Monday, February 8, 2010

emin olduğum tek şey hiçbi şeyden emin olmadığımdır

felsefe okurken yıllar boyunca en kötü hırsızlığın düşünce hırsızlığı olduğunu söylediler bize. ama ben sürekli bu hırsızlığı başlıklarımda yapıyorum. artık bu terbiyesizliğe bi son vermek için bütün başlıklardaki cümlelerin teker teker kimlere ait olduğunu belirticem şimdi; bundan sonraki alıntılarımda da isim vericem artık. belki cümlelerin nasıl ortaya çıktığını da anlatırım kısaca.

aklıma geldikçe küsüyorum: efe'nin, zamanında küsmediği bi hareketime, geçenlerde küsmeye karar verirken gösterdiği gerekçe.

sen kendini hangi yemek olarak görüyosun peki?: bi yemek olsaydım pırasa olacağımı iddia eden önder'e itiraz ettim çünkü pırasayı kimse sevmez. o da bana iş mülakatı ciddiyetiyle "kendinizi 5 yıl sonra nerde görüyosunuz" dercesine bu soruyu sordu. bezelyede karar kıldık.

burası yarın lan: aramızda 6 saat zaman farkı olan kore'deki eray'ın cümlesi. ben geceyi yaşarken o ertesi sabahı yaşıyordu bunu söylediği esnada.

çok seksi olmak istiyorum/ömüş: bitek bunun alıntı olduğunu belirtmişim sanırım çünkü benim böyle bi cümle kurmayacağımı bilmenizi istedim. ben zaten çok seksiyim.

az kalsın askerde sıkıntıdan ölerek şehit olan ilk insan olucaktın: askerde sıkıntıdan bana bile telefon eden ercan'a, askeliği bittikten sonra dedim bunu.

aynı anda 100 tane hidrojen bombasını tetikleyecek bi düğmeye tereddüt etmeden basarım ama yine de yerlere çöp atmıyorum: efenin cümlesi, kitabında yazıyor.

kalemtıraşta ne kadar inanç varsa bende de o kadar var: ömüş tanrı inancı üzerinde konuşurken söyledi.

kaybolmadığın sürece bilmediğin bi yere gitmiş sayılmazsın: erayın aforizmalarından biri.

begüm son zamanalrda yeni birşey yapmadı/windows live: son zamanlarda yeni bişey yapmadığım için varoluş sıkıntısı yaşadığım esnada; bi de windows live bunu yazarak beni rencide etmişti.

ultra ince incelik: eramus'un deliliğe övgü kitabında alaycı bi şekilde yapılan betimleme.

egoya ego demiyosun: korede uzun kıvırcık saçları ve çekik olmayan gözleriyle baya ilgi çeken eray'ın cümlesi.

aslında diye bişey yoktur: 100 yıllar önce emre söylemişti bunu, bugünlere kadar gelebildiyse atasözü bile olur artık.

enteresanlıklarla örülü yaşam: melisin başına gelen kozmik bi tesadüften sonra yine yıllar önce kullandığı kelime grubu.

in my heart of brain: the code'un the rattle of black teeth şarkısında geçen bir kısım.

beni iğrenç bi durumda merdivensiz bıraktın: özgürün lafıydı.

ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir: kargo'nun bad'lik amiri şarkısında geçen soru cümlesi.

This is the mind you came to fight, call it fateful. Don't be a plague, a spell to kill, you should be grateful: diary of dreams'in the plague şarkısının nakaratı. 14 saat boyunca üst üste dinlemiştim bu şarkıyı.

100 derecenin hesabını yapan güneş, 10 derecenin de hesabını yapmıştır: selçuk'un otobüste buzdolabının çalışma prensibini konuşurken nasıl olduğunu hatırlayamadığım bi şekilde ulaştığı sonuç.

mutlu sonu yakalamanın sırrı perdeyi en doğru zamanda indirmektir. mutluluktan bir dakika sonra yine her şey yanlış oluyor: chuck palahniuk'un tekinsiz kitabından.

ben de isterdim ki... uyanmak isterdim... ama zaten uyanığım: jostein gaarder'in iskambil kağıtlarının esrarı kitabından.

i'm not anymore a prisoner of my hopes: dolorian'ın ekstasis şarkısından alıntı. ama cümlenin orjinalinde hopes yerine perception var.

biraz garip bir şey bu. şu gezegende belki beş milyar insan yaşıyor. ama işte tutup birini seviyorsun ve onu başka hiç kimseyle değişemiyorsun: jostein gaarder'in iskambil kağıtlarının esrarı kitabında geçen başka bir cümle.

astronotlar üzerinde yaşam olan başka bir gezegen keşfetse herkes müthiş şaşırır ama kendi gezegenlerinin varlığı hiç de şaşırtmıyor onları: bu da aynı kitaptan.

thank you mario but princess is in another castle: bu zaten belli, süper mario oyunundan.

aspoeki serpenten: aspoeki, çiçek msn'de gülerken rastgele klavyenin tuşlarına bastığında ortaya çıktı; serpenten ise aynı dialogun devamında benim çok alakasız bi kelime yazacakken yanlışlıkla oluşturduğum bir kelime. (gerçekten yazmaya çalışmış olabilirim mesela)

kişi başına düşen kişi sayısı birdir: bunu ekşi sözlükte görmüştüm.

yerçekiminden nefret ediyorum: bunu ben söledim sanki ama abim de söylemiş olabilir emin olamıyorum şu an. sanırım abim düşen şeylerden nefret ediyorum demişti ben de başka bi zaman kalemim yere düştüğünde yer çekiminden nefret ettiğime karar vermiştim.

marjinal talep eğrisi: bi açıköğretim sınavında sorulmuş. doğan söylemişti.

stay with me under these waves tonight, be free for once in your life tonight: jeff buckley'nin nightmares by the sea şarkısında geçiyor.

ormandan daha dağınık: sercan demişti, ne demek istediğini unuttum ama.

o diil de başlıklarda geriye gittikçe bu insanların bi kısmıyla küsmüşüz üzüldüm şimdibak.

hiçin içindeki sonsuzluğu yaşıyoruz biz evren olarak: selçukla konuşurken aniden vardığım bir kanı.

ş'yi görmek gerekir: ş yi görmediği için kelimeyi yanlış anlayan bi arkadaşa söylemiştim bunu.

şimdi tam olarak kurabiyeye benzedin: çiçek, başka bi arkadaşına demişti. benim blogumda ne işi var bilemiyorum.

neden se kozmik sağa çekiyo: bu cümleyle ne kastettiğimi anlatsam beni derhal bakırköye kapatırlar.

referans noktası: çiçeğin gazetecilik yüksek lisansına girmek için katıldığı mülakkatta kullandığı kelime grubu. o stresle bu kelimeleri nası çıkartmış aferim.

oysa daha dün ölmek üzere olan bi sivrisineği elime aldım, biraz ısırıp canlansın diye: erayın lafı.

galaktik ihtiyar heyeti: süpermenin zamanı geri almasının yasak olduğunu iddia eden emrah'ın, bu yasakları koyan mercii için uygun bulduğu isim.

kirlileri bile makinaya atmak gelmiyo içimden: erayın kendisini çok motivasyonsuz hissettiği bir anda sarfettiği cümle.

dogmatik uyku: kant'ın hume tarafından uyandırıldığını iddia ettiği uyku.

dikkat dillipapuç düşüyor: blog yazdım başlığa ne koysam soruma emrahın cevabıydı.

tesbihte ilk günüm: selçukla operaya gittiğimizde tesbih sallayarak bizi rahatsız eden adam demişti.

iki şeyin genişlediğinden eminim biri evren biri egom: einstein ın lafı ama orjinalinde egom yerine insan oğlunun aptallığı var. aslında aynışey bak şimdi düşününce.

kıtaların haberi yok ki böyle bişeyden: boğaz köprüsünü geçince "avrupa kıtasına hoşgeldiniz" yazısını görüp, kıta değiştirdim diye sevinenlere barbarosun eleştrisi.

söylediklerim bir masa olarak bile algılanabilir: selçuğun kuantum mekaniğini tartışırken sarfettiği cümle.

saat 5 buçuk odun toplamanın tam zamanı: melis eray barış ben sokaklarda sabahladığımız bi gece çok üşümüştük. ateş yakmaya karar verdik. önce sigara jelatini yaktık, jelatin hemen sönünce ağaçtan düşen dalları toplamaya karar verdik. o esnada barış böyle dedi.

inekle takılcağıma tek gezerim: "dünyada tek insan sen kalsan hayvanlarla gezer misin" diye sorduğumda önder böyle cevap vermişti.

sonsuzluk ama yarım: ulaşın, 3 sayısının şekli için kullandığı betimleme.

bi kere emekli oldun mu artık hep emeklisindir: hayatını emekli gibi yaşayan genç birinin bundan sonra değişemeyeceğini ima eden melis'in cümlesi.

yalan söyleyip yanıltıcağıma doğru söyleyip yamulturum: ben hiç yalan söylemiyorum dediğimde taşkın "yalan söyleyip yanıltıcağıma doğru söyleyip yamulturum diyosun yani" demişti. çok ilginç, nası hatırlıyorum bunları ben lan.

how is your life today: porcupine tree nin aynı isimli şarkısında geçen cümle.

imkansız abi: sibelle tirbüşonsuz bi halde şarap açmaya çalışırken 3 dakkada bir ilk defa söylüyormuşçasına içten sarfettiğimiz söz öbeği.

carry your cross and i'll carry mine: tiamat'ın bir şarkısı

bizim öyle yakından tadığımız, samimi olduğumuz bir palyaço yok: cemoş (babam) demişti. kendisi organizatör ve sünnet düğünü gibi organizasyonlarda palyaço lazım oluyormuş. tanıdık bir kıza palyaço olmasını teklif etmeden önce kurdu bu cümleyi. bence son 5 yılın en komik cümlesidir bu.

saat 2'den sonra iyi bişey olmaz: how i met your mother'ın bi bölümünde geçti bu iddia. hakkaten de olmuyodu iyi bişey.

i cannot head your pleeding call: dark suns'ın inside final dreams şarkısının en güzel kısmı.

dikkat çekmemem lazım dostum kaybolmam lazım: eray söylemiş. ben o sırada orda değildim, neden böyle bişey dedi hiçbi fikrim yok.

kendimi oliver twist gibi hissettiğim nadir anlardandı: burak şapkamı beğenmeyip o şapkayla oliver twist'e benzediğimi iddia etmişti. benim içimden bu cümle geçti o esnada.

ortadan ikiye tom york olmadan bir amilyat daha atlattın: erayın amilyatımdan sonra hastaneye yolladığı çiçeğe yazdığı not. ortadan ikiye tom york olmayı ben demişim ama sanırım eskiden.

bugün senin günün onu da mahvettin: sakin'in edepsiz komedya şarkısından.

iyisin hoşsun da bi garipsin: üniversitedeyken almanca hazırlık okuyoduk. orda bi kız demişti bana bunu. herkes çok gülmüştü ama ben niye o kadar güldüklerini hala çözemedim.

başkalarının hayatlarını takip etmeyi bırak: eray söylemişti bunu bana bi keresinde. şöyle bi silkelenip kendime gelmiştim resmen.

seçim senin: sanırım emre, barış, melis, ben sahilde nereye oturacağımızı bir türlü seçemeyip sonunda bi yere çöküvermiştik ve karşımızdaki kayanın üstünde yazıyordu bu.

bildiğim tüm küçük hayatlar yıkık ya, ben onarmak istemem: sakin'in küçük prens şarksıından. ama doğrusu belki de "sen onarma istemem"dir, ben öyle olmasını istediğim gibi yazdım buraya.

sıvılar birbirine karıştığında sorun çıkmaması gerek: almanya'da evde tek başıma kafam güzelken tıp üstünde düşünüp vardığım sonuç.

çağdaş felsefeden kesitler: bu bizim bi dersimizin adıydı.

hayat 20 dakikalık şarkılar dinleyecek kadar uzun değil: opeth'in black rose immortal şarkısının ilk 15 dakkasını geçip son 5 dakkasına getirirken çubuğu, winampe söylediğim cümle.

taze durmayı düşündüğüm şu şubat gününde ben nasıl naif olsam: sakin'in küçük prens şarkısının ilk cümlesi.

şarjı bitmiş telefonun, şarja takıldığında mutlu olduğuna inanan bi insanım: ömüş'ün telefonunu şarja takmadan önceki son sözü.

yaptık bi hata bi daha mı yapalım yani: durak olmayan bi yerde yolcu indiren kadıköy-mecidiyeköy otobüs şoförünün, durak olmayan başka bi yerde inmek isteyen başka bi yolcuyu indirmedikten sonra, yolcunun "demin indirdin ama" şeklindeki itirazı üzerine sarfettiği cümle.

arbeit macht frei: 2. dünya savaşı esnasında nazi kamplarının kapısında yazan yazı. türkçe meali "çalışmak özgürleştirir"dir. geçenlerde gastede gördüm çalınmış bu yazı.

hint çayı' ndaki ampul kadar yalnız: onur ne kadar yalnız olduğunu belirtirken bu benzetmeyi kullanmıştı. bu arada hintçayıncaki ampulü biraz tarif ediym. hint çayı bi cafe, yeni açılmıştı o zamanlar, bomboş bi tavanın ortasında avizesiz, çıplak bi biçimde tek başına sarkan bi ampul vardı, onu diyo.

uyurum omuzunda: sakin'in edepsiz komedya şarkısından. (amma çok sakin dinliyomuşum eskiden)

dönen bişeyin üstünde yaşamak yeterince saçma değil mi?: eray'ın lafı. çoksevdim bu cümleyi ben, baya kullandım. hala da dünya yerine dönen bişey diyorum.

Bu durum, dünyadaki her insanın hayatı boyunca aynı anda on bin kişiyle telefon konuşması yapması gibi birşey: bu cümle a. alvarez'in gece isimli kitabından rastgele seçtiğim bi cümledir: yazıya alakasız başlık koyma hareketimin öncüsüdür.


hayatım gözümün önünden film şeridi gibi geçti.

9 comments:

evetben said...

"kaybolmadığın sürece bilmediğin bi yere gitmiş sayılmazsın" erayın lafı diil de winnie the poohdaki ayı winnie'nin lafıydı bence.

living maze said...

ehahe herkes alıntı yapıyomuş demek ki, tek hırsız ben diilim!

Anonymous said...

oha be benim lafım olmasına benim lafım da demek ki dışardan ancak ayı winnie kadar akıllı görünüyorum :(

Anonymous said...

yukarıdaki çıkarımı nası yaptıysam
korkarım hakkaten sadece ayı winnie kadar akıllıyım :(

living maze said...

ayı winnie erayın ruh ikiziymiş bihi

synonimus said...

yazarımızın okuduğu kitapları, dinlediği müzikleri, takip ettiği dizileri,çevresindeki insanları ve hayattaki duruşunun bir kısmını tüm blogunu gezmeye gerek bırakmadan pratik bir şekilde aktaran müthiş bir eser. üstelik son 10 yılın kpss soru ve cevaplarıyla birlikt...

living maze said...

synonimus: ehahe

Tunai said...

Peki neden ? ve niçin bu zaman ?

living maze said...

çünkü başlıklara bakınca hepsinin çalıntı olduğunu farkettim:/