Tuesday, March 30, 2010

katmerli faktitif

burası istanbul üniversitesi nin mavi stüdyo amfisinin bulunduğu bina. okulumuz ilk bakışta garip bi çekiciliği olan kasvetli ve tarihsel bi yapı gibi görünse de bodrum katları işte böyle. amfiye ulaşmak için böyle kırık dökük, pis, rutubetli yerlerden geçiyoruz biz. bu fotoğrafı buraya ibret olarak koyuyorum ki gençler biraz daha çalışıp daha güzel okullara girsin. tabi silent hill atmosferinde okumanın tadı da başka ama negerekvardimi?


ayrıca hatırlatma olarak: http://livingmaze.blogspot.com/2007/12/kampste-yaam-nasl-srdrlr.html

Friday, March 26, 2010

tanrı sıkıntıdan patladı ve buna big bang dendi. /hakan günday

bir süre önce kendime sormuştum: güzelin zıttı çirkin, sevginin zıttı nefret, peki ya korkunun zıttı ne? şimdi bulduğum cevabı, korkunun zıttı güven.

Wednesday, March 24, 2010

...ama beni heyecanlandıracak kocaman bi hayat vardı.

geçen gün hava sıcacıktı, yaz geldi diye çok sevindim ve bi anda bisikletin üstünde buldum kendimi. sora çimenlere oturdum her zamanki gibi ama bu sefer değişiklik yapıp yazmak yerine okumayı tercih ettim. çünkü tez yazıyorum ve okumam gereken bi sürü şey var. neyse aldım kitabı elime, bikaç sayfa okuduktan sonra feci uyku bastırdı. kitapların bu uyku getirici etkisini bi kez daha anlayamadım. acaba genellikle yatmadan önce okuduğumuz için bir tür şartlanma mı yaşıyoruz yoksa tamamen tembellik mi?

çantamı yastık olarak kullanarak hemen çimenlere uzandım. kitabı ise uyanınca okumaya devam etmek üzere, açık bi şekilde göbeğimin üstüne koydum. bir süre uyuduktan sonra uyanıp gözümü bi açtım, bi çift göz var karşımda! kedinin biri ben uyurken dibime girmiş, gözlerini dikmiş böle bana, çok komik bişey. ne zamandır bakıyo bilmiyorum, gözümü açınca hiç kıpırdamadı ve ben de inatlaştım bakışmaya devam ettim. bi süre bu şekilde bakıştıktan sonra pes ettim. psikopat bi kediyle başedemezdim. ben gözümü kaçırıp yattığım yerden doğrulmaya çalışırken, kedi umursamaz bi tavırla uzaklaştı. o neydi öyle ya

Thursday, March 18, 2010

insanın kendiyle olan savaşında karşı tarafı tutması gibi bişey

six feet under'ın bi bölümünde nathaniel demişti ki, x kitabın (adını unuttum şimdi) ilk cümlesi şöyle der: kimse bana acının korkuya benzediğini söylememişti. şimdi ben bunu 3. elden anlatıyorum: bi kitap var, o kitaptan bahseden dizi var, kitaptan bahseden diziden bahseden ben varım; o yüzden birazkarışık oldu. ama zaten burda esas nokta "kimse bana acının korkuya benzediğini söylememişti." cümlesi. ben bu cümleyi duyunca nörotransmitterlerimde bi kıpırdanma oldu. ne güzel ifade etmiş resmen dedim. yani acının korkuya benzemesi tespiti zaten süper; bi de kimse bana söylememişti demesi de süper. o kadar acı dediniz bi kere korku demediniz çünkü. ama kimbilir, belki de acının korkuya benzemesi herkes için geçerli değildir.

Thursday, March 11, 2010

başkasının sümüğüne objektif bakıp yiyemezsin. /efe

demin küpem dolapla dolabın arasına düştü. çok dar bi yer, elim sığmıyo, bi çubukla kendime doğru çekiym dedim. yakınlarda bi tane tütsü buldum, onunla biriki santim çektim. sonra yanlışlıkla tütsüyü de düşürdüm o dar yere. tütsüyü almak için yine uzun bişey gerekti, saat kayışı buldum bitane yakınlarda. tütsüyü ittireyim derken saat kayışı da düştü. 3 kişi oldular. her şeyimi kumarda kaybettim gibi herşeyimi dolapların arasında kaybedicem sandım. neyse ki saat kayışı büyük olduğu için onu çıkarabildim elimle. sonra yeni bi tütsü alıp operasyona kaldığım yerden devam ettim. ama bu sefer küpeyi kendime doğru diil dolabın arkasına doğru ittirdim. ordan tozların arasına elimi sokup aldım. böylelikle küpeme kavuşmuş oldum.

düşen tütsü içinse hiç umut yoktu. hem ince bişey hem de dolabın altına girip sıkıştı iyice. mecburen onu sonsuza dek orda bırakmak zorunda kaldım. küpeyi kurtariym derken kahramanca öldüğü için onu hiç unutmicaz.

Tuesday, March 9, 2010

hiç sodyum gördün mü hayatında?

ders çok sıkıcıydı. hoca aynı şeyleri tekrar etmekten acaip zevk alıyordu ve o tekrar ettikçe ben bunalıyordum. dersi dinlememek için sayfalarca yazı yazmıştım ve artık yazacaklarım bitti; ben de mecburen resim yapmaya karar verdim. ama bir süre sonra çizilecekler de bitti.

dünyanın en uzun dersini yapıyorduk ve hiçbir yere kaçamıyordum. son çare olarak deftere önceki yazdıklarımı okumaya başladım. bu, beni bi süre daha idare etti. hocanın tam karşısında oturduğum halde dersle ilgisiz her türlü aktiviteyi akış içinde gerçekleştiriyor olmanın vicdan azabıyla karışık gururunu yaşıyordum. kafam çok karışmıştı. her an hayatın anlamını sorgulamaya başlayabilirdim; solgun ışıklı, kalabalık, sıkıcı bir anfinin içinde solup gidiyordum göz göre göre.

ders bir türlü bitmiyordu, nolur kurtarın beni diyerek ağladığımı bile hayal ettim. hoca 15 dakka daha dayanın gibi şeyler söylüyordu ama ben kesin 5 dakka içinde düşüp bayılacaktım.

sanırım ders dinlemek bana göre değil. lisans eğitimim esnasında biriki hocayı saymazsak hayatım boyunca çok zorlandım bu işi yaparken. birinin size saatlerce bişey anlatmasının bu kadar legal olması çok ilginç. acıkabilirim mesela, hava almak isteyebilirim nebiliym, konuşasım gelebilir birden ama olmaz işte, bişey anlatanı dinlemen gerek; derken ders bitti. koşarak anfiden çıktım. koşarak kaçmak diye bişey varsa kesin buydu.

sokağa adımımı bi attım, böyle karanlık, sarı gibi bi hava var ama nası güzel anlatamam. gündüz vakti olucak iş diil. soğuk ama dondurucu sayılmaz. ağaçların yeşilleri güzel güzel parlıyo. herşey en orjinal renginde ve yerlerdeki griler bile hüzünlü bi sempatiklikte. şaşkınlık içinde etrafa bakarak yürümeye başladım. sanırım cennetteydik ve beni saatlerce o anfide zorla tutanlar delirmiş olmalıydı.

biraz daha güzel havanın tadını çıkarmak için tramvaya binmeyip eminönü'ne kadar yürümeye karar verdim. hava -30 derece olmasına rağmen üşümüyordum. sokaklar, barların ışıkları falan çok güzeldi. onlarca kez geçtiğim yoldan ilk defa geçiyormuş gibiydim. kendimi resmen özgür hissettim.

bir yandan müzik dinliyordum tabi ve bütün şarkılar birer şaheserdi. aklımdan sağlıksız tek bir düşünce geçmiyordu. kesin par gustafsson bu besteleri yaparken tanrı yardım etmişti. (bu belki sağlıksız bi fikir olabilir) isveçte yapılmış şarkılar soğuk havaya tam oturuyordu. bitmeyen kış yüzünden hepimiz tekrar black metalci olmuştuk.

kozmik bi yolculuğun ardından eminönün'e geldim ama vapuru ucu ucuna kaçırdım. bir süre önce yağmur başladığından iyice ıslanmıştım. yine de üşümüyordum, ıslanmayı problem yapmayacak kadar iyi hissediyordum kendimi. bi sonraki vapur 17 dakka sonra olduğu için; beklemek yerine karaköy'e yürümeye karar verdim. galata köprüsüne çıkınca hava 20 derece daha soğudu, fırtına çıktı, insnalar koşarak sağa sola kaçıştı ama ben nedense hala üşümemeye devam ettim.

şarkılar hala tanrısaldı. 2010 yılında olduğumuz için çok şanslıydık çünkü müziği yanımızda götürebiliyorduk. başka bi çağda yaşasak belki daha çok doğa olurdu ama onun anlamını arttıran ve sürekli yanında taşıyarak ona eşlik ettirebileceğin bi müzik olmadan doğa o kadar güzel gelmeyebilirdi.

karaköye vardım, gazete bayiinden bi uykusuz alıp vapura bindim. ara sıra uykusuzdan kafamı kaldırdığımda sisin içinde uzaklaşan karaköy'e bakınca hayat hep böyle olabilecekse 1000 yıl daha yaşayabilirim diye düşündüm. ayrıca perspektif çok acaip bişiydi.

Wednesday, March 3, 2010

varlık vardır, yokluk yoktur. /parmenides

bak aklıma ne geldi: benim üniversite 1. sınıftayken tamer diye bi arkadaşım vardı. kadıköy'de otruyodu o da, eve birlikte dönüyoduk. ama benim sınıftan arkadaşlarım var mesela, onun hiç yok. bitek benle anlaşabiliyo ve bitek benle konuşuyo.

neyse gel zaman git zaman, ben hayatımın en paranoyak dönemindeyim, panik ataklardan panik atak beğeniyorum ve delirmeye çok yakınım, bana dedi ki "begüm, ben aslında yokum". "düşünsene" dedi, "okulda kimseyi benimle konuşurken gördün mü?" hakkaten de düşününce biri geliyo mesela, naber begüm diyo ama tamer'e bakmıyolar bile; ya da ben tamer'den bahsedince acıbirgülümseme yapıyolar.

ve sonunda hiç unutmam bigün, vapurda yan yana oturuoruz, bi adam gelip tamer'i göstererek oturabilir miyim dedi, ben de hayır dedim tabiy ki. ama çok korktum, gerçekten de tamer yokmuş lan. sora tamer de zaten "bak gördün mü, yokum işte" dedi; mecburen inandım o gün olmadığına. sonra zaten tamer boğaziçi üniverstesi'nin felsefe bölümüne yatay geçiş yaptı, (ya da ben öyle hayal ettim) ve o gün bu gündür hayatımda yok. bazen kadıköy sokaklarında görüyorum hayaletini ve yanımda her kim varsa "siz de gördünüz mü diyorum", tatmin edici bi yanıt alamıyorum.