Wednesday, September 29, 2010

kapıda biri yokmuşçasına rahat, kapıda biri varmışçasına hızlı yapmalısın kakanı.

dünya burası. ben begüm diye bişeyim. bana o kadar çok begüm dediler ki kendimi begüm sanıyorum, bütün dünyamı bunun üstüne kurdum. halbuki kombinasyonun biriyim işte.. organizmayım ben. tanım yapabiliyor olamam beni başka bir kombinasyondan daha begüm yapmıyor. begüm ne yaa?! begüm diye bişey yoktur.

Monday, September 20, 2010

kendimi piramit inşaatında çalışan mısırlı köleler gibi hissediyorum.

kendimi bildim bileli dudak yiyorum. özellikle bişey düşünürken ve kitap okurken durdurulamaz bir hale geliyor bu eylem benim için. bugüne dek dudak yemenin temelini, dudaktan bi parça koparıp diğer kısımları onunla aynı hizaya getirmeye çalışmanın oluşturduğunu düşünürdüm; şimdiyse artan psikoloji bilgim bunun çocuklukta edindiğim nevrotik bi problem ya da bilinçaltımda yatan bi kaygının dışa vurumu olabileceğini söylüyor.

dün akşam yine bi yandan kitap okuyup bi yandan dudak yerken "bari dudaklarımı yiyerek kendime daha fazla zarar vermeyeyim, onun yerine saçımla falan oynayayım" diye düşündüm. ama saçla oynamak dudak yemek kadar tatmin edici olmadı benim için; yine dudağa döndüm o yüzden. sonra kendimi kasıp dudak yemeyi bırakarak kitap okumaya devam etmeye çalıştım ama dudak yemeyi durdurur durdurmaz uykum geldi.

bugünse vapurda giderken kitap okuyanları inceledim ve yaklaşık 2/3'ünün kitap okurken bi yerleriyle oynadıklarını tespit ettim; geri kalan 1/3 ise en azından ayağını sallıyordu. dolayısıyla bu bana 2 seçenek bırakıyordu: ya bütün vapur hastaydı; ya da bişey okurken bişeyle oynamak konsantrasyonu arttırıyordu.

çalışmalarım sürecek, hoşçakalın.

Thursday, September 9, 2010

kedi tümden gelmiyodur merak etme

necrovoid:
ya tuhaf bişey oldu
bi ercan var tanıdığım tamam mı
bi de ercan'ın arkadaşı var, bi kere takılmıştım ercan'ın arkadaşı olan çocukla ama tipini hatırlıyorum adını hatırlamıyorum
geçen gün feysbukta ercanı ararken, o adını hatırlamadığım arkadaşını profil fotosundan tanıyıp ekledim adı canmış
ama bugün ercanla eskiden çok samimi olan bi arkadaşım bana "o eklediğin adam ercan zaten" dedi, "ismini özellikle can yapmış" dedi
ben de "o ercan değil, ben o çocukla bi kere takılmıştım başka birisi" dedim
arkadaşım hala o çocuğun ercan olduğunda ısrar ediyo

ben eminim o çoçuğun ercan olmadığından
ama arkadaşım daha iyi tanıyo ercan'ı sonuçta
delirmemek elde değil
begüm:
acayipmiş cidden
ya hakkaten arkadaşın haklıysa
o zaman artık algılarına güvenemezsin
bildiğin hiçbi şeyden emin olamazsın



herşey herşey olabilir

belki de ercan benimdir
necrovoid:
evet herkes ercan olabilir çok tedirginim
begüm:
kesinlik ne kadar ince iplere bağlı ya
ercan da olabilir
olmayabilir de
olmak ya da olmamak
işte bütün mesele bu
necrovoid:
aslında kalın iplere bağlı da sen bilmiyosun ipin kalınlığını
çünkü ercansa ercandır
değilse değildir
begüm:
hayır işte
ercanın can olması aslında senin için o kadar fazla şeyi değiştirmiyo
can ercan da olabilir yani
şimdi belirsizlik içinde bu kadar hayati oldu
necrovoid:
evet de bu kesinliği ince iplere bağlamıyo
begüm:
senin için bağlıyo şu an
necrovoid:
sonuçta bi şey ya ercandır ya da değildir
begüm:
adam belki 20-30 yıldır ercan
ama senin için her an can olabilir
necrovoid:
önemli olan benim için değil normalde ne olduğu
kesinlik kavramından bahsedioz çünkü
begüm:
ama kendi algından başka bişeye sahip diilsin
kendi algın dışındaki bişeyin varlığını idda edemezsin dosdum
necrovoid:
benim algımın şeylerin gerçekte ne olduğuyla ilgisi olmayabilir
begüm:
senle hep bu noktada ayrılıyoruz
necrovoid:
tanımsal olarak
bi insan ya ercandır ya değildir
begüm:
kendi gözlemciliğini dışarda tutup tanım yapamazsın
necrovoid:
niye ya
begüm:
çünkü bilmiyosun onun dışını
necrovoid:
ben şimdi ölsem mesela, ay hala ay olmaya devam etmicek mi
begüm:
bilmem
necrovoid:
o halde onu ay olarak tanımlamanın benim algımla ne ilgisi var
begüm:
sen ölsen eder heralde
ama senin algını belki ben yaratıyorumdur
bu nedenle ben ölsem hala eder mi onu bilmiyorum
necrovoid:
onu da ben biliorum, eder.
begüm:
ama sen ölünce eder mi bilmiyosun
necrovoid:
biliorum
begüm:
yoo bilmiyosun
atma
necrovoid:
çünkü ben de sıradan bir organizmayım
ay da orda duran bi şey
begüm:
belki hepimiz aynı halüsinasyonu görüyoruz
ay falan yok
necrovoid:
ben ölünce de orda duran bi şey olmaya devam etcek
hepimizin aynı halisünasyonu görmediğimizi sen de biliyoken neden aksini iddia ediosun?
begüm:
ben bilmiyorum bişey ya
insanoğlu aya gitmiş
ama belki de amarikanın fotoşoplu resimleri onlar
dünya tepsi şeklinde bile olabilir
ercan da kimbilir kim
necrovoid:
ercanın başıma böyle problem olıcağını hiç tahmin etmezdim
begüm:
ahuıahweruıfwzhgtıq2yu6q03pş
necrovoid:
sessiz sakin bi çocuktu biz de şaşırdık nası böle bişey yaptı

Tuesday, September 7, 2010

begüm'ün istediklerini yapmayacaksam begüm olmamın ne anlamı var?

I. BÖLÜM

dün, geçen gün yakışıklı gençten aldığım biletin konserine gidecektim. planlarıma göre saat 19:00'da işten çıkacak, 19:32 treniyle haydarpaşa'ya gidecek, sonra 20:10 gibi bi vapurla karaköy'e geçecek ve nihayet 20:35 sularında bi taksiye atlayıp CRR'nin önünde inecektim. muhtemelen arada taksi bulmak, vapur beklemek gibi engellerle karşılaşacağımdan ucu ucuna, yani tam 21:00'de konser sonunda olurmuşum gibi gözüküyordu.

neyse 19:00'da işten çıktım. bi an belki hızlı olursam 19:12 trenine yetişirim gibi geldi ama hem para çektiğim için; hem de trenin yerini bulamadığım için 19:12'yi kaçırdım. sonra "madem 19:32 trenine 20 dk var, o halde yemek yiyeyim" diye düşündüm ve yapımının hızlı olacağını düşünerek bi dürüm söyledim. dünyanın en yavaş dürümcüsüne dek geleceğimden habersiz zamanlardı.. gerçi bilmiyorum, belki de dürümcünün hızı normaldi de dürüm hiçbi zaman hızlı yapılmıyordu. sonuçta etinin pişmesi lazım.

dürümün yapılmasını beklerken dürümcünün yavaşlığından soğuk terler dökmeye başladım. "acelem var biraz hızlı olur musunuz" da diyemedim çünkü böyle bi şeyi seslendirirsem mörfi kanunları kesin dürümcüyü daha da yavaşlatacaktı. görece olarak 20 yıl kadar bekledikten sonra bi tren geçip gitti. çok korktum. resmen dünyanın en yavaş dürümünü beklerken konseri kaçırmıştım. bi sonraki tren 19:52'deydi ve 19:52'yle konsere yetişebilme şansım hiç yoktu; ayrıca burdan harbiye'ye gidecek daha hızlı bir ulaşım yöntemi de yoktu.

sakin olmaya çalıştım, umutsuzca saate baktım ve saatin 19:25 olduğunu gördüm. o halde bu tren neyin nesiydi? erken geçen bi 19:32 mi; yoksa geç kalan bi 19:12 mi? 19:12'nin geçişini gözlerimle gördüğüm için 19:12 olmasına pek ihtimal vermiyordum ama trenler genelde 2-3 dk. gecikirler, hiç 7 dakka erken geldiklerine de rastlamamıştım.

dürümcü dürümümü yapmaya devam ederken, ben "acaba 19:12'yle 19:32 arasında başka bi tren vardı da ben mi görmedim"i araştırmak üzere, dürümcüye "bi tren saatlerine bakıp geliyorum" diyerek tren istasyonuna doğru yol aldım. yol boyunca dürümcünün "acaba geri gelecek mi?" diye hakkımda paranoya yaptığını düşündüm. halbuki ona güven vermek için hırkamı ve suyumu masada bırakmıştım.

tren saatlerine bakıp 19:12'yle 19:32 arası bi tren olmadığını görünce tekrar panik oldum. gişedeki adama "demin geçen 32 treni miydi?" diye soramadım çünkü cevabın "evet" olmasından korkuyordum ve zaten beni bekleyen bi dürümcü vardı.

koşarak dürümcüye geri döndüm (zaten istasyonla dürümcü arası 20 saniye falan) dürüm yapımı hala tamamlanmaktan çok uzak görünüyordu. halbuki ben onu biran önce paketletip tren istasyonunda yerimi almak istiyordum. demin geçen tren 12 treni mi, 32 treni mi bilmiyordum ama hala her şeye ramen konsere gitmeyi deneyebilirdim. kimbilir belki 52'ye binsem bile kozmik bana bi kıyak yapıp fizik kurallarıyla oynayarak bu sefer trenin haydarpaşa'ya 35 dakkada değil; 15 dakkada gitmesini sağlayabilirdi.

(görece olarak) 10 yıl sonra dürümün yapımı bitti ama gerçek hayatta herhalde 3 dakka falandır o. sonra onu paketletip (paketleme de bi 15 yıl sürmüştür ama belki de 2 dakka sürmüştür) hemen tren istasyonuna geldim tekrar. bu sefer gişedeki adama "demin geçen 32 treni miydi?" diye sormaya cesaret edebildim.




II. BÖLÜM

gişedeki adam "demin geçen 32 diildir heralde" dedi. çokaz rahatlamış hissettim kendimi ama cümlenin sonundaki o belirsizlik anlamı veren heralde alttan alttan canımı sıkmaya devam etti.

normalde umumi yerlerde yemek yemememe rağmen, durakta beklerken yemek üzere dürümümü pakedinden çıkarttım çünkü gecenin devamında bi daha yemek yemeye vaktim olmayacaktı. ama dürümü paketten çıkarır çıkarmaz hemen poşedi uçtu ve onu takip edip yakaladım. poşedi yakalayayım derken mp3 player'ım bankın boşluklarının arasına girdi ve onu çıkarayım derken çantam yamulduğu için, içinden sarkan kalemim yere düştü. kalemimi alayım derken poşet tekrar uçtu ve ben sonunda tam her şeyi organize etmeyi başarmışken tren geldi. saat tam 19:32'ydi.

apar topar dürümü tekrar paket yapıp trene bindim. baktım trende çok fazla kişi yok hemen dürümü tekrar yemeye koyuldum. pek fazla kişi olmasa da sonuçta tren bomboş değildi ve içerde olan 3-5 kişi yemek yerken bana bakıp durdu. yine de ben onları görmezden gelip yemeye devam ettim. dürümü bitirdikten sonra su içtim, su içtikten sonra peçeteyle ağzımı sildim, hala bakıyorlardı. sonra ilaç içtim, sonra çantamdan sakız çıkarıp ağzıma attım, sonra saçımı düzelttim, hala bakıyorlardı. sonra hırkamı giydim, sonra dudak nemlendiricisi sürdüm, (lanet olsun yapacaklarım hiç bitmiyordu) sonra çantamdan telefonumun saatine baktım, hala bakıyorlardı. sonra mp3 player'ımı taktım, ensemi kaşıdım, tişörtümü düzelttim ve tren durdu. haydarpaşa'ya varmıştık. yol boyunca 2 saniye kıpırdamadan durmamış olmamıdüşündükçe gülme krizine girdim. tren boyunca hiç sabit durmadığım yetmezmiş gibi şimdi de durup dururken gülerek deli olduğumu iyice kanıtlıyordum.

haydarpaşa'da beni kötü bir sürpriz bekliyordu. saat 20:10'du ve bi sonraki vapur 20:35'teydi. 20:35'e binersem zaten karaköy'e varmam 21:00'i bulurdu. ordan da daha taksi var ohooo.. artık herşey bitmişti. büyük heyecanlarla giriştiğim, tek başıma yılmadan mücadele ettiğim, ilk kez iş çıkışı bir şey yapma girişimim başarısızlıkla sonuçlanmıştı. belki 5 dakika geç kalsam olurdu ama 15 dakika geç kalırsam içeri alınmazdım. 20:35'e binmek demek en az 15 dakika geç kalmak demekti.

umutsuzca kadıköy'e doğru yürümeye başladım. dolmuşla taksime mi gitsem diye düşündüm ama onun dolmasını beklemek, köprü trafiği falan derken 1 saat sürerdi kesin. keşke trenden söğütlüçeşme'de inip metrobüsle geçseydim karşıya diye düşünüp pişmanlıklar içinde kıvrandım. hayat çok acımasızdı, herşey çok kötüydü. ölsemkeşke diye geçirdim içimden.

sonra birden canlandım. hala geç değildi. yoldan geçen ilk minibüsü durdurup beni metrobüse götür dedim "öndeki arabayı takip et" tonlamasıyla.



III. BÖLÜM

minibüs beni 5 dakkada metrobüse götürdü. ordan ilk metrobüse binip 15 dakka içinde mecidiyeköy'de buldum kendimi. metrobüs yolculuğu esnasında o kadar gergindim ki iğrenç enerjimden herkese esrarengiz bi stres bulaştı. deprem karıncaları gibi kıpraşıp durdular.

metrobüsten iner inmez koşarak taksiye bindim, "CRR'ye gidicez" dedim. mörfi yüzünden bütün kırmızı ışıklara denk geldik ama tam 21:00'a 2 kala CRR'nin kapısındaydım. içeri girip oturdum. yakışıklı biletix gencinin bana salondaki en güzel yeri verdiğini şaşırarak farkettim ve konser başladı.

konserin ilk 30 dakikasını ağzım açık izledim. sonraki 30 dakikasını tüylerim diken diken olarak izledim. sonrakini 30 dakikasını hipnotize olarak izledim. sonraki 30 dakkasını herşeyi inceleyerek izledim. son 15 dakkaya girdiğimizde ise benim eve dönüş vasıtalarım bitmeye başladığından panik içindeydim. konser biter bitmez kendimi hemen dışarı çıkardım.

bi begüm nerde nasıl davranır biliyorum/eray

"şaşırmak çok ilginç bişi en ilginci de insanın nerde ne zaman şaşırcağnı bilmemesi. resmen sürpriz, böle aşkı memnudaki gibi "aa o kız bu kızmış" gibi durumlardan bahsetmiyorum cidden şaşırmaktan bahsediyorum. işte bu yüzden insanları şaşırtmayı da seviyorum.

ama bu konuda en başarılı insan kendini bile şaşırtabilen insandır. bigün bisiklet gezimi bitirmiş evime doğru giderken tam dönmem gereken yere yaklaştığım sırada acaba düz gitsem noolur diye merak etmeye başladım. çünkü kartal burası yeni taşındım ve ben kendi apartmanında bile asansörden yanlış katta inerek kaybolan biinsanım. yine de bu daha önce gitmediğim yoldan birazcık gidip geri dönmek fikri içimi kemiriyordu ama hava da kararmaya başlamıştı bi yandan da "ya dönüş yolunu bulamazsam" diye endişeliydim. böylece o yola girmekten vazgeçip normal yollardan evime dönmeye karar verdim ama yine de bütün bu çelişkiler içinde kendimle boğuşmama engel olamıyordum. kendi kendime "şaşırt kendini dostum aslında yapmayı istemediğin bi şeyi yap istemeyen kendin bu duruma çok şaşırıcak yapabilirsin bunu sana güveniyorum" dedim. bu sırada hala kararlı bi şekilde dönmem gereken yere doğru yaklaşıyodum. aklımda bütün bu çelişkiler olabilirdi ama bu riski göze alıcak diildim. çok yorgundum acıkmıştım bi an önce evime gitmek istiyodum.

işde ne olduysa tam o dönüşe geldiim anda oldu. bi anda dönmekden vaz geçib düz gitmeye başladım. resmen kendi kendimi kandırmıştım ve şaşkınlıktan deliler gibi gülüodum. neyseki bi kaç dakika sonra başka bi ara sokaktan dönüp süpriz bi şekilde evimin önüne çıkmışdım.

kendimle gurur duyuyordum, hem kendimi şaşırtmış hem daha önce görmediğim sokakları görmüş hemde kaybolmamışdım. üstelik pek çok durumda beynin önceden kendi kararlarını verip bizim bunları uyguluyo oluşumuz karşısında kendi beynime karşı büyük bi zafer kazanmışdım.

humm evet evet kendimi şaşırtma isteğimin asıl nedeni tam da buydu ve resmen başarılı bi girişimdi kendimle gurur duyduğum artık ender olmuyan anlardan biriydi."


not: yukardaki yazıyı eray yazdı, senin gibi yazabilirim ve kimse farkı anlamaz gibi bi iddiası var. okurken bunu benim yazmadığımı hisseden oldu mu?