Saturday, July 30, 2011

metnimiz yollanıma hazır

hava 45 derece olmasına rağmen önce burger king'in klimasıyla sonra migros'un buzdolapları arasında donmuştuk. sonunda dışarı çıkıp nihayet ısınmayı umarken sibirya'dan gelen soğuk hava dalgası, adını hatırlayamadığım bir yüksek basınç etkisi, fırtına ve hatta neredeyse hortumla karşılaşınca hayatın çok kötü olduğu bizim için bir kez daha netleşmiş oldu. kırk yılın başı caddebostanda bir doğumgünü kutlamayı planlarken zatürre olmadan önceki son günümüzü kutlamak zorunda kalıyorduk.

denizkenarındaki duvarın üstüne oturup ayaklarımızı denize doğru sarkıttık. hortumun etkisiyle herşey uçuyordu ve bu nedenle hiçbir şeyi elimizden bırakamıyorduk. sonunda fizik kurallarından faydalanarak bi takım şeylerin ağırlık merkezine çeşitli yükler yükleyip uçmamalarını sağladık. ama problemler bitmek bilmiyordu. 1 metre solumda oturan tanımadığım kız çok mutluydu(nerden baksan 8.5) ve onun sürekli yanına eklenen yeni arkadaşları yüzünden ben sıkışmaya başlamıştım. artık son arkadaş çıplak ayaklarını üzerime uzatınca kavimler göçü misali sağa kaymak zorunda kaldık. zaten fırtınadan uçmak üzereydim, dengemi zor sağlıyorum.

Bunun üzerine oytun ve melis'e denize düşmem durumunda yapacaklarımızı zorla planlattım. oytun denize düşmem durumunda denizdeki teknelerin büyük bir iyilikseverlikle beni alıp kartal sahiline bırakacaklarını iddia etti. bu plan içime hiç sinmedi. melis'se ıslak bir halde dolmuşa binip eve gidebileceğimi söyledi. ama ben dolmuşun ya da hatta taksinin beni ıslak ıslak arabaya almayacağından emindim. sonra melis çok basit birşeymiş gibi "kurursun ne var?" dedi. "kurumak o kadar kolay mı!" diye bağırdım. acayip sinirlenmiştim ne biçim plandı bu. sonra kendi kendime, denize düştükten sonra önce migrosa gidip pantolon ve tişört -pantolon yoksa onun yerine şort- aldıktan sonra, onları burger king'in tuvaletinde giyip bulabildiğim ilk taşıtla eve dönme planı yaptım. bu o kadar iyi bi plandı ki üstümü değiştirdikten sonra rehavete kapılıp vücudumun pis marmara denizine bulanmış olmasına aldırmadan tekrar sahile dönerek şarabımın sonunu içmeye kalkabilirdim.

oturma pozisyonumu değiştirip bağdaş kurmak için hazırlıklara 20 dakika önceden başlamam gerekiyordu. pantolonum biraz dar olduğu için diz kısmının fazla gerilmemesi adına önce onu biraz yukarı doğru çekiyor, sonra dengemi kaybedip denize düşmeden bağdaş kurma pozisyonunu yavaşça oluşturuyor, son olarak da sol ayakkabımın yere değerek ayağıma battığı bağlanan kısmı çözüyodum. kısa bir süre sonra kolaylıkla, pozisyon değiştirmeye karar verdiğimde ayakkabımın tekini çözmüş olduğumu unutup ayağımı denize doğru sarkıtarak ayakkabımın tekinin denize düşmesine neden olabilirdim. çok heyecanlandım, daha önce ayakkabımın tekinin denize düşmesine hiç bu kadar yaklaşmamıştım. bu ihtimal bana çok gerçekçi göründüğü için oytun ve melise ayakkabımın tekinin denize düşmesi durumunda yapacaklarımızı zorla planlatmaya çalıştım. oytun ağaç dalıyla onu alabileceğimizi söyledi melisse denizdeki 3 gölgeyi işaret edip şöyle dedi: "şu 3 kişi biz miyiz ya, eğer diilsek bi sorun var demektir" sorun da şu: "o 3 kişi kim ve biz nerdeyiz? bunların cevabını bulmamız gerekir." melis bu sorulara cevap ararken ona ayakkabımın tekinin denize düşmesi durumunda yeni ayakkabı almak üzere migrosa kadar gidebilmem için bana çorabını verip veremeyeceğini sordum. o sırada önümüzden bi poşet uçarak geçti.

3 comments:

evetben said...

çok çarpıtmışsın olayları bi kere tekne planı benim. ayakkabın suya düşerse ben üstüne atlarım demişti oytun da. hem oltayla ayakkabı tutmaktan hiç bahsedilmemiş bu yazıda.olmamış çok kızdım.

Living Maze said...

onabakarsan poşet de onu derken uçmadı ama senaryo bütünlüğü için bazı şeylerden feragat etmek lazım

Anonymous said...

:) hep deistiriyo zaten