Thursday, January 28, 2010

konuşabilen her şeyle konuştum ama hiçbir şey değişmedi

evde, okulda ve her türlü toplum yaşantımızda, hayatımız boyunca insan ve hayvan sevgisi aşılandıktan sonra, çok sıradan bir durummuş gibi önümüze bir yemek olarak kızarmış balık koymalarını çözmüş değilim. ne zaman tabağımda uzanan balığa baksam aklımdan ilk geçen düşünce "ölmüş.." olur. bikaç saniye o pişmiş beyaz gözlere bakıp hüzünlenirim ve ardından balığın kafasını bedeninden ayırmaya çalışırken canını acıttığımı ya da balığın varoluşuna hakaret ettiğimi düşünürüm. bu düşünce bianda beynime yayılıp bana minik bi varoluş kaygısı yaşatır.

balığın kafasını tabaktan uzaklaştırıp, kızarmış derisini kaldırdıktan sonra, o bilindik bir hayvan ideası olan "balık"lıktan görünüş olarak uzaklaştığı için, artık vicdanımın sesi susar ve işte o zaman yemeğe başlayabilirim.

madem toplumsal değerleri bu kadar önemli kılıyoruz, medeniyet bununla ölçülüyor; neden bu basit konuda tutarlı olunamıyor ki. eğer balık yemek istiyorsak, bunu kaçınılmaz bir hale getirdiysek, bari kızılderili inançlarında olduğu gibi öldürüp yediğimiz hayvanın ruhunun kendimizinkine eklendiği inancını benimseseydik. böylelikle balık, bir hiç uğruna öldürülüp kızartılan çaresiz bir zavallı olmaktan çıkardı.

Sunday, January 24, 2010

2 ye ayırmaya karar verdim ama 3 e ayrıldı

hani bişeye odaklanırsın bi kaç saat kendini unutursun ya, hah işte o odaklandığın iş bitip tekrar kendine dönünce bi anda begüm olduğumu tekrar farkedip çok seviniyorum. özlemişim kendimi naber gibi bişey oluyo. önce begüm olduğumu, sonra çok eğlenceli düşüncelere sahip olduğumu, istediğim herşeyi düşünüp yaşayabileceğimi ve sonra da vidalarımı hatırlıyorum. vidalarımı çok seviyorum. dünyada vidalarını benim kadar seven başka insan yoktur.

Sunday, January 17, 2010

tek bağımlılığım hakikattir

geçen gün çimenlere uzandığımda, bikaç tane gri ağaç, puslu bi gökyüzü, yemyeşil çimenler ve bisiklet tekeleğinin bi kısmı girdi kadrajıma, çok güzel ve ilginç bi manzaraydı. dünyaya 7 saniye önce gelmişim gibi hissettim. bu his beni hep takip ediyor ve harika bi his. aklın yapay hastalıklarına hiç yakalanmıyorum onunla.

gökyüzüne bakıp bulutlardan başka bişey göremeyince, gözlerimiz zoom yapabilse ne güzel olurdu diye düşündüm. mesela çimlere yatıp gökyüzüne bakarken gökyüzünün derinliklerini zoomladığımızda, arkadaşımıza "jüpiterin soldan üçüncü uydusuna bak, çok komik tipivar" diyebilirdik ve o da kendi gözleriyle zoom yapardı hemen, zevkli olurdu.

teleskopgözlerle çimenlere uzanıp gökyüzüne bakabilseydik, hergün saatlerce yapmak isterdik zaten bunu; ya da mesela masaya bakarken yine aynı şekilde zoom yapıp atomlarına kadar görebilsek, o da süper olurdu. belki ilerde teleskopgözlük gibi bişey yaparlar, ya da zoom yapan gözlük falan. uzakta arkadaşınızı gördünüz ama emin değilsiniz, belki de başka biridir? o zaman zoom yapan gözlüğünüzü zoom yaptırın, aa hakkaten de oymuş kaçalım, dışarı çıkmıcam demiştim ben ona yae.

Saturday, January 16, 2010

az kalsın askerde sıkıntıdan ölerek şehit olan ilk insan olucaktın

bu yazı çok uzun oldu o yüzden hepsini okumaya üşenenler için bi kolaylık yapayım: italik yazılı kısmı atlayabilirsiniz, hikayeden bişey eksilmiyo.


şimdi ben sürekli yazı yazıyorum derste, yolda, balkonda falan ama kurşun kalem kullanmıyorum. çünkü kurşun kalem zamanla etrafa bulaşarak siliniyo; halbuki ben yazdıklarım kendini imha etmesin, yaşlanınca okuyayım onları istiyorum.

neyse, şimdi hem evde, hem dışarda yazı yazdığım için bi sürü defterim var ve biri evde, biri çantamda olmak üzere 2 tane tükenmez kalemim olması gerekiyo bu yüzden. bi kaç ay önce evdeki mevcut tükenmez kalemlerin hepsi tükenince ben de okulun ordan 3 tane tükenmez kalem aldım. ama en dandiklerinden, sarılar var ya hani, onlardan işte.

ben sanıyordum ki bütün tükenmez kalemler öyle senelerce tükenmeden yazar; ama çok yanılmışım. bu sarılardan bi tanesi hemen bitti. yani başından beri içinde hiç mürekkep mi yoktu yoksa ben ayı gibi yazı yazdığımdan, zaten dandik olan kalem hemen mi bitti bilemiyorum ama bitti işte. bi hafta sonra diğer 2 sarı kalem de bitti; yani başlangıçta aldığım o 3 kalemin hiçbirisi şu an yazmıyo, gıcık oldum. gerçi 50 kuruşa almıştım ama 2 hafta yazamadan bitmeleri de gerekmiyodu yani ucuz diye.

ucuz sarı kalemlerden bi fayda göremeyince ben de gidip kırtavsiyeden 3 milyona adam gibi bi tükenmez kalem aldım. ama o da 1 hafta sonra bozuldu, kelimenin yarısını silik yazıyo yarısını normal, çok sinirlendim. baktım hiçbi aldığım tükenmez kalemde iş yok hemen anneme sığındım. "tükenmez kalem var mı nolur" dedim. bi şirketin tükenmez kalemini verdi bana, normal, yazıyo falan, güzel yani(bunun adı şirket tükenmezi olsun). ama bi tane sonuçta; bi de çantamda taşıyacağım tükenmez kaleme ihtiyacım var ki sürekli eve gel, çantadan çıkar, dışarı çık, çantaya koy şeyi yaşanmasın. ertesi gün evde kimsenin girmediği karanlık kısımlarda derin araştırmalar yapıp güç bela bi kalem daha buldum(bunun adı da derin kalem olsun) derken o çantada taşıdığım şirket tükenmezi silikleşmeye başladı, hayallaaam dünyadaki bütün bu tükenmez kalemlere neoluyordu?

şirket tükenmezinin silikleşmesinin ardından trende hergün "2 kalem 1 milyon" diyerek dolaşan adam gözümde daha çok takılmaya başladı. üstelik kalemlerin kapağında fener de vardı, onlardan aldım sonunda. adam bi turuncu bi siyah kalem verdi bana. başka renk de isteyebilirdim girişimci günümde olsam ama asosyal günümde olduğum için adamın verdiklerine razı oldum. aynı akşam selçukla konsere giderken otobüste, selçuğa "bak trendeki kalemlerden aldım" diye göstericekken, selçuk "yaa onlar dandiktir" diyerek kalemlerime ön yargıyla yaklaştı, bu yüzden birinin ışığı bozuk çıktı dieri de yazmıyo. bence selçuk kalemlerime ön yargıyla yaklaşmasaydı bu sefer kesin hepsi süperbişekilde çalışıcaktı. selçuğa çok uyuz oldum. neyse en azından ışığı bozuk olan siyah yazabiliyodu; zaten yazsa yeterdi bana artık, bu saatten sonra ışık peşinde koşucak diildim.


neyse sonuç olarak elimde 2 tane tükenmez kalem kaldı, birincisi derin kalem, öbürü siyah kalem. evdeyken siyahla; dışardayken derin kalemle yazıyodum ki bi gün balkonda nesquikli sütümü alıp, tamgüneş batarken yazı yazmak üzere oturduğumda, bu siyah kalem elimden fırladı ve şimdi yazının bundan sonrasını defterdeki notlarımdan takip edicez:


01.01.2010
senenin bu ilk balkonda yazı yazma denemesine başlarken bir kayıp verdim. siyah kalem dramatik bi şekilde balkondan düştü. tam yazmaya başlayacakken elimden zıpladı, 1 metre kadar yerde zıplaya zıplaya ilerledikten sonra zıplama yüksekliği azalarak bitti ve bir süre sürüklendi; bu sürüklenme balkon zemininin ucuna gelene dek devam etti ama yavaşlayıp tam durduğu noktada balkon bittiği için, kalemin bi kısmı dışarı taştı ve dışarı taşan kısmı balkonda kalan kısmından daha ağır olunca dengesini koruyamayarak aşağı düştü. evet aynen böyle oldu, çok güzel anlattım.


kalem düştükten sonra, resmen kendimi çok kötü hissettim. öte yandan özellikle gitmek ister gibi elimden fırladığından, onun bahçede kendi serüvenini yaşamasına izin vermeye karar verdim. belki benim kalemim olmak yerine başka bir hayat istiyodu. şimdi peşinden gidip planlarını bozmamalıydım. hatta belki basitçe doğaya daha yakın olmak istemiştir, çimenlerin üstüne düştü sonuçta.
..........


05.01.2010
..........
acaba siyah kalem napıyodur, bahçeye inip arasam mı? ama karanlık oldu şimdi karanlıkta bulamam ki..
..........


07.01.2010
..........
siyah kalemi görebilecek miyim diye balkondan aşağı bahçeye baktım şimdi. gördüm gibisanki ama başka siyah şeyler de vardı, gördüğüm siyah şey o muydu yoksa başka siyah şeyler mi oydu hatta belki de hiçbiri o diil miydi bilemiyorum.
..........


10.01.2010
..........
günlerdir yağmur yağıyordu. herhalde siyah kalem toprağa gömülmüştür. gidip baksam da bulamam artık:( resmen gidip almadım zamanında ve bu şekilde yok olup gitmesine izin verdim onun, pişman gibiyim
...........


12.01.2010
..........
öf bu kalem de bozuldu(derin kalem) inip baksam mı acaba siyah kaleme ama yine hava karanlık, bulamam şimdi; şans eseri bulabilsem de kesin bozulmuştur artık. keşke ilk düştüğü gün inip alsaydım, muhteşem bi kalemdi o.
...........


15.01.2010
..........
siyah kalemimi çok özledim. o yumuşaklığı ve dışı simsiyah olmasına rağmen şaşırtıcı bi şekilde mavi mürekkebiyle kısa zamanda kalbimizde güzel bir yere sahip olmuştu. ama özleme sebebim bu güzel özelliklerinden çok, birlikte çok iyi vakitler geçirmemizden kaynaklanıyor. mesela taksimdeki şu yazıyı onunla yazmıştım: http://livingmaze.blogspot.com/2009/11/40-ylda-bi-empati-yaptm-o-da-kendimle.html ne güzel bi gündü.
..........


16.01.2010
bu sabah arkadaşımdan eve dönerken -30 derecelik soğuğa aldırmaksın bahçeye girip siyah kalemi aramaya başladım. yağmurdan bataklık gibi olmuş toprağın üstünde yürürken -bi yandan da hava -50 derece tabi- çimenlerin arasında buldum onu sonunda. yer yer çamurlu ama beklediğimden çok daha temiz bir şekilde duruyordu orda. alıp eve götürdüm hemen, lavaboda güzelce yıkadım, hala yazıyor mu diye bir bakayım dedim, o kadar yamura rağmen yazma yeteneğinden hiçbirşey kaybetmediğini görünce şaşırdım. haftalar sonra kalemime -üstelik hala yazar bir halde-kavuştuğım için çok sevindim. onu uzun süre orda bıraktığım için üzüldüm biraz ama kendi atladı sonuçta. belki dışardaki hayatı da gördüğü iyolmuştur. böyle bi serüven kaç kalemin başına gelir ki?

Tuesday, January 12, 2010

aynı anda 100 tane hidrojen bombasını tetikleyecek bi düğmeye tereddüt etmeden basarım ama yine de yerlere çöp atmıyorum

eray:
o diil de dün ben de tam uzaylı bi belgesel izledim 3 saat
hakkaten çok yalnızmışız uzayda ve sonumuz hiç içaçıcı gözükmüyo
begüm:
üüü
eray:
ayrıca dünya yokolmadan önce marsa kaçcakmışız
mars yokolmaya yakın da europaya
begüm:
mars çirkin
europa daha iyi ben direkt oraya kaçıcam
sen de gel jüpiter manzaralı
eray:
europada yüzeyde yaşiyamicaz ki
ordaki okyanusların altında faunuslarda yaşicaz mecburen
ama europaya da sıra gelince gidçek hiç bi yerimiz yok
begüm:
başka galaksiye gideriz
aynı dünyayabenzeyen ne sıcak ne soğuk böle ılık bi gezegen vardı
ama su olması gereken yerleri doğal gaz:/
eray:
bence dünyaya dev roketler bağlıyıp kaçıralım
begüm:
ahuwhaıurheza5b zpoe4 bn4zt5pb 4ipğtı 4w6ğkpğdkp
evet öyle yapalım
ben dünyayı bırakıp marsa felan gitmem
eray:
marsa gitmek için şimdiden marsı değiştirmemiz gerekiyomuş
yosunlar mosunlar yolluycaz
onlar oksijen yapcak
soora biraz daha değişik minik canlılar çiçekler böcükler filan
10yüzmilyon yıl sonra aynı dünya olucak
begüm:
biraz daha ısınsın yaparız acelesi yok
şimdi yetişmez çok kurak
aa gerçi su vardı marsta
suya at 2 3 balık
o zaten kendi evrimleşir
eray:
ama bence hiç gerek yok dev bi uzay gemisiyle uzayı gezmek istiyorum ben
nerde akşam orda sabah
begüm:
eskiden dünyayı gezerek göçebe bi hayat yaşamak istiyoduk
şimdi bi uzay gemisiyle uzayı gezerek göçebe bi hayat yaşamak istiyoruz
ahuehuah
eray:
hıhı hıhı
begüm:
zaten marduk felan çarpıcak ya
dün akşam uyumadan önce aklıma şey geldi
dünyadan birini marsa yollasak mesela keşif için
adam tam marsa gidip dünyaya bakıp el sallarken marsa göktaşı çarpsa
eray:
eauheuae
begüm:
göktaşının çarpması zaten 439285*895*348907952 da 1 ihtimal
adam da oraya 1 saatliğine gitmiş tarihte ilk defa
dünyada asla başına gelmicek bişey
eray:
ozaman bahtsız bedevi bile onun yanında dünyanın en şanslı insanıdır demek ki
begüm:
hıhığ
eray:
o diil de böyle iycebunalıma girdim bi ara bu tür belgeselleri izleye izleye
olum düşünsene bi gün dünya tamamen yokolcak lan
piramitler miramitler izlediğin bütün filmler en sevdiğin sokaklar filan
ühühüğğğ
begüm:
mühühüh niye üzüyosun beni ya
zaten ölcez
eray:
bütün bunlara bi çözüm bulmam gerek
ühühüüü
begüm:
bence diğer gezegenlere gidemiyo olmamız büyük haksızlık
uydularla bakabiliyoruz negüzel rengarek
ama gidip içinde oturamıyoruz
eray:
neyse ben yine de bütün paramı biriktirip uzayda 100yıldan fazla dayancak bi gemi yaptırmak istiyorum
begüm:
ben de gelebilirmiyim
eray
tamam ama yemek yap
begüm:
yemek de alırız 100 yıllık:/
eray:
bi de kırmızı düğmelerle oynama
begüm:
hihihi
eray:
neyse ki ölümsüz diiliz ya ölümlü olduğuma memnun oldum resmen
okadar yaşa yaşa sonra bütün dünyan elinden alınsın erisin bitsin
olur mu ööle şey ya
begüm:
biz ölümsüz olucaksak dünyanın da ölümsüz olması lazım
eray:
hıhı
begüm:
dünyanın ölümsüz olması için de güneşin ölümsüz olması lazım
güneş bile ölüyo
koskoca güneş
hiç yakışıyo mu
eray:
mesele de o zaten aslında
güneş ölürken kocaman şişip dünyayı yutçak
aslında buna bi çözüm bulsak marsa gitmeye de gerek olmaz
begüm:
bari adam gibi ölseydi
ne o öle şişip dünyayı yutmalar
eray:
ölürken bile düşmana zarar vermeye çalışan viyetkong askeri gibi
bi milyar çinli tükürse güneş azcık soğurmuydu aceba
begüm:
ahuehuahuehu
eray:
gemi istiyorum ben
zuzay gemisiiii
begüm:
yihuuu
eray:
kocaman sonik motorlu filan
ışınla beni sıkati odası da olcak
begüm:
büf hoparlörümün bası bozuldu ya
ölmek istiyorum
dünya yok olsa da şu hoparlörden kurtulsam
eray:
zaten bizim bilgisayarlar öle bi gemiyi kumanda etmeye yetmez
bi de üsdüne hofarlör bozuk
begüm:
zaten müzik dinleyemezsek gelemem ben
uzay gemisine güzel bi hofarlör alalım
eray:
mecburen dünyadaki bütün müzik film arşivlerini yüklüycez
oh sesi istediğin kadar açarsın uzayda
begüm:
dün akşam müziği fazla açmışım yan daireden duvara vurdular tıktık
uzayda olsan böyle sorunların olmaz
eray:
bi de dev projeksiyon koyup filmleri gezegenlerin üstüne yansıtıp izleyebiliriz belki
ama izlemek için 15-20 dakka önceden filmi açıp ışığın gidip gelmesini beklemek gerek
auehuae
begüm:
ahuehuahuhea

Monday, January 11, 2010

insanın en iyi planı b planıdır.

son zamanlarda günde 3 tane film izlemek gibi bi alışkanlık edindim. bugün o 3 filmimden biri journey to the edge of the universe adında bi belgeseldi. belgeselde bütün gezegenleri sırayla gezdik [plüton hariç çünkü 2008 yapımıydı ve plüton gezegenlikten çıkarılmıştı çoktan:( ] sonra samanyolu galaksisinden çıkıp andromeda galaksisine girdik ve tabi mesafe olarak uzaklaştıkça zamanda da geriye gidildiğinden big bang'e kadar ilerledik. yolculuk esnasında süpernovalara, beyazcücelere, nebulalara, karadeliklere, kuyruklu yıldızlara ve karanlık maddelere de uğradık. bu zaten benim ilgilendiğim ve hakkında bimiktar kitap okuduğum bir konu olduğundan görsel anlatımı da çok hoşuma gitti.

belgeselde bi ara jüpiter gazdan oluştuğu için üstüne konamadık ve bi uydusuna iniş yaparak ordan baktık jupitere. işte ben o güzel manzarayı görünce keşke gerçek hayatta da europa'da(üstüne iniş yaptığımız uydu) oturup jüpiteri izleme şansım olsa diye düşündüm. sonra aslında ayda oturup içerken dünyayı izlesem daha güzel hem de çok ironik olur diye düşündüm. düşünsene yıllarca dünyadan aya bakmışsın şimdi de ordan dünyaya bakıyosun, sanki bişeyler tamamlanmış gibi, böle feci çok anlamlı garip bi hareket bence. vay be bi an çok istedim yapmak. işi daha da güzelleştiren, sen aydan dünyaya bakarken kesin dünyadan da sana bakan birileri oluyodur. ayrıca aklıma şey geldi:

bi keresinde Sevgi'yle balkonda oturmuş aya bakıoduk ama ay gittikçe alçalıyodu ve alçaldığı yetmezmiş gibi bi de pembeleştiyordu. yarım saat süresince pembeleşti pembeleşti derken kızardı ve bi yandan da alçalmaya devam etti. en sonunda kıpkırmızı olup yokoldu. ne biçim üzümüştüm ben ama ya. bi daha ay hiç geri gelmicek bu onu son görüşümüz olucak sanmıştım, gözyüzüne ne zaman baksak onun boşluğunu hissedicez ve kalbimizde buruk bi acı oluşacak sanmıştım. bu kadar üzülmekte haklıydım bence çünkü sonuçta ay genellikle kızarıp aşağı düşen bişey diildi. ama ertesi gün hiçbişey olmamış gibi yine tipik beyaz haliyle ordaydı. biraz gıcıkolmuştum.

Saturday, January 9, 2010

algılarınızın ayarlarıyla oynamayın

sahil burası. hava 15 derece olunca bisiklete bineyim dedim. ocak ayındayız ve bütün mevsimleri yaşıyoruz, dünyanın en şanslı insanıyız.

meteoroloji 15 derece dedi ama ben bu 15 dereceye çok fazla inanmadığımdan paranoya yaptım. çünkü geçen sefer de 15 derece demişti, güneş batınca donmuştum.

baya sıkı giyindim. sıkı giyindim derken, mesela giyilecek şeyler belliyse pıtpıt aslında 45 saniyede falan giyinilebilir. ama ben o kadar çok şey giydim ki sırf sırayla giymesi bile çok uzun sürdü. askılı t-shirt, üstüne kapşonlu bluz, üstüne hırka; sonra altıma eşofman altı giymiştim ama bu beni tatmin etmedi, çıkarıp tayt giydim. sonra taytın üstüne tekrar eşofman altını giydim. ardından atkı taktım, montumu giydim ve ayağımda zaten bi çorap varken üstüne başka bi çorap daha giymeye çalışınca "dur ya dedim", "bu kadar korkuyosan hiç çıkmıyalım yani, ev de güzel sonuçta" ama çok kararlıydım, binecektim o bisiklete. 2. çorabı da giydikten sonra yanıma bir de yedek hırka alıp(sanki giyecek bi yerim kalmış gibi) yola koyuldum.

hava çok ılıktı, kısa bi süre sonra 1000 kat giyindiğimden ötürü sıcak bastı tabi, atkıyı ve montu çıkardım. bisiklete bağladığım yedek hırkayla göz göze geldikçe de gülüyordum.

45 dakikalık bi yolculuğun ardından migrosa gittim, kırmızı tuborg yoktu koskoca migrosta, çok üzüldüm. "bir şeyin değerini, onu ararken aynı yere kaç kere baktığın belirler" lafımı doğrularcasına migrosun bira dolabını 4 kere baştan başa inceledim. evde olsam 10 kere daha bakardım ama o kadar çok bakmak migrosta garip kaçacağından 4'ü yeterli buldum. 4. bakışımda da kırmızı tuborg bulamayınca kalbim kırık bi şekilde efes extra aldım. migros kasiyeri bana durupdururken indirim yaptı, 40 kuruş eksik para aldı. haketmediğim bu indirim gözlerimi yaşarttı. kırmızı tuborg bulamamanın üzüntüsüyle bu ağlaklık birleşince hiçbişey olmadı. zaten şimdi içerken anlıyorum ki tad olarak pek bi farkı yok efes extranın kırmızı tuborgdan. ama yine de bi dahakine bulursam kırmızı tuborg alırım çünkü onun gözleri var(bkz: http://livingmaze.blogspot.com/2009/07/zaten.html) yazıdan başımı kaldırdığımda bana dehşet içinde bakmasını seviyorum.

tadı aynı dedim de aklıma geldi. bir keresinde, ameliyattan 3 gün önceydi, sigara içki falan içmiyodum bağışıklığım azalmasın diye. selçuk , eray, melis, ben king oynamak için selçuklarda toplanmıştık. onlar bi sürü bira almıştı ben sadece bi tane almıştım, o da 30 luk beck'sti(almanyada hep becks içiyoduk o günlerin anısına almıştım, zaten ameliyat olacağım için hayatımın son günleri tribindeydim). selçuklar da skol falan almıştı ucuz ucuz, beni eleştiriyolardı bi yandan becks e fazladan para veriyorum diye. neyse oyuna başladık, ben biramı küçük bi bardağa koymuştum ki bitince bi daha bardağı dolduriym çok içmişim gibi olsun(yazık bana resmen) eraylar da uyum sağlamak adına biralarını bardağa koymuşlardı. sonra, oyun esnasında bi ara ben kendi kağıtlarıma odaklanmışken, eray benim becksle dolu bardağımı, skol dolu bir bardakla değiştirmiş. ben kendi bardağım sanarak bu skolden bi yudum alıp biranın farklı olduğuna dair bi tepki vermeyince, çok eğlenmişlerdi. becks bi yalanmış, pis zengin falan demişlerdi(o zaman zengindim). bunu anlattım ve bi anıyı daha ölümün elinden kurtarmış oldum.


.................

hava buz gibi oldu, iyi ki milyonlarca şey giymişim(gerçi o yedek hırkayı giyecek duruma gelmedim hala, ama artık hiçbi hava onu giyecek kadar soğuk olamaz zaten benim gözümde)

Friday, January 8, 2010

kalemtıraşta ne kadar inanç varsa bende de o kadar var

ben bilgisayar başında her zamanki işlerimi yaparken, ömüş(abim) yatağıma uzanıp tavana bakarak konuşuyor:

"bugün yere çöp attım."

kafamı ona çevirip ne var ki bunda dercesine bakıyorum.

"artık kontrollü olmaktan çok yoruldum" diyor.

delirdi mi yoksa dalga mı geçiyor diye düşünüyorum, ciddi olduğunu anlayınca delirdiğine karar veriyorum.

ailecek delirmek süper bişey bence, tek başına delirince o kadar zevkli olmuyo.

Thursday, January 7, 2010

varoluşçuluğun avantajlarından yararlanmak ister misiniz?

normalde en geç 2 de yatan biinsanken, final haftamda 3 te yattım. hatta bazen 4 te ve 5 te bile yattığım oldu. şimdi sınavlarım bitmesine rağmen hala 3'te falan yatıyorum ve böylelikle ders çalışmam gerekmeyen gece 2 sonraları dünyanın nasıl biyer olduğunu hatırlıyorum yıllar sonra. gece 2 den sonra herkes uyuduğu için dünyada derin bi sessizlik oluyormuş, tam blog yazmalıkmış.

sınavlar bittiğinden beri sürekli film izlemeye başlayınca aklıma geldi, bi ara "neden sevdiğimiz şarkıları 1000'lerce defa dinleyebiliyoruz da sevdiğimiz filmleri sadece 3-5 kere izliyoruz" diye düşünmüştüm. aslında bunu iyice düşünüp bi sonuca varmıştım ama o zamanlar her düşündüğümü sağa sola yazmadığımdan unuttumgitti şimdi.

hayatımın çok uzun bir süresini filmden anlamayarak geçirdim. hatta bi oyuncu için "kötü oynuyor" dediklerinde nerden anladıklarını çoğu zaman çözemiyordum. çok net değilse ben bunu asla farkedemezdim. ayrıca film beğenme eşiğim çok düşüktü; gerçi bunu dünyanın en gereksiz filmi üzerinde bile düşünebilecek birşeyler bulan renkli iç dünyama bağlıyorum. hayatımın bi 20 yılını saçma sapan korku filmlerini ve holivud klişelerini izleyerek harcadıktan sonra, zamanla ilgim avrupalı yönetmenlere, bağımsız filmlere, film festivallerine falan kaymaya başladı. zamanla kötü oyunculuğun da ayırdına varmaya başladım tabi. sonra zaten korku filmlerini neredeyse tamamen hayatımdan çıkarıp film açısından daha güzel bir döneme girdim.

şimdi konumuza geri dönersek, yani "neden sevdiğimiz şarkıları 1000 lerce kere dinliyoruz da sevdiğimiz filmleri 3-5 kere izliyoruz" konusuna; aslında ben bikaç kere sevdiğim filmlere sevdiğim şarkılar gibi davranmıştım. mesela nightmare before christmas'ı bi hafta boyunca hergün severek izlediğimi hatırlıyorum. ama o zaten müzikal olduğundan ve içindeki her parçaya ayrı ayrı bayıldığımdan o bir filmden çok, bi müzik albümü dinlemek gibiydi benim için. atmosferi güzel olan bir klibe sahip upuzun bi şarkı diyebilirdim ben ona. aynı kozmik karanlık fantastik atmosfer addams family ve beettle juice'ta da olduğundan onları da defalarca izledim tabiy ki. üstelik onlar müzikal diildi.

bunların dışında haddinden fazla izlediğim bir film de legends of the fall'du. ama onda da izleme nedenim filmin harika olmasından ziyade tristan karakterine hayranlığım sayılır. bir de her fırsatta izlediğim vampirle görüşme var.

neyse yukarda bahsettiğim filmleri nerden baksan 12'şer kere izlemişimdir ama işte 20 yaşımdan sonra izlediğim hiçbi filmde bunları izlerkenki zevki alamadım. ya ben büyüdüm ya da izlediğim filmlerin çoğu güzel olunca o hiyerarşi kayboldu. en son yıllar önce mulholland dr ı çok beğenip 4-5 kere izlemiştim; o benim bi filmi 3 ten fazla son izleyişimmiş demek ki.

sonuç olarak "neden sevdiğimiz şarkıları 1000 lerce kere dinliyoruz da sevdiğimiz filmleri 3-5 kere izliyoruz" sorusunun cevabını şimdi düşünemiyorum çünkü saat 4 e geliyo ve ben yatsam iyolur.

Monday, January 4, 2010

kaybolmadığın sürece bilmediğin bi yere gitmiş sayılmazsın

goethenin son sözünün "ışık, daha çok ışık" olması gibi, napolyonun "para para para"sı gibi; ben de tam ego ego ego diyecekken kozmik denge ekibinden biri odamın kapısında belirip "naaptığını sanıyosun" dedi. "yatıcam" dedim, "ödevi bitirdim, sınava çalıştım, çatalı havada yakaladım", "bigün için yeter bunlar."