Saturday, September 24, 2011

senin için sahlebe kadar inebilirim /önder

begüm:
mesela diyelim ki
başka bi gezegene gitçeksin
orda yaşicakmışsın artık
e:
yanına alıcaan ucsey
begüm:
ama sana diyolar ki
hıhı
dünyadan yanına alıcaan 3 şey
hihhi
ama belli bi insan olmaz
burdaki cansız maddelerden
beğendiklerin
e:
uhuhu cokiyrencsin ya pis
tamam ama nasi bi gezegene gidiorum issiz ada gibi kimse olmayan bi yer mi
yoksa orda da normal bi sehirler filan var mi
neresi orasi
begüm:
şimdi zaten işin gizemi burda dosdum
nası bi gezegene gidiceğin belli diil
burda olan şeyler orda var mı bilmiyosun
belki yapıtaşı arsenik falan ordaki canlıların
su bile olmayabilir
o yüzden burdan en sevdiklerini alıp kendini riske atmaman lazım
ama hayatta kalabiliceğin bi yermiş oksijen falan alma yani boşuna
büyük şeyler olabilir
deniz falan alabilirsin
gün batımı manzarası falan da alabilirsin mesela
yemek falan da olabilir
e:
ozaman komple istanbulu alir gotururum ben hava su hersey var valla
begüm:
öyle olmaz
sori
e:
uhuhu ya pis yalanci hem deniz diyosun hem istanbul olmaz diyosun banane be
begüm:
deniz olabilir olum
dağ da olur
özel isim olmuyo
o yüzden arkadaşlarını götüremiyosun
ama istersen insan alabilirsin
ama kimin geliceğini garanti edemem
hihih
e:
uhuhu
ben uzerinde istanbulun oldugu dag ve denizi gotuyum madem
yihyih
begüm:
bunu dağ ve deniz olarak alıyoruz
bi hakkın kaldı
e:
pis zorba uzaylilar
begüm:
ahuheuah
e:
orman istiyorum ozaman belgrat ormanlari
kikiki
begüm:
humm demek dünyadan dağ deniz ve orman götürmek istiyosun
hiç yeniliklere açık diilsin dosdum
belki o gezegenin doğal güzellikleri daha güzeldi?
e:
bastan yonlendirdin ama
begüm:
ne dedim ki
yeni bi gezegen dedim
bence bütün gezegenlerin doğal güzellikleri güzeldir
ama aslında mesela marssa
güzel diilmiş lan
e:
iih ben marsi seviyorum
heryer col neguzel
cok melankolink
begüm:
nesi güzel olum kırmızı kum heryer
hiç ekşın yok
bence burdan alkol götürmeliyiz
e:
yapayalniz melankolink isde
begüm:
müzik olabilir
dağ götürerek hakkını harcadın
napıcaksın olum dağı
alkol müzik ve deniz iyi
e:
olm ben ustunde istanbulun oldugu dagi isdedim sen zorbalik yaptin
begüm:
asıl sen hilekarlık yapmaya çalışıyosun
biz dürüst uzaylılarız
e:
sende uckagitcilik yapiyosun ama
hem dag deniz bile olur diosun
istanbul diyince sozlesmeye aykiri diosun
begüm:
e aykırı naapalım
senin için sözleşmeyi mi değiştiricektik
uzaylılardan bana gelen bilgi böyle
e:
ozaman kablosuz internet fotograf makinasi bi de uzay gemisi istiyorum ben
begüm:
ahuehua tamam
e:
oralarin resimlerini cekip blog yapicam blogdan gelen parayla bana yemek filan yollasinlar dunyadan
uzay gemisi de noolur noolmaz diye hem ev hem araba isde
begüm:
uzay gemisi iyi fikirmiş ya
ben de istiyim
alkolün yerine o olsun
zaten midemi ağrıtıyo
başka gezegende gaviscon da yoktur kesin

Friday, September 23, 2011

there is nothing that can console me but my jolly sailor bold

rüyamda başka bi gezegendeydim ama dünyaya baya benziyo: deniz var, domates var, insan var; tek sorunu gereğinden fazla deniz olması. yani her yer deniz ve biz de mecburen gemilerde yaşıyoruz. bi de gökyüzü ve deniz hep kurşuni renkte.

neyse bi gün bu geminin güvertesinde geminin içindeki diğer insanlarla otururken -hiçbirini de sevmiyorum ve hiçbiriyle doğru dürüst konuşmuyorum- yine varoluşu düşünüp domates soyuyordum. zaten yemek olarak bitek domates var o yüzden genelde domates soyuluyo. birden bire hava kararıp aşırı beyaz tenli garip biri gemimizde belirdi. garip biri olduğu için gemideki diğer insanlar onu pek sevmedi ama doğal olarak ben onunla çok iyi anlaştım.

ona "gezegenimizde bu kadar çok deniz olmak zorunda mıydı ve bu kadar çok deniz olmasa hayat daha anlamlı olur muydu ki" falan dedim. sonra aşırı beyaz tenli arkadaşım birden heycanlanıp evrende bütün ihtimallerin kombinasyonu olacak şekilde sonsuz tane gezegen olduğunu ve bunlardan istediğimize gidip hayatın daha anlamlı olup olmadığını kendimizin yaşayarak görebileceğini söyledi.

sanırım bu bi teklifti ve benim bi geminin içinde solup gitmiş hayatıma ve başka bi gezegene gitme heycanı taşımayan parıltısız gözlerime bakınca ikna için bi fotoğraf çıkardı. bu kendisinin 13 milyon yıl önce başka bi gezegendeki bir dağın zirvesinde otururken çekilmiş fotoğrafıydı. burası biraz soğuk, karlı ve karanlık bi gezegendi. fotoğraftaki kişi oydu ama saçları sonsuz uzunluktaydı, ek olarak 3 bacağı daha vardı ve bacaklarından biri köpek bacağına benziyordu. sanırım bu o gezegendeki evrimin sonuçlarıydı.

bu gezegeni çok karanlık buldum, içimde yeterince dark side olduğunu ve belki bu dark side'ın daha mutlu bi gezegende nötralize olabileceğini söyledim. o buna itiraz etti, ona kalırsa benim en mutlu olacağım yer öncelikle burasıymış çünkü kurşuni bi gezegende dark side'ımı yeterince iyi yaşıyamıyormuşum, bu nedenle sürekli alttan alttan bastırarak benim mutlu olmamı engelliyormuş. ben de onun söylediğine itiraz ettim, eğer daha karanlık bi gezegene gidersem dark side'ımın orda iyice besleneceğini ve bu sefer tamamiyle beni ele geçirerek içinden çıkılmaz bir hale geleceğini söyledim. sonra o bişeyler daha söyledi ve bu konuşmanın nereye vardığını hatırlamıyorum. son olarak birlikte sinemaya gittiğimizi hatırlıyorum sadece.

Wednesday, September 21, 2011

yazı insandan daha sadıktır. /wkmh

semizotu almak için pazara gittim. fakat pazarda acı bir gerçekle karşılaştım, semizotunun hangisi olduğunu bilmiyordum. semizotu olduğundan şüphelendiğim bazı şeyler vardı ama üzerinde semizotu yazmadığı için onların semizotu olup olmadığından emin olamıyordum. neden üzerlerinde ne olduğu yazmıyordu? ben nereden bilecektim o şeyin roka mı, semizotu mu, ıspanak mı; hatta maydonoz mu olduğunu? "bu semizotu mu?" diye pazarcıya sormak da istemiyordum çünkü belki bana 26 yaşıma gelip hala semizotunun hangisi olduğunu bilmediğim için bağırabilirdi. başka bi çözüm düşünmeliydim.

semizotu olduğundan şüphelendiğim bir takım yeşilliklerin yanına gidip sinsice beklemeye başladım. bu esnada pazarcının bu beklemeden rahatsız olmaması için domateslere bakıyormuş gibi yaptım. bir süre sonra yanıma bir kadın geldi ve söz konusu yeşilliği havaya kaldırıp "semizotu ne kadar?" dedi. ben de böylelikle semizotu olduğundan şüphelendiğim o yeşilliğin gerçekten de semizotu olduğunu anlamış bulundum. onu hemen satın aldım ve bundan böyle pazara gitmeden önce alacağım sebzelerin google'da görsellerini araştırmaya karar verdim. teknoloji hayatı çok kolaylaştırıyordu.

pazar gezintimin sonuna doğru bi sebzeden çok etkilendim ve onun harika renk tonu içinde kayboldum. bugüne dek gördüğüm yeşillikler arasında en mavisi oydu. o kadar beğendim ki onu, 2 kere bilerek önünden geçtim ve varlığıyla beni sarhoş etti. daha önce hiç bi sebzeye aşık olmamıştım. onun hangi sebze olduğunu çok merak ettim ama malum sebeplerden ötürü yine pazarcıya soramadım.

Tuesday, September 20, 2011

pixel israfı

yatakta uzanmış düşünürken, dışarda oyun oynayan çocukların sesi dikkatimi dağıtıyordu. camı kapatmak istedim ama yataktan kalkmak istemedim. biriki kere, camı kapattığımda oluşacak huzurlu sessizliği hayal edip kendimi camı kapatmak için motive etmeye çalıştım ama işe yaramadı. yataktan kalkmam için en az iki amaç olması gerekiyordu.

başka amaçlar düşündüm, tuvalete mi gitsem acaba kalkmışken? çişim yok ki, su mu içsem? gerek yok ki? en sonunda sandalyenin üstünde kalmış diğer yastığı yatağa getirmeyi 2. amaç olarak belirledim ve yataktan kalktım.

işlemleri tamamladıktan sonra tekrar yatağa dönüp düşünmeye devam ettim. nerde kalmıştım? hıh, içişleri bakanı idris naim şahin'in yanlışlıkla kurduğu muhteşem cümleyi düşünüyordum: "eylemin amacını en iyi, yapan bilir."

Sunday, September 18, 2011

hiçbir tencere takımının depresyona girdiğini duymadım

begüm:
kullanımdışı bi nasa uydusu dünyaya düşücekmiş
herhangi bi yere düşebilirmiş
çok saçma diil mi
ahuehua
Efe:
üüüüüüü
begüm:
6 ton
Efe:
ne zaman
begüm:
5 gün sorna
kafamıza dikkat edelim
Efe:
okyanusa düşer heralde ya
begüm:
antarktika hariç her yere düşebilirmiş
Efe:
izmire düşcek hali yok
begüm:
valla ben bilmem uyariyim de
belki izmire düşer
Efe:
buraya düşerse kitap gider ya
begüm:
nereye düşücek acaba ya merak ettim şimdi bak
o şanslı yer neresi ahueha
bi de yani uzaya gittiriyolar uyduyu herşeyini hesaplayıp
Efe:
keşke bizim apartmana düşse ama bize bi şey olmasa nasadan tazminat alsam
begüm:
nereye düşüceğini niye hesaplamıyolar
her yere olabilir diye yuvarlak yuvarlak konuşuyo
Efe:
düşüyo olm çünkü
giderken kontrollü oluyo
begüm:
sonuşta yer çekimi belli ivmesi belli nerden düştüğü belli cismin ağırlığı belli ben bile hesaplicam nerdeyse
yer çekimi formülü neydi newtonun ya
Efe:
bence eğleniyo nasadakiler
aslında biliyolar nereye düşeceğini
begüm:
bence de önemli bi yere düşse sölerler
Efe:
sırf bizi delirtmek için yapıyolar
begüm:
şakacı bi havaları var şu an

http://www.ntvmsnbc.com/id/25251472/

Saturday, September 17, 2011

haz, bir yan ürün ya da yan etkidir ve öyle kalması gerekir, kendi içinde bir amaç yapıldığı ölçüde yok edilmiş olur. / victor frankl

tam dışarı çıkacakken en sevdiğim yeşil hırkama ketçap döküldü. nasıl üzüldüm nasılüzüldüm anlatamam, sonra da uyandım. meğer hepsi rüyaymış. hırkama bişey dökülmediği için bu kadar sevineceğim hiç aklıma gelmezdi. ama sonra bugün melis kitabımı geri verince (victor e. frankl - insanın anlam arayışı) kitap masanın üstünde dururken ona her baktığımda içindeki beni çok üzen ve düşündüren küçük ayrıntıyı hatırladım.

kitap auschwitz toplama kampında geçiyordu ve mahkumlar her gece olduğu gibi her an öldürülme korkusuyla aç susuz bütün gün çalıştıktan sonra gece alt alta üst üste tahta yataklarda yatarken, yazarın arkadaşı bir gece kabus görüyor ve acı acı sayıklıyordu. yazar acaba arkadaşını uyandırsa mı diye düşünüyor, sonra nerede olduklarını düşününce ikilemde kalıyordu. çünkü herhalde en kötü kabus bile her an yakılma ihtimaliyle yaşadıkları toplama kampından iyiydi. yani bundan daha kötü durumda olunamayacağına göre, arkadaşını uyandırdığında daha iyi bir gerçekliğe dönmesini sağlayamayacaktı. o halde neden uyandırsındı ki?

Thursday, September 15, 2011

yeşil olmak bile bundan daha iyi (susam sokağı)

geçen gün trendeyken aklıma bi film geldi. filmde bi adama başka birinin hafızasını yüklüyolardı. sonra da hafızasındaki karısını öldürmekle tehdit ediyolardı, sonra da adama anılarının kendisine ait olmadığını, ona sonradan yüklendiğini söyleyip bakalım karısını kurtarıcak mı diye bekliyolardı.

filmin sonunda adam, anılarına sahip çıkıp karısını kurtarıyodu çünkü anılarından başka hiçbir şeyi yoktu. işte bi kıza bakarak bunları düşünürken, sonra acaba benim anılarım bana bu kızdan yüklenmiş olabilir mi diye şüphelenmeye başladım. eğer öyle olsaydı hayatım biraz daha anlamsızlaşır mıydı yoksa zaten yeterince anlamsız mıydı?

anılarımın bana o kızdan yüklenmiş olmadığına dair kanıtlarım vardı. mesela ameliyat olduğuma dair bir anı sahibiydim ve hakkaten de sırtımda dikiş izi vardı. dolayısıyla anımla izim tutarlı görünüyordu. kızınsa dikiş izi yoktu, eğer anılarım bana başkasından yüklendiyse bu kızdan yüklenmediği kesindi.

izi şüphelenmemem için öylesine yapmış olabilirlerdi ama vidaları da hissedebiliyordum. sonuçta gerçekten bu vidalar bana takıldıysa gerçekten amilyat oldum demekti ve dolayısıyla ameliyat olduğuma dair bir anım olmasında problem yoktu. ama belki senaryo daha farklıydı, uzaylılar beni kaçırıp içime bunları yerleştirmiş, sonra da bu senaryoyu normalize etmek için bana ameliyat olmuşum anısı yüklemiş olabilirlerdi. o zaman kesinliğinden emin olduğum tek şey vida sahibi olduğumdu ve bunun nasıl ve neden olduğu konusunda iddialarda bulunmamak en iyisiydi. kendimle ilgili emin olduğum bu tek gerçeğe sıkıca sarılmaya karar verdim.

trenden indim. stajımın kalkması işlemlerinin tamamlanması için milli eğitime bir belge götürdüm ama belgeyi kabul etmediler çünkü mühürü eksikmiş. mühür bastırmak için geri dönerken yolda burnum aktı ve hiç mendilim yoktu. başka biri olsa sırf mühür için o kadar yolu geri dönüp sonra da tekrar belgeyi bırakmak için gelmek zorunda olmaya çok sinirlenirdi ama ben hala bir amacım olduğu için bunu mutlulukla karşıladım, sonra da mendille burnumu sildim. fakat bu mendilin nerden çıktığını bilmiyorum. biraz önce elimde hiç mendil yoktu ve çantamda da yoktu? acaba az önce bakkaldan dondurma alırken bakkal mı vermişti bu mendili bana? yuğooo? yerden mi almıştım? yok be niye yerden aliym, temiz zaten? bilmiyordum. aklıma iki ihtimal geldi. ya az önce bi vampir saldırısına uğramış sonra da vampir bu saldırıyı unutturmak için beni hipnotize etmişti (boynumdaki kanları silmem için mendil vermiş olabilir) ya da iyi kalpli bi uzaylı üzülüp bana bu mendili verip olanları unutturmuş olabilirdi. ama biraz mantıklı düşününce bu iki ihtimalin de mümkün olamayacağını anladım. çünkü eğer vampir olsaydı bana ipek bi mendil verirdi ve eğer uzaylı olsaydı o zaman da uzaypeçetesi vermiş olmalıydı. elimdeki peçete ise gayet sıradan tırt bi peçeteydi. belki de burnumun akması dayanılmaz bir hal almış ve sonunda bu peçeteyi havadan yoğunlaştırarak elde etmiş olabilirdim. zaten tipi de havadan yoğunlaştırılmış peçeteye benziyordu.

bu meseleyi daha sonra incelemek üzere beynimdeki bir rafa kaldırıp dondurmamı yemeye başladım. dondurmayı yerken aklıma bir önceki dondurmam geldi. önderle taksimde bir yere gitmiştik, ben dondurma yemek istiyordum ve menüde dondurmanın yanında parantez içinde (çeşitleri garsona sorunuz) yazıyordu. ben aslında gayet standart bir şekilde çikolata kaymak yiyecektim ve bunlar zaten kesin vardı ama menüden aldığım emire itaat etmem gerektiğini düşünerek garsona çeşitleri sordum. garson biraz afallamış gözükünce ona menüdeki yazıyı gösterip "size sormam gerekiyor" dedim, sanırım menüde kendisinden bahsedildiğini bilmiyordu. garson dondurmalara bakıp geldi ve bana çeşitleri saydı. garsoncuğu o kadar uğraştırdıktan sonra çikolata kaymak istersem çok ayıp edecekmişim gibi geldiğinden -sevmediğim halde- dondurmama bir top da çilek eklettim.

dondurmayı yemeye başladım ama sadece çikolata ve kaymaklı bölümünü yiyor çileği sevmediğim için sona bırakıyordum. ben çilekli kısmı önderin yemesini umut ederken, önderse limonatasının içindeki nane olduğu iddia edilen ağaç yapraklarını incelemekle meşguldu, sonra bana uzaylıların çilekli dondurmayı çok sevdiklerini söyledi. o öyle diyince çiçekli dondurmaya ısınıp bir kaşık aldım. ama çiçekli dondurmanın tamamını yiyebilmem için bu bilginin güvenilirliğinden emin olmam gerekiyordu. önder'in dediğine göre görgü tanıklarının ortak ifadesiymiş, hepsinin evlerindeki çilekli dondurmaları uzaylılar yemiş. bunun üzerine çilekli dondurmanın hepsini bitirdim, uzaylı gibi düşününce kozmik bir tadı varmış gibi geldi. dondurmayı bitirdikten sonra önder'in beni kandırdığını öğrenip hayal kırıklığına uğradım. beni kandırarak yemek yedirmişti ama sanırım tamamen kandırmamış, gerçekten uzaylıların çilekli dondurma sevmesi gibi birşeyler okumuş, sadece dondurmayı bitirmem için bu bilgiyi doğru zamanda sunmuş bana.