Monday, May 31, 2010

yatmadan önce ertesi gün için o kadar çok plan yaptım ki hazırolda uyuyabilirim

bikaç gün önce rüyamda emre aydın'ın mı ne konserindeydim. bi tane şarkı çalıyodu, uyandığımda şarkının melodisi aklımdaydı. emre aydın dinlemediğimden, "acaba bu şarkı hakkaten var mı; yoksa rüyamda ben mi besteledim" diye düşündüm. sonra şarkıyı piyanoda çıkarıp önder'e yolladım, böyle bi şarkı yokmuş.
bu olay aklıma şeyi getirdi:

bi keresinde yine rüyamda çok kalabalık bi toplaşma vardı. dünyanın dört bi yanından herkes en güzel kıyafetlerini giyip kocaman bi açık konser alanında, gece vakti kokteyl yapıyodu. dünyanın en güzel şarkısı çalacakmış birazdan. ama hakkaten dünyanın en güzel şarkısıymış çalacak olan, bütün dünya üzerinde uzlaşmış bu fikrin. işte ben de ordaydım.

şarkı çaldı, hakkaten çok güzeldi. hani pokemonlarda cigilipop var ya, şarkı söyleyince herkes hipnotize oluyo, onun gibi bişey olmuştu. 3 kere falan tekrar çaldırdık şarkıyı, her seferinde de muhteşemdi. bütün notalarına ayrı ayrı tapmıştım, büyülü gibiydi şarkı. ama sabah uyandığımda melodisini hatırlamıyodum malesef.
bunu anlatınca da bak aklıma şey geldi:

bi keresinde rüyamda bütün dünya toplanmış yine. (bu dünya da hemen toplanıyo) ben çok önemli bişey bulmuşum, onu anlatıcam herkese. neyse çıktım kürsüye, bütün dünya beni dinliyo, anlattım anlattım, gerçekten de çok haklıyım, anlattım anlattım ve son cümlemin sonunda "İŞTE EBEDİ HAKİKAT BUDUR" derken uyandım. herşeyin altında yatan o hakikati; ya da dünyanın sırrını gibi bişeyi bulmuştum heralde (final haftası gördüğüm bi rüyaydı) ama gel gör ki uyandıktan sonra onun da tek bi kelimesini bile hatırlamıyordum.

Saturday, May 29, 2010

kardeşimin rapçi olması bir seçim değil; olsa olsa benim hatamdır. /önder

yaşadığım ülkeyle aramda organik bi aidiyet bağı yoktur. yani burda doğdum diye, milliyetçi tarih dersleri aldım diye yunanların denize dökülmüş olmasından falan gurur duymadım hiçbi zaman. ama ara sıra bende de milli birlik ve beraberlik duygusu uyandıran bazı şeyler oluyo. mesela şu eurovision meselesi. bu dandik yarışmayı haddinden fazla ciddiye alışımızı çok seviyorum. öyle ki yaratıcılığın sınırlarını zorluyoruz bazen. manga'nın we could be the same yarı final performansını izledim demin, milli birlik ve beraberlik duygularım coştu resmen. bütün ülkelerin dansçı kızlarla katıldığı bu yarışmaya, manga ve bi ROBOTla katılmamız muhteşem bişey bence ehehehe. robotumuzun şarkının sonunda soyunması lazım ama kıyafeti kendisinden daha ağır olduğu için zorlanıyo biraz, ülkece strese girdik. ayrıca şarkının bi yerinde kendisine kaynak yapıyo ihihi.

en az bunun kadar eğlenceli bir başka şey daha:





hihihihihi foka bak yaaa, ne tatlı olum

Thursday, May 27, 2010

uçağa binerken yanımızda ıssız adaya birlikte düşmek istediğimiz insanların olmasına dikkat etmeliyiz

aklıma takılan bişey var: otobüs şöförleri sabah işe nasıl gidiyo, otobüsler çalışmıyo çünkü?

Wednesday, May 26, 2010

düşünemiyorum öyleyse yokum

sloth:
kitap yaz
güzlü bi kalemin var ashjasd
ç
begüm:
hauheuha
evet bigün blogu bırakırsam anlayın ki kitap yazıyorum
sloth:
z ile ç yi nası karıstırırım ya
begüm:
valla nerdeyse birbirine en uzak tuşlar harfolarak
sloth:
evet
begüm:
q yle ü en uzak
sence q yle ç mi daha uzak q yle ü mü
sloth:

begüm:
peki qyle nokta mı daha uzak yoksa q yle ü mü
sloth:
3ün karesi
artı
10 un karesi
109
karekökünü al
q ile nokta daha uzak
dik üçgen yaptım
q bi köşe z bi köşe . bi köşe
q . arası hipotenus oldu
begüm:
ahuehuhauheuıhuaıhrıuhauue hesap yapmış ya
ama 10 un karesi diil 10 buçuğun karesi olucak
belki sonuç değişir öle
yani qyle ü arası 12 birim
109 un kare kökü kaç
12 den küçüktür sonuçta
10.5 ün karesini alırsak 110 gibi bişey
110 9 daha 119
yine 144 ten küçük
bariz ü daha uzak

Monday, May 24, 2010

görmüştüm

tez danışmanım benimle hiç ilgilenmiyo ya. mesela önder kendi tez danışmanına mail atmıştı teze başladığımızda, kadın hemen telefon etmişti, ilgilenip okula çağırmıştı. sonra önder'den görüp ben de kendi danışmanıma mail attım. tez içeriğimi yazdım, kaynaklarımı yazdım, alacağım kitaplardan bahsettim, tavsiyelerinizi bekliyorum dedim. 1 cümlelik cevap verdi "çok hızlı ve planlı ol". bunalıma girdim tabi, resmen hiç ilgi göstermedi bana. ben bunalımdayken önderin tez danışmanı onu hergün aramaya devam ediyordu.

gel zaman git zaman, sevgi de danışmanıyla her hafta görüşüp, konuşmaya başladı. danışmanı sevgi'nin yazdıklarıyla ilgileniyor, gelişmeleri görmek istiyordu. onların o iş birliği haline çok imrenerek bugün yine mail attım danışmanıma. "teslim tarihi ne zaman" dedim, "sınavlar da başladı, sıkıştım biraz dedim". tek cümlelik cevap: "mayıs sonu ya da hziran ilk günleri" diyo. cümle bile diil, yüklemi yok, haziranın a'sını bile yazmamış. resmen umrunda diilim ya. hiç "yolla bakiym ne yazmışsın" ya da "nası gidiyo" falan demek yok. iyice kalbim kırıldı, tekrar mail attım, "tezi bastırmadan önce kontrol etmek ister misiniz; belki tavsiyeleriniz vardır" gibi bişey yazdım. aslında tavsiyesine gerek yoktu, tezim zaten süper olmuştu, biraz sevgiye ve desteğe ihtiyacım vardı sadece. cevap yazmadı:(

Wednesday, May 19, 2010

ilham perisine tecavüz etmek

yabancılaşmadan nefret ediyorum diye girebilirim söze sanırım. mis gibi hayat burda dururken bütün gün yabancılaşma teziyle uğraşmak çok enteresan. daha önce de söylemiştim, hayatın anlamıyla hobi olarak ilgileniyorum ben artık.

sahil burası. tezi üstümde bir baskı olarak hissetmeye başlayınca buraya kaçtım. bugün mutlu olamayacağımı biliyorum. basit bi telefon görüşmesini gözümde çok büyütmeye başladım, yeni kulaklığımın sesi iğrenç ve tezi bitirmem gerek. ama bütün bunların baskısını üstümde hissetmemeliyim. bunların midemi bulandırmasına izin vermemeliyim. vay be siyah uçurtma yapmak kimin aklına gelmiş.

sahil burası. hayat enerjim 3 civarlarında seyrediyor. kendimi kanırtmamayı öğrendim neyse ki. kendi halime bırakıyorum. kitap okumaktan gözlerim sulanmaya başladı ama iğrenç kulaklığımın basının güzel gelmeye başladığını da inkar edecek değilim. ama bazen asıl güzel olanın efes extra olduğunu görmek gerek.

sahil burası. yanımda çok küçük bişey yatıyor. biraz önce abisinin ve annesinin peşinden koşarken düştü ve düştüğü pozisyondan kıpırdamayarak yatmaya devam etti. sanırım rahat geldi çimenler ona. annesi şimdi kaldırmaya çalışıyor ama bebek itiraz ediyor, yatmaya devam etmek istiyor. işte buna derim: "düştüğün yeri seviceksin."

bu arada sahil burası. kendimi "into the wild"daki çocuk gibi hissediyorum. sanki bi gün bu defteri biri okuyup "paylaşılmayan mutluluk yaşamaya değmez" diyecekmiş gibi geliyor. sorun hakkaten sorun olunca trajedisinden çözülemiyor. uçurtma da dünyanın en saçma şeyi, tıpkı uçan balon gibi. ama yine de siyah uçurtma iyi bi fikirmiş. korku filmlerinin başlangıcında küçük kız çocuklarının seksek oynaması gibi bişey.

siyah uçurtma türbülansa girdi ve irtifa kaybederek denize düştü, bütün sahil yasa boğulduk.

sahil burası. tamam kendimi tekrar etmeye başladım. "msn tavlasının adalet anlayışı" , "mayın tarlası bayrakları ve sezgi" konularında tez yazacak kadar msn de vakit geçirdikten sonra buraya geldim.

meteorolojiye oturmaya giderek "son yarım saattir rüzgar esmemesine çok sevindik" demek istiyorum şuanda. biram bitti ama her zamanki gibi migrosa gitmeye üşeniyorum. sonsuza dek burda durmak istiyorum.

.......

meteorolojiyi arayıp küfür etmek istediğim nadir anlardandı. eve kim gidecek hiçbir fikrim yoktu. ama erken kalkan erken yol alırdı.

ağaçlara şaşıran iki kadın: sizi seviyorum. bence de ağaçlar çok enteresan bişey ve buna şaşırma yeteneği çok az kişide var, tadını çıkaralım.

aldım bira geldim, aldım aldım geldim. (deli diilim ben durun nereye götürüyosunuz --> günde 1 kere düşünüyorumdur bunu) çok hızlıydım gerçekten de, kendimi tebrik ederim.


eve gitmezsen buzgibi karanlık bomboş sahilde yapayalnız kalırsın işte.


şurda bi ağaç var. bi tane yeşil ağaç var daha doğrusu ve onun yanında bi tane kırmızı yapraklı ağaç var. işte ben bu kırmızı yapraklı ağaca gidip sarılmak istiyorum. çünkü bu yeşil ağaç sola yatmış çok hafif, kırmızı ağaç da sola yatmış ama baya fazla yatmış; resmen sırnaşıyo yeşil ağaca. halbuki yeşil ağaç dünyanın en sıradan gereksiz ağacı ve kırmızı ağaç çok güzel. ama yine de sevmiş işte yeşil ağacı. öyle bişey.

acaba bi sonraki çişimi nereye yapacağım, çok merak ediyorum. bi gün de şurda otururken biri bana soru sormasa çok şaşırırım.

eve gitmek üzere ayağa kalkıp bisikletime yürürken kırmızı ağaca bakıp "sen benden daha başarılısın" diyorum.



not: bi sonraki işeyeceğim yer çok ilginçmiş cidden

Tuesday, May 18, 2010

6 yıl 6 senede geçiyo, durmuyo kesinlikle

uzun bi aradan sonra okula gittim. okula giderken 3 vasıtaya biniyorum tren, vapur ve tramvay. bugün bu 3 vasıtada da insnalar bana acaip iyi davrandı. önce trende bi çocuk durup dururken yer verdi. üstelik biriki durak sonra iniceğinden falan değil; gayet haydarpaşaya kadar ayakta gitti bana yer verdikten sonra. ben tabi neden böyle bişey yaptığını yol boyunca düşünürken biraz gerildim, ayakta geçirdiği yarım saatin sonlarına doğru bana yer verdiği için pişman olduğuna dair karamsar empati bile yaptım, çünkü bi kere öyle bişey olmuştu. minibüse binmiştim, daha önce gitmediğim bi yere gidiyodum. biri bana yer vermişti, ilerleyen dakikalarda minibüse 1000 kişi daha bindi ve trafik çok sıkıştı. 1 saat falan o aşırı derece kalabalığın içinde ayakta beklemek zorunda kaldı bana yer veren kişi; sonunda öffleyip püflemeye başladı. ama ben yerini ona geri vermeyi teklif etmedim, sonsuz bi pişkinlik içinde oturmaya devam ettim. neyse işte bugün ilk olarak trene biner binmez durup dururken yer verildikten sonra vapura bindim. vapurda her zamanki gibi gazete okuyan birinin gazetesine takıldı gözüm. 5 dakika geçti geçmedi adam gazetesini bana vermeyi teklif etti. ironi falan yaptı sandım, "yok" dedim, "teşekkür ederim". sonra "al al, ben okudum" dedi, ben de aldım rahat rahat okudum.

vapurdan indikten sonra tramvaya bindim. insanların neden bugün bana çok iyi davrandığını düşünmeye başladım ama kendimde her zamankinden daha farklı bişey bulamadım. neyse ineceğim durak yaklaşınca ayağa kalktım. önümdekiler "inecek misiniz buyrun" diyerek yol açtılar hemen. yolun sonunda da bi adam "kapı sol taraftan açılıyo, haberiniz olsun" diyerek bana ekstra bilgi verdi. kendimi resmen çok önemli biri gibi hissettim, bi an herkesin beni sevdiğini düşünüp mutlu oldum.

sonra önderle buluştum, bugün niye bana böyle davranıyolar bi değişiklik mi var ki bende dedim, yokmuş. akşam eve dönerken heralde kozmik evren herkes için bi gün belirliyor ve o gün herkes ona iyi davranıyor diye düşündüm. bugün sıra bendeydi, yarın başkasında olacak.

Friday, May 7, 2010

burayı en güzel paralel evren seçiyorum. /burak

bugün naapsam diye saatlerce kararsız kaldıktan sonra, sonunda bisiklete binmeye karar verdim. üstümü başımı giyip suyumu, hırkamı alıp hazırlandım her zamanki gibi, fakat otoparka bi gittim, bsikletimin ön lastiği inmiş. daha doğrusu biri indirmiş çünkü lastiğin içindeki hava basılan yerin kapakçığı ortada yoktu. acaip sinirim bozuldu, zaten zar zor bisiklete binmeye karar vermiştim, bi de bisikletime biri bu kadar yaklaşıp zarar vermiş. (bu arada blogda yazmadım, eski bisikletim tamamen bozuldu ve yeni bisiklet aldık 1 hafta önce, ona oluyo bu olanlar)

neyse ben de öyle kalakaldım, napıcağımı bilemedim bi an. sora yürüyerek indim sahile mecburen. kitap okumaya çalıştım ama odaklanamadım, çok huzursuz hissettim kendimi. başka birşey yapmalıyım tam şuan diye düşünürken birden bızzzt diye bişey oldu ve evren 4'e bölündü.

1. evrende begüm huzursuzluğundan kurtulmak için migrosa gidip bira aldı. sonra kayalıklara oturup güneşin batışını izledi. muhattap olduğu şeyler: nedense ılık kutu gibi kayalar, taş aşınımı ve dalgaların ahengi.

2. evrende begüm huzursuzluğundan kurtulmak için ani bi hareketle kalkıp eve doğru yürüdü, eve girmeden önce tekele uğrayıp bikaç tane kırmızı tuborg aldı. internete girip birasını içti. muhattap olduğu şeyler: sosyal ilişkiler, fikir çatışmaları ve diziler

3. evrende begüm huzursuzluğundan kurtulmak için ani bi hareketle eve doğru yürüdü, tekele uğrasam mı dedi ama vazgeçti. tez yazma baskısı herşeyden üstün gelmişti. tez yazmadı ama kitap okuyabildi. muhattap olduğu şeyler: heidegger'in varlık anlayışı, insan zihninin sınırları ve "neden" sorusu.

4. evrende begüm huzursuzluğundan kurtulmak için ani bi hareketle eve geldi ama huzursuzluğunda hiçbi değişiklik olmadığını gördü. biraz yazı yazarak içini boşaltmak istedi. balkona çıktı, bi yandan nesquikli süt içip bu yazıyı yazdı.

Sunday, May 2, 2010

tanrıyla yeterince vakit kaybettik

çok uzun süre "özgür irade var mıdır" üzerine düşünüp yazdıktan sora, camus'nun bu konuyla ilgili "özgür iradenin olup olmaması beni ilgilendirmez; ben yalnızca kendi özgürlüğümü deneyebilirim" sözüyle karşılaştım. bu cümleyle iki yıl önce karşılaşsam herhalde özgür irade üzerine o kadar kafa patlatmama gerek kalmazdı.

evet, sadece kendi özgürlüğümüzü deneyebilirdik, bu kadar basitti. bize ayak bağı olan, olmak zorunda bırakıldığımız herşeyden sıyrılabilirdik. sahip olduğumuz özgürlük imkanını elimizden geldiğince gerçeğe dönüştürebilirdik. bu sadece özgürlük konusunda değil; her konuda böyleydi. varoluçşçuluğu tek bir cümlede özetlemişti camus.

sahip olduğumuz potansiyeller vardı: seçmek, istemek, hissetmek, haz almak, düşünmek; bu imkanları doğru oranlarda kullanarak mutlu olmaktan başka çaremiz yoktu. herkes bunların oranlarını ve içeriğini kendisine göre ayarlayacaktı, bunları geliştirmeyi deneyecekti hep, hep yolda olacaktı; çünkü mükemmel olmanın bir koşulu da hep yolda olmak, hiç tamamlanmamaktı.

zeki olup olmadığımla ilgilenmiyordum, ben sadece kendi zekamı deneyebilirdim; bende ne kadar zeka potansiyeli varsa, onu dibine dek ortaya çıkarabilirdim. iyi biri olmanın mümkün olup olmadığını bilmiyordum, ben yalnızca iyi olmayı deneyebilirdim; iyi olmak mümkün değil diyerek kimse sınırlandıramazdı beni, "herkes kötü" diyerek beni kötü olmaya mahkum edemezdi kimse. "özgürlük imkansız, daha iyi bi dünya ve insan mümkün değil" diyerek baştan oyunu terk etmenin hiçbir anlamı yoktu. sonuçta emek vermekten başka birşey yoktu süreç bazında. sadece neye emek vereceğini seçecektin.

bütün bunlardan önce yapacağımız tek şey kendimize gerçekten ne istediğimizi sormak ve buna olabildiğince dürüst cevap vermek. buna cevap verirken zaten pek çok şeyle yüzleşecek, gerçekleri kabul edecek ve "ben"imizle tanışacaktık. işte bu noktadan sonrası, ipleri elimize alıp kendi hayatımızı deneme vakti..