Friday, April 30, 2010

örümceğin ağ yapma fikrini enteresan buluyorum

begüm:
napion

Mantis:
yeni girdim eve
boşu boşuna bi sürü yol gittim geri döndüm
acaip sinirlendim
başım da ağrıyo
ölsem keşke

begüm:
zkjgheılzrytol4ynuzpşynuz

begüm:
bana da bi depresyon çöktü

Mantis:
aaaaaa
bu anı kutlamalıyız
begüm mutlu değil
hayrola noldu

begüm:
abim benim patates kızartmalarımı yediinden beri mutsuz hissediyorum kendimi

Mantis:
lsadkldsakdsaşlksdaşl

begüm:
ne gülüyosunbe ühühüh
hadi oynoynuyalım

Mantis:
hadi

begüm:
mayın tarlası bayrakları şuanda kullanılamıyormuş
ölsemkeşke
..........

begüm:
çok acaip 2 şey öğrendim
1: bu saatleri ileri geri alma mevzusunu 130 ülke falan aynanda yapıomuşuz
2: hala buzul çağındaymışız

Mantis:
aa nası buzul çağındayız

begüm:
ne acaip di mi
aslında bunu sana yazın sölesem daha etkili olurdu

Mantis:
ahahauhauh ters tepki verebilirdim
50 derece izmir sıcağında
..........

begüm:
buzul çağında diilmişiz holosendeymişiz
iki buzul çağı arasında ılık bi dönem oluyomuş oymuş bu
sora yine buzul çağı gelcek
acaba insan evrimleşicek mi yoksa soyu mu tükenicek

Mantis:
soyu tükensin nolur

..........

Mantis:
hawkingin açıklamasını okudun mu

begüm:
uzaylılarla arkadaş olmayını mı
aehıuhuı

Mantis:
auhuahauh evet

begüm:
doru sölüyo bence
hırlısı var hırsızı var

Mantis:
ya öle dememiş zaten bizim medya saptırmış yine de
uzaylılar halimizi görürse iyi davranmayabilirler mealinde konuşmuş

begüm:
hangi halimizi
ne varmış halimizde

Mantis:
yani saldırsalar bi bok yapamıcaz
keşke gelse uzaylılar ya

begüm:
keşke
we miss them i dinliyelim

Mantis:
we miss them dinleyip gökyüzüne doğru el sallayalım
görürler belki
beni kaçırsalar keşke ya

begüm:
belki bütün dünya aynanda dinlerse gelirler
elele tutuşup dönerek şarkı söylicem nerdeyse
dönersen hiç şansın yok
bunu konuşmuştuk biliyosun

Mantis:
sadkljdkjlasdjklsajklsadsakjdasjkdaslkjldasjkdlasi

begüm:
keşke beni de kaçırsalar
hani böyle filmlerde uzaylılar insanları kaçırıp deney yapıyolar ya
iç organlarını falan çıkartıp
ama beni kaçıranlar iyi uzaylılarmış meğersem
uzayda rahat rahat nefes aliym diye bana fanus yapıp getirmişler
sora beni gezdiriyolar süper hızlı uzay gemileriyle
bak burası jüpiter burası plüton burası başka galaksi diye anlatıyolar
sora geri getirip bırakıyolar
kendi gezegenlerinde sıkılmışlar biraz beni gezdirmek için gelmişler
her sene düzenliyolarmış bu etkinliği
seni de yazdırdım seneye seni alablirler

Mantis:
kjladskjladsjdsadsadsajkljkdsladskajlkjslda
attaya götürsünler bizi
..........

begüm:
bi evrenin içinde yaşarken günlük hayatımıza nası devam edebiliyoruz inanamıyorum

Mantis:
ne tuhaf dimi
belki şu an 5 milyar ışık yılı uzakta
iki galaksi çarpışıyo birbiriyle

begüm:
hıhım
ayrıca yani
elektronlar bile kararsız
ama ben çok kararlıyım dişimi fırçalamak konusunda

Sunday, April 25, 2010

hayatım, ciddiye alınmaması gereken bi oyun bahçesiydi

geçen haftalardan birinde vapurda giderken sevgi ve nefret arasındaki ilişkiyi düşünüyordum. düşünmem bittikten sonra kafamda bi grafik oluştu ama eve gittiğimde bi takım sebeplerden ötürü bu grafiği çizememiştim. işte az önce eski dostum paint vasıtasıyla çizdim kendisini.

aşağıda gördüğünüz kırmızılar sevgiyi; maviler nefreti temsil ediyor. renk açıldıkça sevginin ve nefretin şiddeti azalıyor. yani 3 şiddetinde bi sevgi çok büyük bi sevgiyi işaret ederken, 1 şiddetindeki nefret belli belirsiz bi nefreti temsil ediyor. 0 noktası ise nötr; yani hiçbirşey hissetmeme hali.


şimdi benim kendi deneyimlerimden çıkardığıma göre: mesela birini 1 şiddetinde seviyorsak, bizi kızdıracak bişey yaptığında ondan 1 şiddetinde nefret ediyoruz. yani seviyodum, beni kızdırdı, artık hiçbişey hissetmiyorum diye bişey yok; hislerimiz nötre değil, çizelgenin nötr çizgisine göre simetriğine geçiyor. sonra o kişi yine kendini sevdirecek bişey yaptığında tekrar eski yerimize dönüyoruz.

ama şöyle de olabilir ki benim için bunun daha geçerli olduğunu söyleyebilirim: mesela birini 3 şiddetinde seviyoruz ama bizi kızdırdı. kızınca 3 şiddetindeki nefrete geçiyoruz. sonra yine kendini sevdirecek bişey yaptı diyelim; ama kısa bi süre önce 3 şiddetinde nefret etmiş olduğumuzdan ve 3 şiddetinde nefret etmek hiç hoşumuza gitmediğinden temkinli yaklaşıp bu sefer 2 şiddetinde sevmeye başlıyoruz. sonra tekrar bizi kızdırırsa 2 şiddetinde sevdiğimiz için, 2 şiddetinde nefret ediyoruz. sonra yine sevesimiz gelirse yine temkinli davranıp bu sefer 1 şiddetinde seviyoruz, gıcık olursak 1 şiddetinde gıcık oluyoruz. dolayısıyla bu insana hislerimiz bize her yamuk yaptığında 0'a yakınsamaya başlıyor. artık sonunda ondan hiç nefret edemeyecek kadar önemsememeye başlıyoruz ve kendimizi nötrde buluyoruz. işte o zaman herşey bitmiş oluyor. bu anlattığım şeyi aşağıdaki grafikte, 3 numaralı kırmızının üstündeki mor nokta başlangıç olmak üzere, takip edebilirsiniz:

Saturday, April 24, 2010

soran olursa garry'nin yerindeyim. /önder

geçen gün pek neşeli diildim, sahile inip biraz yürüyeyim dedim. yürüdüm yürüdüm bişey değişmedi. sonra kayalıklara oturdum. güneşin batışını izledim; yine de öyle tam normal halime dönemedim. en iyisi mc donaldsta tarçınlı donut yiyip kimyasal bi mutluluk yakalayayım dedim.

gittim mc donaldsa, yedim donutumu. sonra eve dönerken kaldırıma çıkmaya üşenip kısa yoldan, çimenlerin arasından bizim caddeye geçeyim dedim. çimenlerin arasında bi süre kaybolduktan sonra birden karşıma bomboş bi çocuk parkı çıktı. yerleri mor taştan yapılmıştı, içindeki rengarenk oyuncaklar gayet düzgündü. güneşin henüz batmışlığının o mavi ışığı heryere yansımıştı. harikalar diyarı gibi göründü orası bana o sırada. keşke fotoğraf makinem yanımda olsaydı da çekseydim diye düşündüm.

dün yine sahile indim. bu sefer yanıma fotoğraf makinesi de aldım. yine aynı şartları yaratıp o fotoğrafı çekmeyi planlıyordum. kayalığa oturup güneşin batmasını bekledim; moralimi yine bozuk tuttum. hatta şu yazıyı yazdım kayalıklarda otururken:


"kayalık burası. hava kıyafetlerime göre soğuk olduğu için üşüyorum, ayrıca etraftaki çığlık atan çocuklardan ötürü de biraz gerginim. güneş, çok güzel batmasına rağmen hiç de huzur vermiyor şu an bana. neyse ki küçük bi amacım var, onu gerçekleştirmek için katlanıyorum bunlara.

bu ara büyük planlarım yok. günlük yaşıyorum. çok zengin olmayı, evlenmeyi ya da dünyayı kurtarmayı hedeflemiyorum, benim amacım da bu fotoğrafı çekmek işte. aslında kitap yazmayı çok isterdim ama onda bile çok ısrarlı değilim. ilham gelirse yazılır gelmezse yazılmaz.
yalnız bi dönem. herşeyi tek başıma yapıyorum. tek başıma kahvaltı ediyor, tek başıma kitap okuyor, tek başıma dolaşıyor ve sonra tek başıma uyuyorum. haftada 1 anca insan içine çıkıyorum. başta yalnız olmayı öğrenmek için buna başlamıştım ama sonra çok hoşuma gitti ve sanırımalışkanlık yaptı.

şu anda böyle olmaktan memnunum ama yazınca kulağa garip geldi. yine de insanların bunu yadırgayan bakış açılarıyla empati yapıp, aslında kendimin memnun olduğu birşeyi garipsemem doğru olmaz. nasılsa daha sosyal bi hayata dönmek istediğimde kısa sürede başarabilirim bunu."


neyse güneş yeterince batıp, mavi ışığını salmak üzereyken yine mcdonaldsa gittim. sonra yine kısa yoldan, çimenlerden geçip parka çıktım. ama ne göreyim, park çok kalabalık. anneler, babalar, çocuklar var, hiç o günkü atmosfer yok. "2 dakka gider misiniz fotoğraf çekicem" diyemedim tabi ki, kalbim kırık bi şekilde eve doğru yürüdüm. amacımı gerçekleştirememiştim.

eve giden köprünün üstünde yürürken bari ev yolunun benim için anlamlı olan kısımlarını çekeyim dedim. bunu mcdonaldsa girmeden önce deneme çekimi olarak çekmiştim:




aşağıdaki de köprünün üstünden tren istasyonunun görüntüsü. bazen bisikletle sarhoş bi şekilde köprüyü çıkarken durup aşşağıya bakıyorum uzun uzun. zaman zaman tren bekleyenlerden biri, zaman zamansa köprüden onlara bakan biri olmak çok ilginç geliyor.



neyse sonuç olarak, amacımı gerçekleştiremedim ama bu işin peşini hemen bırakmayı da düşünmüyorum. hafta içi bi gün tekrar gidip şansımı deneyeceğim. çektikten sonra koyarım bloga da.

Thursday, April 22, 2010

sen vahşi hayvanlar gibi yaşamak için değil bilginin ve erdemin izinden gitmek için yaratıldın./dante

Son günlerde tezime odaklandığımdan dolayı blog yazmaya pek fırsat bulamıyorum. ama özledim de.. o yüzden burası da tezimle paralel gidebilir diye düşündüm.

Tez konum varoluşçuluk ve yabancılaşma, bu sebepten bol bol varoluşçu filozof okuyorum. felsefe akımlarından kendimi en çok varoluşçuluğa yakın hissettiğim için ve sık sık yabancılaştığım için seçtim bu konuyu. çok da iyi yaptım, herkes tez yazarken isyan edip çektiği işkencelerden bahsederken; ben (şimdiye dek) gayet sevdim bu işi. sanırım önemli olan insanın ilgilendiği alanda okumasıymış, dolayısıyla zamanında felsefe bölümünü kazanmış olmanın başıma gelen en iyi şey olduğunu bile söyleyebilirim.

Aşşağıdaki alıntı Albert Camus'nun "Sisifos Söyleni" kitabının girişi:

"Gerçekten önemli tek bir felsefe sorunu vardır: intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusunu yanıtlamaktır. Dünyanın üç boyutlu olması, zihnin dokuz ya da on iki kategorisi olması gibi sorunlar sonra gelir. Oyundur bunlar; önce yanıt vermek gerekir. Nietzsche'nin de söylediği gibi, bir filozof saygıdeğer olabilmek için özüyle sözü bir olmak zorundaysa, bu durumda yanıtın önemi ortaya çıkar, çünkü yanıt davranışı önceler. Bunlar yürekte kendini gösteren apaçıklıklardır, ama onları zihinde de aydınlık kılabilmek için derinleştirmek gerekir.

Bu sorunun öbüründen daha öncelikli oluşunun neye bağlı olduğunu kendi kendime sorduğumda, yol açtığı eylemlere göre diye yanıt verebilirim. Hiç kimsenin varlıkbilimsel bir kanıt uğruna öldüğünü görmedim. Önemli bir bilimsel gerçeği bulan Galilei, yaşamını tehlikeye soktuğu anda bulgusunu kolaylıkla yalanlamıştır. Bir anlamda iyi de yaptı. Bu gerçek diri diri yakılmaya değmezdi.

Dünya mı güneşin çevresinde döner yoksa güneş mi dünyanın çevresinde, hiç mi hiç önemi yoktur bunun. Kısacası değersiz bir sorundur bu. Buna karşılık yaşamın yaşanmaya değmediği düşüncesine vararak ölen birçok insan gördüm. Kendilerine yaşama nedeni sağlayan fikirler ve yanılgılar için çelişkili bir tutumla ölen insanlar da gördüm. (Bu yaşama nedeni denen şey aynı zamanda eşsiz bir ölme nedenidir de). Bu durumda yaşamın anlamı, sorunların en önceliklisidir diyorum."

kitabın devamında Camus dünyanın absürdlüğüne rağmen intiharı değil yaşamayı seçiyor. seçimini, kendini "tanrı" sal bir varlığın/düşüncenin egemenliğine bırakmaksızın temellendiriyor, bu temellendirme mücadelesini aklı yettiğince, sonuna dek sürdürmeye çalışıyor.

sanırım az önce camus'nun o mücadeleyi bırakmayan ruhuna aşık oldum. davranışlarını gelip geçici ilkel duygularına göre değil; temellendirdiği düşüncelerine göre yön veren insnaları hep daha değerli bulmuşumdur zaten. zor ve sağlam olan, irade isteyen budur.

Sunday, April 18, 2010

arkadaşın boyutu mu olur. /alper

orta 1'deydim. trt 3'te bob ross'u izleyip suluboyayla resim yapıyodum. bi ara gözüm duvardaki tabloya takıldı. ben kendimi bildim bileli ordaydı o tablo; hatta benden bile yaşlı olabilir. neyse bu tabloya gıcık oluyodum ben biraz. kayık var, müstakil bi ev var, ağaçlar falan var buraya kadar güzel ama resimde bi de kabak gibi bi güneş var ki o feci içimi bayıyo. hergün de karşı karşıyayız, oturma odasında sonuçta.

elimde pembe boyaya henüz batırılmış suluboya fırçası vardı, sinsi sinsi resme yaklaşıp gökyüzüne biraz pembe ekledim. güneş batıyomuş gibi oldu, çok daha güzel oldu bence.

evdeki herkes tabloya o kadar asimile olmuş ki kimse tablodaki güneşin son zamanlarda batmaya başladığını farketmedi. (tabi pembeleri resmin ruhuna çok iyi yedirmemin de payı vardır bunda) ama ressamın yaptığını değiştirmek etik olarak hiç doğru değildi, bunu biliyorum.

Thursday, April 15, 2010

zararın neresinden dönülse hakkaten de kardır.

yazılarından hep kin besleyen, nefret dolu, şanssız bi kişilik olduğunu düşündüğüm nietzsche'nin geçenlerde ecce homo(kişi nasıl kendisi olur) kitabını okurken, sandığımın aksine çok mutlu biinsan olduğunu farkettim. insanlara olan nefretinin altında hiçbir kötü niyet olmadığını söylemiş. onun sorunu sadece kurumlarla, hristiyanlık ve benzeri hayatı yadsıyan toplumsal sistemlerle.

son yazdığı kitaplardan biri olan ecce homo, herhalde nietzsche'nin ilk okunması gereken kitabıymış ama benim asıl söylemek istediğim bu adamın cidden mutlu olduğu. çok fazla ortak nokta bulduğumdan ve söylediklerinin bende bi karşılığı olmasından o coşkuyu anlayabildiğimi düşünüyorum. hatta bi yerde "schopenhauer her konuda olduğu gibi bu konuda da yanılmıştı" dediğinde, baya eğlendim. çünkü schopenhauer'in "hayatın anlamı" kitabını okurken ben de bu cümleyi nerden baksan 20-25 kere kurmuştum.

sonra mutlu insanların (bildiğim tek mutlu insanlar ben ve nietzsche şuanda) benzer özellikler taşıdığını düşündüm. çünkü şöyle: nietzsche diyor ki "çok kötü bi hastalık geçirdim, migren ağrılarım, kansızlığım ve kas erimem vardı. bunları yaşarken hayata evet dedim." şimdi düşününce ben de geçirdiğim ameliyatlardan ve haftalar süren kusma süreçlerimden sonra hayatın sağlıklıyken gayet güzel biyer olabileceğine karar vermiştim.

sonra bedensel esenliğe herşeyden önce dikkat etmeye başlıyor insan tabi. ben mide asidi demeye başlıyorum. kerevizler, pırasalar; sağlıklı besinler hayvada uçuşuyor, vakitlice yatıp vakitlice kalkıyorum, 25 yaşımda emekli gibi yaşamaya başlıyorum. nietzsche'nin bu konudaki düşünceleri de benimkine benziyor. diyor ki "öncelikle beslenme sorunu", "bi bardak içki beni canımdan bezdirir" diyor. (kesin mide asidi demek istiyor) ayrıca iklimin metabolizma üzerindeki etkilerinden bahsedip kuru bi havası olan yerlerde felsefenin oluşmasını hiç de tesadüfi bulmuyor. "kas çalışmadan açık havada yeşermeyen hiçbi düşünce sağlıklı olamaz diyor". benim evde masa başında yazmak yerine bisikletle sahile gidip yazmam ya da en kötü ihtimalle balkonda yazmayı tercih etmem de aynı sebepten.

sonra mutlu insanda (yani nietzsche ve kendimde) gördüğüm bir başka şey benim "keyif" olarak adandırdığım unsur. beethoven için kurduğum cümlelerin aynısını o da klasik müzik için kurmuş. müzikten çok keyif alıyor.

bunun yanında yalnızken kendini iyi hissetme konusu var. ne zaman insanların arasına karışsam onların sağlıksız bakış açılarıyla empati yapmak durumunda kaldığım için pisleniyorum. kendi bakış açım bazen onların güçlü umutsuzlukları arasında törpülenmeye başlıyor. kendimle senkronizasyonu tekrar yakalayabilmek için inzivaya çekilip, tekrar kendimi anlamam gerekiyor. nietzsche'ninse zaten yalnızlığı pek çok yerde yerilir (halbuki adam mutlu ellemesenize) buna benzer bi sürü şey daha çıkarılabilir ama ilk bakışta gözüme çarpan temel noktalar bunlar.

ve son olarak, arasının bozulduğu arkadaşı wagner ile ilk başlarda övüp sonradan hemfikir olmadığını anladığı schopenhauer için yazdığı şu satırlar var:

"Wagner müziğini ruh coşkusunun gücü olarak yorumladım. Yanlış yorumladığım görünüyor. Görünen bir başka şey ise, Wagner ve Schopenhauer'i ne ile bu kadar renklendirdiğimdir. Onları renklendiren bendim. Ben, onları kendim yücelttim... Her ikisi de yaşamı yadsır ve suçlar. Bu yüzden onlar, benim çok uzağımdadır."

Tuesday, April 13, 2010

You float there, somewhere between pleasure and fear*

"bu andan diğer ana geçerken bazen çok zorlanıyorum doktor bey" diyerek hasta yatağına uzandım. doktor da bana "çok muhafazakarsınız. hep bi önceki anda kalmak, o anı muhafaza etmek istiyorsunuz" dedi. halbuki ben aslında zaman diye birşeyin olmadığından bahsetmesini tercih ederdim. isterdim ki "lütfen havanın kararmasını kişisel alıp zaman kavramı içinde değerlendirmeyin. o sadece bi canlılık belirtisi, yaşadığınızı hissetmeniz için öyle yapıyor." desin.


*ulver - nowhere/catastrophe

Sanırım iyi bi fikir diildi - 2

vize haftası. dün 15:15'te iki sınav arka arkaya vardı. yani hiç ara vermeden 2 tane kağıt dağıtıp 2'şer soru soruyolar, sen 1 saat 15 dakka boyunca ikisini de yapıosun.

saat 14:50'de falan okuldaydım ben, sonra 14:55'te sevgi geldi. önderi de bekleyelim dedik. o sadece sınavlardan birini yapıcak ama bizimle birlikte giricek sonuçta. 15:00'da geldi önder.

amfinin önüne gittik. içerde başka bi sınav vardı, o yüzden içeri girmedik. sonra saat 15:15 oldu ama içerdeki sınav hala bitmedi. etrafta bizden başka öğrenci olmadığı için hafiften kıllanmaya başladık. sonra önder içeri girip içerdeki sınavın ne sınavı olduğunu sordu. meğer içerdeki sınav bizim sınavımızmış, 14:30 da başlıyormuş aslında; biz saati yanlış almışız.

hemen içeri girip apar topar oturduk, sadece yarım saatimiz kalmıştı ve bu süre içinde ikisini de yetiştirmemiz gerekiyordu. bu benim başıma daha önce de gelmişti (http://livingmaze.blogspot.com/2009/06/abdurrahman-dillipapuc.html)
yine o zamanki gibi büyük bi soğukkanlılıkla düşüncelerimi toparlayıp ışık hızıyla kağıda aktardım. sınav tarihini doğru alacak kadar zekam olmasa da düşüncelerimi toparlayıp en hızlı şekilde yazacak yeteneğim vardı çok şükür. blog'un ve blogun 5 katı kadar da evde-sokaklarda yazdığım yazıların bana sağladığı bi avantajdı bu.

yanıtlarda çok ayrıntıya girememiş olsam da sınavlarımın iyi geçtiğini söyleyebilirim gönül rahatlığıyla, temel noktaları yazıp yorumlayacak zamanım oldu. ama sınavdan çıktıktan sonra sınavdaki aceleyi üstümden atamadım. sevgi de benimle aynı durumdaydı. sınav kağıdına hepsini boşaltamadığım düşünceler içimde kalmıştı. sonra sevgiden, bi soruyu eksik aldığımı öğrenince iyice huzursuzlandım.

içimdeki enerjiyi bir türlü boşaltamıyordum. çenem düşmüştü. eve koşarak gitmek istiyor, sürekli soruyu eksik aldığım için değinemediğim thomizmden bahsetmek istiyordum. sevgi bi süre sonra sakinleşti ama ben pis bi insan olduğum için bi suçlu bulmaya çalıştım, bi, sınavın 14:30'da olduğunu hocadan duyup, hocanın yanlış bildiğini düşünerek bu bilgiyi bize iletmeyen önder'i suçluyor; bi sınav tarihini bana eksik yazdırdığı gerekçesiyle sevgiyi suçluyordum. önder'in boğazını sıkıp sevgi'nin saçını çekerken; akıl hastanesinden beni almaya gelenlere "deli diylim ben durun nereye götürüyosunuz" diye bağırmak istiyordum.

neyse bu sabah uyandığımda aklıma ilk olarak sınav geldi. keşke en alta hocaya bi not yazsaydım diye düşündüm. aslında yazacaktım ama vazgeçmiştim. keşke sınavı yarım saatte yetiştirmem gerektiği için fazla ayrıntıya giremediğimi belirtseydim ve yazımın iğrençliğini özensizlik olarak algılamasaydı diye düşündüm. o notu yazmaktan vazgeçmek sanırım iyi bi fikir diildi.

Friday, April 9, 2010

Sanırım iyi bi fikir diildi - 1

bi yazı dizisi yapayım dedim. maksat blog'a bi dinamizm gelsin, değişik bişeyler olsun. bu "sanırım iyi bi fikir diildi" yazı dizimde size pişmanlıklarımdan bahsetmeyi planlıyorum.

lise 2'deyken satranç koluydum. çok iyi bir seçimdi. diğer öğrenciler diğer kollarda boş boş oturup gevezelik ederken; ben, benim gibi satranç kolu olanlarla satranç oynayarak daha kaliteli vakit geçiriyordum.

neyse, bu satranç sınıfında ben nedense satranç oynadığım herkesi yeniyodum. önce kendi yaşıtlarımın hepsini yenmiş; sonra da üst sınıftakilerin hepsini yenip bitirmiştim. daha sonraki haftalarda hoca bana başka sınıflardan satranç kolu olmayan ama bu konuda kendine güvenen insanları getiriyor; ben ısrarla onları da yeniyordum. sonra bi gün yine bi kol dersinde, ders boyunca satranç oynayıp yine herkesi yendikten sonra (dersin bitmesine 5 dk falan kalmış) hoca, "benle de oyna" diye tutturdu. kafam kazan gibi olduğundan ve zaten 5 dk kaldığından "yok, haftaya oynarız" falan dedim. ama hoca tutturdu "nolur oyna lütfenlütfen nolurlütfen" dedi. ben de kıyamadım "iyi madem oynayalım" dedim.

oyuna başladık, 2 dk geçti geçmedi, 5 hamle oldu olmadı, hoca beni mat etti. haftalarca herkesi yenerek yaptığım karizmam bi anda yerle bir oldu. ne kadar ısrar etmiş olsa da kafam o kadar yorulmuşken ve gitmek isterken onunla satranç oynamam sanırım iyi bi fikir değildi. yani normalde olsa da yenemezdim muhtemelen ama o kadar çabuk yenilmek çok koymuştu. zirvedeyken bırakmam lazımdı, hocayı kırmamak için iyi bi insna olmamam lazımdı. iyi bi insan olduğum hiçbi durumun hayatım boyunca faydasını görmediğimi tam burda eklemek istiyorum.

bu arada herkesi yendiğime bakmayın, öyle çok süper oynamıyodum, normal oynuyodum öyle ama sanırım bizim lisede ciddi bi iq problemi vardı. çünkü bi keresinde de edebiyat hocası sınıfa "hepiniz salaksınız, begüm hariç" demişti.

(gerçi liseye staja gidip öğretmenliğe adım attığım şu günlerde, hocaların neden her zaman bana bi sempati duyduklarını biraz anlamaya başladım ama şimdi burdan kendimi övücek diilim tabiy ki [evet hiç övmedim kendimi gerçekten de])

Wednesday, April 7, 2010

robotu ısırabilir misin mesela?

çantamdaki dalın esrarını anlatıyorum. şimdi bisiklete yıllar sonra ilk binmeye başladığım gün yani şu gün: http://livingmaze.blogspot.com/2009/04/aslndavaryaneyse.html çimenlerde otururken bi tane dal gördüm. ama dünyanın en güzel dalı. böyle normal sigarayla ince sigara arası bi kalınlıkta, tükenmez kalemden daha kısa; uzun sigaradan çokaz daha uzun, üstünde dal olmanın getirdiği bi takım pürüzler var ama rengi çok güzel ve acaip düzgün. beklenmedik ölçüde düzgün hatta; adeta cetvel. işte ben bu dalı çok sevdim oynadım biraz (oynama dediğim inceledim işte, kalem gibi tuttup yazı yazıyomuş gibi yaptım, dansettirdim, havaya atıp yakaladım falan öyle şeyler) sonra giderken onu orda bırakmaya kıyamadım, çantama koydum. ilerleyen günlerde çantamda kalem falan ararken elime geldi, görünce sevindim "en sevdiğim dal sensin, canım benim" falan dedim içimden; hatta bi keresinde öptüm.

1-2 hafta sonra bi gün bi arkadaş sigarasını benim çantama koymuştu. sonra çantamdan sigara alırken dalı bulup güldü, "bu ne" dedi doğalolarak, ben de söyledim işte yolda buldum, çok sevdim diye. sonra da şakacıktan "artık hep yanımda taşıcam onu" dedim ama öyle bi hedefim yoktu tabiy ki.

aylar geçti. hiç onu ordan çıkarmak aklıma gelmedi. zaten çıkarsam nereye koyucam ki? mesela kıyafetler dolapta olur, kitaplar kitaplıkta ama evde, dışardan getirdiğim dallar için ayrılmış bi çekmece falan yok sonuçta. zamanla onun çantamda bulunuşuna asimile oldum. sonra kış geldi başka çantalar kullandım derken geçenlerde, bisiklete binerken yine bisiklet çantamı alınca karşılaştık. hakkaten hep yanımda taşicam heralde, şaka yaparken ciddiymişim.

Tuesday, April 6, 2010

nefret başarıya ulaşmamış sevgidir./kierkegaard

dün bisiklete binerken çok minik bi sinek gözüme kaçtı. aslında o bişey yapmadı, hareket eden benim. o muhtemelen kendi halinde uçuyodu orda, ben bisikletimle ve dolayısıyla gözümle hızla onun uçtuğu yerden geçince gözümün içinde buldu kendisini.

sineğin gözümün içinde hareket edişini hissedebiliyordum. kısa bi süre önce bisikletin frenini tamir etmeye çalıştığımdan ellerim pislenmişti. o yünden elimi gözüme sokup onu çıkarmayı denemedim. istemeden gözümü kırpıştırıp duruyordum ve ben gözümü kırpıştırdıkça sanırım yaralanıp can çekişmeye başladı.

uçmaya çalışıyodu, kanatlarını görebiliyordum. ama heralde bacağı gözümün üstündeki nemli tabakaya falan yapıştığından uçup gidemiyordu bi türlü. durup çantamdan ayna çıkardım. (tabi ki her daim yanımda ayna ve ingiliz anahtarı taşıyorum, bi de dal var ama onu sonra anlatıcam) neyse, aynayla baktığımda sineğin, gözümün içinde olmadığını gördüm (orda olsaydı ellerim pis olmasına rağmen onu çıkaracaktım çünkü gözümde can çekişen bi sinekle daha fazla yolculuk edemezdim) neyse işte biraz daha bakınca gördüm ki kirpiğime tutunmuş oralarda kıpırdanıyo. ben de şöyle alttan bi vurdum kirpiğe, sinek yanağıma gitti. sonra da uçarak uzaklaştı.

sinek gibi ufak boyutlı bişey için kirpik çok sağlam bi kurtarıcı olsa gerek. asla o sinek boyutunda olup kirpiğimi yakından göremicem. mesela saç boru şeklinde, içi boş bi yapı aslında; heralde kirpik de öyledir. ve belki o sinek bunu görmüştür. (gözleri varsa tabi)

hmm merak ettim şimdi bak. sineğin gözü var mı acaba? mecburen google da "sineğin gözü" diye aratıcam. sonra bi blog adresine girersem, blogun sahibi counter'dan keyword aramalarına baktığında "sineğin gözü"nü görücek ve "sineğin gözünü napıcakmışlar, ne acaip insnalar var ya" dicek. halbuki çok mantıklı bi sebebim vardı, sineğin kirpiğimi yakından görüp görmediğini anlayacaktım.