Saturday, December 11, 2010

arsenikte yaşasan böyle sorunların olmaz

"bir ütopyada yaşamak yerine en azından begümle tanışabilirdim. insanın 25 yıldır kullandığı yöntemi bırakması ne kadar zormuş." diyerek uyandım. saati kurmayı unutmuştum ve acaba işe geç mi kalmıştım? başucumdaki telefona uzanıp saate baktım. 4:55'ti. işe gitmeme daha 2 saat vardı. biraz kitap okumaya karar verdim.

bir türlü okumaya başlayamadım, düşünüp durdum öylece. düşünecek o kadar çok şey vardı ki birini düşünmek için önce bir diğerini düşünmek gerekiyordu. ve o diğerini düşünmek için önce bir başkasını düşünmek gerekiyordu. bu zincir böyle sonsuza uzanıyor gibi görünüyordu. bense herşeyi yarım düşünüp hiçbir sonuca varamıyordum. ayrıca bi sonraki düşündüğüme geçince bir öncekini unutuyordum ve bunları unutmamak için yazarak düşünsem tek bi tanesini çözmem bile nerden baksan 14 saat sürerdi. 1 buçuk saat geçmişti bunlar olurken. o kadar düşünüp başladığım noktadan daha kötü bir noktaya gelmiştim. bari beyninim içindeki dağıttıklarımı toplasaydım dedim ama biraz daha düşünürsem nörotransmitterlerimi yakabilirdim ve bu hiç bişeyi daha iyi yapmazdı. bari son yarım saatimi kitap okuyarak geçireyim dedim.

kitaba uzanırken yanlışlıkla dirseğim çarptığı için kitap yatakla duvar arasındaki o aşırı tozlu bölgeye düştü. kolumu sokup almaya çalıştığımda kolum yetişmedi. o sırada telefonun alarmı çaldı. bi an kendimi haftada bi gün iznim varmış onda da denize düşmüşüm gibi hissettim.

işe gitmek için hazırlanıp evden çıktım. kitapsa o dünyanın en tozlu ve sıkışık yerinde yaşamını sürdürmeye devam etti.

akşam eve geri döndüm ve mücadeleye devam etmek zorunda kaldım. kitabı o tozlu ve sıkışık dünyadan kurtardım. sonra okumak için yatağa yattım ve yine 2 saat kadar hiçbi yere varmayacak şeyler düşündüm. istemsiz olarak şöyle birşey çıktı ağzımdan:
"neredeyse inanıyordum, neredeyse.."

No comments: