Friday, December 30, 2011

başlık bulamamış olmamın üzüntüsü içindeyim

dün akşamki pilates dersinin sonunda biraz meditasyon yaptık. örtmen çakralarımıza teker teker odaklandırdı. çok afedersiniz götümüzde turuncu yaşam enerjisi çakramız var ve bütün gücümüzü ondan alıyoruz. karnımızda sarı bi tane, göğsümüzde bi adet yeşil, boynumuzda mavi iletişim çakramız, alnımızda mor çakramız derken hepsini teker teker açtık. fakat meditasyonun sonunda giyinme odasında benim çenem iyice düşünce melis mavi çakramın zaten fazlasıyla açık olduğuyla, biraz daha açmamın hiç de iyi olmadığıyla ilgili şikayetlerde bulundu. bunun üzerine ben öğretmenimizi taklit edip tam tersini amaçlayarak "şimdi mavi iletişim çakranızın gittikçe ölüfare grisine dönüştüğünü düşünün" diyerek küçük bi meditasyon şakası yaptım. sonra bu şaka hoşuma gidince hızımı alamayıp "şimdi de turuncu kök çakranızın enerjisinin gittikçe azaldığını hissedin, yaşam enerjinizin gittikçe düştüğünü" derken öğretmen geldi. 27 yaşımdan gün aldığım şu günlerde yaramazlık yaparken öğretmene yakalanmayı hiç beklemiyodum doğrusu.

Thursday, December 29, 2011

sinyal sesinden sonra mesajınızı bırakınız

biraz önce eve geldiğimde acı bir gerçekle karşılaştım. "telefonumu minibüste düşürmüştüm."

önce buna inanmak istemeyip çanta içi, pantolon ve manto ceplerine yaklaşık 6 kere tekrar tekrar baktım. ama gerçek apaçıktı. arkadaşıma mesaj atmak üzere çantamdan çıkardığım o telefonu asla tekrar çantama koymamıştım ve dolayısıyla ben minibüsten inmek için ayağa kalktığımda muhtemelen kucağımdan yere düştü ve o esnada kulağımda kulaklık olduğu için bu düşme sesini duymayıp minibüsü terk etmiştim.

minibüsçü telefonumun acı feryadını duysun diye yaklaşık 10 kere aradım. sonra aklıma telefonumun sesinin kapalı olduğu geldi ve bu, ancak minibüsçü gece ya da sabah minibüsün içini toplarken koltuğun kenarına düşmüş zavallı telefonumu bulabileceği anlamına geliyordu. (tabi böyle bişey yapıyorsa)

minibüsçünün, telefonumu bulunca mesajlarımı okuma ihtimali biraz sinirimi bozdu. mesajlarda özel hayatıma dair çok fazla bilgi vardı ve minibüsçü onları okurken kesin çok eğlenecekti. kim bilir belki de bi gün önce bindiğim minibüsün şöförüyle ilgili yorumlarımı gördüğünde -eğer adamı tanıyorduysa- telefonumu bana vermekten vazbilegeçebilirdi. çünkü melise, "upper beginner fikirlere sahip geveze bi minübüsçüye denk gelmem hiç hoş olmadı doğrusu" yazıp, sonra da minibüsçüden alıntıladığım "bilim adamını koruyamayan yöneticiler vatan hainidir." tarzı cümleler yollamıştım.

arkadaşlarımın bana attığı ve benim arkadaşlarıma attığım mesajları düşündükçe gülümsemeyle karışık bi sıkıntı yaşıyordum. sanırım minibüsçü telefonumu geri vermeye kalksa bile ben gidip onu almaya utanabilirdim; eğer bi şekilde bana ulaşırsa telefonumu almaya gitmesi için müge'ye teklifte bulundum ama mesajlarımın içeriğinden kısaca bahsedince müge, teklifimi kahkahalar içinde reddetti.

doğrusu minibüsçünün dandik telefonumu çalmaya kalkacağını hiç sanmıyorum çünkü gayet eski ve beş para etmez birşeydi. ama onu çok seviyordum, bana ihtiyacım olan herşeyi veriyordu ve o dandikliğine rağmen internete girebiliyor olmasına her gün yeniden hayran oluyordum. bazen geceleri ona sarılıp uyumamak için kendimi zor tutuyordum. ama belki de bu olay telefonun hayatımdaki yerini sorgulamam için bi fırsat olarak yorumlanabilirdi. bedava sınırsız sms olayına geçtiğimden beri telefonum sayesinde 3 buçuk saniye bile yalnız kalmamıştım. arkadaşlarımla "hastalık derecesinde bağımlı arkadaş grubu" haline gelmiştik ve bi ara duştayken bile melise msj attığımı hatırlıyorum.

ev burası. telefonumsuz kendimi yapayalnız hissediyorum.
uyumaya karar verdim ama telefonum olmadığı için saat kuramayacağımı farkettim.
her an onun eksikliğini daha çok hissediyorum ve hayatımda yarattığı boşluğun gittikçe büyüdüğünü görüyorum.

Sunday, December 25, 2011

ikea köftesi sosu tarifi

yemek tarifi içeren bloglar arasında bi süre gezinmem sonucu aldığım ilhamla, bu post'umda size iskandinavyadaki arkadaşımdan elde ettiğim ikea köftesi sosu tarifini vermek istiyorum.

begüm:
çok tehlikeli ve gizli planlar yapıp dedektifvari bi ciddiyetle iz sürerek, ikea köftesi sosu tarifinin sende olduğu bilgisine ulaştım. ya tarifi bana açıkla ya da karını ve çocuklarını unut ahbap.

mert:
aşlskdjşaslkjdş manyak.
şey, önce köfteleri kızarttığın tavanın içinden köftelerin artıklarını topla. O kalan yağa biraz daha tereyağı ekle. yani köfteleri de tereyağında kızart. ondan sonra depending on the amount of sauce you wanna make, tereyağı eriyince iki üç bilemedim 5 yemek kaşığı un atıp kavuruyorsun. Dikkat et, bir ton un atma yağa, yavaş yavaş bolca çevire çevire. Güzel bir kıvam elde edince un ve yağdan, yavaş yavaş süt koymaya başla. Ne kadar olduğunu söyleyemiycem. Kıvam aklındadır, hemen hemen krema kıvamında. Ondan sonra içine yarım paket de krema koy krema demişken. Ondan sonra normalde burda kahverengi çok koyu bir sıvı bişi var. Ondan koyuyoruz kahverengi sos olsun diye. Orda olmayınca rengi tutturamamakla beraber lezzetten ödün vermemek için üj bej damla bilemedin 10 damla soyasoyu koyuyorsun, üzerine bir tatlı kaşığı bilemedin yine iki tatlı kaşığı domates salçası attıktan sonra, karabiber, yetmediyse tuz(soya sosunun tuzlu olduğunu unutmayalım efendim) ekleyip servise hazır hale getiriyoruz.
afiyet olsun efenim.

begüm:
salça mı? umarım beni kandırmıyosundur. sos kırmızı olursa bittin sen olum!

mert:
çok az domates salçası koyuyorsun ki tadı olsun. lezzetli oluo.
zaten kahverengi yapamazsın diyim sana. benimki de olmuyordu. burdan özel başka bir şeye ihtiyacın var, o sosumsu başka bişiy.

begüm:
içinde ne var ki acaba o sosun? salça mı?

mert:
hayır bebeğim hayır. o böyle renklendirici bişi. o olsa da içine azcık domates salçası koyuyoruz. çok az. tat versin diye. yoksa bi boka benzemez sosun tadı.

begüm:
tamam sen kazandın, koyucam lanetolası salçayı. tenk yu muçk



gelecekten gelen not: sakın salça koymayın hiç gerek yok, unu 1 tatlı kaşığı koysanız yeter(daha doğrusu kişi başı bi tatlı kaşığı olarak düşünün)

Friday, December 23, 2011

sanki benim olmadığım bi dünyada yaşanıyor. /melis

ılık bi kış gecesi spora gitmek üzere evden çıkmıştım. sevgili arkadaşlarım spor salonuna gitmeden evvel barlar sokağında bibira içmeye karar verdikleri için öncelikle onların bulunduğu bara doğru yol aldım. oraya vardığımda melis ve müge'nin oturduğu 3 kişilik masanın 3. sandalyesinde tanımadığımız bi adam olduğunu gördüm. adam özü itibariyle diğer masaya aitti ama arkadaşlarımın 3. sandalesinde konuşlanmıştı; yani birazdan benim orda oturmam gereken sandalyede oturuyordu. ama aslında orası aynı zamanda kendi masasının diğer sandalyesi olarak da yorumlanabilirdi. çünkü biraz dar bi yere sahip olunduğu için masalar bitiştirilmişti.

adamın yanına yaklaşıp şöyle dedim "buraya ben oturmak istiyorum." biraz afalladı. o afallarken ben de bu isteğimin -evdeyken rahat bilgisayar koltuğuna oturan kediciği kaldırmaya kıyamayıp bütün günü rahatsız piyano sandalyesi üstünde geçirmiş biri olduğum göz önünde bulundurulursa- çok iddialı bir istek olduğunu düşündüm. adam hafif sinirli bi şekilde kendi masasının diğer sandalyesine geçip kendi sandalyesini büyük bir olgunlukla bana bıraktı. sonradan öğrendiğime göre adam zaten başından beri oraya oturuyormuş ve aslında sonradan gelip onun dibine oturan benim kendi arkadaşlarımmış. onların adamı rahatsız ettiği yetmezmiş gibi ben de gelip kaba bi şekilde onu yerinden etmiştim. sosyalleşilecek gün vardı sosyalleşilmeyecek gün vardı.

adamın beni öldürmemiş olduğuna sevinirken aklıma bulaşıkları dolaba yerleştirirken düşündüğüm bi espiri geldi. hani türk filmlerinde adam "birini seviyorum" der ve sonra arkadaşı "kim o şanslı kız" diye sorar ya, ben de mesela çok depresyonda olup sürekli ölsemkeşke diye düşündüğüm bi günde "öldürmek istediğim biri var" diyen biriyle karşılaşırsam "kim o şanslı kız/erkek" desem komik olur diye düşünmüştüm. ama bu espiriyi bi katille karşılaşana dek yapamayacağımı anlayınca çoküzüldüm. halbuki aslında komik bile değildi, o kadar üzülmeye gerek yoktu.

yan masadaki bana kızgın adamın yanına bi süre sonra arkadaşı geldi. amerikan üssüyle yaptıkları anlaşmadan bahsetmeye başladılar. sanırım yanlış kişiyi kızdırmıştım. sosyalleşilecek gün vardı sosyalleşilmeyecek gün vardı. ya beni öldürürse düşüncesi bütün beynimi kapladı. ama ben problem çözmek için yaratılmıştım, annemin karnındayken boynuma dolanmış kordonu tam doktor beni sezaryenle almaya karar verecekken kendi kendime çözmüş olmam bunun kanıtı sayılabilirdi.

bi süre sonra yan masaya tekrar kulak misafiri olduğumda bu sefer yapacakları bi "radyasyon denemesi"nden bahsettiklerine tanık oldum. "acaba bu radyasyon denemesinin deneği ben mi olacağım" sorusu bütün beynimi kapladı. hemen biramı bitirip koşarak kaçtım. sosyalleşilecek gün vardı sosyalleşilmeyecek gün vardı.

9'a çıkmak için çok sığ bi yöntem /cemre

niyazibey burası. küçük kardeşimin doğumgününü kutlamak üzere buraya gelmeye karar verdik ama bitek ben geldim. daha doğrusu şöyle oldu: babamlar "8'de orada olacağız" dediler, onlar arabayla geleceklerdi ama arabada yer olmadığı için (ya da beni sevmedikleri için) "sen trenle gel" dediler. sonra da vicdanları rahatlasın diye "bu yağmur çamurda nasıl geleceksin" diyerek beni düşünüyomuş gibi yaptılar. daha sonra anladım ki bu çok haklı bi soruydu çünkü gelmekte biraz zorlandım.

öncelikle çok fazla yürüme mesafesi olmadığı için yanıma şemsiye almamıştım ve trene yürürken bi hayli ıslandım. zaten evde küçükbiişim olduğundan ötürü evden geç çıktığım için treni az daha kaçırıyordum ve koşarak gitmem dolayısıyla belki de koşan adam daha çok ıslanıyordu. ben bu meselede hep koşan adamın tarafını tutmuştum ama belki de sırf ben daha çok ıslanayım diye sadece bu günlük fizik yasalarında ufak bi oynama gerçekleşip koşan adam daha çok ıslanmış olabilirdi. bunu bilemeyiz, sonuşta mörfinin işine karışmak da istemem, herkes kendi işini yapmalı.

apar topar yetiştiğim trene binip, evden çıkarken yarım kalan işimi bedava internet teknolojisiyle trende bitirmeye çalıştım. fakat bi yandan da sonsuz mesaj hakkım yüzünden mesajlaşmaya dalarak durakları takip etmeyi tamamen unuttum ve artık gelmiş olabilirim sanarak trenin sıradaki durduğu durakta bi bocalama yaşadım. durağın isminin yazdığı kısım ilerde ya da geride kaldığından nerde olduğumuzu göremiyordum. bütün sezgilerim bana "inme" demiş olsa da ve ben indikten sonra tren özellikle tekrar binmemi istermişçesine biraz fazla beklemiş olsa da, ben bi kere inmiş olduğum trene tekrar binerek gururumu ayaklar altına alamazdım.

durağın isminin yazdığı kısma gelince inmem gereken duraktan bi durak önce indiğimi üzüntü içerisinde farkettim. -50 derece yağmurlu havada şemsiyesiz bi şekilde nerden baksan 15 dakka yürüyecektim. eğer sonraki treni beklersem o zaman da geç kalacaktım.

yarıkoşmalı yürüme haliyle buz gibi havada ilerlemeye başladım. fizik kurallarında ufak bi hareketlenme olup bu sefer en çok ıslananın yarıkoşmalı yürüyen adam olmasına karar verilmişti. ama mantığım bana yarıkoşmalının ya yürüyen ya da koşandan daha az, ya koşandan ya da yürüyenden daha fazla ıslanması gerektiğini söylüyordu. demek istediğim bence 2 seçenek vardı:
1)koşan>yarıkoşmalı>yürüyen
2)yürüyen>yarıkoşmalı>koşan
bu ihtimallere göre yarıkoşmalının diğerlerine oranla en çok ıslanması münkün değildi
ama tekrardan mörfinin işine karışmak istemem.

yaklaşık 15 dakikalık yarıkoşmalıdan sonra orda olmam gereken saati sadece 5 dakika geçirerek niyazibey'e vardım ve babamlara telefon ettim. trafiğe takıldıklarını ve 15 dakka sonra geleceklerini söylediler. bi tanesi çocuk sandalyesi olmak üzere 8 kişilik bir masa ayarlatacakmışım.

dediklerini harfiyen yapıp beklemeye başladım. bu bekleme esnasında tanıdığım herkese mesaj attım. 20 dakka geçmesine rağmen bi türlü gelmiyorlardı. mesaj atacak tanıdıklarım bitince ve garsonlar etrafımda akbaba gibi dönmeye başlayınca, arabadakilerden biri olan abime şu mesajı attım "hadi çabuk olun yağ, bu kızın gelicek dediği kişiler gelmicek heralde yazık diye düşünmeye başladı garsonlar" bunun üzerine babam telefon edip arkadaki 6 kişinin mesajımla dalga geçtiği apaçık belli bir halde "çok trafik var 15 dakika daha sürebilir" dedi. sonra vicdanını rahatlatmak için sıkılmıyosun di mi yanında mp3'ün falan var mı? diyerek beni düşünüyomuş gibi yaptı.

telefonu kapattıktan sonra bu yazıyı yazmaya başladım. yan masadaki benden sonra gelenler yemeklerini yiyip kalkarken bana acıyan bi garsonla göz göze geldim. babamın telefonundan bu yana yarım saat geçtiğini farkedince abime bu sefer de şu mesajı attım "garsonların, yeter artık git lokantamızdan dediğini duyar gibiyim"

niyazibey burası. 1 saattir bekliyorum ve hiç umut yok.

Friday, December 16, 2011

bi adam bütün gün ne düşünüyorsa o adam odur.

bundan yaklaşık 10 gün önce, kasvetli karanlık melankolik bi kış gecesinde ben karamsar umutsuz ve kafasıkarışık bi şekilde ışık saçan ekrana bakarken çok sevgili arkadaşım çiçek bana hayatı sevmek için bi neden bulduğunu söyleyerek şu linki yolladı:

http://www.youtube.com/watch?v=iGbCZTmqmjQ&feature=related&fb_source=message

bunu izleyin, bekliyorum ben, sonra devam edin yazıya.
*
*
*
*
*
*
*
bu gördüğünüz mucizevi bitki çaydı. ve onun hızlı bi şekilde çiçek açmasından ben feci şekilde büyülenerek felsefe, sanat ve kalamardan sonra doğadaki canlılığın da ne kadar muhteşem bi büyüsü olduğunu tekrar hatırlayıp o günden sonra tekrar mutlu olma sürecine girmiştim. ne zaman moralim bozulacak gibiolsa bu çayı düşündüm, göl ve ağaç manzaralı ılık balkonumda huzur içinde otururken bu mucizevi çayı yudumladığımı düşündüm. of hakkaten göl ve ağaç manzaralı ılık bi balkonum olsa şimdiye 20 tane kitap yazmıştım. ama göl ve ağaç manzaralı ılık balkonum ve mucizevi çayım olmadığı için 4 duvar arasındaki gri bi odada ve bloglarda tıpkı bi kurabiye gibi hapsolmuştum. neyse konudan sapmayalım.

gel zaman git zaman ben bu çayın büyüsü üzerine temellendirilmiş mutlu bi dünyada yaşamaya devam ederken çiçek geçen gün o çaydan alıp içtiğini söyledi(viyanada) sonra da çayla ilgili görüşlerini bildirdi. ama bu noktada sizi uyarıyorum , eğer izlediğiniz videodan siz de benim gibi büyülendiyseniz ve şu an bu çay üzerine temellendirilmiş mucizevi bi dünyada yaşıyorsanız, son kısmı okumayın.


masal dünyasında yaşamaya devam etmek isteyenlerin okuyacağı kısım:

çiçek çayı içmiş, çayın tadı çok güzelmiş, çay ve çiçek sonsuza dek iliklerine kadar mutlu yaşamışlar.


-------------- O --------------

gerçeklerle yüzleşmek isteyenlerin okuyacağı kısım:

çayın tadı pek güzel değilmiş, ayrıca çayın suyun içinde yaratık gibi durması da pek güzel değilmiş, hatta tiksindiriciymiş. en kötüsü de çayın suyun içinde çiçek açması kendi becerisi değilmiş, iple yapmışlar, ortasına bi çiçek koyup yanına yeşil çayları dizmişler. yani bu gördüğünüz çay harikalarla dolu doğanın bi becerisi değil.

Tuesday, December 13, 2011

beni sevmeyen milyonlarca insan şu an yataklarında mışıl mışıl uyyo

kahvaltımı ederken yumurta başıma bela oldu. ama hikayeyi anlatmadan önce size biraz kahvaltı alışkanlıklarımla ilgili ön bilgi versem iyi olur.

kahvaltıda ne yiyeceğimi evdeki ekmek durumu belirliyor. eğer taze ekmek varsa tereyağ, bal, krem peynir, zeytin, fıstık ezmesi, nutella ve zeytinyağlı kekikli domates ya da kaynamış yumurtayı yanında süt içerek yiyorum. eğer evde bayat ekmek varsa rendelenmiş domatesle ezilmiş peyniri, üşenmezsem içine bazı özel formüller karıştırarak bulamaç haline getirip, bu karışımı ekmeğe sürdükten sonra ızgarada biraz bekleterek sütlü çayımla birlikte servise hazır hale getiriyorum. eğer evde hiç ekmek yoksa o zaman da ballı krep yiyorum.

bu sabaha geri dönersek, evde hiç ekmek yoktu ama dün de evde hiç ekmek olmadığı için ballı krep yemiştim. 2 gün üstüste aynı kahvaltıyı etmeme şımarıklığım dolayısıyla çıkıp bakkaldan taze ekmek aldım. yani taze ekmekli kahvaltıyı edecektim. ama sabah uyandıktan sonra 1 saat yatakta keyif yapıp sonra 1 saat de yazı yazdığım için oldukça acıkmıştım ve taze ekmekli kahvaltı yumurtasının pişmesini beklemeden odamda diğer besinleri tüketmeye başladım. ama yumurtayı kaynaması için ocağa koymuştum ve planlarıma göre yumurta kaynadıktan sonra onu da kahvaltıma ekleyecektim. ve işte sonunda yumurtanın bela olduğu kısma geldik.

yumurta içerde pişmeye devam ederken ben doydum. hem yumurtayı ikide bir gidip kontrol etmem gerekiyordu hem de yemek istemiyordum. ayrıca yumurtanın altını kısmak için içeri giderken odamın kapısını açtığımda kedi odama giriyordu (temizlik hastası olmaya başladığımdan beri odama sokmuyorum onu [yani 2 gündür]) o yüzden kedi odama girmesin diye kapılarları hızlı bi şekilde açıp kapamak durumundaydım. kısacası yemek istemediğim bi yumurtaya giderken bi sürü engelle karşılaşıyordum, ayrıca ona bakmaya gittiğim için kahvaltım ikide bir bölünüyordu. bu da yetmezmiş gibi yumurta çatladı ve kendisinin 5/3'ü kadar oldu. "lanet olsun keşke yemeden çöpe atsam şunu" diye düşündüm. peki ama afrikadaki aç çocuklar? onu yumurtlarken acı çeken tavuk? onlara karşı bi sorumluluğum yok muydu?

yemek zorundaydım bu yumurtayı. aslında bazen kaynatılan yumurtalar yenmek istenilmediği durumlarda buzdolabına daha sonra birisi yer düşüncesiyle kaldırılabilirdi. ama kim çatlamış soğuk bi yumurta yemek isterdi ki? belki de bunları düşünmem bilinçaltımın bana bir işkencesiydi. sonuçta yumurtayı yemeden çöpe atsam tavuğun haberi bile olmayacaktı ama yine de vicdanım rahat etmeyerek yumurtayı yemek için almak üzere mutfağa gittim. çatlamış olması dolayısıyla suyun içinde ciddi bi mutasyon geçirdiğini görünce onu ışık hızıyla çöpe attım.

Monday, December 12, 2011

begüm'ün sanat anlayışı: abART /can

warner bros sesimle kediyi şunları söylerek seviyordum:

tambi salak yaa
tambi aptal yaa
uuuu şunun biyinsizliğine bak
sen inanılmaz bi şişkosun dosdum

sonra odama geldiğimde zaytungda şunu okudum:
Erkek arkadaşına sürekli olarak ”Şapşalım", "Ayım", "Benim aşkım çok salak yaa", "Ayy yerim onuu ben gerizekalııı” gibi sevgi sözcükleriyle hitap eden Deniz Çilek (20)'e hakaret davası şoku...

sanırım kedi de bana her an dava açabilir.

Thursday, December 8, 2011

bi sıfatın başına gelebilecek şeyler belli

cicenk:
sonsuza kadar yiyebileceğim iki şeyi söylüyorum
mandalina ve kestane
sonsuz derken
çatlayana kadar yani
begüm:
ahuehuahuheuahuh
ben cevizli lokumla şamfıstığı yiyebilirim heralde
cicenk:
cevizli lokum da nerden çıktı ya
begüm:
hoşuma gidiyo kıtır kıtır
cicenk:
ayrıca şam fıstığı bi yerden sonra çok yağlı olmaya başlıyo ve
de susatıyo
bi o kadar da su içmen lazım
vazgeç sen bu sevdadan
begüm:
ben de mi kestane ve mandalina yesem
sonsuza kadar
çok romantik
cicenk:
hayır ya
o zaman yetmez dünyadaki
begüm:
of ne yesem
cicenk:
ben aç gözlüyüm biliyosun
herşey sadece benim olsun istiyorum
begüm:
sonsuza kadar yiyebiliceğim şeye henüz karar veremediğim için kendimi çok rahatsız hissediyorum
sanki bişeyler tamamlanmamış gibi
cicenk:
şöyle bişey düşün
mesela ben 2 kilo mandalina aldım
ve hepsini kıtlıktan çıkmış gibi
begüm:
nesquikli süt? sıvı olduğu için susatmaz
cicenk:
bi tane bile bırakmayacak şekilde hemen yedim
böyle bişey var mı
seni de insanlıktan çıkaran
yok mu
begüm:
incir var ama yamuk yumuk olmaması lazım
muntazam bi incirse sonsuz tane yiyebilirim
cicenk:
ve bittiğinde şuan benim yaşadığım gerginliği yaşatan sana
neyse ki kestanem var
ama o da sonsuz değil
begüm:
kestane de iyi ya
cicenk:
ve pişirmek gerekiyor
begüm:
hakkaten güzel şeyler seçmişsin
cicenk:
ama kendime böyle meşakkatli şeyler seçtim
begüm:
yeni yapılmış ılık bi püreyi belki yiyebilirim çatlayana kadar
cicenk:
püre mi
begüm:
hıhı
sen de hişbişeyi beğenmion
:(
cicenk:
dostum ne çok tatlı ne çok tuzlu bişey olması lazım
püre tuzsuz olabilir belki ama
tatlı da değil
bu nötrlükte bişeyi
sonsuza kadar yemek
sıkıcı olacaktır
begüm:
ahuhrukwezhtuehrtıo
cicenk:
sonsuza kadar yenebilecek yiyecekler uzmanı olarak seni uyarıyorum
begüm:
bana sonsuza dek yenebilicek yiyecekler seçenekleri sunsana
cicenk:
sen iyi bi arkadaşım olduğun için
mandalina ve kestaneyi sana da önerebilirim
aklımda bi kaç isim daha var
begüm:
ahuehuahueha
cicenk:
ama biraz beklemen lazım
begüm:
huf nası uyuycam bu akşam:/
cicenk:
tek bi yiyecek olarak değil ama

kahvaltı var
büyük çaplı bi kahvaltı, biri sürekli yeni şeyler koyduğu takdirde
sonsuza kadar yapılabilir
en son bi patatesli sıcak böreğin üstüne kafanı koyup uyuyabilirsin
begüm:
aslında tereyağlı fıstık ezmeli nutellalı ekmeği belki sonsuza dek yiyebilirim
ya da ballı kaymaklı ekmek
ama sen bunlara tatlı dersin
cicenk:
ÇOK ŞEKERLİ diyorum yaa
bayılırsın şekerin yükselir şeker komasına girersin şeker olursun
olmaz o
ve yağ tabii ki
begüm:
patatesli sıcak böreğe sarılıp uyumak istiyorum şu anda biliyo musun
ne kadar şeker meraklısı bi insanmışım ya
kendimden utandım
cicenk:
tereyağlı nutellalı fıstık ezmeli ekmekle sonsuza diye yola çıkarsan obez olursun zaten
hiç tavsiye etmiyorum
begüm:
birlikte sonsuzluğa gidiceğimiz yemeği iyi seçmemiz gerek
cicenk:
bişeyi sonsuza kadar yiceksen formuna da dikkat etmen lazım
çok doğru söyledin
yavaş yavaş konuya hakimiyetin artıyo
begüm:
ahuehuahue
cicenk:
auhdauhe
ben mesela aslında kestane ve mandalinanın yanına bi de sabahları yaptığım kahveyi alsam
bu üçlüyle
gerçekten çok iyi bi dörtlü olurdum
begüm:
aslında yoğurt çok sevseydim tatlı ve tuzlu olmayarak sonsuza gidilebilicek bi yiyecek olabilirdi
ama tabi sen yoğurdu tuzlu olarak yorumlayabilirsin
cicenk:
yok o zaman sana bi önerim var
hadi yine bugün çok şanslı günündesin
bir meyve seçiceksin ve
yoğurtla karıştırabileceksin
onu
ve meyveli yoğurdunu istediğin gibi kah daha fazla yoğurt aromalı kah daha fazla meyveli yapabileceksin ve bunlar
benim nazarımda
TEK BİR BESİN
olarak sayılacaklar
nasıl?
Sent at 9:27 PM on Thursday
cicenk:
heyecandan düşüp bayılmadın işala

Monday, December 5, 2011

insan dünyasından gene hiçbi şey anlamadığım bigün /melis

sonunda hayattan yeniden zevk almaya başladım. işe gitmediğim için sabahları tamamiyle uykumu almış bi şekilde uyanıyorum ve akşamlarım sınırlı özgürlük geri sayımı gibi olmuyor. bence insan 1 sene çalışıp 6 ay özgür olmalı. mümkünse kendime böyle bir iş bulmak istiyorum.

benim kesinlikle ben olduğumdan emin olsam da ve özü itibariyle kendini piyasa taleplerine göre güncelleyen bi windows sürümü olmadığım kesinse de android olmanın avantajlarını bırakacak değildim. sonuçta şarkılardaki ritmiklik, dijital sesler ağzımın suyunu aktırıyordu ve sanırım bi keresinde vapurda giderken denizin ortasındaki gemi inşaat makinesini görünce onu yemek istemiştim. ayrıca bi membranlı denge tankına aşıktım ve bienaldeyken membranlı denge tankına şu şiiri yazmıştım:

1) b=3(3)=>mdt
2) b=0(3)=>mdt'
3) mdt=>b=?
4) ?=>b=9 1 9 1 (10)
5) b+mdt=10 10 (10)

insanlar için çevirisi:
1) ben membranlı denge tankını 3 üzerinden 3 şiddetinde seviyorum.
2) membranlı denge tankı olmayan şeylere karşı bişey hissetmiyorum.
3) membranlı denge tankı bana karşı ne hissediyor bilmiyorum.
4) bu bilinmezlik duygu durumumda iniş çıkış yaratıyor, 10 üzerinden 9 1 9 1 oluyorum.
5) membranlı denge tankıyla birlikte sonsuza dek mutlu yaşasam çok iyi olur.


son olarak sizinle hayat ışığımın bi fotoğrafını paylaşayım:


Sunday, November 27, 2011

bi filmi çok izlersen gerçek olur

bugün naaptın deseler melisle 5 tane film izledim, 2 havuç rendeledim, asla aramayacağım birinin telefon numarasını aldım ve gargamelle özdeşleştim diyebilirim.

evet gargamelle özdeşleştim çünkü izlediğimiz ilk film şirinlerdi ve zavallı gargamel dünyadan tamamen dışlanmıştı. çirkin ve yalnızdı; ayrıca -kendi yaptığı- şirine bile ona ihanet etmişti. gargamel azman'ın kusmuğuyla çıkan, şirine'nin o ipeksi mutluluk buklelerine bakarken çok duygulandım.

tabi ki gargamel mutsuzluk içinde debelenirken, ona nisbet yaparcasına iliklerine kadar mutlu şirinlerin özünü çıkarmak istemekte haklıydı. zaten filmin sonunda gargamel'in çöplerde gezmesini bile kimsenin umursadığı yoktu. ona sonra ne olduğunu öğrenemedik çünkü mavi ay tüneli kapandıktan sonra evine dönüp dönemeyeceğiyle kimse ilgilenmiyordu. herkesin tek ilgilendiği şey şirinlerin tekrar iliklerine kadar mutlu olmasıydı.

Saturday, November 19, 2011

pon pon&kıt kıt

akbil makinasında akbil yüklerken işlem tamamlandığında tam "akbil yüklemeniz gerçekleşti" diyecekken bilgi fişi istiyormusunuza hayır diyince birden kadının lafının kesilip sadece "akbil yüklemeniz gerçek" demesi ne kadar rahatlatıcı. akbil yüklememin gerçek olması; yani "gerçek". gerçekten yükledim onu. hayalet gibi bulanık bi farkındalıkla birşeyler yaparken bi anda akbil yüklemiş olmamın gerçekliğinin o güven verici kesinliğiyle ayaklarım tekrar yere bastı.

Friday, November 4, 2011

dozum iyi

yaptığım tek spor günde iki kere vapura koşmaktı ve gözüme çaylar demliyordum. neyse ki henüz hiçbi vapuru kaçırmamıştım ve doktorun verdiği ilaçlara başlayınca gözümün biraz düzeldiği söylenebilirdi. bunlar hayatımdaki tek iyi gelişmelerdi ama hayattan beklentim iyice düştüğü için bana oldukça tatmin edici geliyorlardı.

geçen gün yine sabah koşumu vapura yetişerek tamamlayıp vapur inişinde bienale doğru yürürken, sattığı hiçbir şeyin ne işe yaradığını bilmediğim bi dükkanın karşısında büyülendim. o karmakarışık kimisi motorumsu kimisi borumsu kimisi vidamsı çeşitli metal parçalarından oluşan yapının önünde hipnotize olmuşken; zaten ben de vapurda bu kapitalist dünya içindeki herşeyin ne kadar da nevrotik olduğunu düşünmüş ve neden daha fazlasını istemem gerektiğini bir türlü anlayamamıştım; o dükkanın her yerine bıcır bıcır saçılmış irili ufaklı bilinmez metallere artık robotluğumdan ötürü mü yakın hissettim, yoksa dükkanın karmakarışıklığı beynimin içini mi andırmıştı ya da belki de onların ne işe yaradığını bilmiyor oluşumun ve bir çoğunun ne işe yaradığını asla bilemeyecek oluşumun o tatlı büyüsü falan mı olmuştu bilmiyorum, sanırım bütün bunların birleşmesiyle içimin içime sığmadığı bi coşku yaşadım.

ben böyle bi dükkan açmalıyım diye düşündüm. evet evet kesinlikle. neden daha fazlasını istemek zorunda olduğumu anlayamıyordum. ben kesinlikle jeneratör, hidrofor ve hatta çim biçme makinası yedek parçası satmalıydım. neyi dengede tuttuğunu bilmediğim membranlı denge tankı satmalıydım ben. membranlı denge tankına yeterince yakın olursam beni dengede tutabilirdi.

Monday, October 24, 2011

insanlara yardım etsen kendini iyi hissedersin, tabi yardımın başarıyla sonuçlandıysa /melis

bienal burası. beyaz bi taburenin üstünde bezmiş bir halde otururken melis'e şöyle birşeyler söylüyorum: ".....keşke güzel bişey sevsek. sevicek güzel bişey bulamıyorum. aa ne güzel cümle oldu, belki bu cümleyi sevebilirim."

o cümleyi sevmem bitince yine sıkıntı basıyor. aslında buna sıkıntı denmez, kendimi kötü hissetmiyorum; sadece hayatımı anlamsız hissediyorum. ders çalışmayı deniyorum. belki bu kitabın bi yerlerinde öğrenmeye değecek birşeyler bulurum ya da belki bana birşeyleri merak ettirir diye umut ediyorum. ama ders çalışma motivasyonum sıfır çünkü bir iç anadolu şehrinde öğretmen olmak için yapılmadığım çok belli. zaten ders çalışırken kendimi güvende hissetmiyorum. sanırım bu haldeyken kendi düşüncelerimden başka bişeye odaklanmam mümkün değil. ayağa kalkıp ileri geri yürümeye başlıyorum.

aslında burası öyle saçma biyer ki bienalde çalışmak için yapıldığım söylenebilir. ama hayatımda güzel giden bi kaç şey olması şartıyla. aslında kötü giden bişey de yok. sadece, zaten hiçbi zaman gitmeyen ve gitmemesine çok alıştığım şeyler var; ama böyle olduğunu bildiğim için artık onlar da işe yaramıyor. yeşil olmak bile bundan daha iyi diye düşünüyorum sık sık. belki de dünyada bu kadar çok yeşil pantolon olmasının sebebi budur.

patronumuz anlamsızlık batağına düşmüş beni ve sıkıntıdan kendini yutmak üzere olan melis'i görünce "siz ikiniz dönüşümlü olarak denizi izleyin" diyor, sonra cetveller tehlikede olduğu için diğer odaya gidiyor.

bu evrenin dış mimarisi çikolatalı gofret şeklindeyse hiç şaşırmam.


Saturday, October 22, 2011

depresyonla olan savaşında depresyonun tarafını tutarsan asla iyleşemezsin / melis

bu sabah yataktan kalkmak için neden bulamadığımdan işe geç kaldım. aslında işim gayet eğlenceli. yan odadan "geciktiğim için kusura bakmayın, petrol sondaj makinası kapaklarıyla ilgili küçük bi açıklama yapmam gerekti de" diyerek gelen bir en iyi arkadaşım var ve "senin molaya çıkarken izin almana gerek yok, çünkü boşluğu koruyosun" diyen bi patrona (aynı zamanda en iyi 2. arkadaşa) sahibiz. işimizse, ismi "eflatun kavisli isimsiz nesne" olan şeyin ismini soranlara cevap vermek olarak özetlenebilir.

ama işte bu sabah uğruna yaşayabileceğim şeyleri bi gözden geçirip hiçbir şey bulamayınca yataktan kalkmakta gerçekten zorlandım. adeta dünyadaki hiçbir şey kendisini sevmeme izin vermiyordu. yataktan ön gördüğüm saatten yarım saat geç kalkınca treni kaçırıp minibüse binmek zorunda kaldım ve minibüsçü durup dururken kapıyı açıp beklemek gibi pis bi huya sahip olduğu için vapuru kaçırınca, kimsenin şahit olmak istemeyeceği bi sinir krizi geçirmenin eşiğine geldim. insanların özel alanına olan aşırı saygımdan, bu sinir krizini içime atıp mide ağrısına dönüştürmem uzun sürmedi.

günümün geri kalanında ise başkasının özel alanına aşırı saygıyla kendi benliğine saygısızlık arasındaki ince çizgiyi düşündüm. bunun cevabını ararken yine insanları sayıya boğdum. bu konudan uzaklaştığım nadir anlarda manzara kelimesinin tdk'daki tanımını tahmin etmeye çalıştım. patronum herkesin 9 saat boyunca dedikodu yaptığı bu yerde, vakit geçirme biçimimi çok erdemli bulduğunu söyledi.

iş çıkışı kadim dostumun duygudurum bozukluğuna eşlik ettim. bu deliliğin tarihe geçmeyecek olmasına çok üzüldüm. bence klinik psikoloji kitaplarının nevrozlar bölümünde bu sohbetin ses kaydı örnek olarak tutulmalıydı.

şimdi ev burası. biran önce yatsam iyi olur. yatmadan önce yarın sabah yataktan kalkmak için bi neden bulsam ya da en azından yarın giyeceklerime karar versem sabahki begüm'ün işini baya kolaylaştırmış olurum. 1.'nin cevabını bulmak çok uzun sürer, 2. ise benim düşünemeyeceğim kadar dünyevi bi mesele. sabah begüm'ünden şimdiden özür diliyorum.

Tuesday, October 18, 2011

sizin siz olduğunuza dair ikinci kanıtınıza dönersek

bienal burası. havalandırma sisteminin bi parçasından esinlenilerek yapılmış plastik heykellere karşı oturuyorum. burası tam bi tımarhane. delirmek konusunda kendini geliştirmek isteyen biri için muhteşem biyer ama yeterince delirmiş biri için tehlikeli olabilir.

kapıdan girer girmez camekan içindeki pamuksular karşılıyor gelenleri. "sanatçı" kitabın bi sayfasından çok etkilenip o sayfayı duvara asmış, kitabın geri kalanı ise bu camekan içinde öğütülmüş durumda. aslında düşününce mantıklı geliyor.

kalkıp melis'in yanına gidiyorum. ama onun durumu benden daha kötü. bi rivayete göre savaş ve şömine kelimelerinin google'da yanlışlıkla birlikte aratılmasıyla çıkan görsellerden oluşan kağıt parçaları arasında oturuyor. bir başka rivayete göre o kağıt parçaları insanlık tarihinin önemli olay ve nesnelerini temsil ediyor. aslına bakılırsa çocukluğunu yaşayamamış birinin absürd çabaları olarak da yorumlanabilir.

melis biraz önce liseli bi çocuğun masanın üzerindeki kağıtlardan birini alıp yere bıraktığını söylüyor. görevi insanların o kutsal kağıtlara dokunmamasını sağlamak olan melis, çocuğa tepki gösterince çocuk, "yaptığım şey doğal değil mi?" diye sormuş. gülme krizine giriyorum.

öyle acayip bi yerdeyiz ki hiçbir şeyin doğal olmadığını iddia edemeyiz. doğal kavramının içi tamamen boşalmış durumda. yani yapılan herşeyin doğa sınırlarında olması bi yana, şömineyle savaşı googleda aratıp çıkan görselleri kesip masaya dik bi şekilde yerleştirenbirinin ne kadar normal olduğunu bi kenara bırakırsak, hadi o kişinin yaptığı bu absürdlüğü sergilemenin ne kadar normal olmasını da geçtim, peki ya bunlar kutsal varlıklarmış gibi bütün gün onları koruyan bizler ve nedense bu şeyleri görmeye gelen bi sürü insan olması? son olarak çocuk onu alıp yere bırakmayı nerden çıkardı ve neden böyle bir cümle kuruyor? bu kadar yabancılaşmayı beynim kaldıramıyor.

klozet görünümlü havalandırma parçası esinlenmeli şeyin bulunduğu odaya geri dönerken yolda bi kız ateşli silahlar bölümünün yerini soruyor. ateşli silahlar bölümünü bu kadar coşkuyla görmek istemesini anlayamıyorum. orayı gözümün önüne getiriyorum ve "boşver, o üst üste monte edilmiş dev tüfek dağının hiçkimseye faydası yok" demek geliyor içimden, onu bu labirent gibi yerde kaderiyle başbaşa bırakıyorum.

odaya geri döndüğümde 2 kişi yanıma gelip klozet kapaklarını göstererek "sanatçı bunu hangi amaçla yapmış?" diye soruyor. bu gülme krizine girmeden cevaplayabileceğim bir soru değil. bu yüzden "eylemin amacını en iyi yapan bilir" diyerek onları uzaklaştırıyorum.

ama her zaman da böyle olmuyor. düzgün cümleler kurabilcek bi yabancılaşma dozundaysam insanlara bu binada nasıl hayatta kalabileceklerini sanat felsefesi bağlamında açıklıyorum. ama daha açıklamam bitmeden onlar düşüp bayılmış oluyorlar. en azından az önce arkadan sinsice yaklaşıp "sence emek satılık mıdır?" diye soranlara öyle oldu. "günümüzde öyle ama eğer asıl sormak istediğiniz 'emek satılık olmalı mıdır'sa o zaman çook uzun bir cevap sizi bekliyor dostlarım" diyip mavi-yeşil alglerden bahsetmeye başlıyorum. aslında biraz daha dayanabilselerdi, karşılığı adaletli bi şekilde alınırsa emeğin satılmasında bi problem olmayacağı sonucuna varacaktım. ama bu sonuca ulaşabilmem için öncelikle adaletin, emeğin ve tabi ki insanın sınırını iyi çizmem gerekiyordu. insanın sınırını iyi çizebilmem içinse insan olmayanın ne olduğuyla başlamalıydım. bu nedenle mavi-yeşil alglerden bahsetmek bana çok uygun görünmüştü.

Saturday, October 15, 2011

kafam çok karıştı ve dünyadaki yerimi unuttum

bienal burası. ilk iş günüm. burda çalışanlar eserlere dokunulması konusunda çok sinirli. belki bi hafta geçtikten sonra ben de onlar gibi olurum ama henüz bunu ölümcül hata olarak görmeyen biri olduğumdan abartılı tepki gösterdiklerini düşünüyorum. o derece ki bi ara güvenlik sinirli bir halde yanıma gelip, mezartaşı odasından benim olduğum tarafa doğru biri yeşil pantolonlu, biri deri ceketli olmak üzere şüpheli bir üçlünün yaklaştığını söyledi. dediğine göre her yere dokunuyorlarmış ve bu yüzden gözüm üstlerinde olmalıymış.

güvenliğin ses tonundan sanatın büyük tehlike altında olduğunu hissedip merakla üçlüyü beklemeye başladım. fakat garip bi şekilde bi anda her yer yeşil pantolonlu ve deri montlu insnalarla doldu. yani yeşil sayılabilecek o kadar çok pantolon gördüm ki, dünyada bu kadar çok yeşil pantolon bulunmasına gerçekten çok şaşırdım. ayrıca bu yeşil pantolonluların yanlarında bazen ilk bakışta deri olarak algılanabilecek montlular da bulunuyordu ve belki bi metreye kadar yakınlarında olan kişileri de onların arkadaşı varsayarsak, pek çoğunun bi üçlü oluşturabilmeleri olasılıklar dahilindeydi. sonra ben insanlara bakarak acaba şu pantolon da yeşil sayılabilir mi, bu mont gerçek deri mi ve o algısal ayırtediciliği olmayan diğer kişi onların arkadaşı mı diye düşünürken içeri yemyeşil pantolonlu biri girdi.

pantolon o kadar yeşildi ki kesinlikle yeşilliği tartışmaya açık değildi, evrendeki en yeşil pantolon kesinlikle oydu. yanında parlak deri montuyla ışıldayan biri ve onlara coşkuluyla eşlik eden üçüncü biri de vardı. araları o kadar iyi ve o kadar yanyanaydılar ki onlar gerçek bi üçlüydü. kimse onların üçlü olmadığını söyleyemezdi.

güvenlik göz ucuyla bana onları işaret etti. ben de gözümü üstlerine koydum. hiçbi şeye dokunmadan mutlu bi şekilde etrafı gezip gittiler.

Monday, October 10, 2011

ben daha önce hiç ağırbaşlılık görmedim

avukat arkadaşım müge bilirkişiden bahsederken, bilirkişi olmanın tam bana göre bi meslek olduğuna karar veriyorum. çok havalı bi ismi var. sonra mügeye bilirkişi olmak için ne yapılması gerektiğini soruyorum. üniversite bitirip başvurmak gerekiyormuş ama hiç felsefe mezunu bilirkişi görmemiş. inanılmaz bi durum, mahkemelerde hiç varlıkla ilgili problem çıkmıyor mu? müge somut konuları bilmek gerektiğini söylüyor. ben hiçbişey bilmiyorum ama bişey bilmiyor olmakla ilgili çok şey biliyorum; hatta bütün hayatım bunun üstüne kurulu. eğer bişey bilmiyor olmakla ilgili bilirkişi gerekirse çekinmeden arayın diyorum.

teachers burası. sosyal ortamlara girmek için fazla sağlıksız olduğumuzu 64. farkedişim. biraz konuştuğumda, evdeyken orda bulunmaması gereken bi domatese ingilizce küfür ettiğim ortaya çıkıyor. ortamdaki yeni tanıştığım kişilerin benimle ilgili sahip olduğu ilk bilgi bu. sonra müge, küçükken rüyasında domateslerin hep onunla konuştuğunu ama biraz büyüyünce o domatesleri ezdiğini anlatıyor. mügeyle ilgili ilk bilgi bu. ardından melis en trajik haliyle, hayatımda o kadar çok orda bulunmaması gereken bi domates oldum ki, lütfen domateslere hiçbi dilde küfür etmeyelim diyor. melisin durumuna çok üzülüp daha da saçmalamaya başlıyoruz. deliyiz meliyiz ama eğleniyoruz en azından, yan masa gibi sıkıcı değil.

Monday, October 3, 2011

kendinle aynı fikirde diilsin bence

cicenk: ya bu niçeye niye nihilist diyip duruyolar ben anlamıyorum
nihilist o rus romanlarındaki kahramansa
niçenin yakından uzaktan alakası yok gibi

begüm: rus romanlarınki kahramanın özelliklerini söyle

cicenk: yaşamak istemiyo
yaşam çok anlamsız falan böyle
ağacın dibinde oturuyolar sıkıcı sıkıcı
ama anlamadığım orda da çocuk bilimle mi ne uğraşıyodu
o kadar nihilistsen
bırak hiç bişeyle uğraşma
bırak ya bırak tamam derdim tanısam
senin yaptığın bilimden nolacak derdim

begüm: wee56ut9y68ıyouıofyutfyt
hakkaten he
herşeyi anlamsız ve değersiz bulan biri bilimle uğraşma çelişkisi göstermesin
hayatta kalıcak kadar yiyip bütün gün karamsar şeyler düşünsün
sonra da aşırı sıkılırsa kendine zorla film izletsin
aa bu benim hihihi
nihilist olduumdan hiç haberim yoktu
varoluşçuyum sanıyodum

cicenk: bana bir varoluşçu nasıl olur
anlatabilir misin peki

begüm: tabii
varoluşçu, dünyaya bi amaç için getirililmediğini kabullenip kendi özgür iradesiyle yaptıklarının sorumluluğunu alarak eylemlerini sahiplenen, bu dünyadaki oyuncakları sevmeye başlayan onlara kendi ölçütlerince değer falan veren biri

cicenk: bi amaç için derken
yani hayatın anlamını ararken mesela, bu dünyaya bi nedenle gelmiş olmalıyım
demeyen biri manasında mı

begüm: yani tanrı tarafından verilmiş bi misyonu yok
hayatın kendiliğinden sabit bi anlamı olmaması anlamında

cicenk: ha

begüm: yapmamız gerkeen spesifik bişey yok
mesela doğayı referans alıp üremek diyebilirsin
ama üremesen de üremessin yani
o bile zorunlu diil

cicenk: hum
kafama birden bi soru yığılması oldu
şimdi mesela
bi insanın iradesinin gelişmişliği
eğitime falan bağlanabilir mi

begüm: hıhım
farkındalık arttıkça özgür irade artar
farkındalık arttıran bi eğitimse o zaman bağlanabilir

cicenk: o zaman özgür irade tamamen insan doğasından gelen bir şey değil

begüm: özgür irade arttırım potansiyeli geliyo ama
yine de kiminin 1 metrekare özgür iradesi var
kiminin 100
hayvanla-sartre arası değişen bi özgür irade yelpazesi

cicenk: eufhuaea
ama yine de aydınlanmadım
bi dakika
sartre bu dünyadaki en özgür iradeli insan olsa mesela

begüm: hıhım
olsamesela

cicenk: oldu tamam
ve dünyaya üremek için gelmediğine inanıyor

begüm: hıhım iradesini doğanın üstünde tutmuş

cicenk: ya ama zimbamwedeki adam da öyle geldiğine inanmıyodur ki

begüm: doğa bi din gibi zaten
sadece daha somut

cicenk: sartre ın doğanın üzerine çıkacak
güçleri olduğundan olamaz mı
bizzat doğayı egemenlik altına alabileceğine inanılmaz inanmış bir medeniyetten geldiği için olmuşsa

begüm: aklı doğanın üsütnde tutan bi kültürden geldii için böyle düşünüyo olabilir hatta öyle çünkü hepimiz toplumsalız
neyse galba sen şey diye düşündüğün için kafan karıştı
şimdi sartre ın fikirlerini oluşturan şey toplum, ayrıca iradesinin malzemelerini doğadan alıyo
demek ki özgür irade o kadar özgür diil gibi düşündün
yani sartre ın bi karar verirken kullanıcağı ölçütler sağdan soldan toplama
herşeyden bağımsız bi benliği ya da karar mekanizması yok

cicenk: hayır ama ıssız adada değil ya bu insan
ıssız adada olsa çişimi bugün öyle salıyorum da diyebilirdi
hangi düşüncenin sana ait hangisinin
bi yerden apartma olduğunu anlamak
o kadar kolay olmasa gerek diyorum ben sadece

begüm: tamamen sana ait bişey yok ki olum
birinden direkt alıntılamadıysan
içindeki diğer ölçütlerle birleştirip ona ulaştıysan senin sayılır

cicenk: işte ben o noktada hep çok tedirginim
çünkü ben tam algılayamıyorum
yani ne kadar özgür irademle verdim o kararı
gerçi karar vermedeki özgür irade
biraz daha farklı bişey olsa gerek

begüm: somut bi karar örneği üstünden gitsek daha iyi

cicenk: ya ama özgür iradenle karar vermek dışında
ne yapıyosun
kendi ahlak anlayışımın bana mı ait
apartma mı olduğunu tam anlamıyorum ben

begüm: sana ait olması diye bişey yok ki

cicenk: of bilmiyorum bu özgür irade sorunu çok sorunlu

begüm: sen dediğin zaten %50 genlerin ve insan doğası
%20 toplum
%20 arkadaşlar

cicenk: arkadaşlar mı
efuheuhua
o da toplum sayılır

begüm: %10 ünlüler
ünlü dediğim niçe falan

cicenk: ünlüler mi

begüm: ahuehua

cicenk: adsuahduah
efhuahsauhud

begüm: benim için ünlü

cicenk: anladım

begüm: sanki sen diye
herşeyden bağımsız bi varlık varmış gibi konuşma
sen dediğin şey işte bunları belli oranlarda kendine özgü şekilde karıştıran bi mixer
mixer olduğumuzu ben de şu anda öğreniyorum

cicenk: eufhuasuahduahduahdiasld
sartre nasıldı mesela
tanıdığın kadarıyla anlatır mısın
eufheuha

begüm: sartre çok iyi karıştırıyo
mesela sırf yüzde 50 nin dediini de yapabilirsin
sırf 20 nin dediini de

cicenk: ya o hep bunalımda değil miydi ya

begüm: ne kadar karıştırırsan o kadar özgür irade
yok ya ne bunalımda olcak
kafam kadar kitap yazmış
varlık ve hiçliği biliyosundur

cicenk: atıp tutmasın di mi
biliyorum
ama okumadım

begüm: onu yazıcak kaadr motive olduysa bunalımda demem ben ona

cicenk: bunalımdan hiç haberleri yokmuş çidden bunların ya

begüm: ben de bazen bloguma bakıp yoksa bunalımda diil miyim diyorum
neyse özgür iradeyi anladın mı
sartre la hayvan arasındaki farkı

cicenk: eh işte yani
özgür iradenin imkansızlığı
diye bi kitap yok mu
yoksa hemen yazıim

begüm: sen özgür iradeye inanmadın
mixer olduunu kabul etmek istemiyosan anlarım
hern34uı5n6e

cicenk: eufhuashuh
hayır mixer olduğumu anladım da
çok güzel dönüyorum ama
her biri benden bağımsız şeyleri karıştırıyorum
ha ben karıştırınca şeyoluyo diyosun
anladım aslında

begüm: anladın da yerine oturması için biraz zaman lazım
buzdolabı givi

cicenk: ama sen karıştırmak istemesen de ister istemez kendiliğinden araya fazla karışan durumlar olabiliyor

begüm: hıhım
aslında benim şey kafamı karıştırmıştı
niçe şey demişti bi keresinde
kontrol etmek yoktur bastırmak vardır
mesela ben mix yapıyorum
mesela karışıma %30 doğa %30 ünlüler %30 arkadaşlar %10 toplum aldım diyelim
baştaki rakamlardan yola çıkarsam
demek ki doğanın %20 sini bastırmışım
toplumun %10 unu bastırmışım
arkadaşlarla ünlüler nasıl arttı
fake bi artış mı
ahuhea

cicenk: işte ben de o yüzden ö.i.i(özgür iradenin imkansızlığı) diyorum
çünkü fake değil ama duruma göre bi artık
biraz nabza göre şerbet artışı

begüm: bi dakka sen niye nabza göre şerbet diyon
duruma uyum sağlamak kötü bişi mi

cicenk: yani duruma göre yapmışsın o mix mi demek ki

begüm: neye göre yabıcaktın
zaten duruma göre yabıcan olum

cicenk: işte kendi özgür iraden olsaydı saf böyle
safasaf
ben şunu merak ediyorum aslında
şimdi sen
hayvansın ya aslen
seni adada doğurup bıraksaydık
hayatta kalabilseydin ve de işte
dediğin gibi bi özgür iraden olmayacaktı
ee o zaman bütün özgür irade
yaşadığın toplumsal çevreden geliyor demektir
o zaman mixer in de senin değil
yani burda ben, mixerin tamamen benim öz mixerim
ya da o mixerin "ben" olduğumdan emin olamam diyorum

begüm: beni mixer haline getiren şartlar toplumsal evet
ama mixer benim
mixerimden başka bişeyim yok
mixer de sen diilsen sen diye bişey yok zaten
sen diye bişey olduğunu zaten nerden çıkardın

cicenk: işte ben de onu diyorum auhuehaas

begüm: biz sana bişey söylerken karışıklık olmasın diye "sen" diye bi kelime kullanıyoruz
yoksa sen diye bişey yoktur
ahuhruah

cicenk: acaba yok mu lan diyorum

begüm: yok tabi olum
tamamen sana ait bişey söyle

cicenk: yok işte diyorum sabahtan beri
nası söyliyim
mixer bile benim mi emin değilim diyorum
eufheuhas
ay çok korkunç
korkunç denmez ona aslında

begüm: bunu söylüyen kim

cicenk: gri gibi geldi bi an
kim

begüm: sana bunları söyleten de sen diilsin ki

cicenk: ha
ben de ünlülerden biri söyledi sandım
asdasfds

begüm: mixer benim mi bilmiorum diyen de sen diilsin
uıkl34btıhers6ıoe5yne5x

cicenk: bunu söyleyen kim
pilaton
diceksin sandım bi an

begüm: ahuehauyhe
bence mixeri ben olarak kabul edip bu aslında yokuzculuktan kurtulalım

cicenk: aduhsauh
mixer benim mi bilmiyorum diyen de işte iki satır felsefe okudu diye herşeyden böyle bi nem kapan bi insan
ben değilim
okumasam bankada çalışıyo olacaktım
ama fakir olucam sanırım sırf entellik uğruna
asdlkjh

begüm: auhaeuhae

cicenk: evet neyse bence de mixer biziz diyelim ve kurtulalım

begüm: ya bence zaten burda "ben hissiyatı" nı temel alalım
sonuçta mixerin ben olduğunu kabul etmesen bile bağımsız bir benin varlığı hissi geçmez
geçerse zaten buna "yabancılaşma" denir
davranışlarını ve onların sonuçlarını sahiplenmezsin
daha çok %20 nin dediğine falan bırakırsın kendini
özgür iraden de gittikçe azalır

Saturday, October 1, 2011

gerçekliğinden emin olmadığımız bi konu hakkında yalan söylememeliyiz. /çiçek

varoluşsal masal diyarı burası. denizden çıkıp bi süreliğine hava alarak efsanevi bi şekilde azgın sulara geri dönen dev bi canavar var*. ama kesinlikle iyi bi canavar, konuşularak kimseyi yememeye ikna olabilir. ama her zaman herkesle konuşmaz çünkü o zaman herkes bu olayı arkadaşlarına anlatır ve bi sürü kişi onu görmeye gidiceği için canavar rahatsız olur. o yüzden belki sadece çok üzgün olanlarla konuşur.

çoküzgün olanlar arasından da tabii ki herhangi bi üzgünlüktekilerle hemen konuşucak hali yok. sadece üzgünlüğü varoluş acısı haline gelenlerle olabilir. çünkü burası varoluşsal masal diyarı. mesela üzgün biri öncelikle onu üzen şeyi sorgular, mesela bunun nedeni bi insansa o insanı, sonra eğer çok çok üzgünse bi anda bütün insanlığı sorgulamaya başlayabilir ve eğer hümanist biriyse o zaman insanları bırakıp sistemi sorgulamaya girişir ve eğer bu kişi bi filozofsa hızını alamayıp sistemi de aşarak varlığı sorgulamaya kalkabilir. dolayısıyla insanları, sorgulamayı nerde bıraktıklarına göre gruplayabiliriz. insanı mı, insanlığı mı, sistemi mi, varoluşu mu? ne zaman sistemi sorgulayan birini görsem "aa 3. aşamada" derim.

işte bu yüzden varoluş acısı bütün acıların en köklüsüdür. eğer otomatikleşirse kaşığı yere düşürdüğümüzde normalde "bu kaşığı buraya kim koymuş" seviyesinde hissedeceğimiz minik bi sinir yerine "neden yer çekimi var, neden daha farklı fizik kuralları olan bi gezegende yaşamıyoruz" siniri yaşanır ve sonunda zaten akciğerlerime de sinir oluyorum diye düşünülebilir. hatta sonra keşke 3 tane uydumuz olsaydı ve son olarak evren genişlemeyi bırakıp biraz benimle ilgilenseydi diye bile düşünebilir. malesef bu isyanımızın bir muhattabi yoktur, dolayısıyla ergen gibi, sonuçları sadece bize zarar verecek isyanlarımızla kalakalıp kendimizden nefret ederiz. sonra da "keşke kendimden nefret etmesem, o zaman hiç midem bulanmazdı" diye düşünürüz.

işte bu noktada canavar devreye girer. canavar sadece bu durumdakilerle konuşur ve onlara hey dosdum dünya bi oyun bahçesidir der. o esnada birden gece olur ve gökyüzünden ışıklı toz zerreleri dökülür*. ne zaman gökyüzünden dökülen ışıklı toz zerreleri görsem artık kendime yeni bi din icad edmenin zamanı geldi diye düşünürüm. çünkü demek ki bir önceki genişlemeci din işe yaramıyor ki yine şizofren oldum.

sonra işte varoluşsal masal diyarı burası. bugün kuşların çok sevimli olduğunu düşündüm. sonra eray bugünün yani 1 ekimin kuş gözlem günü olduğunu farketti. bunu yeni dinimizin kuş dini olması gerektiği şeklinde yorumaldım. evet kuş dini bana çok uygundu, hafif bişey. cehalet mutluluk olduğu için bu dinde kuş beyinli olmak kutsal olsun, dünya artık canımızı sıkmayı bırakıp soldan sağa dönsün, yörüngeden çıkan dinsiz sayılsın. ibadet olarak da sultanahmet'e gidip kuşlara yem verebiliriz, pet shop'a gidip kafesleri açabiliriz. ben böyle yaparak küçük esnafa biraz ayıp edeceğimizi düşünüyorum aslında; ayrıca dükkan sahibi bize kızabilir ama eray'ın harika bi fikri var. kafesten kaçma teknikleri broşürleri hazırlayıp kafeslere koyucaz, bu sayede bizim açtığımız kafeslerden ötürü bizi kimse suçlayamaz, broşürü okumuş deriz.



*katkılarından ötürü taşkın'a teşekkürler.

Saturday, September 24, 2011

senin için sahlebe kadar inebilirim /önder

begüm:
mesela diyelim ki
başka bi gezegene gitçeksin
orda yaşicakmışsın artık
e:
yanına alıcaan ucsey
begüm:
ama sana diyolar ki
hıhı
dünyadan yanına alıcaan 3 şey
hihhi
ama belli bi insan olmaz
burdaki cansız maddelerden
beğendiklerin
e:
uhuhu cokiyrencsin ya pis
tamam ama nasi bi gezegene gidiorum issiz ada gibi kimse olmayan bi yer mi
yoksa orda da normal bi sehirler filan var mi
neresi orasi
begüm:
şimdi zaten işin gizemi burda dosdum
nası bi gezegene gidiceğin belli diil
burda olan şeyler orda var mı bilmiyosun
belki yapıtaşı arsenik falan ordaki canlıların
su bile olmayabilir
o yüzden burdan en sevdiklerini alıp kendini riske atmaman lazım
ama hayatta kalabiliceğin bi yermiş oksijen falan alma yani boşuna
büyük şeyler olabilir
deniz falan alabilirsin
gün batımı manzarası falan da alabilirsin mesela
yemek falan da olabilir
e:
ozaman komple istanbulu alir gotururum ben hava su hersey var valla
begüm:
öyle olmaz
sori
e:
uhuhu ya pis yalanci hem deniz diyosun hem istanbul olmaz diyosun banane be
begüm:
deniz olabilir olum
dağ da olur
özel isim olmuyo
o yüzden arkadaşlarını götüremiyosun
ama istersen insan alabilirsin
ama kimin geliceğini garanti edemem
hihih
e:
uhuhu
ben uzerinde istanbulun oldugu dag ve denizi gotuyum madem
yihyih
begüm:
bunu dağ ve deniz olarak alıyoruz
bi hakkın kaldı
e:
pis zorba uzaylilar
begüm:
ahuheuah
e:
orman istiyorum ozaman belgrat ormanlari
kikiki
begüm:
humm demek dünyadan dağ deniz ve orman götürmek istiyosun
hiç yeniliklere açık diilsin dosdum
belki o gezegenin doğal güzellikleri daha güzeldi?
e:
bastan yonlendirdin ama
begüm:
ne dedim ki
yeni bi gezegen dedim
bence bütün gezegenlerin doğal güzellikleri güzeldir
ama aslında mesela marssa
güzel diilmiş lan
e:
iih ben marsi seviyorum
heryer col neguzel
cok melankolink
begüm:
nesi güzel olum kırmızı kum heryer
hiç ekşın yok
bence burdan alkol götürmeliyiz
e:
yapayalniz melankolink isde
begüm:
müzik olabilir
dağ götürerek hakkını harcadın
napıcaksın olum dağı
alkol müzik ve deniz iyi
e:
olm ben ustunde istanbulun oldugu dagi isdedim sen zorbalik yaptin
begüm:
asıl sen hilekarlık yapmaya çalışıyosun
biz dürüst uzaylılarız
e:
sende uckagitcilik yapiyosun ama
hem dag deniz bile olur diosun
istanbul diyince sozlesmeye aykiri diosun
begüm:
e aykırı naapalım
senin için sözleşmeyi mi değiştiricektik
uzaylılardan bana gelen bilgi böyle
e:
ozaman kablosuz internet fotograf makinasi bi de uzay gemisi istiyorum ben
begüm:
ahuehua tamam
e:
oralarin resimlerini cekip blog yapicam blogdan gelen parayla bana yemek filan yollasinlar dunyadan
uzay gemisi de noolur noolmaz diye hem ev hem araba isde
begüm:
uzay gemisi iyi fikirmiş ya
ben de istiyim
alkolün yerine o olsun
zaten midemi ağrıtıyo
başka gezegende gaviscon da yoktur kesin

Friday, September 23, 2011

there is nothing that can console me but my jolly sailor bold

rüyamda başka bi gezegendeydim ama dünyaya baya benziyo: deniz var, domates var, insan var; tek sorunu gereğinden fazla deniz olması. yani her yer deniz ve biz de mecburen gemilerde yaşıyoruz. bi de gökyüzü ve deniz hep kurşuni renkte.

neyse bi gün bu geminin güvertesinde geminin içindeki diğer insanlarla otururken -hiçbirini de sevmiyorum ve hiçbiriyle doğru dürüst konuşmuyorum- yine varoluşu düşünüp domates soyuyordum. zaten yemek olarak bitek domates var o yüzden genelde domates soyuluyo. birden bire hava kararıp aşırı beyaz tenli garip biri gemimizde belirdi. garip biri olduğu için gemideki diğer insanlar onu pek sevmedi ama doğal olarak ben onunla çok iyi anlaştım.

ona "gezegenimizde bu kadar çok deniz olmak zorunda mıydı ve bu kadar çok deniz olmasa hayat daha anlamlı olur muydu ki" falan dedim. sonra aşırı beyaz tenli arkadaşım birden heycanlanıp evrende bütün ihtimallerin kombinasyonu olacak şekilde sonsuz tane gezegen olduğunu ve bunlardan istediğimize gidip hayatın daha anlamlı olup olmadığını kendimizin yaşayarak görebileceğini söyledi.

sanırım bu bi teklifti ve benim bi geminin içinde solup gitmiş hayatıma ve başka bi gezegene gitme heycanı taşımayan parıltısız gözlerime bakınca ikna için bi fotoğraf çıkardı. bu kendisinin 13 milyon yıl önce başka bi gezegendeki bir dağın zirvesinde otururken çekilmiş fotoğrafıydı. burası biraz soğuk, karlı ve karanlık bi gezegendi. fotoğraftaki kişi oydu ama saçları sonsuz uzunluktaydı, ek olarak 3 bacağı daha vardı ve bacaklarından biri köpek bacağına benziyordu. sanırım bu o gezegendeki evrimin sonuçlarıydı.

bu gezegeni çok karanlık buldum, içimde yeterince dark side olduğunu ve belki bu dark side'ın daha mutlu bi gezegende nötralize olabileceğini söyledim. o buna itiraz etti, ona kalırsa benim en mutlu olacağım yer öncelikle burasıymış çünkü kurşuni bi gezegende dark side'ımı yeterince iyi yaşıyamıyormuşum, bu nedenle sürekli alttan alttan bastırarak benim mutlu olmamı engelliyormuş. ben de onun söylediğine itiraz ettim, eğer daha karanlık bi gezegene gidersem dark side'ımın orda iyice besleneceğini ve bu sefer tamamiyle beni ele geçirerek içinden çıkılmaz bir hale geleceğini söyledim. sonra o bişeyler daha söyledi ve bu konuşmanın nereye vardığını hatırlamıyorum. son olarak birlikte sinemaya gittiğimizi hatırlıyorum sadece.

Wednesday, September 21, 2011

yazı insandan daha sadıktır. /wkmh

semizotu almak için pazara gittim. fakat pazarda acı bir gerçekle karşılaştım, semizotunun hangisi olduğunu bilmiyordum. semizotu olduğundan şüphelendiğim bazı şeyler vardı ama üzerinde semizotu yazmadığı için onların semizotu olup olmadığından emin olamıyordum. neden üzerlerinde ne olduğu yazmıyordu? ben nereden bilecektim o şeyin roka mı, semizotu mu, ıspanak mı; hatta maydonoz mu olduğunu? "bu semizotu mu?" diye pazarcıya sormak da istemiyordum çünkü belki bana 26 yaşıma gelip hala semizotunun hangisi olduğunu bilmediğim için bağırabilirdi. başka bi çözüm düşünmeliydim.

semizotu olduğundan şüphelendiğim bir takım yeşilliklerin yanına gidip sinsice beklemeye başladım. bu esnada pazarcının bu beklemeden rahatsız olmaması için domateslere bakıyormuş gibi yaptım. bir süre sonra yanıma bir kadın geldi ve söz konusu yeşilliği havaya kaldırıp "semizotu ne kadar?" dedi. ben de böylelikle semizotu olduğundan şüphelendiğim o yeşilliğin gerçekten de semizotu olduğunu anlamış bulundum. onu hemen satın aldım ve bundan böyle pazara gitmeden önce alacağım sebzelerin google'da görsellerini araştırmaya karar verdim. teknoloji hayatı çok kolaylaştırıyordu.

pazar gezintimin sonuna doğru bi sebzeden çok etkilendim ve onun harika renk tonu içinde kayboldum. bugüne dek gördüğüm yeşillikler arasında en mavisi oydu. o kadar beğendim ki onu, 2 kere bilerek önünden geçtim ve varlığıyla beni sarhoş etti. daha önce hiç bi sebzeye aşık olmamıştım. onun hangi sebze olduğunu çok merak ettim ama malum sebeplerden ötürü yine pazarcıya soramadım.

Tuesday, September 20, 2011

pixel israfı

yatakta uzanmış düşünürken, dışarda oyun oynayan çocukların sesi dikkatimi dağıtıyordu. camı kapatmak istedim ama yataktan kalkmak istemedim. biriki kere, camı kapattığımda oluşacak huzurlu sessizliği hayal edip kendimi camı kapatmak için motive etmeye çalıştım ama işe yaramadı. yataktan kalkmam için en az iki amaç olması gerekiyordu.

başka amaçlar düşündüm, tuvalete mi gitsem acaba kalkmışken? çişim yok ki, su mu içsem? gerek yok ki? en sonunda sandalyenin üstünde kalmış diğer yastığı yatağa getirmeyi 2. amaç olarak belirledim ve yataktan kalktım.

işlemleri tamamladıktan sonra tekrar yatağa dönüp düşünmeye devam ettim. nerde kalmıştım? hıh, içişleri bakanı idris naim şahin'in yanlışlıkla kurduğu muhteşem cümleyi düşünüyordum: "eylemin amacını en iyi, yapan bilir."

Sunday, September 18, 2011

hiçbir tencere takımının depresyona girdiğini duymadım

begüm:
kullanımdışı bi nasa uydusu dünyaya düşücekmiş
herhangi bi yere düşebilirmiş
çok saçma diil mi
ahuehua
Efe:
üüüüüüü
begüm:
6 ton
Efe:
ne zaman
begüm:
5 gün sorna
kafamıza dikkat edelim
Efe:
okyanusa düşer heralde ya
begüm:
antarktika hariç her yere düşebilirmiş
Efe:
izmire düşcek hali yok
begüm:
valla ben bilmem uyariyim de
belki izmire düşer
Efe:
buraya düşerse kitap gider ya
begüm:
nereye düşücek acaba ya merak ettim şimdi bak
o şanslı yer neresi ahueha
bi de yani uzaya gittiriyolar uyduyu herşeyini hesaplayıp
Efe:
keşke bizim apartmana düşse ama bize bi şey olmasa nasadan tazminat alsam
begüm:
nereye düşüceğini niye hesaplamıyolar
her yere olabilir diye yuvarlak yuvarlak konuşuyo
Efe:
düşüyo olm çünkü
giderken kontrollü oluyo
begüm:
sonuşta yer çekimi belli ivmesi belli nerden düştüğü belli cismin ağırlığı belli ben bile hesaplicam nerdeyse
yer çekimi formülü neydi newtonun ya
Efe:
bence eğleniyo nasadakiler
aslında biliyolar nereye düşeceğini
begüm:
bence de önemli bi yere düşse sölerler
Efe:
sırf bizi delirtmek için yapıyolar
begüm:
şakacı bi havaları var şu an

http://www.ntvmsnbc.com/id/25251472/

Saturday, September 17, 2011

haz, bir yan ürün ya da yan etkidir ve öyle kalması gerekir, kendi içinde bir amaç yapıldığı ölçüde yok edilmiş olur. / victor frankl

tam dışarı çıkacakken en sevdiğim yeşil hırkama ketçap döküldü. nasıl üzüldüm nasılüzüldüm anlatamam, sonra da uyandım. meğer hepsi rüyaymış. hırkama bişey dökülmediği için bu kadar sevineceğim hiç aklıma gelmezdi. ama sonra bugün melis kitabımı geri verince (victor e. frankl - insanın anlam arayışı) kitap masanın üstünde dururken ona her baktığımda içindeki beni çok üzen ve düşündüren küçük ayrıntıyı hatırladım.

kitap auschwitz toplama kampında geçiyordu ve mahkumlar her gece olduğu gibi her an öldürülme korkusuyla aç susuz bütün gün çalıştıktan sonra gece alt alta üst üste tahta yataklarda yatarken, yazarın arkadaşı bir gece kabus görüyor ve acı acı sayıklıyordu. yazar acaba arkadaşını uyandırsa mı diye düşünüyor, sonra nerede olduklarını düşününce ikilemde kalıyordu. çünkü herhalde en kötü kabus bile her an yakılma ihtimaliyle yaşadıkları toplama kampından iyiydi. yani bundan daha kötü durumda olunamayacağına göre, arkadaşını uyandırdığında daha iyi bir gerçekliğe dönmesini sağlayamayacaktı. o halde neden uyandırsındı ki?

Thursday, September 15, 2011

yeşil olmak bile bundan daha iyi (susam sokağı)

geçen gün trendeyken aklıma bi film geldi. filmde bi adama başka birinin hafızasını yüklüyolardı. sonra da hafızasındaki karısını öldürmekle tehdit ediyolardı, sonra da adama anılarının kendisine ait olmadığını, ona sonradan yüklendiğini söyleyip bakalım karısını kurtarıcak mı diye bekliyolardı.

filmin sonunda adam, anılarına sahip çıkıp karısını kurtarıyodu çünkü anılarından başka hiçbir şeyi yoktu. işte bi kıza bakarak bunları düşünürken, sonra acaba benim anılarım bana bu kızdan yüklenmiş olabilir mi diye şüphelenmeye başladım. eğer öyle olsaydı hayatım biraz daha anlamsızlaşır mıydı yoksa zaten yeterince anlamsız mıydı?

anılarımın bana o kızdan yüklenmiş olmadığına dair kanıtlarım vardı. mesela ameliyat olduğuma dair bir anı sahibiydim ve hakkaten de sırtımda dikiş izi vardı. dolayısıyla anımla izim tutarlı görünüyordu. kızınsa dikiş izi yoktu, eğer anılarım bana başkasından yüklendiyse bu kızdan yüklenmediği kesindi.

izi şüphelenmemem için öylesine yapmış olabilirlerdi ama vidaları da hissedebiliyordum. sonuçta gerçekten bu vidalar bana takıldıysa gerçekten amilyat oldum demekti ve dolayısıyla ameliyat olduğuma dair bir anım olmasında problem yoktu. ama belki senaryo daha farklıydı, uzaylılar beni kaçırıp içime bunları yerleştirmiş, sonra da bu senaryoyu normalize etmek için bana ameliyat olmuşum anısı yüklemiş olabilirlerdi. o zaman kesinliğinden emin olduğum tek şey vida sahibi olduğumdu ve bunun nasıl ve neden olduğu konusunda iddialarda bulunmamak en iyisiydi. kendimle ilgili emin olduğum bu tek gerçeğe sıkıca sarılmaya karar verdim.

trenden indim. stajımın kalkması işlemlerinin tamamlanması için milli eğitime bir belge götürdüm ama belgeyi kabul etmediler çünkü mühürü eksikmiş. mühür bastırmak için geri dönerken yolda burnum aktı ve hiç mendilim yoktu. başka biri olsa sırf mühür için o kadar yolu geri dönüp sonra da tekrar belgeyi bırakmak için gelmek zorunda olmaya çok sinirlenirdi ama ben hala bir amacım olduğu için bunu mutlulukla karşıladım, sonra da mendille burnumu sildim. fakat bu mendilin nerden çıktığını bilmiyorum. biraz önce elimde hiç mendil yoktu ve çantamda da yoktu? acaba az önce bakkaldan dondurma alırken bakkal mı vermişti bu mendili bana? yuğooo? yerden mi almıştım? yok be niye yerden aliym, temiz zaten? bilmiyordum. aklıma iki ihtimal geldi. ya az önce bi vampir saldırısına uğramış sonra da vampir bu saldırıyı unutturmak için beni hipnotize etmişti (boynumdaki kanları silmem için mendil vermiş olabilir) ya da iyi kalpli bi uzaylı üzülüp bana bu mendili verip olanları unutturmuş olabilirdi. ama biraz mantıklı düşününce bu iki ihtimalin de mümkün olamayacağını anladım. çünkü eğer vampir olsaydı bana ipek bi mendil verirdi ve eğer uzaylı olsaydı o zaman da uzaypeçetesi vermiş olmalıydı. elimdeki peçete ise gayet sıradan tırt bi peçeteydi. belki de burnumun akması dayanılmaz bir hal almış ve sonunda bu peçeteyi havadan yoğunlaştırarak elde etmiş olabilirdim. zaten tipi de havadan yoğunlaştırılmış peçeteye benziyordu.

bu meseleyi daha sonra incelemek üzere beynimdeki bir rafa kaldırıp dondurmamı yemeye başladım. dondurmayı yerken aklıma bir önceki dondurmam geldi. önderle taksimde bir yere gitmiştik, ben dondurma yemek istiyordum ve menüde dondurmanın yanında parantez içinde (çeşitleri garsona sorunuz) yazıyordu. ben aslında gayet standart bir şekilde çikolata kaymak yiyecektim ve bunlar zaten kesin vardı ama menüden aldığım emire itaat etmem gerektiğini düşünerek garsona çeşitleri sordum. garson biraz afallamış gözükünce ona menüdeki yazıyı gösterip "size sormam gerekiyor" dedim, sanırım menüde kendisinden bahsedildiğini bilmiyordu. garson dondurmalara bakıp geldi ve bana çeşitleri saydı. garsoncuğu o kadar uğraştırdıktan sonra çikolata kaymak istersem çok ayıp edecekmişim gibi geldiğinden -sevmediğim halde- dondurmama bir top da çilek eklettim.

dondurmayı yemeye başladım ama sadece çikolata ve kaymaklı bölümünü yiyor çileği sevmediğim için sona bırakıyordum. ben çilekli kısmı önderin yemesini umut ederken, önderse limonatasının içindeki nane olduğu iddia edilen ağaç yapraklarını incelemekle meşguldu, sonra bana uzaylıların çilekli dondurmayı çok sevdiklerini söyledi. o öyle diyince çiçekli dondurmaya ısınıp bir kaşık aldım. ama çiçekli dondurmanın tamamını yiyebilmem için bu bilginin güvenilirliğinden emin olmam gerekiyordu. önder'in dediğine göre görgü tanıklarının ortak ifadesiymiş, hepsinin evlerindeki çilekli dondurmaları uzaylılar yemiş. bunun üzerine çilekli dondurmanın hepsini bitirdim, uzaylı gibi düşününce kozmik bir tadı varmış gibi geldi. dondurmayı bitirdikten sonra önder'in beni kandırdığını öğrenip hayal kırıklığına uğradım. beni kandırarak yemek yedirmişti ama sanırım tamamen kandırmamış, gerçekten uzaylıların çilekli dondurma sevmesi gibi birşeyler okumuş, sadece dondurmayı bitirmem için bu bilgiyi doğru zamanda sunmuş bana.

Saturday, August 27, 2011

in the shadow of the existence

seminer burası. pröfösör beyin korteksi ve öğrenme arasındaki ilişkiyi açıklarken son olarak müzik dinlerken öğrenme veriminin azalacağını söylüyor. ama kısık sesli klasik müzik hariç diyor, o nedense beyindeki alfa dalgalarını arttırarak öğrenmeyi kolaylaştırıyormuş. benimle aynı seminerde bulunan yüzlerce insan belki bu açıklamadan tatmin oldu ama benim aklıma şunlar geldi:


1) bu durum piyano ile yapılan post modern besteler için de geçerli mi?
2) klasik müziğin iniş çıkışı dikkatimizi dağıtmaz mı?
3) klasik olmayan bir müziğin içinde piyano solosu duysak alfa dalgalarımızda bir değişiklik olur mu?
4) sadece piyanoyla yapılan bir bestede mi alfa dalgaları daha çok artıyor yoksa yaylıları da içeren bir bestede mi?
5) beyin klasik müziği diğer müziklerden tam olarak hangi yönüyle ayırarak alfa dalgalarını arttırıyor?
6) bu çıkarımı destekleyen deneyler klasik müzikten hoşlanan denekler üzerinde mi yapıldı yoksa ona karşı nötr olan denekler de deneye dahil miydi?
7) klasik müizkten nefret eden biri için aynı şeyler geçerli olur mu?

..........

98) alfa dalgası nedir yahu? (burda artık iyice sinirlenmiş)
99) alfa dalgası dalga şeklinde mi ilerler yoksa parçacık mı?
..........


24 saat boyunca bu soru sorma hızıyla yaşayıp soruların sadece 100'de birine cevap bulabildiğinizi düşünün, işte benim agnostik dünyama hoş geldiniz.

Saturday, August 13, 2011

tutarlı bir fontta hiçbir x bileşeni slash'lerle paralel değildir

galata köprüsü burası. bizim karşı apartmana benzeyen kadını sollayıp buraya geldim. bizim karşı apartmana benzemesi elbette ki boyutlarından değil, giydiği kıyafetin renklerinden kaynaklanıyordu. kendimin renklerine bakınca benim de karşı apartmanın önüne parketmiş arabaya benzediğimi farketmem uzun sürmedi.

bugün toplantıdan çıkınca taksime gitmeye karar verdim. yani madem hiç arkadaşım yok -ama neyse ki yalnız iyi vakit geçirebildiğim günlere geri dönmüştüm- bi yerde oturup yazı yazmak eğlenceli olabilir gibi görünüyordu. bundan muhtemelen bir ay önce tam bu saatlerde "yanlışlıkla" varoluşa dair olan katarsisimi yok etmiştim ve aslında belki de o yazı bundan 20 sayfa önde falandır. ama ne olur ne olmaz tekrar ikna olurum falan şimdi diye dönüp de tekrar okumam çünkü hayatın anlamı katarsistir ve katarsis için ruhmolekülü gerekir.

işte ben de tam bu yüzden taksimde ruhmoleküllerinin bol bulunduğu bir mekan olan kiliseye gittim ve şu an sahip olduğum ruhmoleküllerinin bende kalıcı olmasını diledim.

ruh moleküllerimin son iki gündür akıl almaz yükselişi resmen havanın yağmurlu olmasından kaynaklanıyordu. içimdeki iskandinav melankolisi ne anlama geldiğini bilmediğim ama temel güven duygusu boşluğumu dolduran bir canlılığa dönüşmüştü. halbuki kısa bir süre önce hiç ruhum kalmamıştı ve bunu kabullenmek üzereydim. hatta sanırım bundan 3 sayfa önce artık üretemeyeceğimi, yükseklisans falan yapmaya çalışmayıp ortalama bir öğretmen olmayı kabullenip en kısa zamanda evlenerek bundan sonra hiçbir şeyi sorgulamaksızın ve mücadele etmeksizin hayatımdaki dinamizmi çocuklarıma bağlı kılıp ve hatta ara ara kocamla kavga edip barışarak yakalamaya karar vermiştim. sonra neyseki yağmur yağdı ve kendime geldim.

Saturday, August 6, 2011

ne için cezalandırılıyorum?

bi gazetede tesadüfen ufoların görüntülendiği fotoğraf kareleri vardı, onlardan biri de buydu:
























pihihi şukardanadama bak ya

dışarda çok ses var, içerde uzay, kendime çaylar demliyorum*

3 buçuk günlük iznimin birinci günü burası. uyandıktan sonraki 2 saati bi şekilde yaşayıp gittikten sonra, saat tam 13:30 da kendimi 10 üstünden mutlak bir 3 ün içinde buldum. evi toplayıp bisiklete binecek ve yarın adaya gitmek üzere hazırlık yapacaktım ama evren tarafından bana "evde oturup efendi efendi iç" şeklinde bi teklif sunulmuş gibi geldi.

yavaş yavaş dolaba aktım. ömüşün yarısını içtiği şeftali suyu ve bi aydır dolaba koymaya üşendiğim, önderle buluşmamızdan artan zehirli votkayı, barbarosun sevabına doldurduğu buzlarla birleştirip, ömüşün sevgilisinin evimizde unuttuğu sigaralarla birlikte içerek melisin yolladığı şarkıyı kendimi tamamen güvende hissettiğim tatlı bir sonsuzluk özlemiyle dinlemeye başladım. tanıdığım herkes bu durumda olmama bir katkı sağlamıştı.


*halimden konan anlar - kendime çaylar

Saturday, July 30, 2011

metnimiz yollanıma hazır

hava 45 derece olmasına rağmen önce burger king'in klimasıyla sonra migros'un buzdolapları arasında donmuştuk. sonunda dışarı çıkıp nihayet ısınmayı umarken sibirya'dan gelen soğuk hava dalgası, adını hatırlayamadığım bir yüksek basınç etkisi, fırtına ve hatta neredeyse hortumla karşılaşınca hayatın çok kötü olduğu bizim için bir kez daha netleşmiş oldu. kırk yılın başı caddebostanda bir doğumgünü kutlamayı planlarken zatürre olmadan önceki son günümüzü kutlamak zorunda kalıyorduk.

denizkenarındaki duvarın üstüne oturup ayaklarımızı denize doğru sarkıttık. hortumun etkisiyle herşey uçuyordu ve bu nedenle hiçbir şeyi elimizden bırakamıyorduk. sonunda fizik kurallarından faydalanarak bi takım şeylerin ağırlık merkezine çeşitli yükler yükleyip uçmamalarını sağladık. ama problemler bitmek bilmiyordu. 1 metre solumda oturan tanımadığım kız çok mutluydu(nerden baksan 8.5) ve onun sürekli yanına eklenen yeni arkadaşları yüzünden ben sıkışmaya başlamıştım. artık son arkadaş çıplak ayaklarını üzerime uzatınca kavimler göçü misali sağa kaymak zorunda kaldık. zaten fırtınadan uçmak üzereydim, dengemi zor sağlıyorum.

Bunun üzerine oytun ve melis'e denize düşmem durumunda yapacaklarımızı zorla planlattım. oytun denize düşmem durumunda denizdeki teknelerin büyük bir iyilikseverlikle beni alıp kartal sahiline bırakacaklarını iddia etti. bu plan içime hiç sinmedi. melis'se ıslak bir halde dolmuşa binip eve gidebileceğimi söyledi. ama ben dolmuşun ya da hatta taksinin beni ıslak ıslak arabaya almayacağından emindim. sonra melis çok basit birşeymiş gibi "kurursun ne var?" dedi. "kurumak o kadar kolay mı!" diye bağırdım. acayip sinirlenmiştim ne biçim plandı bu. sonra kendi kendime, denize düştükten sonra önce migrosa gidip pantolon ve tişört -pantolon yoksa onun yerine şort- aldıktan sonra, onları burger king'in tuvaletinde giyip bulabildiğim ilk taşıtla eve dönme planı yaptım. bu o kadar iyi bi plandı ki üstümü değiştirdikten sonra rehavete kapılıp vücudumun pis marmara denizine bulanmış olmasına aldırmadan tekrar sahile dönerek şarabımın sonunu içmeye kalkabilirdim.

oturma pozisyonumu değiştirip bağdaş kurmak için hazırlıklara 20 dakika önceden başlamam gerekiyordu. pantolonum biraz dar olduğu için diz kısmının fazla gerilmemesi adına önce onu biraz yukarı doğru çekiyor, sonra dengemi kaybedip denize düşmeden bağdaş kurma pozisyonunu yavaşça oluşturuyor, son olarak da sol ayakkabımın yere değerek ayağıma battığı bağlanan kısmı çözüyodum. kısa bir süre sonra kolaylıkla, pozisyon değiştirmeye karar verdiğimde ayakkabımın tekini çözmüş olduğumu unutup ayağımı denize doğru sarkıtarak ayakkabımın tekinin denize düşmesine neden olabilirdim. çok heyecanlandım, daha önce ayakkabımın tekinin denize düşmesine hiç bu kadar yaklaşmamıştım. bu ihtimal bana çok gerçekçi göründüğü için oytun ve melise ayakkabımın tekinin denize düşmesi durumunda yapacaklarımızı zorla planlatmaya çalıştım. oytun ağaç dalıyla onu alabileceğimizi söyledi melisse denizdeki 3 gölgeyi işaret edip şöyle dedi: "şu 3 kişi biz miyiz ya, eğer diilsek bi sorun var demektir" sorun da şu: "o 3 kişi kim ve biz nerdeyiz? bunların cevabını bulmamız gerekir." melis bu sorulara cevap ararken ona ayakkabımın tekinin denize düşmesi durumunda yeni ayakkabı almak üzere migrosa kadar gidebilmem için bana çorabını verip veremeyeceğini sordum. o sırada önümüzden bi poşet uçarak geçti.

Monday, July 18, 2011

gece takkesi ve ropdöşambr parçaları ile evrensel yapının deliklerini tıkamaya çalışıyor. / heinrich heine

sıkıcı günümü şenlendiren peter and the wolf müzikalini izlerken 6:37'de ördeğin gelişiyle tarif edilmez bi mutluluk yaşadım. ( http://www.youtube.com/watch?v=jzjIlni8_qg ) elimde bira şişesiyle simidin üstünde dönerek gelsemkeşke dedim. en azından rüyamda diyarbakırda olmaktan iyidir. yani dönerek gelen bi ördek olmak. zaten dönerek gelmek çok severim. dağdan dönerek gelen kızı da sevmiştim, tavandan dönerek inen örümceği de sevmiştim, bu ördek tam anlamıyla dönmüş sayılmaz ama yeteri kadar dönme hissi verdi bana. dünyanın döndüğünü de hatırlatmak isterim. bunun yanında kendimi bazen bi çorbanın içindeymiş ve çorba karıştırılırken dönüyormuşum gibi hissettiğim olur. sanki hep oluyormuş gibi anlattım ama aslında bikere oldu. o da ölü kuş itimi gününde.

balkonumuza bi süre önce ölü bir kuş düşmüştü. günlerce orda kalıp kimse bişey yapmadıktan sonra artık cesur birinin(ben) onu bitmiş havlu kağıt rulosuyla aşşağı itmesi gerekiyordu. yağmurun şıpır şıpır yağdığı gün buna çok uygun bi gündü çünkü kuş itimi gerçekleştikten sonra geride kalan kan ve tüyleri ancak yağmur temizleyebilirdi.

elimdeki bitmiş kağıt havlusu rulosuyla kuşa temas ettiğim anda neyse ki bızzt diye bişey olup kuştaki ölüm bana iletilmedi. demek ki kağıt iletken değilmiş diye düşündüm. ama bu bilgiyi özümsemesem iyi olurdu çünkü elektrik çarpma ihtimali durumunda da mesela ölümü iletmedi diye kağıt bişeyler kullansam ve meğer aslında iletkenmişse hiç iyi olmaz, metafor kurbanı olurum. ama belki de iletken değildir. ve hatta sanki iletken değildi. sanırım bakır iletkendi. aslında bütün bunlar bi google uzağımda ama nasılsa eray yazıya yapacağı yorumda neyin iletip neyin iletmeyeceğini söyler diye düşünüyorum. elim deymişken bi örümceğin beni 1. terkedişinden de bahsedeyim:


örümcek ne yer - 1

yıl 1993 diyesim var ama aslında nerden baksan 1996. melisle matematik dersindeyiz. yani sınıfın geri kalanı da orda ama benim kapsama alanımda melis olduğu için öyle dedim. defterimin üstünde aniden küçükbiörümcek belirmişti. ayrıntıları tam hatırlamıyorum belki yürüyerek gelmiş de olabilir ama şu an belirmiş gibi geldi bana. belki de tavandan dönerek inmişti ama ben o sıralar örümceğin tavandan dönerek inebileceğini bilmediğim için belirmiş olması daha uygun. sonra ben de heralde defterdeki o sayfayı kopartıp örümceği ürkütmeden melise göstermiştim ve onu çok sevmiştik. o derece ki onu beslemeye karar vermiştik ama örümceğe ne yedirebileceğimizi bilmiyorduk. derste olduğumuz için bunu tartışamıyorduk da. sonuç olarak ben örümceğin olduğu kağıdın örümceğin bulunmadığı yerlerine "örümcek ne yer?" falan yazmıştım, melis de cevap falan yazmıştı ve böylelikle kağıt üstü bir dialog gerçekleştirmiştik. sonra hoca bizim dersle ilgilenmediğimizi farkederek yanımıza gelip kağıdı aldı. ama kağıdın tam tuttuğu yeri örümceğin olduğu yerdi. örümcek heralde parmağının basıncıyla ölmüştü. kim bilir belki de parmağına yapışıp can çekişmişti. hoca kağıdın üstüne yazdıklarımızı sınıfa okuyup anlam veremedi ve sonra biz tenefüste gizlice hocanın parmaını incelemeye çalışmıştık. aslında bu hikayede tabi ki örümcek bizi terketmiş sayılmaz, burda taksirli bi suç var. öldürüldü o.