayılabilecek o kadar çok pantolon gördüm ki, dünyada bu kadar çok yeşil pantolon bulunmasına gerçekten çok şaşırdım. ayrıca bu yeşil pantolonluların yanlarında bazen ilk bakışta deri olarak algılanabilecek montlular da bulunuyordu ve belki bi metreye kadar yakınlarında olan kişileri de onların arkadaşı varsayarsak, pek çoğunun bi üçlü oluşturabilmeleri olasılıklar dahilindeydi. sonra ben insanlara bakarak acaba şu pantolon da yeşil sayılabilir mi, bu mont gerçek deri mi ve o algısal ayırtediciliği olmayan diğer kişi onların arkadaşı mı diye düşünürken içeri yemyeşil pantolonlu biri girdi.

pantolon o kadar yeşildi ki kesinlikle yeşilliği tartışmaya açık değildi, evrendeki en yeşil pantolon kesinlikle oydu. yanında parlak deri montuyla ışıldayan biri ve onlara coşkuluyla eşlik eden üçüncü biri de vardı. araları o kadar iyi ve o kadar yanyanaydılar ki onlar gerçek bi üçlüydü. kimse onların üçlü olmadığını söyleyemezdi.

güvenlik göz ucuyla bana onları işaret etti. ben de gözümü üstlerine koydum. hiçbi şeye dokunmadan mutlu bi şekilde etrafı gezip gittiler.

Monday, October 10, 2011

ben daha önce hiç ağırbaşlılık görmedim

avukat arkadaşım müge bilirkişiden bahsederken, bilirkişi olmanın tam bana göre bi meslek olduğuna karar veriyorum. çok havalı bi ismi var. sonra mügeye bilirkişi olmak için ne yapılması gerektiğini soruyorum. üniversite bitirip başvurmak gerekiyormuş ama hiç felsefe mezunu bilirkişi görmemiş. inanılmaz bi durum, mahkemelerde hiç varlıkla ilgili problem çıkmıyor mu? müge somut konuları bilmek gerektiğini söylüyor. ben hiçbişey bilmiyorum ama bişey bilmiyor olmakla ilgili çok şey biliyorum; hatta bütün hayatım bunun üstüne kurulu. eğer bişey bilmiyor olmakla ilgili bilirkişi gerekirse çekinmeden arayın diyorum.

teachers burası. sosyal ortamlara girmek için fazla sağlıksız olduğumuzu 64. farkedişim. biraz konuştuğumda, evdeyken orda bulunmaması gereken bi domatese ingilizce küfür ettiğim ortaya çıkıyor. ortamdaki yeni tanıştığım kişilerin benimle ilgili sahip olduğu ilk bilgi bu. sonra müge, küçükken rüyasında domateslerin hep onunla konuştuğunu ama biraz büyüyünce o domatesleri ezdiğini anlatıyor. mügeyle ilgili ilk bilgi bu. ardından melis en trajik haliyle, hayatımda o kadar çok orda bulunmaması gereken bi domates oldum ki, lütfen domateslere hiçbi dilde küfür etmeyelim diyor. melisin durumuna çok üzülüp daha da saçmalamaya başlıyoruz. deliyiz meliyiz ama eğleniyoruz en azından, yan masa gibi sıkıcı değil.

Monday, October 3, 2011

kendinle aynı fikirde diilsin bence

cicenk: ya bu niçeye niye nihilist diyip duruyolar ben anlamıyorum
nihilist o rus romanlarındaki kahramansa
niçenin yakından uzaktan alakası yok gibi

begüm: rus romanlarınki kahramanın özelliklerini söyle

cicenk: yaşamak istemiyo
yaşam çok anlamsız falan böyle
ağacın dibinde oturuyolar sıkıcı sıkıcı
ama anlamadığım orda da çocuk bilimle mi ne uğraşıyodu
o kadar nihilistsen
bırak hiç bişeyle uğraşma
bırak ya bırak tamam derdim tanısam
senin yaptığın bilimden nolacak derdim

begüm: wee56ut9y68ıyouıofyutfyt
hakkaten he
herşeyi anlamsız ve değersiz bulan biri bilimle uğraşma çelişkisi göstermesin
hayatta kalıcak kadar yiyip bütün gün karamsar şeyler düşünsün
sonra da aşırı sıkılırsa kendine zorla film izletsin
aa bu benim hihihi
nihilist olduumdan hiç haberim yoktu
varoluşçuyum sanıyodum

cicenk: bana bir varoluşçu nasıl olur
anlatabilir misin peki

begüm: tabii
varoluşçu, dünyaya bi amaç için getirililmediğini kabullenip kendi özgür iradesiyle yaptıklarının sorumluluğunu alarak eylemlerini sahiplenen, bu dünyadaki oyuncakları sevmeye başlayan onlara kendi ölçütlerince değer falan veren biri

cicenk: bi amaç için derken
yani hayatın anlamını ararken mesela, bu dünyaya bi nedenle gelmiş olmalıyım
demeyen biri manasında mı

begüm: yani tanrı tarafından verilmiş bi misyonu yok
hayatın kendiliğinden sabit bi anlamı olmaması anlamında

cicenk: ha

begüm: yapmamız gerkeen spesifik bişey yok
mesela doğayı referans alıp üremek diyebilirsin
ama üremesen de üremessin yani
o bile zorunlu diil

cicenk: hum
kafama birden bi soru yığılması oldu
şimdi mesela
bi insanın iradesinin gelişmişliği
eğitime falan bağlanabilir mi

begüm: hıhım
farkındalık arttıkça özgür irade artar
farkındalık arttıran bi eğitimse o zaman bağlanabilir

cicenk: o zaman özgür irade tamamen insan doğasından gelen bir şey değil

begüm: özgür irade arttırım potansiyeli geliyo ama
yine de kiminin 1 metrekare özgür iradesi var
kiminin 100
hayvanla-sartre arası değişen bi özgür irade yelpazesi

cicenk: eufhuaea
ama yine de aydınlanmadım
bi dakika
sartre bu dünyadaki en özgür iradeli insan olsa mesela

begüm: hıhım
olsamesela

cicenk: oldu tamam
ve dünyaya üremek için gelmediğine inanıyor

begüm: hıhım iradesini doğanın üstünde tutmuş

cicenk: ya ama zimbamwedeki adam da öyle geldiğine inanmıyodur ki

begüm: doğa bi din gibi zaten
sadece daha somut

cicenk: sartre ın doğanın üzerine çıkacak
güçleri olduğundan olamaz mı
bizzat doğayı egemenlik altına alabileceğine inanılmaz inanmış bir medeniyetten geldiği için olmuşsa

begüm: aklı doğanın üsütnde tutan bi kültürden geldii için böyle düşünüyo olabilir hatta öyle çünkü hepimiz toplumsalız
neyse galba sen şey diye düşündüğün için kafan karıştı
şimdi sartre ın fikirlerini oluşturan şey toplum, ayrıca iradesinin malzemelerini doğadan alıyo
demek ki özgür irade o kadar özgür diil gibi düşündün
yani sartre ın bi karar verirken kullanıcağı ölçütler sağdan soldan toplama
herşeyden bağımsız bi benliği ya da karar mekanizması yok

cicenk: hayır ama ıssız adada değil ya bu insan
ıssız adada olsa çişimi bugün öyle salıyorum da diyebilirdi
hangi düşüncenin sana ait hangisinin
bi yerden apartma olduğunu anlamak
o kadar kolay olmasa gerek diyorum ben sadece

begüm: tamamen sana ait bişey yok ki olum
birinden direkt alıntılamadıysan
içindeki diğer ölçütlerle birleştirip ona ulaştıysan senin sayılır

cicenk: işte ben o noktada hep çok tedirginim
çünkü ben tam algılayamıyorum
yani ne kadar özgür irademle verdim o kararı
gerçi karar vermedeki özgür irade
biraz daha farklı bişey olsa gerek

begüm: somut bi karar örneği üstünden gitsek daha iyi

cicenk: ya ama özgür iradenle karar vermek dışında
ne yapıyosun
kendi ahlak anlayışımın bana mı ait
apartma mı olduğunu tam anlamıyorum ben

begüm: sana ait olması diye bişey yok ki

cicenk: of bilmiyorum bu özgür irade sorunu çok sorunlu

begüm: sen dediğin zaten %50 genlerin ve insan doğası
%20 toplum
%20 arkadaşlar

cicenk: arkadaşlar mı
efuheuhua
o da toplum sayılır

begüm: %10 ünlüler
ünlü dediğim niçe falan

cicenk: ünlüler mi

begüm: ahuehua

cicenk: adsuahduah
efhuahsauhud

begüm: benim için ünlü

cicenk: anladım

begüm: sanki sen diye
herşeyden bağımsız bi varlık varmış gibi konuşma
sen dediğin şey işte bunları belli oranlarda kendine özgü şekilde karıştıran bi mixer
mixer olduğumuzu ben de şu anda öğreniyorum

cicenk: eufhuasuahduahduahdiasld
sartre nasıldı mesela
tanıdığın kadarıyla anlatır mısın
eufheuha

begüm: sartre çok iyi karıştırıyo
mesela sırf yüzde 50 nin dediini de yapabilirsin
sırf 20 nin dediini de

cicenk: ya o hep bunalımda değil miydi ya

begüm: ne kadar karıştırırsan o kadar özgür irade
yok ya ne bunalımda olcak
kafam kadar kitap yazmış
varlık ve hiçliği biliyosundur

cicenk: atıp tutmasın di mi
biliyorum
ama okumadım

begüm: onu yazıcak kaadr motive olduysa bunalımda demem ben ona

cicenk: bunalımdan hiç haberleri yokmuş çidden bunların ya

begüm: ben de bazen bloguma bakıp yoksa bunalımda diil miyim diyorum
neyse özgür iradeyi anladın mı
sartre la hayvan arasındaki farkı

cicenk: eh işte yani
özgür iradenin imkansızlığı
diye bi kitap yok mu
yoksa hemen yazıim

begüm: sen özgür iradeye inanmadın
mixer olduunu kabul etmek istemiyosan anlarım
hern34uı5n6e

cicenk: eufhuashuh
hayır mixer olduğumu anladım da
çok güzel dönüyorum ama
her biri benden bağımsız şeyleri karıştırıyorum
ha ben karıştırınca şeyoluyo diyosun
anladım aslında

begüm: anladın da yerine oturması için biraz zaman lazım
buzdolabı givi

cicenk: ama sen karıştırmak istemesen de ister istemez kendiliğinden araya fazla karışan durumlar olabiliyor

begüm: hıhım
aslında benim şey kafamı karıştırmıştı
niçe şey demişti bi keresinde
kontrol etmek yoktur bastırmak vardır
mesela ben mix yapıyorum
mesela karışıma %30 doğa %30 ünlüler %30 arkadaşlar %10 toplum aldım diyelim
baştaki rakamlardan yola çıkarsam
demek ki doğanın %20 sini bastırmışım
toplumun %10 unu bastırmışım
arkadaşlarla ünlüler nasıl arttı
fake bi artış mı
ahuhea

cicenk: işte ben de o yüzden ö.i.i(özgür iradenin imkansızlığı) diyorum
çünkü fake değil ama duruma göre bi artık
biraz nabza göre şerbet artışı

begüm: bi dakka sen niye nabza göre şerbet diyon
duruma uyum sağlamak kötü bişi mi

cicenk: yani duruma göre yapmışsın o mix mi demek ki

begüm: neye göre yabıcaktın
zaten duruma göre yabıcan olum

cicenk: işte kendi özgür iraden olsaydı saf böyle
safasaf
ben şunu merak ediyorum aslında
şimdi sen
hayvansın ya aslen
seni adada doğurup bıraksaydık
hayatta kalabilseydin ve de işte
dediğin gibi bi özgür iraden olmayacaktı
ee o zaman bütün özgür irade
yaşadığın toplumsal çevreden geliyor demektir
o zaman mixer in de senin değil
yani burda ben, mixerin tamamen benim öz mixerim
ya da o mixerin "ben" olduğumdan emin olamam diyorum

begüm: beni mixer haline getiren şartlar toplumsal evet
ama mixer benim
mixerimden başka bişeyim yok
mixer de sen diilsen sen diye bişey yok zaten
sen diye bişey olduğunu zaten nerden çıkardın

cicenk: işte ben de onu diyorum auhuehaas

begüm: biz sana bişey söylerken karışıklık olmasın diye "sen" diye bi kelime kullanıyoruz
yoksa sen diye bişey yoktur
ahuhruah

cicenk: acaba yok mu lan diyorum

begüm: yok tabi olum
tamamen sana ait bişey söyle

cicenk: yok işte diyorum sabahtan beri
nası söyliyim
mixer bile benim mi emin değilim diyorum
eufheuhas
ay çok korkunç
korkunç denmez ona aslında

begüm: bunu söylüyen kim

cicenk: gri gibi geldi bi an
kim

begüm: sana bunları söyleten de sen diilsin ki

cicenk: ha
ben de ünlülerden biri söyledi sandım
asdasfds

begüm: mixer benim mi bilmiorum diyen de sen diilsin
uıkl34btıhers6ıoe5yne5x

cicenk: bunu söyleyen kim
pilaton
diceksin sandım bi an

begüm: ahuehauyhe
bence mixeri ben olarak kabul edip bu aslında yokuzculuktan kurtulalım

cicenk: aduhsauh
mixer benim mi bilmiyorum diyen de işte iki satır felsefe okudu diye herşeyden böyle bi nem kapan bi insan
ben değilim
okumasam bankada çalışıyo olacaktım
ama fakir olucam sanırım sırf entellik uğruna
asdlkjh

begüm: auhaeuhae

cicenk: evet neyse bence de mixer biziz diyelim ve kurtulalım

begüm: ya bence zaten burda "ben hissiyatı" nı temel alalım
sonuçta mixerin ben olduğunu kabul etmesen bile bağımsız bir benin varlığı hissi geçmez
geçerse zaten buna "yabancılaşma" denir
davranışlarını ve onların sonuçlarını sahiplenmezsin
daha çok %20 nin dediğine falan bırakırsın kendini
özgür iraden de gittikçe azalır

Saturday, October 1, 2011

gerçekliğinden emin olmadığımız bi konu hakkında yalan söylememeliyiz. /çiçek

varoluşsal masal diyarı burası. denizden çıkıp bi süreliğine hava alarak efsanevi bi şekilde azgın sulara geri dönen dev bi canavar var*. ama kesinlikle iyi bi canavar, konuşularak kimseyi yememeye ikna olabilir. ama her zaman herkesle konuşmaz çünkü o zaman herkes bu olayı arkadaşlarına anlatır ve bi sürü kişi onu görmeye gidiceği için canavar rahatsız olur. o yüzden belki sadece çok üzgün olanlarla konuşur.

çoküzgün olanlar arasından da tabii ki herhangi bi üzgünlüktekilerle hemen konuşucak hali yok. sadece üzgünlüğü varoluş acısı haline gelenlerle olabilir. çünkü burası varoluşsal masal diyarı. mesela üzgün biri öncelikle onu üzen şeyi sorgular, mesela bunun nedeni bi insansa o insanı, sonra eğer çok çok üzgünse bi anda bütün insanlığı sorgulamaya başlayabilir ve eğer hümanist biriyse o zaman insanları bırakıp sistemi sorgulamaya girişir ve eğer bu kişi bi filozofsa hızını alamayıp sistemi de aşarak varlığı sorgulamaya kalkabilir. dolayısıyla insanları, sorgulamayı nerde bıraktıklarına göre gruplayabiliriz. insanı mı, insanlığı mı, sistemi mi, varoluşu mu? ne zaman sistemi sorgulayan birini görsem "aa 3. aşamada" derim.

işte bu yüzden varoluş acısı bütün acıların en köklüsüdür. eğer otomatikleşirse kaşığı yere düşürdüğümüzde normalde "bu kaşığı buraya kim koymuş" seviyesinde hissedeceğimiz minik bi sinir yerine "neden yer çekimi var, neden daha farklı fizik kuralları olan bi gezegende yaşamıyoruz" siniri yaşanır ve sonunda zaten akciğerlerime de sinir oluyorum diye düşünülebilir. hatta sonra keşke 3 tane uydumuz olsaydı ve son olarak evren genişlemeyi bırakıp biraz benimle ilgilenseydi diye bile düşünebilir. malesef bu isyanımızın bir muhattabi yoktur, dolayısıyla ergen gibi, sonuçları sadece bize zarar verecek isyanlarımızla kalakalıp kendimizden nefret ederiz. sonra da "keşke kendimden nefret etmesem, o zaman hiç midem bulanmazdı" diye düşünürüz.

işte bu noktada canavar devreye girer. canavar sadece bu durumdakilerle konuşur ve onlara hey dosdum dünya bi oyun bahçesidir der. o esnada birden gece olur ve gökyüzünden ışıklı toz zerreleri dökülür*. ne zaman gökyüzünden dökülen ışıklı toz zerreleri görsem artık kendime yeni bi din icad edmenin zamanı geldi diye düşünürüm. çünkü demek ki bir önceki genişlemeci din işe yaramıyor ki yine şizofren oldum.

sonra işte varoluşsal masal diyarı burası. bugün kuşların çok sevimli olduğunu düşündüm. sonra eray bugünün yani 1 ekimin kuş gözlem günü olduğunu farketti. bunu yeni dinimizin kuş dini olması gerektiği şeklinde yorumaldım. evet kuş dini bana çok uygundu, hafif bişey. cehalet mutluluk olduğu için bu dinde kuş beyinli olmak kutsal olsun, dünya artık canımızı sıkmayı bırakıp soldan sağa dönsün, yörüngeden çıkan dinsiz sayılsın. ibadet olarak da sultanahmet'e gidip kuşlara yem verebiliriz, pet shop'a gidip kafesleri açabiliriz. ben böyle yaparak küçük esnafa biraz ayıp edeceğimizi düşünüyorum aslında; ayrıca dükkan sahibi bize kızabilir ama eray'ın harika bi fikri var. kafesten kaçma teknikleri broşürleri hazırlayıp kafeslere koyucaz, bu sayede bizim açtığımız kafeslerden ötürü bizi kimse suçlayamaz, broşürü okumuş deriz.



*katkılarından ötürü taşkın'a teşekkürler.