Saturday, February 27, 2010

bırakınız

marmaris burası, dün uçakta korkmamak için havaalanında bira içtim ama 1 birayla ne kadar rahatlanabilirdi ki..

uçaktan korkuyorum ama acaip zevk de alıyorum aynı zamanda; hatta iniş için alçalırken sanırım orgazm oldum. bi ara pilotumuz konuşup "şu an 9820 metre yükseklikteyiz, bulunduğumuz yerde hava sıcaklığı -55 derece ama uçağın içi siz kendinizi evinizde hissedesiniz diye sıcacık" dedi. bense "kımon düüyd 9820 metre yüksekte ve hava -55 dereceyken sırf uçağın içi sıcak diye kendimizi evimizde hissedicek diilim" diyip, uçağın kanadı kopsa noolur acaba diye düşünmeye devam ettim.

neredeyse 1 metre alçalsak farkedip bi sürü his hissedecek kıvamdayıdm ve uçağa binmeden önce içtiğim bira yüzünden acaip çişim vardı. halbuki çok sistemli davranıp 2 kere işemiştim ama neyse ki çişimin yine gelmesine gıcık olmak yerine, ilk defa gideceğim uçak tuvaletine doğru kozmik bir yolculuğa çıktım.

tuvalette şunu farketim: insan işerken 9820 metre yüksekte olması hiç umrunda olmuyor. biriki titreştik, alçaldık falan; yerimde oturuyo olsam aklım çıkabilirdi ama tuvalette bu konuyla ilgili birşey hissetmedim.

çişimi yapana dek uçağın korkunç biryer olduğuna inanıyordum, tıpkı bacağımı düşünce gücüyle uyuşturduğumu iddia edene dek modern tıbbın güvenilir olduğuna inandığım gibi. gerçi sorunun psikolojik olduğunun söylenmesini takriben 3 saat sonra bacağımın iyileşmiş olması biraz düşündürücüydü benim açımdan ama mesela kafam yarılsa ve bana kafandaki bu yara psikolojik deseler, terminatör gibi onu da 10 saniyede iyileştirebilirmişim gibi geliyo.

o diil de havaalanında bira içerken "imdaat, hayat çok zor" diye bağırasım gelmişti, şimdi onu hatırlayınca komiğime gitti. irvin yalom'un schopenhauer tedavisi kitabında kız, sabah kahvaltıda ne yiyeceğine karar vermeyi zor bulup hayatını mutsuz geçirmeye karar vermiş insanlardan sıkıldığını gibi bişey söylemişti. kitabı okurken ona çok hak vermiştim. ama mide asidi bunalımıyla varoluş kaygısı yaşarken ve bu hisleri hiçbir düşünceyle durduramazken; bir de sabah kahvaltısında ne yiyeceğine karar vermek gerekmesi hakkaten de zor olabilir diye düşünmüştüm "imdaat hayat çok zor" diye bağırasım varken.

bu sabahsa uyanıp odaya dolan güneş ışığını görünce resmen çok sevindim. içimde hayat enerjisi gibi bişey kıpırdandı. kasvetli havaların verdiği bir ilham gerçeği vardı ama güneşin üstümdeki olumlu etkisini de yadsıyacak değildim.

balkona çıktım hava resmen t-shirtle durulabilir gibiydi. meğer istanbul ne karanlıkmış; adeta londra'da yaşıyormuşuz diye düşündüm. bir yandan etraftaki muzları yerken; bir yandan da odanın içinde yürümeye başladım, keyfim yerindeydi.

yemek yemek üzere otelden çıktım. önce kaybolmamak için hep düz gideyim dedim ama sonunda düz yol bitti, sağa ya da sola dönmek zorunda kaldım birşekilde ve bunlardan çok fazla oldu. belki şu an kaybolmuşumdur ama kaybolmadığım sürece yeni bi yere gitmiş sayılmayacağımdan bunu pek dert etmeyi düşünmüyorum.

aslında kaybolmamak için yürüdükçe geçtiğim sokakların krokisini çizmeyi düşündüm ama sonra vazgeçtim çünkü artık aşırı sistemli olmayı azaltmaya çalışıyorum. sezgilerime ve hafızama güvenmeye karar verdim biraz. döndüğüm sokakların köşesindeki dükkan isimlerini aklımda tutmaya çalıştım, sağa dön sola dön derken bi anda kendimi sahilde buldum. resmen içgüdülerim beni hemen denize getirmişti. palmiyeler deniz ve güneş güzel şeylerdi. hayatım boyunca sahil kenarlarında yaşadığım için kendimi şanslı hissettim.

tamşuan denizde yüzen kırmızı bi tuborg var, ona bakınca arkadaşımı görmüş gibi seviniyorum. uzanabileceğim bir mesafede olsa onu denizden çıkarıp sarılabilirdim. gerçekten de çok sevebilirdim onu ve onun beni sevip sevmemesi umrumda olmazdı.

.........

artık otele dönmem gerekiyordu, geldiğim yolları hatırlayıp hatırlayamayacağım konusunda merak içindeydim. geri dönüp yürümeye başladım. ama sahile gelirken döndüğüm son sapağın hangisi olduğunu aklımda tutmayı unuttuğumdan, doğru yolda olup olmadığımdan emin olamadım. kaldırımda -saatlerdir orda oturuyormuş gibi görünen- gençlere "ben bikaç saat önce burdan geçtim mi" diye sorasım geldi ama bunu sorarsam kesin geleceğe dönüşteki martin'i arayan diğer martin gibi gözükecektim, o yüzden soramadım. sonra kendim biraz sağ biraz sol yapıp tesadüfen buldum geldiğim yolu. bi noktadan sonrasını da direkt hatırladım zaten. sezgilerimle ve hafızamla gurur duydum.

Tuesday, February 23, 2010

ciddi bişey düşünemiyorum cidden

2 gündür bacağımda bi uyuşukluk vardı. bi kere daha böyle olmuştu, bisiklete falan binince geçmişti. bu sefer yine uyuşunca fıtık olduğuma karar verdim ve bu sabah kendimi doktora götürttüm. bi sürü röntgen möntgen çekildi, hiçbişey çıkmadı. bişey çıkmayınca doktor durumumun psikolojik olduğuna karar verdi. bi sorunun mu var, stres yaptığın birşey mi var diye ısrar etti. sorunum falan yok ama bacağım uyuşunca stres yaptım tabi ki dedim. çünkü sol bacağım olmadan muhteşem hayatıma devam edemezdim. sonra doktor bu kadar amilyattan sonra ara sıra olabilir böyleşeyler diyip beni evime yolladı. böylelikle hastalık hastası olduğum bir kez daha tescillenmiş oldu.

hayattaki en büyük sorunu mide asidi bunalımı olan bi insan olarak gerçekten de deliyim ben heralde; sonuçta yerimde duramıyorum ve nedense herşey çok eğlenceli gözüküyor bana.

bi tane çizgi filmde tom ve jerry deki tom mu ne, danseden siyah bi ördek görüyodu. birine gösterince ördek yok oluyodu çünkü ördek tom'a gıcıklık olsun diye yapıyodu bunu. aklıma o geldi şimdi çünkü durumum ona benziyor sanki. gerçi bilmiyorum, belki de gözlemci varken ortaya çıkmayan bir çeşit kuantum fıtığı olmuşumdur.

Friday, February 19, 2010

nereye gidersen orda olursun

biraz başım ağrıyordu ve 1. sezonundan çok keyif aldığım six feet under'ın 2. sezonuna karşı bişey hissetmemiş olmam canımı sıkmıştı. sümüklüböceklerin neden yağmur yağınca çimenlerin arasından hepbirlikte kaldırıma çıktıklarını ve trenin neden maltepe cevizli arası hep aynı yerde ışıklarını söndürdüğünü çok merak ediyordum. bu kadar çok soru işaretiyle yaşamam imkansız gibiydi. aniden varoluş korkusuyla karışık melankolik bi ağırlık çöktü üstümde. bunun aynı şarkıyı üst üste 145 kere dinlememden kaynaklandığını düşündüm; last fm den aldığım resmi rakam buydu. şuan hayattan tek isteğim uzaylıların gelip beni kaçırmasıydı. en çılgın cuma gecesini kesin ben geçiriyordum.

145 kere dinlediğim şarkının 146. dinleyişini youtube vidyosunu izleyerek yapmaya karar verdim. gecemin doruk noktası herhalde bu olacaktı. video'daki hayatenerjisisıfır genci görünce tek arkadaşımı bulmuş gibi hissettim, çünkü şarkıyı 145 kere daha dinledikten sonra varmayı hedeflediğim nokta tam da buydu: http://www.youtube.com/watch?v=arFJ5iS9-y4

Tuesday, February 16, 2010

you see i cannot be forsaken, because i'm not the only one*

insanoğlunun hatasının "tümdengelim" olduğuna karar verdim bir kaç gün önce. insan birkaç çarpık etkileşimle hayalinde bi mükemmel yaratıyor ve ona ulaşmaya odaklandığı yolda görebildiği tek şey, varolanların hayalindeki şeye göre eksiklikleri oluyor. mesela dünya barışı olsa, herkes mutlu olsa; insan dediğin erdemlerle bezenmiş, pırlanta gibi bi varlık olsa diye düşünürsek, tabi ki boktan biyerde yaşıyoruz ve iğrenç insanlarız.

halbuki kafanda yarattığına inanamazsın platon gibi. o idea hiç varolmadı ve muhtemelen gerçekleşmesi mümkün bile değil. o yüzden sadece olan şeylerden yola çıkmak daha akıllıca bir yöntem bence.

basit bi örnek: mesela birine aşık olup, onunla sonsuza dek mutlu yaşamak gibi bir hayalin var diyelim. böyle bir durumda birlikte olduğun kişiyle ettiğin her kavga, onu idea kişiden bi adım daha uzaklaştırır; ya da idea gibi davranmadığı zaman ona gıcık olursun. sonsuza dek mutlu olmadığın her an senin için bir ısdıraptır ve böylelikle asla varolmamış bir şeyle kıyaslanarak geçen, eksikliklerle ve yolunda gitmeyenlerle örülü bir hayatın olur.

ama tümdengelimi bırakıp yöntem olarak tümevarımı kullanırsak, öncelikle elimizde neler var diye bakarız. mesela bir adet insan var, şu şu özellikleri var seviyorum onları, şu şu var sevmiyorum. geçmiş deneyimlerimden daha iyi bir ilişkiyle daha mutlu olduğumu çıkarıyorum ve daha iyi bir ilişki istiyorsam bu insanın sevdiğim kısımlarını geliştirip, sevmediğim kısımlarını köreltmeyi deneyebilirim; ya da sevmediğim kısımlarına ısınmaya çalışabilirim, hiçbirini beceremiyorsam direkt uzaklaşabilirim. ama sonuçta ulaşmak istediğim bi idea yoktur, sadece elimdekini en iyi şekilde değerlendirmeye çalışıyorumdur. dolayısıyla gördüğüm tek şey eksiklikler değil; hem artılar hem eksiler olur.

yine aynı şekilde başka birinde görüp "bende neden yok" diye düşünmek de bir tümdengelim yanılgısıdır. sende hiçbir zaman olmamış birşeyi hedeflemek hata çünkü böyle birşeyi gereksinip gereksinmediğini bile bilmiyorsun aslında. sadece başka biri sahip ve o şeyle mutlu diye, sen de o şeye sahip olduğunda mutlu olacağını düşünüyorsun. halbuki olması gereken tümevarmak; yani kendi durumunu analiz edip, neyi gereksindiğini bulup, bunlardan yola çıkarak neyi istediğine dair bir hedef koymaktır.

bu çok temel bir mesele olan "hayatın anlamı"nda daböyle. tanımlanmış bir hayat anlamını alıp kendini ona uyduramazsın; hayatın anlamını, kendi hayatına bakıp belirleyebilirsin. yani kısacası hayatın anlamını bulman için önce bi hayatın olması gerek ve bu hayatı yaşarken de tümdengelmen değil; tümevarman gerek.



*queen of the damned'in soundtrack'inden "forsaken"

yaşamak istemediğim anları yaşamıyorum resmen

Mantis:
blogu okudum bu arada
ama neden uzak doğuluların çekik gözlü olduğunu bilmiorum ben de

begüm:
ne diyosun bu işe

Mantis:
tuhaf cidden
vardır bi açıklaması

begüm:
eksen eğikliği olabilir mi ahueha

Mantis:
dur bakıyım
google'a uzakdoğulular neden çekik gözlü olur yazcam ne çıkçak

begüm:
yazyaz

Mantis:
Sempaticks -> Çinlilerin Gözü Neden Çekiktir?
Şemsi Paşa Pasajı -> Cevap : çok pilav yedikleri için
böle şeyler çıkıo bi sonuca varamıcam sanırım

begüm:
çekik göz evrim diye aratıcam ben

Mantis:
Aslında 'çekik gözlü' olmak tanımı kesinlikle yanlıştır. Göz yapısı dünyada bütün insanlarda aynıdır. Farkı yaratan göz kapaklarıdır. Çekik gözlü diye nitelendirilen ırklarda gözün üzerindeki göz kapağının ikinci kıvrımı, gözün üstüne doğru daha fazla inmiştir ve bu durum gözün sanki daha darmış gibi görünmesine sebep olur.

Peki bu, niçin böyledir? Bir teoriye göre göz kapağının üzerinde katlı olarak duran bu ikinci kıvrımı, bu insanların gözlerini yoğun olan kar tabakasının, göz kamaştıran ışığından korumak için, bir nevi kar gözlüğü gibi gelişmiştir.

Her ne kadar uzakdoğunun bölgelerinin bazılarında hiç kar yağmıyorsa bile, bilim insanları bugün çekik gözlü diye nitelendirdiğimiz insanların atalarının son buzul çağında Sibirya'dan, yani Asya'nın kar ve buzla kaplı en soğuk bölgesinden güneye, bugün yaşadıkları yerlere göç ettiklerine inanıyorlar. Bu kadar soğuk iklimde yaşayanların vücutlarının iklime uyum sağlamaktan başka çareleri yoktu. Sadece gözler değil, burun da rüzgara en az maruz kalacak şekilde küçülmüş, burun delikleri, solunan hava ciğerlere gidene kadar ısınsın diye daralmıştır. Ciltleri de bu nedenle yağlıdır. Göz kapakları da daha yağlı olduğundan, daha sarkık durur ve bu oluşum gözü ve iç tabakalarını kara ve buza karşı korur. Yani "çekik gözlü" değil "düşük göz kapaklı" tanımını kullanmak daha doğrudur.

begüm:
humm ikna oldum gibi
ama olmadım da
diğer soğuk yerlerde de olması gerekiyo
ayrıca ataları kuzeyden gelmiş olamaz öyle olsa sarışın beyaz tenli olurlardı :/

Mantis:
işte teori heralde sadece

begüm:
benim teorim daha iyi
çinliler uzaylı bence
bu kadar kalabalıklar
kısa boylu falanlar
çok çalışıyolar
bu dünyadan diil onlar

Mantis:
evet ya mitoz bölünmeyle mi çoğalıolar
1.5 milyar insan nedir

begüm:
hıhı zaten hepsi birbirine benziyo dikkat edersen
kesin mitoz

Monday, February 15, 2010

yaşadıklarımı anlatsam ülkem kaldırmaz./recep tayyip erdoğan

ırkların ten renginin yaşadıkları yerin iklimine göre evrimleştiğini biliyoruz. ekvatora yakın yaşayanlar esmerken; kutuplara yaklaştıkça ten rengi beyazlıyor. fakat benim anlayamadığım: nasıl oluyor da batıdakilerin büyük gözleri varken doğuya gittikçe gözlerin çekikleştiği? yani dünya doğudan batıya doğru dönüyor sürekli, doğuyla batı arasında bi fark olmaması lazım. kuzeyden güneye doğru dönmediği için kutuplar hep soğuk kalıyor ve insanın fiziksel yapısının paralellere göre değişim göstermesi normal o yüzden. ama işte neden doğuda bi çekik göz durumu olduğunu çözemiyorum bitürlü.

artık bunu nasıl sorun yaptıysam, dün gece rüyamda atlaslardan batıda çekik gözlü bi ülke var mı diye araştırıyodum. "bütün bunların nedeni eksen eğikliğidir" diyerek uyandım yeminlen.

Thursday, February 11, 2010

birimde bulunması istenen özellikler

begüm:
ne güzel, siyah bi havucun var ve istediğin zaman ısırabiliyosun:(
benimse kakam var, sahip olduğum tek şey bu

eray:
yapma bari
onu da kaybetme

begüm:
tamam:(

Wednesday, February 10, 2010

bu şarkı bittikten sonra ne dinlemek isticeğimi şimdiden nasıl bilebilirim ki

normal şartlar altında yatağa yattıktan sonra, 15 dakika içinde bebekler gibi uykuya dalıyorum. ama geçen gün anibihareketle türk kahvesi içtim akşamüstü. normalde hiç içmediğim bişey. normalde içmediğimden olsa gerek kafein bende kafa yaptı, feci keyiflendim. ama sonra gece uyyamadım. gece uyyamadığım gibi mesela 2 de yattım diyelim, 4 de kadar yatakta dönüp saçma saçma şeyler düşündüm sıkıntılı bi biçimde. bi an bunalıma girdim sanıp çok korktum hatta. ertesi gün yani dün, bu sefer saat 2 de içtim türk kahvesini. gece yine uyyamadım ama bu sefer mesela 2'de yattıysam 3 e kadar uyyamadım çünkü kahveyi daha erken içtiğimden heralde daha çok atmıştım bünyeden. ama sonuçta 1 saat boyunca yine çok mantıksız şeyler düşündüm sıkıntılı sıkıntılı. sonunda gülmeye başladım çünkü düşündüklerim çok karamsar bi tutarsızlıktaydı; yani normalde asla düşünmeyeceğim şeyler ama kafeinin gücüne bak sen. o yüzden ben artık kahve falan içmem delimisin. nesquikli süt, elma suyu, salep falan içince insanın hiç böyle sorunları olmuyo.

Monday, February 8, 2010

emin olduğum tek şey hiçbi şeyden emin olmadığımdır

felsefe okurken yıllar boyunca en kötü hırsızlığın düşünce hırsızlığı olduğunu söylediler bize. ama ben sürekli bu hırsızlığı başlıklarımda yapıyorum. artık bu terbiyesizliğe bi son vermek için bütün başlıklardaki cümlelerin teker teker kimlere ait olduğunu belirticem şimdi; bundan sonraki alıntılarımda da isim vericem artık. belki cümlelerin nasıl ortaya çıktığını da anlatırım kısaca.

aklıma geldikçe küsüyorum: efe'nin, zamanında küsmediği bi hareketime, geçenlerde küsmeye karar verirken gösterdiği gerekçe.

sen kendini hangi yemek olarak görüyosun peki?: bi yemek olsaydım pırasa olacağımı iddia eden önder'e itiraz ettim çünkü pırasayı kimse sevmez. o da bana iş mülakatı ciddiyetiyle "kendinizi 5 yıl sonra nerde görüyosunuz" dercesine bu soruyu sordu. bezelyede karar kıldık.

burası yarın lan: aramızda 6 saat zaman farkı olan kore'deki eray'ın cümlesi. ben geceyi yaşarken o ertesi sabahı yaşıyordu bunu söylediği esnada.

çok seksi olmak istiyorum/ömüş: bitek bunun alıntı olduğunu belirtmişim sanırım çünkü benim böyle bi cümle kurmayacağımı bilmenizi istedim. ben zaten çok seksiyim.

az kalsın askerde sıkıntıdan ölerek şehit olan ilk insan olucaktın: askerde sıkıntıdan bana bile telefon eden ercan'a, askeliği bittikten sonra dedim bunu.

aynı anda 100 tane hidrojen bombasını tetikleyecek bi düğmeye tereddüt etmeden basarım ama yine de yerlere çöp atmıyorum: efenin cümlesi, kitabında yazıyor.

kalemtıraşta ne kadar inanç varsa bende de o kadar var: ömüş tanrı inancı üzerinde konuşurken söyledi.

kaybolmadığın sürece bilmediğin bi yere gitmiş sayılmazsın: erayın aforizmalarından biri.

begüm son zamanalrda yeni birşey yapmadı/windows live: son zamanlarda yeni bişey yapmadığım için varoluş sıkıntısı yaşadığım esnada; bi de windows live bunu yazarak beni rencide etmişti.

ultra ince incelik: eramus'un deliliğe övgü kitabında alaycı bi şekilde yapılan betimleme.

egoya ego demiyosun: korede uzun kıvırcık saçları ve çekik olmayan gözleriyle baya ilgi çeken eray'ın cümlesi.

aslında diye bişey yoktur: 100 yıllar önce emre söylemişti bunu, bugünlere kadar gelebildiyse atasözü bile olur artık.

enteresanlıklarla örülü yaşam: melisin başına gelen kozmik bi tesadüften sonra yine yıllar önce kullandığı kelime grubu.

in my heart of brain: the code'un the rattle of black teeth şarkısında geçen bir kısım.

beni iğrenç bi durumda merdivensiz bıraktın: özgürün lafıydı.

ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir: kargo'nun bad'lik amiri şarkısında geçen soru cümlesi.

This is the mind you came to fight, call it fateful. Don't be a plague, a spell to kill, you should be grateful: diary of dreams'in the plague şarkısının nakaratı. 14 saat boyunca üst üste dinlemiştim bu şarkıyı.

100 derecenin hesabını yapan güneş, 10 derecenin de hesabını yapmıştır: selçuk'un otobüste buzdolabının çalışma prensibini konuşurken nasıl olduğunu hatırlayamadığım bi şekilde ulaştığı sonuç.

mutlu sonu yakalamanın sırrı perdeyi en doğru zamanda indirmektir. mutluluktan bir dakika sonra yine her şey yanlış oluyor: chuck palahniuk'un tekinsiz kitabından.

ben de isterdim ki... uyanmak isterdim... ama zaten uyanığım: jostein gaarder'in iskambil kağıtlarının esrarı kitabından.

i'm not anymore a prisoner of my hopes: dolorian'ın ekstasis şarkısından alıntı. ama cümlenin orjinalinde hopes yerine perception var.

biraz garip bir şey bu. şu gezegende belki beş milyar insan yaşıyor. ama işte tutup birini seviyorsun ve onu başka hiç kimseyle değişemiyorsun: jostein gaarder'in iskambil kağıtlarının esrarı kitabında geçen başka bir cümle.

astronotlar üzerinde yaşam olan başka bir gezegen keşfetse herkes müthiş şaşırır ama kendi gezegenlerinin varlığı hiç de şaşırtmıyor onları: bu da aynı kitaptan.

thank you mario but princess is in another castle: bu zaten belli, süper mario oyunundan.

aspoeki serpenten: aspoeki, çiçek msn'de gülerken rastgele klavyenin tuşlarına bastığında ortaya çıktı; serpenten ise aynı dialogun devamında benim çok alakasız bi kelime yazacakken yanlışlıkla oluşturduğum bir kelime. (gerçekten yazmaya çalışmış olabilirim mesela)

kişi başına düşen kişi sayısı birdir: bunu ekşi sözlükte görmüştüm.

yerçekiminden nefret ediyorum: bunu ben söledim sanki ama abim de söylemiş olabilir emin olamıyorum şu an. sanırım abim düşen şeylerden nefret ediyorum demişti ben de başka bi zaman kalemim yere düştüğünde yer çekiminden nefret ettiğime karar vermiştim.

marjinal talep eğrisi: bi açıköğretim sınavında sorulmuş. doğan söylemişti.

stay with me under these waves tonight, be free for once in your life tonight: jeff buckley'nin nightmares by the sea şarkısında geçiyor.

ormandan daha dağınık: sercan demişti, ne demek istediğini unuttum ama.

o diil de başlıklarda geriye gittikçe bu insanların bi kısmıyla küsmüşüz üzüldüm şimdibak.

hiçin içindeki sonsuzluğu yaşıyoruz biz evren olarak: selçukla konuşurken aniden vardığım bir kanı.

ş'yi görmek gerekir: ş yi görmediği için kelimeyi yanlış anlayan bi arkadaşa söylemiştim bunu.

şimdi tam olarak kurabiyeye benzedin: çiçek, başka bi arkadaşına demişti. benim blogumda ne işi var bilemiyorum.

neden se kozmik sağa çekiyo: bu cümleyle ne kastettiğimi anlatsam beni derhal bakırköye kapatırlar.

referans noktası: çiçeğin gazetecilik yüksek lisansına girmek için katıldığı mülakkatta kullandığı kelime grubu. o stresle bu kelimeleri nası çıkartmış aferim.

oysa daha dün ölmek üzere olan bi sivrisineği elime aldım, biraz ısırıp canlansın diye: erayın lafı.

galaktik ihtiyar heyeti: süpermenin zamanı geri almasının yasak olduğunu iddia eden emrah'ın, bu yasakları koyan mercii için uygun bulduğu isim.

kirlileri bile makinaya atmak gelmiyo içimden: erayın kendisini çok motivasyonsuz hissettiği bir anda sarfettiği cümle.

dogmatik uyku: kant'ın hume tarafından uyandırıldığını iddia ettiği uyku.

dikkat dillipapuç düşüyor: blog yazdım başlığa ne koysam soruma emrahın cevabıydı.

tesbihte ilk günüm: selçukla operaya gittiğimizde tesbih sallayarak bizi rahatsız eden adam demişti.

iki şeyin genişlediğinden eminim biri evren biri egom: einstein ın lafı ama orjinalinde egom yerine insan oğlunun aptallığı var. aslında aynışey bak şimdi düşününce.

kıtaların haberi yok ki böyle bişeyden: boğaz köprüsünü geçince "avrupa kıtasına hoşgeldiniz" yazısını görüp, kıta değiştirdim diye sevinenlere barbarosun eleştrisi.

söylediklerim bir masa olarak bile algılanabilir: selçuğun kuantum mekaniğini tartışırken sarfettiği cümle.

saat 5 buçuk odun toplamanın tam zamanı: melis eray barış ben sokaklarda sabahladığımız bi gece çok üşümüştük. ateş yakmaya karar verdik. önce sigara jelatini yaktık, jelatin hemen sönünce ağaçtan düşen dalları toplamaya karar verdik. o esnada barış böyle dedi.

inekle takılcağıma tek gezerim: "dünyada tek insan sen kalsan hayvanlarla gezer misin" diye sorduğumda önder böyle cevap vermişti.

sonsuzluk ama yarım: ulaşın, 3 sayısının şekli için kullandığı betimleme.

bi kere emekli oldun mu artık hep emeklisindir: hayatını emekli gibi yaşayan genç birinin bundan sonra değişemeyeceğini ima eden melis'in cümlesi.

yalan söyleyip yanıltıcağıma doğru söyleyip yamulturum: ben hiç yalan söylemiyorum dediğimde taşkın "yalan söyleyip yanıltıcağıma doğru söyleyip yamulturum diyosun yani" demişti. çok ilginç, nası hatırlıyorum bunları ben lan.

how is your life today: porcupine tree nin aynı isimli şarkısında geçen cümle.

imkansız abi: sibelle tirbüşonsuz bi halde şarap açmaya çalışırken 3 dakkada bir ilk defa söylüyormuşçasına içten sarfettiğimiz söz öbeği.

carry your cross and i'll carry mine: tiamat'ın bir şarkısı

bizim öyle yakından tadığımız, samimi olduğumuz bir palyaço yok: cemoş (babam) demişti. kendisi organizatör ve sünnet düğünü gibi organizasyonlarda palyaço lazım oluyormuş. tanıdık bir kıza palyaço olmasını teklif etmeden önce kurdu bu cümleyi. bence son 5 yılın en komik cümlesidir bu.

saat 2'den sonra iyi bişey olmaz: how i met your mother'ın bi bölümünde geçti bu iddia. hakkaten de olmuyodu iyi bişey.

i cannot head your pleeding call: dark suns'ın inside final dreams şarkısının en güzel kısmı.

dikkat çekmemem lazım dostum kaybolmam lazım: eray söylemiş. ben o sırada orda değildim, neden böyle bişey dedi hiçbi fikrim yok.

kendimi oliver twist gibi hissettiğim nadir anlardandı: burak şapkamı beğenmeyip o şapkayla oliver twist'e benzediğimi iddia etmişti. benim içimden bu cümle geçti o esnada.

ortadan ikiye tom york olmadan bir amilyat daha atlattın: erayın amilyatımdan sonra hastaneye yolladığı çiçeğe yazdığı not. ortadan ikiye tom york olmayı ben demişim ama sanırım eskiden.

bugün senin günün onu da mahvettin: sakin'in edepsiz komedya şarkısından.

iyisin hoşsun da bi garipsin: üniversitedeyken almanca hazırlık okuyoduk. orda bi kız demişti bana bunu. herkes çok gülmüştü ama ben niye o kadar güldüklerini hala çözemedim.

başkalarının hayatlarını takip etmeyi bırak: eray söylemişti bunu bana bi keresinde. şöyle bi silkelenip kendime gelmiştim resmen.

seçim senin: sanırım emre, barış, melis, ben sahilde nereye oturacağımızı bir türlü seçemeyip sonunda bi yere çöküvermiştik ve karşımızdaki kayanın üstünde yazıyordu bu.

bildiğim tüm küçük hayatlar yıkık ya, ben onarmak istemem: sakin'in küçük prens şarksıından. ama doğrusu belki de "sen onarma istemem"dir, ben öyle olmasını istediğim gibi yazdım buraya.

sıvılar birbirine karıştığında sorun çıkmaması gerek: almanya'da evde tek başıma kafam güzelken tıp üstünde düşünüp vardığım sonuç.

çağdaş felsefeden kesitler: bu bizim bi dersimizin adıydı.

hayat 20 dakikalık şarkılar dinleyecek kadar uzun değil: opeth'in black rose immortal şarkısının ilk 15 dakkasını geçip son 5 dakkasına getirirken çubuğu, winampe söylediğim cümle.

taze durmayı düşündüğüm şu şubat gününde ben nasıl naif olsam: sakin'in küçük prens şarkısının ilk cümlesi.

şarjı bitmiş telefonun, şarja takıldığında mutlu olduğuna inanan bi insanım: ömüş'ün telefonunu şarja takmadan önceki son sözü.

yaptık bi hata bi daha mı yapalım yani: durak olmayan bi yerde yolcu indiren kadıköy-mecidiyeköy otobüs şoförünün, durak olmayan başka bi yerde inmek isteyen başka bi yolcuyu indirmedikten sonra, yolcunun "demin indirdin ama" şeklindeki itirazı üzerine sarfettiği cümle.

arbeit macht frei: 2. dünya savaşı esnasında nazi kamplarının kapısında yazan yazı. türkçe meali "çalışmak özgürleştirir"dir. geçenlerde gastede gördüm çalınmış bu yazı.

hint çayı' ndaki ampul kadar yalnız: onur ne kadar yalnız olduğunu belirtirken bu benzetmeyi kullanmıştı. bu arada hintçayıncaki ampulü biraz tarif ediym. hint çayı bi cafe, yeni açılmıştı o zamanlar, bomboş bi tavanın ortasında avizesiz, çıplak bi biçimde tek başına sarkan bi ampul vardı, onu diyo.

uyurum omuzunda: sakin'in edepsiz komedya şarkısından. (amma çok sakin dinliyomuşum eskiden)

dönen bişeyin üstünde yaşamak yeterince saçma değil mi?: eray'ın lafı. çoksevdim bu cümleyi ben, baya kullandım. hala da dünya yerine dönen bişey diyorum.

Bu durum, dünyadaki her insanın hayatı boyunca aynı anda on bin kişiyle telefon konuşması yapması gibi birşey: bu cümle a. alvarez'in gece isimli kitabından rastgele seçtiğim bi cümledir: yazıya alakasız başlık koyma hareketimin öncüsüdür.


hayatım gözümün önünden film şeridi gibi geçti.

aklıma geldikçe küsüyorum

bütün hayatımız boyunca kendi kendimize konuştuk; başka biriyle konuşurken bile bir yandan kendi kendimizle konuşmaya devam ettik. vay canına. hepimiz deliyiz resmen ve bu parça da çok deli:
http://www.youtube.com/watch?v=b54tP8cdZgE

sen kendini hangi yemek olarak görüyosun peki

odamın penceresinden bakınca böyle pembe turuncu arası bi rengi olan hoş bi bina görülüyo. ılık bi yaz günü bu binanın önüne bi araba parketti. binanın rengiyle arabanın rengi çok güzel uymuştu fakat çok hoşuma giden o görüntünün fotoğrafını çekmeyi akıl edemedim.

dün o arabayı başka yerde görünce aklıma geldi yine binanın önündeki hali. size göstermek için o görüntüyü temsili olarak paintte çizdim.


çizdikten sonra binanın rengini tam tutturamadığıma karar verdim. aklıma fotoğrafını çekmek geldi. fotoğrafını çekmek aklıma gelince biraz üzüldüm çünkü boşu boşuna evi kendim çizerek bu hayattaki sınırlı vakitlerimden nerden baksan 15 dakka kaybetmiştim. neyse sonra evin fotorafını çekip araba ekledim sadece. bu ortaya çıktı:

bugün hava kasvetli ve yağmurlu olduğu için evin ve arabanın ne kadar neşeli bi rengi olduğu tam yansımadı objektiflere ama o gün gördüğümde çok huzurluydu herşey.

Saturday, February 6, 2010

kuantum hiç realist diil

Mantis:
ya bi şey sorcam
david hume'u biliosun dimi
begüm:
hıhığ
Mantis:
ya böle bazen filozoflar o kadar saçma şeyler hakkında konuşuyolar ki
acaba ben mi anlamıyorum yoksa onlar mı aptallaşıyo diye düşünüorm
mesela o hume şey demiş okudum işte
aslında bu dünya bizim kafamızda yarattığımız bi şey olabilir
belki biz yokuz
ya da mesela bi panel gibi bi şeyde bi filozof çıkıp
"şurdaki taş aslında yok" diye kanıtlamaya çalışmış
ya böle salakça şeyleri nası düşünebiliyolar
begüm:
hume öyle biri diildi ya
karıştırıyo olma?
Mantis:
taş ulan var işte o orda duruyo
begüm:
hehe
ama şöyle düşün
Mantis:
felsefe böyle fiziğin alanına girmeye çalıştığında çok fena tökezliyo ya
begüm:
akıl hastaları (ki biz onlara akıl hastası diyoruz belki de diillerdir)
orda olmayan şeyleri görebiliyolar
onlara göre de "ulan var işte o taş orda duruyo"
ama yok
ayrıca bazı rüyaları gerçek zannedebiliyosun
sora uyanıyosun gerçek falan diilmiş
Mantis:
ya çünkü o akıl hastası ve beyni ona halisünasyonlar gördürebiliyo
begüm:
dış dünya yoktur ihtimali üzerinde duran filozoflar
tabi ki taşın orda olduğunun farkında
algı organlarımızın güvenilir olmadığına dikkat çekmek istiyolar sadece
Mantis:
bu bilimin cevap vermesi gereken bi şey deil mi ya da şey var ya mesela
"gördüğümüz renkleri hepimiz aynı mı görüyoruz? sarıyı benim gördüğüm gibi mi görüyosun"
bu da çok saçma bence ve bilim ile açıklanabilcek bi şey
hatta okumuştum açıklamasını
begüm:
ama bilim felsefesi diye bişey var
Mantis:
başka türlü olamıcağını
begüm:
sen bilime körü körüne inanıyosun ama bilimin sonuçları da yıkılabiliyo
gelişmesi için onunla ilgili saçma sapan da olsa fikirler yürüten filozoflar olması gerekiyo
mesela sicim teorisini düşün henüz kanıtlanmadı
felsefe boyutunda
Mantis:
ya sicim teorisi hakkında fikir yürütücek insanlara lafım olamaz zaten
felsefecilerin eline kalmış bi şey biraz da
ama allahaşkına o taş orda yok demenin kime ne yararı olabilir
orda o taş
bazen saçmalayabiliyo yüksek zekalar da bence
.....

begüm:
daha saçmaları da var
pythagoras var ya
pisagor yani
Mantis:
mantıklı, yüksek düzeyde düşünceler üretilince bilime de katkısı olcaktır
ama taş yok demek boşuna verilen uğraş bence
o kadarına da gerek yok
var çünkü taş
begüm:
ehahe
pisagor da evrenin sayılardan oluştuğunu düşünüyo mesela
1 2 falan sayıların cisimsel olduğunu düşünüyo
ama işte adam notaları bulan kişi aynı zamanda
varoluş konusundaki salaklığını müziğe yansıtmamış
Mantis:
o kadar saçmalama hakkını vermek lazım diyosun yani
begüm:
hıhığ
sana notaları nası bulduğunu anlatiym miD:
Mantis:
anlat anlat
begüm:
bi gün pisagorun yanında bi adam at nalcısı
nalları düzeltmek için vuruyomuş taşla
çın çın ses çıkıyo tabi vurunca
sora pisagor farketmiş ki
bi yere vurunca çıkan çın la başka bi yere vurunca çıkan çın farklı
hepsine işte isim vermiş
Mantis:
ahaha
güzelmiş
o at nalcısı 1 milyon yıl o nallara düzeltmek için vursa
yine o düşünceyi bulamazdı
zeka böyle bi şey
............

Mantis:
ben sadece "aslında herkesin yanlış olduğunu bildiği" uçuk fikirlere takıyorum
onları sevmiorum eleştiriorum
taş yok falan gibi
begüm:
idealizm sevmiyosun
realizm seviyosun
ben de öyleyim aslında
ama onları da anlamıyo diilim o kadar salakça gelmiyo bana
çünkü bazen bana da gördüklerim ilüzyonmuş gibi geldiği oluyo
Mantis:
evet realist insanım
ama zekice ortaya konmuş yeni şeylere de açığım her zaman
taşın olup olmamasını dahi tartışmışlar ya
begüm:
hani descartes ın "düşünüyorum öyleyse varım" lafı var ya
o cümle genelde yanlış anlaşılıyo
aslında tam da bu taş var mı yok mu muhabbetiyle alakalı
delirip biz aslında yok muyuz lan acaba diye gezinen filozoflardan sonra
descartes de düşünüyo düşündüklerim yanlış olabilir mi acaba diye
bu taşın olduğunu düşünüyorum ama belki de yoktur falan derken sonunda
düşündüklerim doğru mu bilmiyorum ama düşünüyor olduğumdan eminime varıp
düşünüyorum demek ki varım noktasına ulaşıyo
Mantis:
bak işte sen de sölüyosun şimdi
taşın orda olduğunu senin kadar biliyo dedin de
biz aslında yok muyuz'u baş tacı edenler de var
varsın ulan varsın ya
bunlar üzerinde düşünülmesi gereken şeyler değil ki
bence o güzelim nöronları daha büyük düşüncelere ayırabilirler nası yok olabilirsin ki

.......

Mantis:
aslında yokum demek algılara edilen bi ihanet deil mi zaten
burda olduğunu sen de biliosun aşağılık zenci diyesim geliyo
begüm:
aehuahuhe
genelde filozoflar soyuta somuttan daha çok değer veriyolar
aslında herşeyin başladığı nokta düşünce mi daha önemli madde mi ye gidiyo
yani materyalizm idealizm tartışmasına
dünyanın oluşumunu düşün
bilmiyoruz nası oluştuğunu ama
mesela sen herşeyin maddenin devinimi olduğunu düşünürsen
yani atomu parçala
kuakları parçala
onu parçala
bunu parçala
en küçük parça madde midir enerji midir
eğer madde enerjiden oluşuyosa enerji daha temel
en ufak parça hala maddeselse herşeyin özü maddedir
Mantis:
hımm bu öyle zırt diye cevap verebilceğim bi şey deil sanırım
düşünmem lazım ama her şeyin temelinde düşüncesel soyut bi şey yatması olanaksız gibi
zira düşünce insanla başlayan bi şey insan zihninde oluşan bi şey ama maddeler hep vardı
begüm:
maddeyi seçiceğini biliyodum çünkü zaten materyalist bi yaşam anlayışın var
taş yok diyenlere bu kadar şaşırman da bu yüzden
Mantis:
yok çünkü taş
begüm:
maddeyi temel alırsan taşın varlığı kesin olur tabi senin için
......
begüm:
sicim teorisine göre enerji
yani o titreşen sicimler maddesel diil
bana şey çok garip gelmişti o belgeselde
yani atom çekirdeği bensem diyo adam
etrafımda dönen elektron taaa şu dağın olduğu yerde (dağ uzaktaydı baya)
yani çekirdekle elektron arasında kocaman bi boşluk var
evrenin yüzde 90 ı falan boşluk aslında
Mantis:
işte o da daha açıklığa kavuşmamış bi şey
kara madde mi yoksa boşluk mu
begüm: kara madde ne
Mantis:
işte uzayda boşluk olarak bildiğin yerlerin aslında görülemeyen bi madde olduğuna inanılıyo
yani evrenin %90'ı boşluk deil kara madde olabilir
begüm:
öyle olmasını isterdin di mi ehaheh
sen maddeyi tutuon
bence tarafsız olmak daha iyi
ama düşününce aslında enerji de maddedir
yani boşluk olmayan herşey maddedir bence
madde için ilginç bi tanım geldi begümden aheua
Mantis:
e tabi ki
var olan her şey madde sonuçta
begüm:
ahaha seninki daha ilginçmiş
Mantis:
sözlük tanımıyla madde deil belki enerji ama aslında o da bir "şey"
bir şeylerden oluşan başka bir şey dolayısıyla maddesel
boşluk değil yani
hiçlik değil
........

Mantis:
keşke evrenin tüm sırlarının çözülebileceği zamanları görebilsek
başka paralel evrenler varsa onlar keşfedilse mesela
begüm:
evet ya
Mantis:
oralarla iletişim kurabilsek
begüm:
ben bu yüzden sırf ölümsüz olmak isterdim
dünyanın ben öldükten sonra nereye gitçeğini de merak ediyorum
mesela 3. dünya savaşı nası olucak
Mantis:
düşünsene belki bize araba çarpçak böle 1 yıl sora o keşif yapılcak
begüm:
hehahe
öldürrüm kendimi dicem de zaten ölüyüm
Mantis:
hahauha
bizim gibi insanlar için ölmek de tuhaf bi his çünkü ölünce yok oluyosun bilincinle beraber
öteki dünya falan yok bitiyosun sen
begüm:
bilincinin devam etmediği bi reenkarnasyon var aslında
ölünce maddelerin yok olmuyo sonuçta bi kısmı çiçek bi kısmı böcek oluyo
Mantis:
evet ama böcek olsan bile ben eskiden begümdüm
şu an hamamböceğiyim ehooo diye gezemiyosun
böcek olarak böcek bilinciyle gezion
begüm:
bilincin bölünüyo
bu bilinç olayı benim kafamı karıştırıyo
bilinç olmasa ben de çok materyalist olurdum
şimdi panteist gibiyim o yüzden
robot gibi diiliz bilincimiz var
Mantis:
değiliz tabi ki ama bizim bilincimizle anlamlandırdığımızdan öte aslında maddesel ve gerçek olan evren var onu nası algıladığın değil
onun aslında nasıl olduğu önemli
ama onun dışındaki her şeyi bilincinle milyonlarca farklı şekilde yorumlayabilirsin
insanın yarattığı sistemde olan biten her şeyi çünkü onlar yine insanların yaratısı
begüm:
hıh işte yanlış düşünüyosun
katılmıyorum
Mantis:
niye
begüm:
evren var evreni nasıl algıladığın önemli diil onun aslında ne olduu önemli dedin ya
evrenin olduğu bişey yok ki
evren böyle kaos durumunda atomlar bütünü
kuantumu düşünürsek sen algı organlarınla ona bişekil veriyosun
ben tuzluğa burdan baksam başka bi şekil
senin baktığın açıdan farklı bi şekil
Mantis:
ya ona diyecek bi şeyim yok elbette
begüm:
aslında hangisi gerçek tuzluk diye bişey yok
Mantis:
her zihinde farklı algılanıyo olabilir
yani şöyle söyliyim
biz dünyaya gelmeden önce de, hiçbir zihin tarafından algılanmamış haliyle
maddeler, onların oluşturduğu dağlar yıldızlar gezegenler falan vardı
begüm: nerden bilion
Mantis:
ve onları senin zihninle nası algıladığından ziyade onların nası olduğu önemli
senden ve senin bilincinden önce var olmuş bi şeyi
soradan oraya giden bi gözlemci olarak anlamaya çalışıosun
ve senin bilincin orda önemini yitiriyo
var olan o şeyin nasıl olduğunu anlamaya yarıyo
biliorum çünkü bilim yoluyla kanıtlanan şeyler
begüm:
ama işte gördüğün her şeyi yine sen algılıyosun
algılamadan gördüğün bişey yok
Mantis:
bilim hem nimetlerinden faydalanıp
hem de yeri geldiğinde kendi felsefi düşüncene ters düştüğü noktada öyle olmaz diyebilceğin bi şey deil ki
begüm:
sen gözlemci olarak bakarken yıldızlara o anda onları varediyo olabilirsin
bilime aykırı bişey söylemiyorum
Mantis:
bak yine taş yok mevzusuna gidiyo bu
begüm:
kafanı çevirince onlar yine karmaşık atomlara dönüşüyolar
bi şekli şemali olmayan
ahuehua
ben de amma david hume muşum
Mantis:
var yıldızlar işte 6 milyar kişi yalan sölüyo olamaz
begüm:
insanlar açısından bakarsan var
yıldızlar açısından bakarsan bilemeyiz

Monday, February 1, 2010

burası yarın lan

..... bana yönelen "artık"la başlayan cümleleri hiç sevmiyorum. mide asitlerimi köpürtüyorlar. olumsuz bir artık, bugüne dek gelen huzurun ve güvenin devamlılığı için bir tehdit oluşturuyor. bir şeyler değişecek, bir şeyler eksilecek demek.

bir de "zaten" var. "zaten" bir birikime işaret ediyor. bir karar verdiysen, kararını uygulatacak bir sürü "zaten" birikmiş demektir ve sana destek olurlar. zatenleri çokseverim.

"aslında"ya gelince, bunu zaten biliyoruz. "aslında diye birşey olmadığı"ndan bahsetmiştim. "aslında" yoktur; çünkü yeni bir şeye işaret etmez. o hep ordaydı ama sen görmek istemedin. bu nedenle "aslında" bir tür gerçeğe yaklaşma aracıdır.

son olarak "neyse" var. " neyse" bir düşünceden diğer düşünceye gitmenin en kısa yoludur. kullanımı çok pratik olduğundan alışkanlık yapabilir.