Monday, August 23, 2010

din kültürü ve ahlak bilgisi kitabında, güzel bir manzara fotoğrafının altında şöyle yazıyordu: "evrenden bir görünüş"

evdeydim. beynimde tümdengelmekten yorulup sonunda yanmış transmitterlerimle oturuyordum. bu enteresanlıklarla örülü hayat canımı çok sıkmaya başlamıştı. telefon çaldı. bi arkadaşım beni kadıköy'e çağırdı ama dışarı çıkmaya hiç halim yok diyerek teklifini reddettim. 1 saat sonra anladım ki evde durmaya da hiç halim yokmuş. hazırlanıp sahile indim.

gökyüzü çok acaipti. sıksık günbatımı izliyordum ama böylesini hiç görmemiştim. solda pembe bi bulut var eşşek kadar, ama güneş o tarafta değil. normalde sadece güneşin battığı taraf pembe olur. sonra ortada lacivert uzun bi bulut var ama gri yağmur bulutlarından diil; bildiğin lacivert ve o lacivert buluttan aşşağıya gri çizgiler inmiş. sağdaysa normal güneş batıyo hiçbişey olmamış gibi. hatta çiziym durun:

hıh işte aynen böyle. ben kayalıklarda oturuyordum, ramazan olduğu için her taraf bomboştu. birden o altında gri çizgiler olan lacivert bulutun bu tarafa doğru geldiğini farkettim. normal bi buluta göre baya hızlı hareket ediyordu. altındaki gri çizgilerle birlikte üstüme üstüme geldi ve durdu. ben tam "bu kozmik bulutta kesin bi iş var" diye düşünürken, bızzzt diye bişey oldu, yeşil ışık yandı ve kendimi bi uzay gemisinin içinde buldum.

etrafta 3-5 tane uzaylı vardı. koca kafalı, minyon, göz kapakları olmayan, kahverengi tenli uzaylılardı bunlar. bana çok iyi davrandılar. mantı yedik. "biraz uzayı gezmek ister misin?" dediler, acayip sevindim, hemen kabul ettim. biraz jüpiterin etrafında dolaştık, satürne uğradık. ben sonunda "ama böle uzay gemisinin içinden olmuyo ki, otursaydım birazcık üstlerinde" dedim. uzaylılar da "o zaman ayda oturalım biraz" dedi.

beni şeffaf bi fanusun içine soktular. ay yüzeyinde fanusu zıplata zıplata gezdim, çok eğlenceliydi. sonra uzaylılardan bi bira istedim. şansıma uzay gemisinde geçen kaçırdıkları insan bira bırakmış onu verdiler. birayı da fanusun içine aldım ve dünyaya bakarak içmeye başladım. keyfim feci yerindeydi, yanımda iki tane yakışıklı uzaylıyla ayda çılgınca eğleniyordum desem abartmış olmazdım.

fakat o sırada farkında olmadığım bir problem vardı. sabah dışarı çıkmicam diyerek ektiğim arkadaşım teleskopla ayı izlerken beni görmüştü ve sonra dünyaya döner dönmez bana küstü:((

Saturday, August 21, 2010

çakmağın kozmik yolculuğu

Selam, ben Sinan. Üsküdar'da bir evdeyim. Arkadaşlarla oturmuş Inception'ı izlerken bir sigara yakayım dedim ama elimi cebime attığımda çakmağımı bulamadım. Buralarda bir yerlerde olması gerekiyordu. Masanın üstüne baktım, orda da göremeyince yanımda oturan Evren'e sessizce "Çakmak nerde?" diye sordum. Evren filme acayip odaklanmıştı, beni duymadı. "Hiyşt olum, çakmak nerde?" dedim daha sesli bi şekilde. İrkildi, bir süre durduktan sonra "Haa ben çakmağı demin Seda'nın elinde gördüm ama tuvalete gitti o galiba" dedi.

Tuvalete doğru yürüdüm. Seda tuvaletin orda ayakta dikilmiş düşünceli bir biçimde tavana bakıyordu. Beni görünce "Bütün bu sosyalleşme tam olarak neyi tatmin ediyor?" diye sordu. Şaşkın bir bakış atmış olmalıyım ki "Yani niye tek başımıza olamıyoruz da illa arada birileriyle iletişim kurmaya ihtiyaç duyuyoruz?" diyerek açıkladı sorusunu. "Hımm" dedim. "Alışkanlıktandır bence, ıssız adada tek başımıza doğsak böyle bir şeye ihtiyaç duymazdık sonuçta" dedim. O sırada Mehmet tuvaletten çıktı. Seda "Off nihayet, altıma işeyecektim" dedi. Mehmet gürültülü bir şekilde gülerek uzaklaştı. Ben de Seda tuvalete girmeden "Çakmak nerde?" diye sordum hemen. Hızlı bir şekilde cevap verdi "Demin ben oynuyodum çakmakla Mehmet'in çıkmasını beklerken, çakmağın iki tarafındaki gaz seviyelerini eşitlemeye çalışıyodum; tam iki tarafı mükemmel bi şekilde eşitledim ki Pınar gelip çakmağı aldı; ocağı yakıcakmış." Bir yandan da çişi geldiği için yerinde duramıyordu. Sonra "Neyse hadi ben tuvalet" diyerek içeri girip ışık hızıyla kapıyı kapattı.

Elimde yanmamış sigaramla mutfağa doğru yol aldım. İşin bu kadar büyüyeceğini tahmin etmemiştim, filmi kaçırıyordum. Çakmağı bulamadıkça sigara içme isteğim bir o kadar arttığı için filmi kaçırıyor olduğum gerçeği sigara içme arzumun yanında oldukça sönük kalmaya başlamıştı.

Mutfağa girince Pınar'la Mustafa'yı gördüm, yemek yapıyorlardı; daha doğrusu Mustafa yemek yapıyordu Pınar da yanında duruyordu desek daha doğru olur. Pınar bana "Kıymalı makarna ister misin?" diye sordu, "İçerdekiler dürüm söyleyelim dediler ama biz o iğrenç yağlı dürümlerden yemek istemedik, sen ne yiyeceksin?" dedi. Resmen çakmak ararken evdeki gizli makarna örgütünü açığa çıkarmıştım. "Ben de makarna yiyim, midem ağrıyo zaten." dedim. "O zaman şu domatesi rendele." dedi Mustafa. "Neyse ben dürüm yicem vazgeçtim" diyerek espiri yaptım, sonra da domatesleri rendelemeye başladım.

Domatesi rendelerken "Çakmağı gördünüz mü dedim, aslında onu aramaya çıkmıştım ben." Bunu sorarken bir an sanki çakmak ortak bi arkadaşımızmış gibi hissedip sırıttım. Pınar "Demin ocağı yakmak için almıştım Seda'dan ama ocağı yaktığımız esnada Fırat buzdolabından bira almaya geldi ve çeviraç kapak biralar bittiği için giderken çakmağı da görtürdü biraları açmak için." dedi. Şüpheli bir durumdu. Çakmak resmen hiç yerinde durmuyordu ve ben onun hep bir adım gerisindeydim. "Fırat nerde peki, salonda değil." dedim. "Onlar içerki odada pes oynuyolar Harun'la" dedi Mustafa.

Domatesleri rendeledikten sonra hızla içerki odaya gittim. Bu iş artık iyice dedektifliğe dönüşmüştü. Çakmağın arkasında bıraktığı ipuçlarını takip ediyor, tanıklarla konuşuyor ve dikkatlice iz sürüyordum. Odaya girdim. Harun, "Abi naaptın yaa faul, hayvan gibi oynama şu oyunu" dedi Fırat'a. Fıratsa noel baba gibi güldü (hohoho). Ben "Çakmağı gördünüz mü?" diyerek direkt hızlı bir giriş yaptım, futboldan haz etmiyorum çünkü. Fırat yüzünü ekrandan ayırmadan kafasıyla koltuğu işaret ederek "Ben demin biraları açmıştım, şurda bi yerde olacak" dedi.

Koltuğa yaklaştım. Koltuğun üstündeki yastıkları kaldırıp altına baktım yoktu. Sonra koltuğun oturma yeriyle kol koyma yeri arasındaki bölgeye elimi sokunca sonunda ulaştım yeşil çakmağıma. Ona kavuşmak gerçekten beni çok mutlu etmişti. Hemen sigaramı yakıp, derin bir nefes çektim Sonra da mutlu bir şekilde sırıtarak salona gittim. Filme kaldığım yerden devam etmeye çalıştım; ama bi bok anlamadım.

Monday, August 16, 2010

aksi iddia edilmedikçe bütün yemekleri kaşıkla yiyorum./ ömüş

geçen gün gazetede şöyle bi haber okudum:

"Psychological Science dergisinde yayımlanan güncel bir araştırma, yanında uğur taşıyan veya uğuruna inandığı şeyler yapan insanların şanslarının gerçekten de daha yaver gittiğini gösterdi.

.....Söz konusu araştırma için bilim insanları dört küçük deney gerçekleştirmiş. Bunların ilki olan topla isabet deneyi, çoğunluğu iyi şansa inandığını belirten 28 öğrenci üzerinde uygulanıyor. Batıl inançları harekete geçirmek için bir grup deneğe, kendilerine verilen topun çok fazla isabetli atış tutturduğu için uğurlu olduğu söyleniyor. Diğer gruba ise kullanacakları topun herkesin kullandığı top olduğu anlatılıyor. Sonuç: 1 metre mesafeden yapılan atışlar sonucunda uğurlu topla atış yapanların isabet oranı açıkça önde oluyor; ortalama 6.42’ye 4.75...

İkinci deneye geçildiğinde, bu kez 51 öğrenciden bir motorik çabukluk oyunu oynamaları isteniyor. Kutuyu sağa sola yatırarak içindeki 36 minik topu, 36 deliğe en kısa sürede yerleştirmeleri gerekiyor. Bu deneyin batıl inancı, yurtdışında pek yaygın olan, uğur getirdiğine inanılan iki parmağı çaprazlama tutma hareketi (crossing fingers). İlk gruptakilere, oyuna başladığında “Senin için parmaklarımı tutuyorum”, diğer gruba ise sadece “Başla deyince başla” deniyor. Tahmin edileceği üzere, parmak desteği alanlar, oyunu diğerlerinden çok daha kısa sürede tamamlıyor.

Araştırmanın üçüncü fazında batıl inanç tesirinin zihin faaliyetine etkisi inceleniyor. Belli bir uğuru olan 41 öğrenciden ‘uğurlu şeylerini’ sınıfa getirmeleri isteniyor. Bazı öğrencilerin uğurlu nesneleri, fotoğraflanacağı söylenerek sınıf dışına çıkarılıyor. Öğrencilerden çeşitli hafıza işlemleri yapmaları isteniyor ve kendilerini ne kadar rahat hissettikleri soruluyor. Uğurlu eşyası odada bulunan öğrenciler hafıza oyununda daha iyi performans sergiliyor ve kendilerini daha verimli hissettiklerini belirtiyorlar.

Son aşamaya geçen bilim insanları, bu kez batıl inançların daha da kuvvetli bir etkisine tanık oluyor. 31 öğrenci, kelime bulmaca tabir ettiğimiz bir anagram oyununa katılıyor. Bu öğrencilerin uğurlu eşyaları da aynı şekilde sınıfa getiriliyor ve yine bir kısmı dışarı çıkarılıyor. Bu kez, başlamadan önce öğrencilerden bir hedef belirlemeleri isteniyor ve kelimelerin yüzde kaçını bulabilecekleri soruluyor. Sonuç artık şaşırtıcı değil, uğuru odada olanlar daha fazla kelime buluyor. Ancak şaşırtıcı olan, uğuru yanında bulunanların baştan çok daha yüksek hedefler belirlemesi ve oyunu daha uzun süre ilgiyle ve sabırla oynamaları."

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&ArticleID=1012363&Date=16.08.2010&CategoryID=41



uğurlı nesnelerin bu kadar işe yaradığını öğrenince birden uğurlu nesnesiz hayatın çok anlamsız olduğunu fark edip bi uğurlu nesne edinmeye karar verdim. hemen aklıma "dal"ım geldi. şu yazıda kendisinden bahsetmiştim: http://livingmaze.blogspot.com/2010/04/robotu-srabilir-misin-mesela.html

dalı sürekli yanımda taşıyordum ama uğur getiren bişey olarak düşünmemiştim hiç. bundan sonra öyle düşünecektim.

bu sabah iş görüşmesinden çıkınca önder'le buluştuk. bi ara tavla oynarken ben 3-0 yeniyordum ki birden önder "kahraman pul"u sayesinde bana yetişip durumu 3-3 yaptı. önder'in eksik olan pullarının yerine koyulmuş, diğerlerinden daha açık sarı ve daha küçük boyutlu bu pul hakkaten de kahramandı. mesela onu kırınca hemen bi sonraki zarda oyuna giriyor; etrafta açık varsa hemen üstüne biniyordu. sadece o, tek başına yılmadan mücadele edip önder'i beraberliğe taşımıştı. önder'in kahraman pulunun artistik şovları artık iyice sinirlerimi bozmaya başlayınca aklıma birden uğurlu dalım geldi. hemen çantamdan çıkarıp masaya koydum. dalımın uğurunu ilk defa deneyeceğim için çok heyecanlıydım.

dalı masaya koyduğum andan itibaren önder sürekli çift atmaya başladı. sonra da utanmadan bana dalı ortaya çıkardığım için çok teşekkür etti. gözümün önünde sürekli şans ondan yana oluyor ve her attığı şanslı zarda dalımı biraz daha sahipleniyordu. kahraman pulu ve uğurlu dalıyla adeta harikalar yaratıyordu önder. peki benim dalım neden bana değil de ona uğur getiriyordu? sinirden dudaklarımı yemeye başlamıştım.

oyunun devamında önder sürekli "hadi dal, bi çift daha", "hohoho" "canım dalım benim ya, hadi bi 5", "yihuuu" tarzı monologlarını sürdürdü. ben artık tam dalı önder'e hediye etmeye karar verecekken birden oyunun gidişatı değişti ve benim şansım açılmaya başladı. dal sonunda kimliğini bulmuş ve kimin dalı olduğuna karar vermişti. üst üste aldığım kapılarla önder'i iyice sıkıştırdım. önder sonunda dala gıcık olup dallama dedi.

oyunu 5-3 kazandım ve dalımla harika bir ilişki kurdum. evrenin kozmik enerjileri her zamanki gibi benim yanımda olduğuna göre sonsuza dek mutlu yaşamamak için bi neden göremiyordum artık.

Sunday, August 8, 2010

geçmiş zorunluluk, şuan olasılık, gelecekse belirsizlik içerir.

geçen gün yine ağacın altında yazı yazarken yanıma EŞŞEK KADAR bi yaprak düştü. ben de hazır elimde kalem varken eşşek kadar yaprağın üstüne eşşek kadar "NABER?" yazdım. sonra aniden güçlü bi rüzgar esti ve yaprak uçup gitti. yaprağın nereye düştüğüne dair bi sürü olasılık düşündüm. mesela arkadaşlarıyla oturup içen birinin önüne düşse; düşünsene oturuyosun böyle, gündelik meseleler ya da haha daha da komik çok CİDDİ bişey konuşuyosun, ve o sırada bi yaprak sana uğrayıp "NABER?" demeye gelmiş. bunalımda olmasam şimdi bile çok gülücem nerdeyse.