Thursday, July 29, 2010

o kadar çok yazı yazıyorum ki son 10 saniyeyi 120 sayfaya yayarak anlatabilirim

beyin burası. bişey hayal ettiğimizde nerde duruyor o tam olarak? yani imgenin yeri neresi? gözümüzün beynimize bakan tarafında sanki? o halde gözümüz açıkken bi imgeyi gözümüzün önüne getirebilir miyiz?

denemekten kaçınmayıp, çimenlere bakarak portakal düşünmeye çalışıyorum. sokrates'in "kendini bil" derken çimenlere bakıp portakal düşünmeyi kastetmiş olma ihtimalini düşünüp sırıtıyorum. sonra tekrar portakala dönüyorum, tek başına parlamaya başlıyor çimenlerin önünde. bu turuncu yusyuvarlak portakalı düşünürken dalıp gitmeye başlıyorum. yanlışlıkla kendi meditasyonumu icat etmiş bulunuyorum.

sahil burası. portakalla gerçek dünya arası bi yerde kitlenip kaldım. 10 dakikadır hiç kıpırdamadığımı farkettim. acaba kaç dakika daha kıpırdamazsam insanlar bende bi gariplik olduğunu düşünür diye hesaplamaya başlaynca meditasyonum bozuldu.

Saturday, July 24, 2010

bütün bilgi birikimin kakanın içinde /önder

sağımda güneş bütün pembeliğiyle batıyor, solumda dolunay var, çimenler, ağaçlar, deniz ve şehrin ışıkları loşluk içinde ahenkle varoluşuyor, kulağımda det andra liket çalıyor; kısacası herşey görevini çok iyi yapıyor. işte o esnada ben düşünüyorum: "sahi nası susturmuştum yıllar önce şu herşeyi bozan sesi?" hemen ardından sıkıntılı, derin bi nefes vererek denize bakıp rahatlamak için kafamı defterden kaldırıyorum, tanımadığım birinin bana nişan aldığı fotoğraf makinesiyle göz göze geliyorum. rahatlayamıyorum. bu benim başıma bi kaç kere daha gelmişti.

ilk olarak tanımadığım birinin fotoğrafımı çekmesi bundan yaklaşık 6-7 yıl öncesine rastlar. taksimde galatasaray lisesi'nin önünde, geç kalmış o zamanki erkek arkadaşımı bekliyordum. hava çok soğuktu ve üstümde hiç sevmediğim lanetli kalın mont vardı. beklemekten yorularak okulun merdivenlerine oturup "amma da geç kaldı ya, terk mi etsem acaba" diye kara kara düşünürken bi flaş patladı ve ışığın geldiği tarafa baktığımda beni hedef almış bir manuel makineyle karşılaştım. daha sonra fotoğrafçı çocuk, makinenin arkasından kafasını çıkartıp sevimli bi şekilde gülümseyerek ortadan kayboldu.

bir başka hikayede hava 9438759347 dereceydi. okuldan henüz çıkmış, tramvay durağında tramvay bekliyordum. bir süre sonra gelmeyen tramvaydan sıkılıp durağın kenarındaki demirlere yaslanarak trafikte sıkışmış otobüsleri izlemeye başladım. birdeniçgüdüsel olarak diğer tarafa dönünce yine beni hedef almış bi fotoğraf makinesiyle karşılaşıp irkildim. fotoğrafçı kişi bu sefer sinsi sinsi sırıtıp uzaklaştı.

bir başka fotoğraf hikayesi geçenlerde unirock'a giderken başıma geldi. vapurun cam kenarında oturmuş dışarıyı izliyor gibi yapıp aslında karşı koltukta benimle aynı yaşta gibi olan ama parmağını emen sorunlu kızı, onu rahatsız etmeden izlemeye çalışıyordum. ben denize bakar gibi kendimi kamufle edip kızı incelerken başka birileri de beni inceliyormuş demek ki. birden bi flaş patladı ve ben bi refleksle o yöne bakınca bana dönmüş bi fotoğraf makinesiyle birbirine pis pis sırıtan 3 genç gördüm. bunlara biraz gıcık oldum açıkçası ama yine de tepki vermedim.

bir başka hikayeye de şu yazının son paragrafında değinmiştim: http://livingmaze.blogspot.com/2009/11/zamannda-fransaya-kapitulasyonlar-verip.html

sonuç olarak bu olayların bi kısmı (birincisi) hoşuma gitmişti ama insana bi görüntüsü olduğununun hatırlatılması bakımından düşününce (bazen bunu hatırlamaya hazır olmuyorum) ve yapan kişilerin niyeti de göz önüne alınırsa zaman zaman rahatsız edici bir durum oluyor.

Wednesday, July 21, 2010

ne kadar boşluk o kadar madde, ne kadar ekmek o kadar köfte

sanırım peynirin nasıl yapıldığını buldum. önce anne 1 hafta ananede kalmak için evi terkeder. sonra abi ertesi gün yemek yerken bi tabağa yoğurt koyup yanında onu da yemeye karar verir; fakat yoğurdun tamamını bitiremeyip mutfakta öylece bırakır. o akşam mutfağı toplamaya gelen kızkardeş yoğurdun olduğu tabağı lavaboda çalkalayıp bulaşık makinesine koyar. fakat yoğurt biraz kalıplaştığı için lönk diye lavaboya düşer ve suyu açınca gitmez. kız kardeş zamanla musluk açıldıkça lavabodaki yoğurdun eriyip gideceğinden emin olduğu için başka bir girişimde bulunmaz bu konuyla ilgili. ertesi gün lavabodan bi sürü su geçer; hatta arada kaynar sular falan dökülür ama yoğurt hala ordadır. ve nihayet 3. gün artık lavabodaki yoğurt iyice sertleşip peynire dönüşmüştür.

Monday, July 19, 2010

sorun bende değil sende

*sahil burası. muhtemelen buraya gelmek iyi bi fikir değildi. can atmıyordum yani. zaten adımımı atar atmaz çişimin gelmesi de hoş olmadı hiç.

*sanki buraya dudak yemeye gelmişim gibi, tek kişilik bir ağaç gölgesinin altına oturmuş büyük bir ciddiyetle dudak yiyorum.

*yıldız seviyorum heralde

*bazen söylediğim şeyin kendisi doğru oluyor ama bunu söylüyor olmam yalnış oluyor. işte bu gerçeği sanırım en son ben farkettim.

*kimse kendi olmasaydı bu dünyada aslında çok az insan olurdu.

*bir süreliğine dünyanın en rasyonel insanı olsam ve hiç tümdengelmesem ölür müyüm acaba?

*zaten cevabı olan bişeyi merak etmek çok saçma geldi bana şuan. yani tanrı var mı yok mu desen bunun cevabı algıladığımız dünyada olmadığı için merak etmek mantıklı. ama şu ağacın arkasındaki kedi mi yoksa köpek mi diye merak etmek saçma işte. ya kedi ya köpek sonuçta ne farkeder ki, olmuş artık.

*hani ateşin üstündeki duman tabakasının ardındaki kısım bulanık ve titrek görünür ya, işte ben onu ilk ilkokuldayken deneyimlemiştim. çok iyi hatırlıyorum: dersteydik (heralde hayat bilgisi falandır), ben camdan bakıyordum karşı binada yangın çıkmıştı çünkü, herkes dersle ilgilendiği için kimse farkında değildi bunun. ben de söylemedim kimseye, sırf kendim izledim. işte ateşin ardında kalan kısım bulanık olunca gözüm bozuldu sanıp baya kırpıştırdım gözümü. geçmeyince bi süre de ovuşturdum. ama mesela başka yere bakınca herşey net; bitek o alana bakınca bulanıklık var. bikaç dakka sonra durumun ateşle bağlantılı olduğunu çözdüm. tam ben gözüm bozuk değil diye sevinirken sınıftakiler yangını farkedip üzüldü. senkronizasyonumuz çok kötüydü. sonra onlar bi süre itfaiyeye haber mi versek gibisinden bir yangın heyecanı yaşarlarken, ben çoktandır yangının farkında oldup bi şey yapmamak gerektiğine karar verdiğim için çok sakindim. yangınla yaşamayı öğrenmiştim (3-5 dakkadır). sonra onlar derse devam ettiler, ben de dinliyim dedim biraz ama sıkıcı bişeye benziyodu. kediler üzüle bilir mi diye düşünmeye başladım.



*

Sunday, July 18, 2010

milyonlarca insan çok yanlış bir hayat yaşıyor

tümevaralım varalım varalımvaralım hıh, şimdi yavaş yavaş tümdengelelim. hihihi komik bişisin begüm.

Monday, July 12, 2010

daha önce hiç buharlaşmamıştım

Bugün mezuniyet belgemi aldım. İş ilanlarına bakıyorum şöyle biraz, bunalıma giriyorum; sonra günümün geri kalanını kendimi sistematik yöntemlerle bunalımdan çıkarmaya çalışarak geçiriyorum.

Felsefe okumak/öğrenmek adına geçirdiğim tek bir dakikadan bile pişman değilim. Okuduğum bölümü çok severek okudum ve hala onun başıma gelen en iyi şey olduğunu düşünüyorum. Kaldı ki öğretmen olmak istemememe rağmen sonradan okuduğum eğitim bilimleri yüksek lisansından da kesinlikle pişman değilim. Sonuçta bana felsefe kadar sosyoloji ve psikolojiye de genel hatlarıyla hakim olma şansı verdi. Ama işte şu an bütün bunların bana sorun çıkarttığı aşamadayım. Çünkü yaşadığım döneme bakınca sanatın ve felsefenin düşüşünü görüyorum. Anlayabildiğim/becerebildiğim bu tek şeylerin hiçbir değeri yok. Bütün işler teknoloji ve satış becerisi etrafında dönüyor.

Bu başından beri görebildiğim bir şeydi elbette. Yaşadığım dünya bana uyum sağlayamayacağına göre bi şekilde benim ona uyum sağlamam gerektiğini biliyordum. Herhangi bir işe girsem nasıl bir hayatım olur diye düşünüyorum bu yüzden. Mesela call center?

Kendimi bi call center’da düşününce rengarenk dünyam bi anda siyah beyaz gözükmeye başlıyor. Çünkü insan yaşadığı şartlardan beslenen bir mekanizma. Hukuk okursan yasalar senin konun olur, eczacı olursan ilaçlar senin ilgi alanın olur, call center'da çalışırsan telefonda sana söylenen aptal şeyler ve satmak için kıçını yırttığın ama sana ait olmayan o ürünler seni hayatın olur. Ben bunların benim sorunum olmasını istemediğim için, felsefeyi seçmiştim. Hayatı daha anlamlı bi hale getirmek için amatör de olsam sanatın bi ucundan yakalamaya çalışmıştım. (bu yazıyı yazıyor olmam da zaten şu an içimdeki sıkıntıyı daha anlamlı bi hale getirmeye çalışmamın canlı bir kanıtı) Ve doğal olarak olası bi call center işinde süpergüçlerimi kaybetmem çok mümkün gözüküyor. Yaptığım işin ne kadar anlamsız olduğunu kolay kolay unutamayacağım kadar bilincim ve farkındalığım açık. Zaten ben 6 yılımı bilincimi uyanık tutmaya harcamışken şimdi anibihareketle bütün bunarı bi kenara bırakmam bekleniyor.

Anlamsız bulduğum bir şeyi yapmaya çalışarak geçen 8 saat, üstelik bunun hergün yeniden başlaması. Gerçekten de cehennemin bu dünyada olduğuna ikna oluyorum. Üstelik bütün bunlar olurken yavaş yavaş azalan da, benim tek hayatımın sınırlı vakitleri olacak.

Pedagojik formasyonu öylesine almış olmama rağmen, şimdi öğretmen olmak bile bana bütün o zorlabişeysatma işlerinden daha anlamlı gözüküyor. Ama zaten bilindiği üzere ülke genelinde atanamadığı için eylem yapan öğretmen haberleri çok yaygın. Devlet tarafından (bir sürü öğretmen açığı olmasına rağmen) öğretmen alınmadığı gibi özel okullarda da” bi felsefe grubu öğretmeni başvursa da yarın sabah işe alsak” diye beklemedikleri kesin.

Kısacası şu an çok can sıkıcı bi ara dönem geçiyorum. Bu yüzden eğlenceli bi yazı yazamayacağım. Ama bana şöyle keyifli, mesai saatleri insanı tüketmeyen bi iş bulursanız çok güzel şeyler yazarım size. Şurda 72 kişiyiz çıkar bişeyler illa ki? Maaş önemli değil.

Thursday, July 8, 2010

ben hergün cıss diyorum. /barbaros

90 milyon yıl önceydi. dinozorlar çiçekler tarafından esrarengiz bi biçimde öldürülmüştü. hiç de beklemezsin çiçekten; küçücük zarif bişeyçünkü. ayrıca dünyadaki bütün noktalı virgülleri ben kullandığım için başka kimseye kalmamıştı ve kimsenin bundan şikayetçi olmaması çok enteresandı. bu kadar anlayış beklemezdim doğrusu.

yazdıklarımın altında bi alt metin olsa mı olmasa mı karar veremiyordum. çünkü buna karar vermek için öncelikle kişilik bölünmesinden sıkılıp sıkılmadığıma karar vermem gerekiyordu. üstelik bölünen kişilik benim kişiliğim değildi. benim pek kişiliğim yoktu.

90 milyon yıl önceydi. çiçekler kim bilir dinozorlara ne yapmıştı da her yer kişilik olmuştu. evrenin oluşumunun mavi yeşil alglerle başladığını düşünmemek için bir neden göremiyordum. yıllar sonra mavi yeşil alglerin zehirli olduğunu gazetede okuyunca çok şaşırıp bütün hayvanbitkilere güvenimi kaybedecektim.

90 milyon yıl önce olan şeyden sonra 90 milyon yıl geçtiğine göre 90 milyon yıl önceki şeyin ne olduğunu asla bilemeyecektik. ama kim bilir nasıl hatırlıyorduk; kesin iğrenç bi insandık.

90 milyon yıl önce çiçeklerin dinozorlara ne yaptığını düşünürken göz kapaklarım ağırlaşmaya başladı. saati kurarak 4 saniye içinde uykuya daldım. 1 saat sonra saat çalınca yarım saat sonraya kurdum. yarım saat sonra tekrar çalınca onu kıramayıp uyanmaya karar verdim.

ortaokuldayken hiç arkadaşım yoktu. pencereden mahalledeki çocukların saklambaç oynamasını izliyordum. yukarda olduğum için herkesin nereye saklandığını görebiliyordum. ebe olanın, arkadaşlarını ararken nereye baktığını da görebiliyordum. tanrı olmak gibi bişeydi bu. izlendiklerini bilmiyorlardı. bir süre sonra hangi çocuğun nereye saklanabileceğini tahmin edebilmeye başlamıştım. insan psikolojisi artık su bardağıyla ölçülebilir bi hale gelmişti.

çiçeklerindinozorlara ne yaptığını umursamıyordum. belki shrek'teki eşek de ordaydı ve "bi dinozorum varsa kullanmaktan çekinmem" demişti. ama bu çiçeklere bişey ifade etmemişti. eşeğin dinozordan 3 tane çok tatlı uzunkirpikli dinozoreşek çocuğu olmuştu sonradan. kesin sonsuza dek mutlu yaşamıştır onlar. çiçeklerinse bi planı yoktu, sadece bi planı varmış gibi gözüküp stres yaratıyorlardı; dinozorlar olsa olsa stresten ölmüşlerdir. bir başka teori: belki de çiçekler daha fazla dinozorlara yemek olmak istemeyip gezegeni terk etmeye kalkışmış ve zavallı dinozorlar yalnızlıktan ölmüş olabilirlerdi. ama hiçbi dinozor o kadar hassas olamaz. eğer dinozorların yöntemi de hassas gibi görünüp çiçeklere değişik sinyaller yollayıp kafasını karıştırarak öldürmeye çalışmaksa, o zaman çiçekler böyle bi durumda tepsi müdafa yaparak zehirli bi çiçek olmaya karar vermiş olabilirdi. bu durumda hafifletici sepetleri de düşünmek gerekiyordu.

cek kardeşiyle saklambaç oynarken çok iyi saklanmıştı. kız kardeşi saatlerce onu arayıp bulamayınca abisi yok oldu sanıp ağlamıştı. bi daha hiç abisi var olmicak sandı kısa bi süreliğine, yazık. halbuki abisi var oldu. ama bi gün gerçekten yok olabilirdi. shrek'teki shrek belki oraya gidip "saklambaç oynamayın demiyorum; hobi olarak yine oynayın" demeliydi.

çiçeklerindinozorlaradoksanmilyonyılönceneyaptığı artık çok uzak geliyordu. hepimiz çok yaşlandığımıza göre bu sefer son olabilirdi.

Monday, July 5, 2010

bugün çok haklısın

dün gece pencereden odama bi kelebek girdi. odadaki lambanın etrafında dönmeye başladı. lambanın kenarına çarptığı için pıtır pıtır kanat sesleri geliyor sürekli. onun o hassas kanatlarıyla sürekli bir yerlere çarpıyor olması çok sinirimi bozdu. ayrıca böceklerin hipnotize olup ölene dek ışığın etrafında döndükleri haberini okuduğumdan beri biraz daha hassas yaklaşıyorum bu konuya. dolayısıyla, zaten dişimi fırçalamaya gidicektim; ışığı kapatıp pencereyi sonuna kadar açarak gittim. planlarıma göre ışık sönünce kelebeğin hipnotize hali bitecek ve kelebek odadan çıkışı aramaya başlayıp pencereyi bulacak. bunu yapmak için 5 dakika gibi geniş bi süresi var.

neyse odaya geri döndüm pıt pıt pıt kanat sesi yoktu, gittiğine karar verdim. camı kapatıp uyumak üzere yattım. sabah 4'e doğru pıt pıt pıt sesleriyle uyandım. gidememiş. evrendeki en gerizekalı kelebeğin bu olduğunu o zaman anlamam lazımdı.

acaip uykum vardı, gözümü kapatsam tekrar uyurdum hemen. ama kelebeğin odadan çıkamamış olmasıyla ilgili korkunç senaryolar kurdum yanlışlıkla. mesela bacağının ısınmış ampüle yapıştığını ve o yüzden ışık kapanınca ordan uzaklaşamadığını düşündüm. ama kendini ordan kurtarmaya çalıştığı için kanat çırpmaya devam ediyordu. tekrar ışığı açmaya karar verdim. böylelikle bacağı biraz daha ısınıp eriyince kaçabilecekti. (çok iyi bi insanımdır) elimle onu ampülden koparamam çünkü ben kelebekten korkuyorum sanırım. o kadar gerizekalı ki hep yanlışlıkla ağzıma girecekmiş gibi geliyor; ya da ne biliym saçıma takılıp kurtulamicak falan, kurtulmaya çalışıcak ama oynaşıcak sürekli. pıt pıt pıt. can çekişen kelebeğe dokunamam ben. ölüme dokunmak gibi bişey bu, varoluşsal kaygı yaratıyor bende.

neyse ışığı yaktım ama kelebek ampule falan yapışmamış, camdan geçmeye çalışıyormuş her zamanki gibi. pıt pıt pıt. tek günlük ömrünü camdan geçmeye adamış bu canlıyı kurtarmak için yine pencereyi sonuna kadar açıp perdeyi çekerek tuvalete işemeye gittim. ışığı da kapattım ki lambaya sarmasın yine.

tuvaletten geldiğimde kelebeği hala camdan geçmeye çalışırken buldum. salak yemin ediyorum gerizekalı bu kelebek ya. 20 santim yanında açık pencere var hala camdan geçme derdinde. pıt pıt pıt. bu beyinsizlikle odama kadar gelmiş olması; hatta 1 saatten fazla hayatta kalması bile çok esrarengiz.

kelebeğin bu camdan geçme kararlığını kırmak için tekrar ışığı açtım. "bak dünyada güzel şeyler oluyo ışık falan" diye cümleler kurdum sabahın 4 buçuğunda. "camın peşini bırak artık" dedim, "camın ardında sana vaadedilen o topraklara kavuşucaksın birazdan sabırlı ol" dedim. birden pıt pıt pıt sesi kesildi. cama baktım etrafında değil, lambaya baktım etrafında değil. ee başka bi ilgi alanı yok zaten. gittiğine karar verip uyudum ben de tekrar.

sabah uyandığımda yine pıt pıt pıt odanın içinde yankılanıyordu. görünen o ki kelebek camdan geçme mesaisine yeniden başlamıştı. anladığım kadarıyla dinlene dinlene yapıyor bunu. bu sefer tam da pencerenin açılan kısmında sürdürüyordu çalışmasını. hemen pencereyi açtım. kısa bir süre sonra kelebek yanlışlıkla çıkışı buldu.

artık o özgürlüğüne ve vaadedilen topraklara kavuşmuştu. muhtemelen bu kurtuluşu, 12 saatlik çalışmanın sonucunda camdan geçmeyi başardığı yönünde yorumluyordu. umarım dışardaki hayatını daha mutlu geçirir. ama ben onun bu salaklıkla, benim penceremden çıkar çıkmaz başka bir evin penceresinden içeri gireceğini düşünüyorum. üstelik herkes benim kadar iyi de davranmayacaktır ona.

Sunday, July 4, 2010

ne bunalımı arkadaş eşşek kadar evrende

başlangıçta kimsenin ilgisini çekmeyecek ama okudukça sapıklığın sınırları hakkında fikir verebilecek bi hikaye anlatıcam şimdi:

bundan 2-3 yıl önce bi gece myspace'te gezinirken bergraven adında isveçli bi metal grubu buldum. profillerinde 2 tane çok güzel şarkı yüklüydü, bi tanesi tatlı melodisi olan deneysel bi şarkı; diğeri inişli çıkışlı, fısıltılı karanlık bi şarkıydı. hemen gruba arkadaşlık talebi yolladım ve bir de gaza gelip, grubu tesadüfen bulup çok beğendiğimi ifade eden bi mesaj attım (sarhoştum).

mesajıma cevap gelmedi; hatta mesajıma cevap gelmediği gibi arkadaşlık isteğim de reddedildi. herhalde türk olduğum için böyler yaptılar diye düşünüp, çok gıcık oldum. ama şarkıları acaip güzel; tam istediğim gibi, dinlemesem olmuyo yani. bu durum bana şu olayı hatırlattı: http://livingmaze.blogspot.com/2008/04/svlar-birbirine-kartnda-sorun-kmamas.html. ben sevdiğim grupları, şarkıları falan çok fazla seviyorum; o yüzden üzülüyorum böyle şeyler olunca. şu rüyayı gören biinsanım ne de olsa: http://livingmaze.blogspot.com/2008/10/benim-blogumu-niye-kapatyosunuz-ulan.html ayrıca o tatlı melodili kısa şarkı bi kaç gün sonra profilden kaldırıldı, ona da çok üzüldüm.


bergraven'la işim bitmemişti. belli bi zaman aşımından sonra tekrar arkadaşlık talebi yolladım, bu sefer kabul edildi talebim. sonra grup yeni bi albüm çıkardı. arkadaş olduğumuz için, egom rahatsız olmadan doya doya sevdim, dinledim bu albümü. önder'e yolladım, o da çok beğendi ve sürekli dinlemeye başladı.

daha sonra önder myspace'ten bergraven'la arkadaş olmaya karar verdi ama ben ilk arkadaşlık talebi yolladığımda kabul etmediklerini söylediğim için, önder işi garantiye alarak myspace avatarına grubun son albümünün kapağını koydu. bu davranışıyla önder'in ne kadar sümsük bi insan olduğunu görebiliyoruz.

neyse, geçen gün yolda giderken bergraven'ı ilk keşfettiğimde profilinde yüklü olan o tatlı melodili kısa şarkıyı hatırladım. birden bire dünyadaki en güzel şarkının o olduğuna karar verdim ve tekrar dinlemek istedim. ama şarkı profilden kaldırıldığı için dinleyemezdim artık. bu yüzden bergraven'a konuyla ilgili bimesaj atmaya karar verdim. dedim ki "bundan 2 yıl önce myspace'te isimsiz kısa bi şarkınız vardı, işallah onu sıradaki albüme koyarsınız, çokgüzeldiçünkü" dedim. tam bi ruh hastası hareketi. 2 kere arkadaşlık talebi yollamış, 2 sene önce bi anlığına profilde yüklü lan şarkıyı hala hatırlıyo ve sürekli mesaj atıyo. önder de benimle dalga geçti zaten, "kimse bergraven'a myspace'ten mesaj atmıyodur; senin 2 yıl önce attğın mesaj, mesaj kutusunda kesin en üstte duruyodur ve şu anda onların gözünde cevap alamadığı halde sürekli mesaj atan bi sapıksın sen" dedi. ne biçim arkadaşbu.

yazdığım bu mesaja da cevap gelmedi. ama ben "zaten soru sormamıştım ki" diye avuttum kendimi. bi kaç gün sonra önder, araştırıp grubun beyni olan par gustafsson'ın blogunu buldu. bir çeşit müzik blogu bu. par beğendiği grupları, albümleri falan tanıtmış orda. hemen follower'ı oldum sayfanın. benden sonra önder de follower oldu ve şimdiye kadar yaptıklarımız yetmezmiş gibi; bi de blogdan mesaj attı par'a. resmen 2 tane sapık türk var, sürekli arkadaşlık talebi yolluyolar, mesaj atıyolar, takip ediyolar gibi bi durum oluştu. önder'le, par'ın kesin bizden nefret ettiğine; hatta ilk fırsatta türkiye'ye gelip bilgisayarımzıdaki bergraven mp3'lerini silmeyi düşündüğüne dair kabuslar görmeye başladık. bu arada tabi ki par, önder'in de blogdan attığı, şarkıların isveççeden ingilizceye tercümelerini yayınlaması ricasını içeren mesajına cevap yazmadı ve biz bi kez daha sapıklığımızla kalmış olduk.

son olarak dün unirocktaydık. önder par'a, blogdan sorduğu soruya cevap vermediği için çok sinirliydi. "sanki" dedi "binlerce mesaj geliyo da, artistlik yapıyo cevap vermiyerek." sora ben de "zaten bana da bi teşekkür etmedi, o kadar da övdüm şarkıları.." dedim. "bi thanks yaa.. 6 harf yazıcak alt tarafı, bu kadar mı zor" diye de ekledim. bi süre sonra, bize dönüp bakmayan zengin bi kıza aşık, aynı hatta çalışan minibüs şöförleriymişizcesine dertleşmeye başladık. ben "bi kelime yazıcak ya, bi kelime, insanım ben de yaa.." diyerek yalvarırcasına isyan ediyordum. önderse "onu ne kadar sevdiğimizi anlayamıyor" diyerek ağlamaklı bi şekilde uzaklara bakıyordu. en sonunda tekrar sinirli haline dönüp "ben ne yapacağımı biliyorum, sanki türkiye'de festival düzenleyen bir organizatörmüşüm gibi davranıp ne kadar para istediğini sorucam. artık buna da cevap yazmazsa küfür ederim." dedi.

bi yandan ben de kendi kendime konuşuyordum: "fake hesap açarak kendime isveçli kız süsü verip mesaj atsam" dedim "cevap yazmamasının ırkçılığından kaynaklanıp kaynaklanmadığını anlarım." sonra bi an duraklayıp acaba delirdik mi biz diye düşündüm. insan en sevdiği gruba kendini bu kadar rezil etmez çünkü di mi?