Tuesday, December 21, 2010

elimizden geleni yaptık; hatta 2 r fazlasını

bugün işten çıkınca finlandiya'dan gelen arkadaşımı görmeye gidicektim, o yüzden acelem vardı ve derhal yemek yemek zorundaydım. trene doğru koşar adımlarla ilerlerken yolumun üstündeki kokoreççiyle şöyle bi diyalog yaşadım:
"Meraba, bi kokoreç alabilir miyim? acı olmasın.
Adam cevap vermeden direkt kokoreci yapmaya başladı. ben çok acelem olduğu için yerimde duramadım, sürekli pozisyon değiştirdim ve ilerigeri yürüdüm. çünkü sanki hareket edince pişme süreci hızlanacak gibi mantıksız bir inanca sahiptim. adamsa benim bu tedirgin enerjimden zerre etkilenmeyerek bütün sakinliğiyle kokoreci yapmaya devam etti. bir süre sonra:
"borcum ne kadar? içerde ödeyeyim." dedim. adam "5 lira" dedi ve içeri girdim. (eminim kokoreççi buna çok sevindi.) ödeme işlemi -abartmıyorum- en fazla 3 saniye sürdü ve bu kadar çabuk bitmiş olmasından ötürü hayalkırıklığına uğradım. şimdi tekrar tedirgin bi şekilde şu lanet olası pişmeyen kokoreçleri beklemek zorundaydım. bekleyişe bir süre daha devam ettikten sonra şöyle bir soru geldi:
"paket mi olsun elde mi?"
bu soru üzerine düşünmeye başladım. 20 metre ötedeki tren istasyonunda yiyeceğim için elde diyebilirdim ama o 20 metreyi elde kokoreçle gitmek zor görünüyordu. hem ben oraya varır varmaz tren gelirse... derken tereddütlü bir şekilde "paket olsun" dedim. adam benim tereddüt ettiğimi farkederek eski cevabı umursamadan yeni bir cevap beklemeye başladı. bunun üzerine ben de düşünmeye devam ettim.
...ya hemen tren gelirse ama neden hemen gelsin ki 15 dakkası var ama acaba ben bunu 15 dakkada yiyebilir miyim? aslında yemek dediğin 5 dakkada bile yenebilir. peki bu adam paket yapmayı mı daha çok seviyor yoksa "elde"yi mi? neden bilmiyorum ama içten içe "elde" yapmak istediğini hissediyorum diye düşünürken ağzımdan şöyle birşey çıktı:
"evet paket olsun ama fazla karmaşık bir paket olmasın, heran açabilirim çünkü.
adam gülümsedi. onun bu içten gülümsemesini görünce heralde bugün kimsenin ondan karmaşık olmayan bi kokoreç istemediğini düşündüm.
karmaşık olmayan pakedimi alıp teşekkür edip yakşamlar diledikten sonra çocuklar gibi şen bi şekilde koşarak istasyona doğru gittim. hatta arkadan şu avatardaki bebiş gibi görünmüş olabilirim. sadece onun biraz daha büyüğü ve siyahı olabilir. hatta fonda angst skvadron - we miss them çalıyordu ve bu herşeyi daha da anlaşılır bir hale getiriyordu.

koşarak tren istasyonuna giderken yolda aklıma danseden zürafa geldi çok güldüm. son ameliyatımı olmadan hemen önce hastane odasında, doktor operasyonun nasıl yapılacağını anlatırken yanlışlıkla düğmesine basmam ve zürafanın iğrenç bi şarkı eşliğinde çılgınca dans etmeye başlaması.. sonra uzun bi süre kapatma düğmesini bulamamamız ve doktorun danseden zürafanın gürültüsü eşliğinde beni nasıl keseceğini anlatması.. benim onu dikkatlice dinliyormuş gibi yapmaya çalışırken durumun absürdlüğüne elimde olmadan ayı gibi sırıtmam. burdan çıkarılabilecek tek bir sonuç var: demek ki bi gün bi zürafa gelip en dramatik anlarınızı bile gölgeleyebilir.

Thursday, December 16, 2010

herşey nasıl bu kadar doğru olabiliyor?

biraz önce arsenikli göle şarkı sözü yazdım, bi dahaki izin günümde de bestelemeyi düşünüyorum.


Toxic Lake

In a peaceful quite place
Includes a toxic lake
An arsenical dna
Comes into being

Our familiar universe
Which is expanding
Has a new thrilling meaning
That makes us free

Our familiar earth
Which consist of phosphor and carbon
Has a new philosophical pleasure
That makes us blissful


beste el verirse belki atmosferin bizi kucakladığını ve artık canlılık için suya gerek kalmadığını da eklerim.

Monday, December 13, 2010

When I get sad, I stop being sad and be awesome instead. True Story. /Barney Stinson

çok güzel bi kitap okuyodum. kelimenin tam anlamıyla akıştaydım ve herşey bu kadar güzel olunca beynimdeki "çok güzel şeyler olmamalı" merkezi bi anda uyarıldı. farkında olmadan şöyle bişey düşündüm: "kitap bitince nolucak?" bu düşüncenin ardından mini bir anksiyete yaşayıp şu güzel ortamı iyice bozdum ve kitabı pat diye kapatıp ileri geri yürüyerek düşünmeye başladım.

"bitince nolucakmış" diye tekrar ettim alaycı bi şekilde. sonra "bitince yeni kitaba başlarsın ne var yani?" diyerek cevap verdim hemen. "dünyada milyarlarca kitap var ve bunların arasında bi sürü güzel kitap var. hadi onlar da bitti diyelim, o zaman kitap okumayı bırakıp bungee jumping yaparsın nedir yani; nedir bu kalıcılık arzusu?" dedim.

kalıcılık arzusu diyince bızzt diye bişey oldu ve kitabı varoluşsal boşluklarımı doldurmak için zorlanımlı olarak okumaktan vazgeçip, hobi olarak okumaya başladım. bu daha sağlıklıydı. bazen sağlıklı düşünmeyi aşırı güzel ruh haline tercih etmek gerekiyor; tıpkı aşık olmayı bırakıp daha sıkıcı bir hayatı tercih etmek gibi.

Sunday, December 12, 2010

acı çeken ve çektiren aynı kişidir. /schopenhauer

07.12.2010

sahil burası. her zaman uyandığım saatten 1 saat erken uyanıp kışın bu son sıcak gününde işe sahilden yürüyerek gitmeye karar verdim. her zaman minibüse bindiğim yerden düz devam edip denize varınca o, "kısır döngüyü kırmak" anını tüm benliğimle hissettim. sonra dünyanın en yavaş adımlarıyla yürümeye başladım. bunlar benim kontrol ettiğim adımlar değildi. begüm kendi gidiyordu ve böyle kendi hızında giden begümü bazen durduramadığım olmuştur. benim söylediklerimi dinlemiyor. ben kim miyim? ben begümün bilinciyim. eskiden kendimi begümün tamamı sanıyordum ta ki 1 hafta önce nietzsche beni uyandırana dek.. şuna benzer bişey demişti: "davranış içsel dinamiklerin bir sonucudur ve onu kontrol etmek mümkün değildir. bizim kontrol dediğimiz şey olsa olsa bilincimizin bazı şeyleri bastırmasıdır."

evet sanırım bilincimin sadece benim bi kısmım olduğunu kabullenmem gereken an bu. şimdi artık bilincinde olmadığım içsel bazı dinamiklerin de begüm olduğunu biliyorum. öncelikle onları tanımakla başlayabilirim:

..........


sahil burası. kendimi bilmek tahminimden daha uzun sürdü. sokrates bunu basit birşey gibi söylüyordu ama daha şimdiden bütün ömrümü aldı bile.

Saturday, December 11, 2010

arsenikte yaşasan böyle sorunların olmaz

"bir ütopyada yaşamak yerine en azından begümle tanışabilirdim. insanın 25 yıldır kullandığı yöntemi bırakması ne kadar zormuş." diyerek uyandım. saati kurmayı unutmuştum ve acaba işe geç mi kalmıştım? başucumdaki telefona uzanıp saate baktım. 4:55'ti. işe gitmeme daha 2 saat vardı. biraz kitap okumaya karar verdim.

bir türlü okumaya başlayamadım, düşünüp durdum öylece. düşünecek o kadar çok şey vardı ki birini düşünmek için önce bir diğerini düşünmek gerekiyordu. ve o diğerini düşünmek için önce bir başkasını düşünmek gerekiyordu. bu zincir böyle sonsuza uzanıyor gibi görünüyordu. bense herşeyi yarım düşünüp hiçbir sonuca varamıyordum. ayrıca bi sonraki düşündüğüme geçince bir öncekini unutuyordum ve bunları unutmamak için yazarak düşünsem tek bi tanesini çözmem bile nerden baksan 14 saat sürerdi. 1 buçuk saat geçmişti bunlar olurken. o kadar düşünüp başladığım noktadan daha kötü bir noktaya gelmiştim. bari beyninim içindeki dağıttıklarımı toplasaydım dedim ama biraz daha düşünürsem nörotransmitterlerimi yakabilirdim ve bu hiç bişeyi daha iyi yapmazdı. bari son yarım saatimi kitap okuyarak geçireyim dedim.

kitaba uzanırken yanlışlıkla dirseğim çarptığı için kitap yatakla duvar arasındaki o aşırı tozlu bölgeye düştü. kolumu sokup almaya çalıştığımda kolum yetişmedi. o sırada telefonun alarmı çaldı. bi an kendimi haftada bi gün iznim varmış onda da denize düşmüşüm gibi hissettim.

işe gitmek için hazırlanıp evden çıktım. kitapsa o dünyanın en tozlu ve sıkışık yerinde yaşamını sürdürmeye devam etti.

akşam eve geri döndüm ve mücadeleye devam etmek zorunda kaldım. kitabı o tozlu ve sıkışık dünyadan kurtardım. sonra okumak için yatağa yattım ve yine 2 saat kadar hiçbi yere varmayacak şeyler düşündüm. istemsiz olarak şöyle birşey çıktı ağzımdan:
"neredeyse inanıyordum, neredeyse.."

Monday, November 15, 2010

atom kadar gerçek

akşam saat 11'de trajik bir biçimde uyuyakaldığım yatakta, gece 3 buçukta uyanıyorum. bir yandan alkolün getirdiği mide asidi bunalımı; bir yandan sanatla gerçeği hala ayırt edememiş olmanın sıkıntısı var içimde. bütün gece bunu düşünmüş olmama rağmen bırak daha net bir noktaya gelmeyi; her şeyin sonsuza dek birbirine karışık kalacağından emin olarak kapatmıştım konuyu. ilk defa bir şey düşünürken o düşüncenin karmaşıklığıyla beni yeniğini hissedip pes ediyorum. bu durum bütün varoluşumu derinden sarsıyor. ya bir daha hiçbir şeyi anlayamazsam? ya hiçbir şeyden emin olamazsam? ya asla nasıl yaşayacağımı bilemezsem?

öylesine yaşamak istemiyordum. ama felsefenin çok tehlikeli olduğu anlardı bunlar. her ne kadar her şey asla anlayamayacağım kadar karışık gözükse de ve ben ilk belirlemelere göre pes etmiş olsam da bu konuyu tekrar düşünmek üzere mide asitsiz bir ana erteliyorum.

bu düşünceler eşliğinde yataktan kalkıp tuvalete doğru ilerlerken, günlerdir üst üste yığılarak biriken kıyafetler dağıyla göz göze geliyorum. "artık bu dağınıklık kümesine bir isim bulmak gerek" diyorum, "çok büyük çünkü"

tuvalette o kıyafet dağının isminin sebahattin olabileceği geliyor aklıma. sonra odaya geri dönüp üstümü değiştiriyorum ve sonsuz su içiyorum.

sonsuz su içmek canımı sıkıyor. gerçeklikle sanat arasında kaldığım zamanları tekrar hatırlatıyor bana. dünyadaki herkesin uyumaya karar verdiği şu 3 buçukta, benim aniden uyanmış olmam kendimi çok yalnız hissettiriyor.

odanın ortasındaki sandalyede sonsuz su içmiş bir şekilde sebahattin'e bakarak amaçsızca oturuyorum. eğer az önce tuvalette dişimi fırçalamış olmasaydım üst üste 2 mandalina yemek bir çılgınlık yapabilirdim şu an ve kesin hayatıma bi dinamizm getirirdi bu.

tekrar yatağa giriyorum ama uyuyacak bi durum yok ortada, eminim. saatin geç olması tek başına hiçbir eylemin nedeni olamaz; çünkü ışığı icat ettik artık.

Tuesday, November 2, 2010

hiçbir şey ruhsuz olmuyor.*

ev burası. bütün eylemlerime yarıuyku eşlik ettiği için (ve kahve mideme hiç iyi gelmediği için) 1 saatliğine uyuyayım dedim, artık nasıl uyuduysam uyandığımda dünyadaki yerimi şaşırmıştım.

bir yerdeydim. buraya ev mi deniyordu diye düşündüm, sonra evin daha büyük birşey olduğunu; içinde bulunduğum yere oda dendiğini hatırladım. sonra buranın benim odam olduğu aklıma gelince sevindim gibi oldu çünkü çok fazla bulunduğum bir yer vardı orası da benim odam gibiydi ama aslında değildi (işteki odam). günün 10 saatini başka bi yerde geçirdikten sonra gelip burayı odam olarak benimseyemeyeceğimi bilinçaltım bile kavramıştı. kısa bir süre sonra bilincim tamamen yerine geldi ve standart yaşama haline döndüm.

bu hayatta nerde kalmıştım? en son uyumadan evvel dexter'ın yeni bölümünü izlemeyi planlıyordum, kitap vardı ona da devam edebilirdim, internete girmek diye birşey vardı bir de; ama belki de en iyisi gidip ertesi gün olana dek uyumaktı. çünkü fabrika ayarlarıma dönmüş biçimdeyken yapılabilecek her şeye eşit mesafede hissediyordum kendimi ve dolayısıyla bir şey yapmak konusunda bir karar vermem mümkün gözükmüyordu. sonra birden yazı yazmaya başladım ama şimdi o da bitti.


*replikas - gece kadar rahatsız etmiyor

Monday, October 25, 2010

kabus gibi boktan bi durumdan kurtulmanin en iyi yolu uyanmaktir /eray

bu sabah sahilde kabataş'a yürürken bi ara denizle aramdaki tek engel olan o yüksek kaygan duvarımsı şeyin üstüne çıktım. orada yoluma devam ederken "tam şimdi kayıp denize düşersem nolur acaba?" diye düşünmeye başladım. bi şekilde sudan çıkmayı başarırdım elbette ama üstüm başım ıslanmış olurdu. öyle ıslak bi biçimde yaşayamayacağımdan etraftaki dükkanlardan havlu ve kıyafet alıp kurulandıktan sonra onları giyerdim. olayın şokunun atlatılması, insanlara açıklama yapmak, kurulanıp giyinmek falan nerden baksan 2 3 saattimi alır. ayrıca biranönce marmara denizine bulanmış bedenimi yıkamak isteyeceğim için derhal evin yolunu tutmam gerekirdi ve yapmayı planladığım hiçbi şeyi yapamadan günüm bu şekilde heba olurdu. ayrıca bütün bu olaylar esnasında kızgın bi şekilde içimden hep şu cümle geçerdi "haftada 1 gün iznim var onda da denize düştüm."

Thursday, October 21, 2010

yapmam gereken şeye gelene kadar bir sürü yapmam gereken şey var

geceydi. üstümüzde kocaman bir gökyüzü uzanıyordu ve açık havada yatakların üstüne uzanmıştık. fonda bergraven çalıyordu, bergraven'ı herkes seviyordu bu ülkede. ay tam olarak yarımaydı ve olması gerektiğinin 8 katı büyüklüğündeydi.

şarkı bitince yataktan kalktım. içkimi alıp ilerdeki dans gösterisini izlemeye gittim. bi takım kafeslerin içinde şimdiye dek hiç karşıalşmadığımız garip hayvanlar vardı. etrafında da siyah kıyafetleriyle dans eden, uçan adamlar. gösteriye biraz baktıktan sonra yatağa geri döndüm. dünyamızı saran o sonsuz gökyüzünü ve çok hızlı hareket eden o gri bulutları izlemeye devam ettim.

uyandım.

Sunday, October 17, 2010

astral kama sutra

eve gelince özgür 4 saatimin 1 saati yemeye, bi saati internete geri kalanı da ya yazı yazmaya ya da kitap okumaya gidiyor. ama hep bu kitap ya da yazı esnasında acayip uyku bastırdığı için bu etkinlikleri verimli yapamıyorum. geçen gün, sabah 7 de kalkacak olmasına rağmen gece 3 te yatan bi öğrenciyle sohbet ederken ona uykusuzluğunun sırrını sordum. kahve dedi. kahve, doğru ya, herkes kahve içtiğine göre kahvede bi hikmet olmalıydı.

bunun üzerine dün eve gelip günlük rutinlerimi yaptıktan sonra saat 10 gibi yazı yazmaya başladım ve acayip uyku bastırdı. aklıma hemen kahve geldi. ama kalkıp kahve yapabilecek kadar enerjim olmadığından uyuyup kaldım.

ertesi gün; yani bugün yine eve gelip günlük 2 saatimi bir şekilde harcadıktan sonra sıra yazı yazmaya geldi ve yine acayip uyku bastırdı. bu sefer pes etmeyip kendimi güç bela kaldırdım oturduğum yerden. kahveyi yaptım sonra da içtim. anibi değişim yaşadım. uykum açıldı. göz kapaklarımı kontrol edebiliyordum artık. kahve başarmıştı, kahve hayatımın yarısının uykuyla heba olmasını engelleyebilirdi. artık herşey çok farklı olacaktı. ama bir yandan da içimde bir sıkıntı vardı. daha önceki kahve deneyimlerimde geceleri uyuyamamıştım. gerçi o türk kahvesiydi amaolsun.

Wednesday, October 13, 2010

geceleri uykumun gelmesi gibi bi sorunum var

yatak burası. sıcacık yorganın altında yatıyorum. dışarısı buz gibi ve sağanak yağmur yağıyor. şu an benim yerimde olmak isteyecek milyonlarca; hatta belki milyarlarca insan var dünyada.

dünyada dedim de aklıma geldi; dün minibüste işe giderken dünyayı düşündüm. burasının dünya olduğunu.. bu söz konusu yuvarlak şeyi dünya olarak düşününce çok tanıdık gözüküyor. ama aslında onun üstünde dünya falan yazmıyor. ona biz dünya dedik, sonra da bu tanımı benimsedik. başlangıçta bize hiç bilgi verilmemişti, eğer insanlığın bin yıllardır üst üste eklediği bilgiler olmasa hiçbir şeyden habersiz bir organizmadan fazlası olamayacaktık.

aynı şekilde insan olduğumuz da bizim üstümüzde yazmıyor. bize en yakın gelen şey bile (yani kendimiz) hakkında hiçbir fikrimiz yok. bir iki psikolojik yapı inceledik, atom böldük diye bişey biliyoruz sanmayalım. bu konuşan, bunları yazan organizma tam olarak kim/ne hiçbir fikrim yok.

(aa ben bundan bahsetmişim zaten 3-4 blog aşşada)

Sunday, October 3, 2010

ölmekten kimseye zarar gelmez

kitap okurum biraz diye düşündüm bu gece, sonra yazı yazarım, bişeyler araştırırım.. ve birden deprem oldu. deprem gecenin seyrini bi anda değiştirdi. önce kalamar kızarttım, sonra votka koydum, şimdi de sucuk pişirdim onu yiyorum. ölümü çağrıştıran bişey olur olmaz hemen nasıl hedoniste dönüştüğümü ben bugün yine anlıyamıyorum.

Wednesday, September 29, 2010

kapıda biri yokmuşçasına rahat, kapıda biri varmışçasına hızlı yapmalısın kakanı.

dünya burası. ben begüm diye bişeyim. bana o kadar çok begüm dediler ki kendimi begüm sanıyorum, bütün dünyamı bunun üstüne kurdum. halbuki kombinasyonun biriyim işte.. organizmayım ben. tanım yapabiliyor olamam beni başka bir kombinasyondan daha begüm yapmıyor. begüm ne yaa?! begüm diye bişey yoktur.

Monday, September 20, 2010

kendimi piramit inşaatında çalışan mısırlı köleler gibi hissediyorum.

kendimi bildim bileli dudak yiyorum. özellikle bişey düşünürken ve kitap okurken durdurulamaz bir hale geliyor bu eylem benim için. bugüne dek dudak yemenin temelini, dudaktan bi parça koparıp diğer kısımları onunla aynı hizaya getirmeye çalışmanın oluşturduğunu düşünürdüm; şimdiyse artan psikoloji bilgim bunun çocuklukta edindiğim nevrotik bi problem ya da bilinçaltımda yatan bi kaygının dışa vurumu olabileceğini söylüyor.

dün akşam yine bi yandan kitap okuyup bi yandan dudak yerken "bari dudaklarımı yiyerek kendime daha fazla zarar vermeyeyim, onun yerine saçımla falan oynayayım" diye düşündüm. ama saçla oynamak dudak yemek kadar tatmin edici olmadı benim için; yine dudağa döndüm o yüzden. sonra kendimi kasıp dudak yemeyi bırakarak kitap okumaya devam etmeye çalıştım ama dudak yemeyi durdurur durdurmaz uykum geldi.

bugünse vapurda giderken kitap okuyanları inceledim ve yaklaşık 2/3'ünün kitap okurken bi yerleriyle oynadıklarını tespit ettim; geri kalan 1/3 ise en azından ayağını sallıyordu. dolayısıyla bu bana 2 seçenek bırakıyordu: ya bütün vapur hastaydı; ya da bişey okurken bişeyle oynamak konsantrasyonu arttırıyordu.

çalışmalarım sürecek, hoşçakalın.

Tuesday, September 7, 2010

begüm'ün istediklerini yapmayacaksam begüm olmamın ne anlamı var?

I. BÖLÜM

dün, geçen gün yakışıklı gençten aldığım biletin konserine gidecektim. planlarıma göre saat 19:00'da işten çıkacak, 19:32 treniyle haydarpaşa'ya gidecek, sonra 20:10 gibi bi vapurla karaköy'e geçecek ve nihayet 20:35 sularında bi taksiye atlayıp CRR'nin önünde inecektim. muhtemelen arada taksi bulmak, vapur beklemek gibi engellerle karşılaşacağımdan ucu ucuna, yani tam 21:00'de konser sonunda olurmuşum gibi gözüküyordu.

neyse 19:00'da işten çıktım. bi an belki hızlı olursam 19:12 trenine yetişirim gibi geldi ama hem para çektiğim için; hem de trenin yerini bulamadığım için 19:12'yi kaçırdım. sonra "madem 19:32 trenine 20 dk var, o halde yemek yiyeyim" diye düşündüm ve yapımının hızlı olacağını düşünerek bi dürüm söyledim. dünyanın en yavaş dürümcüsüne dek geleceğimden habersiz zamanlardı.. gerçi bilmiyorum, belki de dürümcünün hızı normaldi de dürüm hiçbi zaman hızlı yapılmıyordu. sonuçta etinin pişmesi lazım.

dürümün yapılmasını beklerken dürümcünün yavaşlığından soğuk terler dökmeye başladım. "acelem var biraz hızlı olur musunuz" da diyemedim çünkü böyle bi şeyi seslendirirsem mörfi kanunları kesin dürümcüyü daha da yavaşlatacaktı. görece olarak 20 yıl kadar bekledikten sonra bi tren geçip gitti. çok korktum. resmen dünyanın en yavaş dürümünü beklerken konseri kaçırmıştım. bi sonraki tren 19:52'deydi ve 19:52'yle konsere yetişebilme şansım hiç yoktu; ayrıca burdan harbiye'ye gidecek daha hızlı bir ulaşım yöntemi de yoktu.

sakin olmaya çalıştım, umutsuzca saate baktım ve saatin 19:25 olduğunu gördüm. o halde bu tren neyin nesiydi? erken geçen bi 19:32 mi; yoksa geç kalan bi 19:12 mi? 19:12'nin geçişini gözlerimle gördüğüm için 19:12 olmasına pek ihtimal vermiyordum ama trenler genelde 2-3 dk. gecikirler, hiç 7 dakka erken geldiklerine de rastlamamıştım.

dürümcü dürümümü yapmaya devam ederken, ben "acaba 19:12'yle 19:32 arasında başka bi tren vardı da ben mi görmedim"i araştırmak üzere, dürümcüye "bi tren saatlerine bakıp geliyorum" diyerek tren istasyonuna doğru yol aldım. yol boyunca dürümcünün "acaba geri gelecek mi?" diye hakkımda paranoya yaptığını düşündüm. halbuki ona güven vermek için hırkamı ve suyumu masada bırakmıştım.

tren saatlerine bakıp 19:12'yle 19:32 arası bi tren olmadığını görünce tekrar panik oldum. gişedeki adama "demin geçen 32 treni miydi?" diye soramadım çünkü cevabın "evet" olmasından korkuyordum ve zaten beni bekleyen bi dürümcü vardı.

koşarak dürümcüye geri döndüm (zaten istasyonla dürümcü arası 20 saniye falan) dürüm yapımı hala tamamlanmaktan çok uzak görünüyordu. halbuki ben onu biran önce paketletip tren istasyonunda yerimi almak istiyordum. demin geçen tren 12 treni mi, 32 treni mi bilmiyordum ama hala her şeye ramen konsere gitmeyi deneyebilirdim. kimbilir belki 52'ye binsem bile kozmik bana bi kıyak yapıp fizik kurallarıyla oynayarak bu sefer trenin haydarpaşa'ya 35 dakkada değil; 15 dakkada gitmesini sağlayabilirdi.

(görece olarak) 10 yıl sonra dürümün yapımı bitti ama gerçek hayatta herhalde 3 dakka falandır o. sonra onu paketletip (paketleme de bi 15 yıl sürmüştür ama belki de 2 dakka sürmüştür) hemen tren istasyonuna geldim tekrar. bu sefer gişedeki adama "demin geçen 32 treni miydi?" diye sormaya cesaret edebildim.




II. BÖLÜM

gişedeki adam "demin geçen 32 diildir heralde" dedi. çokaz rahatlamış hissettim kendimi ama cümlenin sonundaki o belirsizlik anlamı veren heralde alttan alttan canımı sıkmaya devam etti.

normalde umumi yerlerde yemek yemememe rağmen, durakta beklerken yemek üzere dürümümü pakedinden çıkarttım çünkü gecenin devamında bi daha yemek yemeye vaktim olmayacaktı. ama dürümü paketten çıkarır çıkarmaz hemen poşedi uçtu ve onu takip edip yakaladım. poşedi yakalayayım derken mp3 player'ım bankın boşluklarının arasına girdi ve onu çıkarayım derken çantam yamulduğu için, içinden sarkan kalemim yere düştü. kalemimi alayım derken poşet tekrar uçtu ve ben sonunda tam her şeyi organize etmeyi başarmışken tren geldi. saat tam 19:32'ydi.

apar topar dürümü tekrar paket yapıp trene bindim. baktım trende çok fazla kişi yok hemen dürümü tekrar yemeye koyuldum. pek fazla kişi olmasa da sonuçta tren bomboş değildi ve içerde olan 3-5 kişi yemek yerken bana bakıp durdu. yine de ben onları görmezden gelip yemeye devam ettim. dürümü bitirdikten sonra su içtim, su içtikten sonra peçeteyle ağzımı sildim, hala bakıyorlardı. sonra ilaç içtim, sonra çantamdan sakız çıkarıp ağzıma attım, sonra saçımı düzelttim, hala bakıyorlardı. sonra hırkamı giydim, sonra dudak nemlendiricisi sürdüm, (lanet olsun yapacaklarım hiç bitmiyordu) sonra çantamdan telefonumun saatine baktım, hala bakıyorlardı. sonra mp3 player'ımı taktım, ensemi kaşıdım, tişörtümü düzelttim ve tren durdu. haydarpaşa'ya varmıştık. yol boyunca 2 saniye kıpırdamadan durmamış olmamıdüşündükçe gülme krizine girdim. tren boyunca hiç sabit durmadığım yetmezmiş gibi şimdi de durup dururken gülerek deli olduğumu iyice kanıtlıyordum.

haydarpaşa'da beni kötü bir sürpriz bekliyordu. saat 20:10'du ve bi sonraki vapur 20:35'teydi. 20:35'e binersem zaten karaköy'e varmam 21:00'i bulurdu. ordan da daha taksi var ohooo.. artık herşey bitmişti. büyük heyecanlarla giriştiğim, tek başıma yılmadan mücadele ettiğim, ilk kez iş çıkışı bir şey yapma girişimim başarısızlıkla sonuçlanmıştı. belki 5 dakika geç kalsam olurdu ama 15 dakika geç kalırsam içeri alınmazdım. 20:35'e binmek demek en az 15 dakika geç kalmak demekti.

umutsuzca kadıköy'e doğru yürümeye başladım. dolmuşla taksime mi gitsem diye düşündüm ama onun dolmasını beklemek, köprü trafiği falan derken 1 saat sürerdi kesin. keşke trenden söğütlüçeşme'de inip metrobüsle geçseydim karşıya diye düşünüp pişmanlıklar içinde kıvrandım. hayat çok acımasızdı, herşey çok kötüydü. ölsemkeşke diye geçirdim içimden.

sonra birden canlandım. hala geç değildi. yoldan geçen ilk minibüsü durdurup beni metrobüse götür dedim "öndeki arabayı takip et" tonlamasıyla.



III. BÖLÜM

minibüs beni 5 dakkada metrobüse götürdü. ordan ilk metrobüse binip 15 dakka içinde mecidiyeköy'de buldum kendimi. metrobüs yolculuğu esnasında o kadar gergindim ki iğrenç enerjimden herkese esrarengiz bi stres bulaştı. deprem karıncaları gibi kıpraşıp durdular.

metrobüsten iner inmez koşarak taksiye bindim, "CRR'ye gidicez" dedim. mörfi yüzünden bütün kırmızı ışıklara denk geldik ama tam 21:00'a 2 kala CRR'nin kapısındaydım. içeri girip oturdum. yakışıklı biletix gencinin bana salondaki en güzel yeri verdiğini şaşırarak farkettim ve konser başladı.

konserin ilk 30 dakikasını ağzım açık izledim. sonraki 30 dakikasını tüylerim diken diken olarak izledim. sonrakini 30 dakikasını hipnotize olarak izledim. sonraki 30 dakkasını herşeyi inceleyerek izledim. son 15 dakkaya girdiğimizde ise benim eve dönüş vasıtalarım bitmeye başladığından panik içindeydim. konser biter bitmez kendimi hemen dışarı çıkardım.

bi begüm nerde nasıl davranır biliyorum/eray

"şaşırmak çok ilginç bişi en ilginci de insanın nerde ne zaman şaşırcağnı bilmemesi. resmen sürpriz, böle aşkı memnudaki gibi "aa o kız bu kızmış" gibi durumlardan bahsetmiyorum cidden şaşırmaktan bahsediyorum. işte bu yüzden insanları şaşırtmayı da seviyorum.

ama bu konuda en başarılı insan kendini bile şaşırtabilen insandır. bigün bisiklet gezimi bitirmiş evime doğru giderken tam dönmem gereken yere yaklaştığım sırada acaba düz gitsem noolur diye merak etmeye başladım. çünkü kartal burası yeni taşındım ve ben kendi apartmanında bile asansörden yanlış katta inerek kaybolan biinsanım. yine de bu daha önce gitmediğim yoldan birazcık gidip geri dönmek fikri içimi kemiriyordu ama hava da kararmaya başlamıştı bi yandan da "ya dönüş yolunu bulamazsam" diye endişeliydim. böylece o yola girmekten vazgeçip normal yollardan evime dönmeye karar verdim ama yine de bütün bu çelişkiler içinde kendimle boğuşmama engel olamıyordum. kendi kendime "şaşırt kendini dostum aslında yapmayı istemediğin bi şeyi yap istemeyen kendin bu duruma çok şaşırıcak yapabilirsin bunu sana güveniyorum" dedim. bu sırada hala kararlı bi şekilde dönmem gereken yere doğru yaklaşıyodum. aklımda bütün bu çelişkiler olabilirdi ama bu riski göze alıcak diildim. çok yorgundum acıkmıştım bi an önce evime gitmek istiyodum.

işde ne olduysa tam o dönüşe geldiim anda oldu. bi anda dönmekden vaz geçib düz gitmeye başladım. resmen kendi kendimi kandırmıştım ve şaşkınlıktan deliler gibi gülüodum. neyseki bi kaç dakika sonra başka bi ara sokaktan dönüp süpriz bi şekilde evimin önüne çıkmışdım.

kendimle gurur duyuyordum, hem kendimi şaşırtmış hem daha önce görmediğim sokakları görmüş hemde kaybolmamışdım. üstelik pek çok durumda beynin önceden kendi kararlarını verip bizim bunları uyguluyo oluşumuz karşısında kendi beynime karşı büyük bi zafer kazanmışdım.

humm evet evet kendimi şaşırtma isteğimin asıl nedeni tam da buydu ve resmen başarılı bi girişimdi kendimle gurur duyduğum artık ender olmuyan anlardan biriydi."


not: yukardaki yazıyı eray yazdı, senin gibi yazabilirim ve kimse farkı anlamaz gibi bi iddiası var. okurken bunu benim yazmadığımı hisseden oldu mu?

Monday, August 23, 2010

din kültürü ve ahlak bilgisi kitabında, güzel bir manzara fotoğrafının altında şöyle yazıyordu: "evrenden bir görünüş"

evdeydim. beynimde tümdengelmekten yorulup sonunda yanmış transmitterlerimle oturuyordum. bu enteresanlıklarla örülü hayat canımı çok sıkmaya başlamıştı. telefon çaldı. bi arkadaşım beni kadıköy'e çağırdı ama dışarı çıkmaya hiç halim yok diyerek teklifini reddettim. 1 saat sonra anladım ki evde durmaya da hiç halim yokmuş. hazırlanıp sahile indim.

gökyüzü çok acaipti. sıksık günbatımı izliyordum ama böylesini hiç görmemiştim. solda pembe bi bulut var eşşek kadar, ama güneş o tarafta değil. normalde sadece güneşin battığı taraf pembe olur. sonra ortada lacivert uzun bi bulut var ama gri yağmur bulutlarından diil; bildiğin lacivert ve o lacivert buluttan aşşağıya gri çizgiler inmiş. sağdaysa normal güneş batıyo hiçbişey olmamış gibi. hatta çiziym durun:

hıh işte aynen böyle. ben kayalıklarda oturuyordum, ramazan olduğu için her taraf bomboştu. birden o altında gri çizgiler olan lacivert bulutun bu tarafa doğru geldiğini farkettim. normal bi buluta göre baya hızlı hareket ediyordu. altındaki gri çizgilerle birlikte üstüme üstüme geldi ve durdu. ben tam "bu kozmik bulutta kesin bi iş var" diye düşünürken, bızzzt diye bişey oldu, yeşil ışık yandı ve kendimi bi uzay gemisinin içinde buldum.

etrafta 3-5 tane uzaylı vardı. koca kafalı, minyon, göz kapakları olmayan, kahverengi tenli uzaylılardı bunlar. bana çok iyi davrandılar. mantı yedik. "biraz uzayı gezmek ister misin?" dediler, acayip sevindim, hemen kabul ettim. biraz jüpiterin etrafında dolaştık, satürne uğradık. ben sonunda "ama böle uzay gemisinin içinden olmuyo ki, otursaydım birazcık üstlerinde" dedim. uzaylılar da "o zaman ayda oturalım biraz" dedi.

beni şeffaf bi fanusun içine soktular. ay yüzeyinde fanusu zıplata zıplata gezdim, çok eğlenceliydi. sonra uzaylılardan bi bira istedim. şansıma uzay gemisinde geçen kaçırdıkları insan bira bırakmış onu verdiler. birayı da fanusun içine aldım ve dünyaya bakarak içmeye başladım. keyfim feci yerindeydi, yanımda iki tane yakışıklı uzaylıyla ayda çılgınca eğleniyordum desem abartmış olmazdım.

fakat o sırada farkında olmadığım bir problem vardı. sabah dışarı çıkmicam diyerek ektiğim arkadaşım teleskopla ayı izlerken beni görmüştü ve sonra dünyaya döner dönmez bana küstü:((

Saturday, August 21, 2010

çakmağın kozmik yolculuğu

Selam, ben Sinan. Üsküdar'da bir evdeyim. Arkadaşlarla oturmuş Inception'ı izlerken bir sigara yakayım dedim ama elimi cebime attığımda çakmağımı bulamadım. Buralarda bir yerlerde olması gerekiyordu. Masanın üstüne baktım, orda da göremeyince yanımda oturan Evren'e sessizce "Çakmak nerde?" diye sordum. Evren filme acayip odaklanmıştı, beni duymadı. "Hiyşt olum, çakmak nerde?" dedim daha sesli bi şekilde. İrkildi, bir süre durduktan sonra "Haa ben çakmağı demin Seda'nın elinde gördüm ama tuvalete gitti o galiba" dedi.

Tuvalete doğru yürüdüm. Seda tuvaletin orda ayakta dikilmiş düşünceli bir biçimde tavana bakıyordu. Beni görünce "Bütün bu sosyalleşme tam olarak neyi tatmin ediyor?" diye sordu. Şaşkın bir bakış atmış olmalıyım ki "Yani niye tek başımıza olamıyoruz da illa arada birileriyle iletişim kurmaya ihtiyaç duyuyoruz?" diyerek açıkladı sorusunu. "Hımm" dedim. "Alışkanlıktandır bence, ıssız adada tek başımıza doğsak böyle bir şeye ihtiyaç duymazdık sonuçta" dedim. O sırada Mehmet tuvaletten çıktı. Seda "Off nihayet, altıma işeyecektim" dedi. Mehmet gürültülü bir şekilde gülerek uzaklaştı. Ben de Seda tuvalete girmeden "Çakmak nerde?" diye sordum hemen. Hızlı bir şekilde cevap verdi "Demin ben oynuyodum çakmakla Mehmet'in çıkmasını beklerken, çakmağın iki tarafındaki gaz seviyelerini eşitlemeye çalışıyodum; tam iki tarafı mükemmel bi şekilde eşitledim ki Pınar gelip çakmağı aldı; ocağı yakıcakmış." Bir yandan da çişi geldiği için yerinde duramıyordu. Sonra "Neyse hadi ben tuvalet" diyerek içeri girip ışık hızıyla kapıyı kapattı.

Elimde yanmamış sigaramla mutfağa doğru yol aldım. İşin bu kadar büyüyeceğini tahmin etmemiştim, filmi kaçırıyordum. Çakmağı bulamadıkça sigara içme isteğim bir o kadar arttığı için filmi kaçırıyor olduğum gerçeği sigara içme arzumun yanında oldukça sönük kalmaya başlamıştı.

Mutfağa girince Pınar'la Mustafa'yı gördüm, yemek yapıyorlardı; daha doğrusu Mustafa yemek yapıyordu Pınar da yanında duruyordu desek daha doğru olur. Pınar bana "Kıymalı makarna ister misin?" diye sordu, "İçerdekiler dürüm söyleyelim dediler ama biz o iğrenç yağlı dürümlerden yemek istemedik, sen ne yiyeceksin?" dedi. Resmen çakmak ararken evdeki gizli makarna örgütünü açığa çıkarmıştım. "Ben de makarna yiyim, midem ağrıyo zaten." dedim. "O zaman şu domatesi rendele." dedi Mustafa. "Neyse ben dürüm yicem vazgeçtim" diyerek espiri yaptım, sonra da domatesleri rendelemeye başladım.

Domatesi rendelerken "Çakmağı gördünüz mü dedim, aslında onu aramaya çıkmıştım ben." Bunu sorarken bir an sanki çakmak ortak bi arkadaşımızmış gibi hissedip sırıttım. Pınar "Demin ocağı yakmak için almıştım Seda'dan ama ocağı yaktığımız esnada Fırat buzdolabından bira almaya geldi ve çeviraç kapak biralar bittiği için giderken çakmağı da görtürdü biraları açmak için." dedi. Şüpheli bir durumdu. Çakmak resmen hiç yerinde durmuyordu ve ben onun hep bir adım gerisindeydim. "Fırat nerde peki, salonda değil." dedim. "Onlar içerki odada pes oynuyolar Harun'la" dedi Mustafa.

Domatesleri rendeledikten sonra hızla içerki odaya gittim. Bu iş artık iyice dedektifliğe dönüşmüştü. Çakmağın arkasında bıraktığı ipuçlarını takip ediyor, tanıklarla konuşuyor ve dikkatlice iz sürüyordum. Odaya girdim. Harun, "Abi naaptın yaa faul, hayvan gibi oynama şu oyunu" dedi Fırat'a. Fıratsa noel baba gibi güldü (hohoho). Ben "Çakmağı gördünüz mü?" diyerek direkt hızlı bir giriş yaptım, futboldan haz etmiyorum çünkü. Fırat yüzünü ekrandan ayırmadan kafasıyla koltuğu işaret ederek "Ben demin biraları açmıştım, şurda bi yerde olacak" dedi.

Koltuğa yaklaştım. Koltuğun üstündeki yastıkları kaldırıp altına baktım yoktu. Sonra koltuğun oturma yeriyle kol koyma yeri arasındaki bölgeye elimi sokunca sonunda ulaştım yeşil çakmağıma. Ona kavuşmak gerçekten beni çok mutlu etmişti. Hemen sigaramı yakıp, derin bir nefes çektim Sonra da mutlu bir şekilde sırıtarak salona gittim. Filme kaldığım yerden devam etmeye çalıştım; ama bi bok anlamadım.

Monday, August 16, 2010

aksi iddia edilmedikçe bütün yemekleri kaşıkla yiyorum./ ömüş

geçen gün gazetede şöyle bi haber okudum:

"Psychological Science dergisinde yayımlanan güncel bir araştırma, yanında uğur taşıyan veya uğuruna inandığı şeyler yapan insanların şanslarının gerçekten de daha yaver gittiğini gösterdi.

.....Söz konusu araştırma için bilim insanları dört küçük deney gerçekleştirmiş. Bunların ilki olan topla isabet deneyi, çoğunluğu iyi şansa inandığını belirten 28 öğrenci üzerinde uygulanıyor. Batıl inançları harekete geçirmek için bir grup deneğe, kendilerine verilen topun çok fazla isabetli atış tutturduğu için uğurlu olduğu söyleniyor. Diğer gruba ise kullanacakları topun herkesin kullandığı top olduğu anlatılıyor. Sonuç: 1 metre mesafeden yapılan atışlar sonucunda uğurlu topla atış yapanların isabet oranı açıkça önde oluyor; ortalama 6.42’ye 4.75...

İkinci deneye geçildiğinde, bu kez 51 öğrenciden bir motorik çabukluk oyunu oynamaları isteniyor. Kutuyu sağa sola yatırarak içindeki 36 minik topu, 36 deliğe en kısa sürede yerleştirmeleri gerekiyor. Bu deneyin batıl inancı, yurtdışında pek yaygın olan, uğur getirdiğine inanılan iki parmağı çaprazlama tutma hareketi (crossing fingers). İlk gruptakilere, oyuna başladığında “Senin için parmaklarımı tutuyorum”, diğer gruba ise sadece “Başla deyince başla” deniyor. Tahmin edileceği üzere, parmak desteği alanlar, oyunu diğerlerinden çok daha kısa sürede tamamlıyor.

Araştırmanın üçüncü fazında batıl inanç tesirinin zihin faaliyetine etkisi inceleniyor. Belli bir uğuru olan 41 öğrenciden ‘uğurlu şeylerini’ sınıfa getirmeleri isteniyor. Bazı öğrencilerin uğurlu nesneleri, fotoğraflanacağı söylenerek sınıf dışına çıkarılıyor. Öğrencilerden çeşitli hafıza işlemleri yapmaları isteniyor ve kendilerini ne kadar rahat hissettikleri soruluyor. Uğurlu eşyası odada bulunan öğrenciler hafıza oyununda daha iyi performans sergiliyor ve kendilerini daha verimli hissettiklerini belirtiyorlar.

Son aşamaya geçen bilim insanları, bu kez batıl inançların daha da kuvvetli bir etkisine tanık oluyor. 31 öğrenci, kelime bulmaca tabir ettiğimiz bir anagram oyununa katılıyor. Bu öğrencilerin uğurlu eşyaları da aynı şekilde sınıfa getiriliyor ve yine bir kısmı dışarı çıkarılıyor. Bu kez, başlamadan önce öğrencilerden bir hedef belirlemeleri isteniyor ve kelimelerin yüzde kaçını bulabilecekleri soruluyor. Sonuç artık şaşırtıcı değil, uğuru odada olanlar daha fazla kelime buluyor. Ancak şaşırtıcı olan, uğuru yanında bulunanların baştan çok daha yüksek hedefler belirlemesi ve oyunu daha uzun süre ilgiyle ve sabırla oynamaları."

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&ArticleID=1012363&Date=16.08.2010&CategoryID=41



uğurlı nesnelerin bu kadar işe yaradığını öğrenince birden uğurlu nesnesiz hayatın çok anlamsız olduğunu fark edip bi uğurlu nesne edinmeye karar verdim. hemen aklıma "dal"ım geldi. şu yazıda kendisinden bahsetmiştim: http://livingmaze.blogspot.com/2010/04/robotu-srabilir-misin-mesela.html

dalı sürekli yanımda taşıyordum ama uğur getiren bişey olarak düşünmemiştim hiç. bundan sonra öyle düşünecektim.

bu sabah iş görüşmesinden çıkınca önder'le buluştuk. bi ara tavla oynarken ben 3-0 yeniyordum ki birden önder "kahraman pul"u sayesinde bana yetişip durumu 3-3 yaptı. önder'in eksik olan pullarının yerine koyulmuş, diğerlerinden daha açık sarı ve daha küçük boyutlu bu pul hakkaten de kahramandı. mesela onu kırınca hemen bi sonraki zarda oyuna giriyor; etrafta açık varsa hemen üstüne biniyordu. sadece o, tek başına yılmadan mücadele edip önder'i beraberliğe taşımıştı. önder'in kahraman pulunun artistik şovları artık iyice sinirlerimi bozmaya başlayınca aklıma birden uğurlu dalım geldi. hemen çantamdan çıkarıp masaya koydum. dalımın uğurunu ilk defa deneyeceğim için çok heyecanlıydım.

dalı masaya koyduğum andan itibaren önder sürekli çift atmaya başladı. sonra da utanmadan bana dalı ortaya çıkardığım için çok teşekkür etti. gözümün önünde sürekli şans ondan yana oluyor ve her attığı şanslı zarda dalımı biraz daha sahipleniyordu. kahraman pulu ve uğurlu dalıyla adeta harikalar yaratıyordu önder. peki benim dalım neden bana değil de ona uğur getiriyordu? sinirden dudaklarımı yemeye başlamıştım.

oyunun devamında önder sürekli "hadi dal, bi çift daha", "hohoho" "canım dalım benim ya, hadi bi 5", "yihuuu" tarzı monologlarını sürdürdü. ben artık tam dalı önder'e hediye etmeye karar verecekken birden oyunun gidişatı değişti ve benim şansım açılmaya başladı. dal sonunda kimliğini bulmuş ve kimin dalı olduğuna karar vermişti. üst üste aldığım kapılarla önder'i iyice sıkıştırdım. önder sonunda dala gıcık olup dallama dedi.

oyunu 5-3 kazandım ve dalımla harika bir ilişki kurdum. evrenin kozmik enerjileri her zamanki gibi benim yanımda olduğuna göre sonsuza dek mutlu yaşamamak için bi neden göremiyordum artık.

Sunday, August 8, 2010

geçmiş zorunluluk, şuan olasılık, gelecekse belirsizlik içerir.

geçen gün yine ağacın altında yazı yazarken yanıma EŞŞEK KADAR bi yaprak düştü. ben de hazır elimde kalem varken eşşek kadar yaprağın üstüne eşşek kadar "NABER?" yazdım. sonra aniden güçlü bi rüzgar esti ve yaprak uçup gitti. yaprağın nereye düştüğüne dair bi sürü olasılık düşündüm. mesela arkadaşlarıyla oturup içen birinin önüne düşse; düşünsene oturuyosun böyle, gündelik meseleler ya da haha daha da komik çok CİDDİ bişey konuşuyosun, ve o sırada bi yaprak sana uğrayıp "NABER?" demeye gelmiş. bunalımda olmasam şimdi bile çok gülücem nerdeyse.

Thursday, July 29, 2010

o kadar çok yazı yazıyorum ki son 10 saniyeyi 120 sayfaya yayarak anlatabilirim

beyin burası. bişey hayal ettiğimizde nerde duruyor o tam olarak? yani imgenin yeri neresi? gözümüzün beynimize bakan tarafında sanki? o halde gözümüz açıkken bi imgeyi gözümüzün önüne getirebilir miyiz?

denemekten kaçınmayıp, çimenlere bakarak portakal düşünmeye çalışıyorum. sokrates'in "kendini bil" derken çimenlere bakıp portakal düşünmeyi kastetmiş olma ihtimalini düşünüp sırıtıyorum. sonra tekrar portakala dönüyorum, tek başına parlamaya başlıyor çimenlerin önünde. bu turuncu yusyuvarlak portakalı düşünürken dalıp gitmeye başlıyorum. yanlışlıkla kendi meditasyonumu icat etmiş bulunuyorum.

sahil burası. portakalla gerçek dünya arası bi yerde kitlenip kaldım. 10 dakikadır hiç kıpırdamadığımı farkettim. acaba kaç dakika daha kıpırdamazsam insanlar bende bi gariplik olduğunu düşünür diye hesaplamaya başlaynca meditasyonum bozuldu.

Saturday, July 24, 2010

bütün bilgi birikimin kakanın içinde /önder

sağımda güneş bütün pembeliğiyle batıyor, solumda dolunay var, çimenler, ağaçlar, deniz ve şehrin ışıkları loşluk içinde ahenkle varoluşuyor, kulağımda det andra liket çalıyor; kısacası herşey görevini çok iyi yapıyor. işte o esnada ben düşünüyorum: "sahi nası susturmuştum yıllar önce şu herşeyi bozan sesi?" hemen ardından sıkıntılı, derin bi nefes vererek denize bakıp rahatlamak için kafamı defterden kaldırıyorum, tanımadığım birinin bana nişan aldığı fotoğraf makinesiyle göz göze geliyorum. rahatlayamıyorum. bu benim başıma bi kaç kere daha gelmişti.

ilk olarak tanımadığım birinin fotoğrafımı çekmesi bundan yaklaşık 6-7 yıl öncesine rastlar. taksimde galatasaray lisesi'nin önünde, geç kalmış o zamanki erkek arkadaşımı bekliyordum. hava çok soğuktu ve üstümde hiç sevmediğim lanetli kalın mont vardı. beklemekten yorularak okulun merdivenlerine oturup "amma da geç kaldı ya, terk mi etsem acaba" diye kara kara düşünürken bi flaş patladı ve ışığın geldiği tarafa baktığımda beni hedef almış bir manuel makineyle karşılaştım. daha sonra fotoğrafçı çocuk, makinenin arkasından kafasını çıkartıp sevimli bi şekilde gülümseyerek ortadan kayboldu.

bir başka hikayede hava 9438759347 dereceydi. okuldan henüz çıkmış, tramvay durağında tramvay bekliyordum. bir süre sonra gelmeyen tramvaydan sıkılıp durağın kenarındaki demirlere yaslanarak trafikte sıkışmış otobüsleri izlemeye başladım. birdeniçgüdüsel olarak diğer tarafa dönünce yine beni hedef almış bi fotoğraf makinesiyle karşılaşıp irkildim. fotoğrafçı kişi bu sefer sinsi sinsi sırıtıp uzaklaştı.

bir başka fotoğraf hikayesi geçenlerde unirock'a giderken başıma geldi. vapurun cam kenarında oturmuş dışarıyı izliyor gibi yapıp aslında karşı koltukta benimle aynı yaşta gibi olan ama parmağını emen sorunlu kızı, onu rahatsız etmeden izlemeye çalışıyordum. ben denize bakar gibi kendimi kamufle edip kızı incelerken başka birileri de beni inceliyormuş demek ki. birden bi flaş patladı ve ben bi refleksle o yöne bakınca bana dönmüş bi fotoğraf makinesiyle birbirine pis pis sırıtan 3 genç gördüm. bunlara biraz gıcık oldum açıkçası ama yine de tepki vermedim.

bir başka hikayeye de şu yazının son paragrafında değinmiştim: http://livingmaze.blogspot.com/2009/11/zamannda-fransaya-kapitulasyonlar-verip.html

sonuç olarak bu olayların bi kısmı (birincisi) hoşuma gitmişti ama insana bi görüntüsü olduğununun hatırlatılması bakımından düşününce (bazen bunu hatırlamaya hazır olmuyorum) ve yapan kişilerin niyeti de göz önüne alınırsa zaman zaman rahatsız edici bir durum oluyor.

Wednesday, July 21, 2010

ne kadar boşluk o kadar madde, ne kadar ekmek o kadar köfte

sanırım peynirin nasıl yapıldığını buldum. önce anne 1 hafta ananede kalmak için evi terkeder. sonra abi ertesi gün yemek yerken bi tabağa yoğurt koyup yanında onu da yemeye karar verir; fakat yoğurdun tamamını bitiremeyip mutfakta öylece bırakır. o akşam mutfağı toplamaya gelen kızkardeş yoğurdun olduğu tabağı lavaboda çalkalayıp bulaşık makinesine koyar. fakat yoğurt biraz kalıplaştığı için lönk diye lavaboya düşer ve suyu açınca gitmez. kız kardeş zamanla musluk açıldıkça lavabodaki yoğurdun eriyip gideceğinden emin olduğu için başka bir girişimde bulunmaz bu konuyla ilgili. ertesi gün lavabodan bi sürü su geçer; hatta arada kaynar sular falan dökülür ama yoğurt hala ordadır. ve nihayet 3. gün artık lavabodaki yoğurt iyice sertleşip peynire dönüşmüştür.

Monday, July 19, 2010

sorun bende değil sende

*sahil burası. muhtemelen buraya gelmek iyi bi fikir değildi. can atmıyordum yani. zaten adımımı atar atmaz çişimin gelmesi de hoş olmadı hiç.

*sanki buraya dudak yemeye gelmişim gibi, tek kişilik bir ağaç gölgesinin altına oturmuş büyük bir ciddiyetle dudak yiyorum.

*yıldız seviyorum heralde

*bazen söylediğim şeyin kendisi doğru oluyor ama bunu söylüyor olmam yalnış oluyor. işte bu gerçeği sanırım en son ben farkettim.

*kimse kendi olmasaydı bu dünyada aslında çok az insan olurdu.

*bir süreliğine dünyanın en rasyonel insanı olsam ve hiç tümdengelmesem ölür müyüm acaba?

*zaten cevabı olan bişeyi merak etmek çok saçma geldi bana şuan. yani tanrı var mı yok mu desen bunun cevabı algıladığımız dünyada olmadığı için merak etmek mantıklı. ama şu ağacın arkasındaki kedi mi yoksa köpek mi diye merak etmek saçma işte. ya kedi ya köpek sonuçta ne farkeder ki, olmuş artık.

*hani ateşin üstündeki duman tabakasının ardındaki kısım bulanık ve titrek görünür ya, işte ben onu ilk ilkokuldayken deneyimlemiştim. çok iyi hatırlıyorum: dersteydik (heralde hayat bilgisi falandır), ben camdan bakıyordum karşı binada yangın çıkmıştı çünkü, herkes dersle ilgilendiği için kimse farkında değildi bunun. ben de söylemedim kimseye, sırf kendim izledim. işte ateşin ardında kalan kısım bulanık olunca gözüm bozuldu sanıp baya kırpıştırdım gözümü. geçmeyince bi süre de ovuşturdum. ama mesela başka yere bakınca herşey net; bitek o alana bakınca bulanıklık var. bikaç dakka sonra durumun ateşle bağlantılı olduğunu çözdüm. tam ben gözüm bozuk değil diye sevinirken sınıftakiler yangını farkedip üzüldü. senkronizasyonumuz çok kötüydü. sonra onlar bi süre itfaiyeye haber mi versek gibisinden bir yangın heyecanı yaşarlarken, ben çoktandır yangının farkında oldup bi şey yapmamak gerektiğine karar verdiğim için çok sakindim. yangınla yaşamayı öğrenmiştim (3-5 dakkadır). sonra onlar derse devam ettiler, ben de dinliyim dedim biraz ama sıkıcı bişeye benziyodu. kediler üzüle bilir mi diye düşünmeye başladım.



*

Sunday, July 18, 2010

milyonlarca insan çok yanlış bir hayat yaşıyor

tümevaralım varalım varalımvaralım hıh, şimdi yavaş yavaş tümdengelelim. hihihi komik bişisin begüm.

Monday, July 12, 2010

daha önce hiç buharlaşmamıştım

Bugün mezuniyet belgemi aldım. İş ilanlarına bakıyorum şöyle biraz, bunalıma giriyorum; sonra günümün geri kalanını kendimi sistematik yöntemlerle bunalımdan çıkarmaya çalışarak geçiriyorum.

Felsefe okumak/öğrenmek adına geçirdiğim tek bir dakikadan bile pişman değilim. Okuduğum bölümü çok severek okudum ve hala onun başıma gelen en iyi şey olduğunu düşünüyorum. Kaldı ki öğretmen olmak istemememe rağmen sonradan okuduğum eğitim bilimleri yüksek lisansından da kesinlikle pişman değilim. Sonuçta bana felsefe kadar sosyoloji ve psikolojiye de genel hatlarıyla hakim olma şansı verdi. Ama işte şu an bütün bunların bana sorun çıkarttığı aşamadayım. Çünkü yaşadığım döneme bakınca sanatın ve felsefenin düşüşünü görüyorum. Anlayabildiğim/becerebildiğim bu tek şeylerin hiçbir değeri yok. Bütün işler teknoloji ve satış becerisi etrafında dönüyor.

Bu başından beri görebildiğim bir şeydi elbette. Yaşadığım dünya bana uyum sağlayamayacağına göre bi şekilde benim ona uyum sağlamam gerektiğini biliyordum. Herhangi bir işe girsem nasıl bir hayatım olur diye düşünüyorum bu yüzden. Mesela call center?

Kendimi bi call center’da düşününce rengarenk dünyam bi anda siyah beyaz gözükmeye başlıyor. Çünkü insan yaşadığı şartlardan beslenen bir mekanizma. Hukuk okursan yasalar senin konun olur, eczacı olursan ilaçlar senin ilgi alanın olur, call center'da çalışırsan telefonda sana söylenen aptal şeyler ve satmak için kıçını yırttığın ama sana ait olmayan o ürünler seni hayatın olur. Ben bunların benim sorunum olmasını istemediğim için, felsefeyi seçmiştim. Hayatı daha anlamlı bi hale getirmek için amatör de olsam sanatın bi ucundan yakalamaya çalışmıştım. (bu yazıyı yazıyor olmam da zaten şu an içimdeki sıkıntıyı daha anlamlı bi hale getirmeye çalışmamın canlı bir kanıtı) Ve doğal olarak olası bi call center işinde süpergüçlerimi kaybetmem çok mümkün gözüküyor. Yaptığım işin ne kadar anlamsız olduğunu kolay kolay unutamayacağım kadar bilincim ve farkındalığım açık. Zaten ben 6 yılımı bilincimi uyanık tutmaya harcamışken şimdi anibihareketle bütün bunarı bi kenara bırakmam bekleniyor.

Anlamsız bulduğum bir şeyi yapmaya çalışarak geçen 8 saat, üstelik bunun hergün yeniden başlaması. Gerçekten de cehennemin bu dünyada olduğuna ikna oluyorum. Üstelik bütün bunlar olurken yavaş yavaş azalan da, benim tek hayatımın sınırlı vakitleri olacak.

Pedagojik formasyonu öylesine almış olmama rağmen, şimdi öğretmen olmak bile bana bütün o zorlabişeysatma işlerinden daha anlamlı gözüküyor. Ama zaten bilindiği üzere ülke genelinde atanamadığı için eylem yapan öğretmen haberleri çok yaygın. Devlet tarafından (bir sürü öğretmen açığı olmasına rağmen) öğretmen alınmadığı gibi özel okullarda da” bi felsefe grubu öğretmeni başvursa da yarın sabah işe alsak” diye beklemedikleri kesin.

Kısacası şu an çok can sıkıcı bi ara dönem geçiyorum. Bu yüzden eğlenceli bi yazı yazamayacağım. Ama bana şöyle keyifli, mesai saatleri insanı tüketmeyen bi iş bulursanız çok güzel şeyler yazarım size. Şurda 72 kişiyiz çıkar bişeyler illa ki? Maaş önemli değil.

Thursday, July 8, 2010

ben hergün cıss diyorum. /barbaros

90 milyon yıl önceydi. dinozorlar çiçekler tarafından esrarengiz bi biçimde öldürülmüştü. hiç de beklemezsin çiçekten; küçücük zarif bişeyçünkü. ayrıca dünyadaki bütün noktalı virgülleri ben kullandığım için başka kimseye kalmamıştı ve kimsenin bundan şikayetçi olmaması çok enteresandı. bu kadar anlayış beklemezdim doğrusu.

yazdıklarımın altında bi alt metin olsa mı olmasa mı karar veremiyordum. çünkü buna karar vermek için öncelikle kişilik bölünmesinden sıkılıp sıkılmadığıma karar vermem gerekiyordu. üstelik bölünen kişilik benim kişiliğim değildi. benim pek kişiliğim yoktu.

90 milyon yıl önceydi. çiçekler kim bilir dinozorlara ne yapmıştı da her yer kişilik olmuştu. evrenin oluşumunun mavi yeşil alglerle başladığını düşünmemek için bir neden göremiyordum. yıllar sonra mavi yeşil alglerin zehirli olduğunu gazetede okuyunca çok şaşırıp bütün hayvanbitkilere güvenimi kaybedecektim.

90 milyon yıl önce olan şeyden sonra 90 milyon yıl geçtiğine göre 90 milyon yıl önceki şeyin ne olduğunu asla bilemeyecektik. ama kim bilir nasıl hatırlıyorduk; kesin iğrenç bi insandık.

90 milyon yıl önce çiçeklerin dinozorlara ne yaptığını düşünürken göz kapaklarım ağırlaşmaya başladı. saati kurarak 4 saniye içinde uykuya daldım. 1 saat sonra saat çalınca yarım saat sonraya kurdum. yarım saat sonra tekrar çalınca onu kıramayıp uyanmaya karar verdim.

ortaokuldayken hiç arkadaşım yoktu. pencereden mahalledeki çocukların saklambaç oynamasını izliyordum. yukarda olduğum için herkesin nereye saklandığını görebiliyordum. ebe olanın, arkadaşlarını ararken nereye baktığını da görebiliyordum. tanrı olmak gibi bişeydi bu. izlendiklerini bilmiyorlardı. bir süre sonra hangi çocuğun nereye saklanabileceğini tahmin edebilmeye başlamıştım. insan psikolojisi artık su bardağıyla ölçülebilir bi hale gelmişti.

çiçeklerindinozorlara ne yaptığını umursamıyordum. belki shrek'teki eşek de ordaydı ve "bi dinozorum varsa kullanmaktan çekinmem" demişti. ama bu çiçeklere bişey ifade etmemişti. eşeğin dinozordan 3 tane çok tatlı uzunkirpikli dinozoreşek çocuğu olmuştu sonradan. kesin sonsuza dek mutlu yaşamıştır onlar. çiçeklerinse bi planı yoktu, sadece bi planı varmış gibi gözüküp stres yaratıyorlardı; dinozorlar olsa olsa stresten ölmüşlerdir. bir başka teori: belki de çiçekler daha fazla dinozorlara yemek olmak istemeyip gezegeni terk etmeye kalkışmış ve zavallı dinozorlar yalnızlıktan ölmüş olabilirlerdi. ama hiçbi dinozor o kadar hassas olamaz. eğer dinozorların yöntemi de hassas gibi görünüp çiçeklere değişik sinyaller yollayıp kafasını karıştırarak öldürmeye çalışmaksa, o zaman çiçekler böyle bi durumda tepsi müdafa yaparak zehirli bi çiçek olmaya karar vermiş olabilirdi. bu durumda hafifletici sepetleri de düşünmek gerekiyordu.

cek kardeşiyle saklambaç oynarken çok iyi saklanmıştı. kız kardeşi saatlerce onu arayıp bulamayınca abisi yok oldu sanıp ağlamıştı. bi daha hiç abisi var olmicak sandı kısa bi süreliğine, yazık. halbuki abisi var oldu. ama bi gün gerçekten yok olabilirdi. shrek'teki shrek belki oraya gidip "saklambaç oynamayın demiyorum; hobi olarak yine oynayın" demeliydi.

çiçeklerindinozorlaradoksanmilyonyılönceneyaptığı artık çok uzak geliyordu. hepimiz çok yaşlandığımıza göre bu sefer son olabilirdi.

Monday, July 5, 2010

bugün çok haklısın

dün gece pencereden odama bi kelebek girdi. odadaki lambanın etrafında dönmeye başladı. lambanın kenarına çarptığı için pıtır pıtır kanat sesleri geliyor sürekli. onun o hassas kanatlarıyla sürekli bir yerlere çarpıyor olması çok sinirimi bozdu. ayrıca böceklerin hipnotize olup ölene dek ışığın etrafında döndükleri haberini okuduğumdan beri biraz daha hassas yaklaşıyorum bu konuya. dolayısıyla, zaten dişimi fırçalamaya gidicektim; ışığı kapatıp pencereyi sonuna kadar açarak gittim. planlarıma göre ışık sönünce kelebeğin hipnotize hali bitecek ve kelebek odadan çıkışı aramaya başlayıp pencereyi bulacak. bunu yapmak için 5 dakika gibi geniş bi süresi var.

neyse odaya geri döndüm pıt pıt pıt kanat sesi yoktu, gittiğine karar verdim. camı kapatıp uyumak üzere yattım. sabah 4'e doğru pıt pıt pıt sesleriyle uyandım. gidememiş. evrendeki en gerizekalı kelebeğin bu olduğunu o zaman anlamam lazımdı.

acaip uykum vardı, gözümü kapatsam tekrar uyurdum hemen. ama kelebeğin odadan çıkamamış olmasıyla ilgili korkunç senaryolar kurdum yanlışlıkla. mesela bacağının ısınmış ampüle yapıştığını ve o yüzden ışık kapanınca ordan uzaklaşamadığını düşündüm. ama kendini ordan kurtarmaya çalıştığı için kanat çırpmaya devam ediyordu. tekrar ışığı açmaya karar verdim. böylelikle bacağı biraz daha ısınıp eriyince kaçabilecekti. (çok iyi bi insanımdır) elimle onu ampülden koparamam çünkü ben kelebekten korkuyorum sanırım. o kadar gerizekalı ki hep yanlışlıkla ağzıma girecekmiş gibi geliyor; ya da ne biliym saçıma takılıp kurtulamicak falan, kurtulmaya çalışıcak ama oynaşıcak sürekli. pıt pıt pıt. can çekişen kelebeğe dokunamam ben. ölüme dokunmak gibi bişey bu, varoluşsal kaygı yaratıyor bende.

neyse ışığı yaktım ama kelebek ampule falan yapışmamış, camdan geçmeye çalışıyormuş her zamanki gibi. pıt pıt pıt. tek günlük ömrünü camdan geçmeye adamış bu canlıyı kurtarmak için yine pencereyi sonuna kadar açıp perdeyi çekerek tuvalete işemeye gittim. ışığı da kapattım ki lambaya sarmasın yine.

tuvaletten geldiğimde kelebeği hala camdan geçmeye çalışırken buldum. salak yemin ediyorum gerizekalı bu kelebek ya. 20 santim yanında açık pencere var hala camdan geçme derdinde. pıt pıt pıt. bu beyinsizlikle odama kadar gelmiş olması; hatta 1 saatten fazla hayatta kalması bile çok esrarengiz.

kelebeğin bu camdan geçme kararlığını kırmak için tekrar ışığı açtım. "bak dünyada güzel şeyler oluyo ışık falan" diye cümleler kurdum sabahın 4 buçuğunda. "camın peşini bırak artık" dedim, "camın ardında sana vaadedilen o topraklara kavuşucaksın birazdan sabırlı ol" dedim. birden pıt pıt pıt sesi kesildi. cama baktım etrafında değil, lambaya baktım etrafında değil. ee başka bi ilgi alanı yok zaten. gittiğine karar verip uyudum ben de tekrar.

sabah uyandığımda yine pıt pıt pıt odanın içinde yankılanıyordu. görünen o ki kelebek camdan geçme mesaisine yeniden başlamıştı. anladığım kadarıyla dinlene dinlene yapıyor bunu. bu sefer tam da pencerenin açılan kısmında sürdürüyordu çalışmasını. hemen pencereyi açtım. kısa bir süre sonra kelebek yanlışlıkla çıkışı buldu.

artık o özgürlüğüne ve vaadedilen topraklara kavuşmuştu. muhtemelen bu kurtuluşu, 12 saatlik çalışmanın sonucunda camdan geçmeyi başardığı yönünde yorumluyordu. umarım dışardaki hayatını daha mutlu geçirir. ama ben onun bu salaklıkla, benim penceremden çıkar çıkmaz başka bir evin penceresinden içeri gireceğini düşünüyorum. üstelik herkes benim kadar iyi de davranmayacaktır ona.

Sunday, July 4, 2010

ne bunalımı arkadaş eşşek kadar evrende

başlangıçta kimsenin ilgisini çekmeyecek ama okudukça sapıklığın sınırları hakkında fikir verebilecek bi hikaye anlatıcam şimdi:

bundan 2-3 yıl önce bi gece myspace'te gezinirken bergraven adında isveçli bi metal grubu buldum. profillerinde 2 tane çok güzel şarkı yüklüydü, bi tanesi tatlı melodisi olan deneysel bi şarkı; diğeri inişli çıkışlı, fısıltılı karanlık bi şarkıydı. hemen gruba arkadaşlık talebi yolladım ve bir de gaza gelip, grubu tesadüfen bulup çok beğendiğimi ifade eden bi mesaj attım (sarhoştum).

mesajıma cevap gelmedi; hatta mesajıma cevap gelmediği gibi arkadaşlık isteğim de reddedildi. herhalde türk olduğum için böyler yaptılar diye düşünüp, çok gıcık oldum. ama şarkıları acaip güzel; tam istediğim gibi, dinlemesem olmuyo yani. bu durum bana şu olayı hatırlattı: http://livingmaze.blogspot.com/2008/04/svlar-birbirine-kartnda-sorun-kmamas.html. ben sevdiğim grupları, şarkıları falan çok fazla seviyorum; o yüzden üzülüyorum böyle şeyler olunca. şu rüyayı gören biinsanım ne de olsa: http://livingmaze.blogspot.com/2008/10/benim-blogumu-niye-kapatyosunuz-ulan.html ayrıca o tatlı melodili kısa şarkı bi kaç gün sonra profilden kaldırıldı, ona da çok üzüldüm.


bergraven'la işim bitmemişti. belli bi zaman aşımından sonra tekrar arkadaşlık talebi yolladım, bu sefer kabul edildi talebim. sonra grup yeni bi albüm çıkardı. arkadaş olduğumuz için, egom rahatsız olmadan doya doya sevdim, dinledim bu albümü. önder'e yolladım, o da çok beğendi ve sürekli dinlemeye başladı.

daha sonra önder myspace'ten bergraven'la arkadaş olmaya karar verdi ama ben ilk arkadaşlık talebi yolladığımda kabul etmediklerini söylediğim için, önder işi garantiye alarak myspace avatarına grubun son albümünün kapağını koydu. bu davranışıyla önder'in ne kadar sümsük bi insan olduğunu görebiliyoruz.

neyse, geçen gün yolda giderken bergraven'ı ilk keşfettiğimde profilinde yüklü olan o tatlı melodili kısa şarkıyı hatırladım. birden bire dünyadaki en güzel şarkının o olduğuna karar verdim ve tekrar dinlemek istedim. ama şarkı profilden kaldırıldığı için dinleyemezdim artık. bu yüzden bergraven'a konuyla ilgili bi mesaj atmaya karar verdim. dedim ki "bundan 2 yıl önce myspace'te isimsiz kısa bi şarkınız vardı, işallah onu sıradaki albüme koyarsınız, çok güzeldi çünkü" dedim. tam bi ruh hastası hareketi. 2 kere arkadaşlık talebi yollamış, 2 sene önce bi anlığına profilde yüklü lan şarkıyı hala hatırlıyo ve sürekli mesaj atıyo. önder de benimle dalga geçti zaten, "kimse bergraven'a myspace'ten mesaj atmıyodur; senin 2 yıl önce attğın mesaj, mesaj kutusunda kesin en üstte duruyodur ve şu anda onların gözünde cevap alamadığı halde sürekli mesaj atan bi sapıksın sen" dedi. ne biçim arkadaşbu.

yazdığım bu mesaja da cevap gelmedi. ama ben "zaten soru sormamıştım ki" diye avuttum kendimi. bi kaç gün sonra önder, araştırıp grubun beyni olan par gustafsson'ın blogunu buldu. bir çeşit müzik blogu bu. par beğendiği grupları, albümleri falan tanıtmış orda. hemen follower'ı oldum sayfanın. benden sonra önder de follower oldu ve şimdiye kadar yaptıklarımız yetmezmiş gibi; bi de blogdan mesaj attı par'a. resmen 2 tane sapık türk var, sürekli arkadaşlık talebi yolluyolar, mesaj atıyolar, takip ediyolar gibi bi durum oluştu. önder'le, par'ın kesin bizden nefret ettiğine; hatta ilk fırsatta türkiye'ye gelip bilgisayarımzıdaki bergraven mp3'lerini silmeyi düşündüğüne dair kabuslar görmeye başladık. bu arada tabi ki par, önder'in de blogdan attığı, şarkıların isveççeden ingilizceye tercümelerini yayınlaması ricasını içeren mesajına cevap yazmadı ve biz bi kez daha sapıklığımızla kalmış olduk.

son olarak dün unirocktaydık. önder par'a, blogdan sorduğu soruya cevap vermediği için çok sinirliydi. "sanki" dedi "binlerce mesaj geliyo da, artistlik yapıyo cevap vermiyerek." sora ben de "zaten bana da bi teşekkür etmedi, o kadar da övdüm şarkıları.." dedim. "bi thanks yaa.. 6 harf yazıcak alt tarafı, bu kadar mı zor" diye de ekledim. bi süre sonra, bize dönüp bakmayan zengin bi kıza aşık, aynı hatta çalışan minibüs şöförleriymişizcesine dertleşmeye başladık. ben "bi kelime yazıcak ya, bi kelime, insanım ben de yaa.." diyerek yalvarırcasına isyan ediyordum. önderse "onu ne kadar sevdiğimizi anlayamıyor" diyerek ağlamaklı bi şekilde uzaklara bakıyordu. en sonunda tekrar sinirli haline dönüp "ben ne yapacağımı biliyorum, sanki türkiye'de festival düzenleyen bir organizatörmüşüm gibi davranıp ne kadar para istediğini sorucam. artık buna da cevap yazmazsa küfür ederim." dedi.

bi yandan ben de kendi kendime konuşuyordum: "fake hesap açarak kendime isveçli kız süsü verip mesaj atsam" dedim "cevap yazmamasının ırkçılığından kaynaklanıp kaynaklanmadığını anlarım." sonra bi an duraklayıp acaba delirdik mi biz diye düşündüm. insan en sevdiği gruba kendini bu kadar rezil etmez çünkü di mi?

Sunday, June 27, 2010

şarkıyı o kadar çok dinledim ki solist artık sıkılarak söylüyormuş gibi geliyor

dünya burası. hayatımın başka birinin rüyası olup olmadığını, neden hiçlik yerine varlığın olduğunu, hatta varlığın bile gerçek anlamda varolup olmadığını bilmiyorum ama birşeyleroluyor işte. neler oluyor? bir şarkı çalıyor mesela; kendi duygu, düşünce ve algılarımdan ibaret hayatımın huzur dolu amaçsız bir anına gidiyorum. görünen o ki kötü bir durumda alternatif bi çıkış noktası olarak görüp, bu şarkının içine kaçmışım. garip bi dedektifimdir. ne zaman dedektifimdir desem bi gece önce gördüğüm rüyayı hatırlamamın bilimsel bi açıklaması olabilir mi peki?

eğer hiçbir şey değişmiyorsa yeterince iyi kaybedemiyorsun demektir. o halde herşey değiştiğine göre belki ben iyi kaybetmişimdir. ilginç olan şeyse bütün bu değişimlerin beni tam da başladığım noktaya getirmiş olması. aslında bu da ilginç değil; çünkü biliyorum ki hatalar hep en başta yapılıyor, gerisi determinizm.

netice itibariyle dünya burası. bölüm sonu canavarını yendik ama prenses bu şatoda da değil. işte harikalar civarında olmak tam böyle birşey. prenses "harika" olanı temsil ediyor ve sen hep etrafındasın. hiç yakalıyamıyosun çünkü prenses gerçek değil;
bu dünyadan olmayan bi mucize o. ama gerçek olup olmaması önemli değil zaten çünkü prensese yaklaşmanın insanın üstünde bıraktığı his gayet gerçek; üstümüzdeki algılar ve hisler dışında neyin varlığından emin olabiliriz ki? yani bu noktada bilmeyenlerle birlikte emin olmayanlar da yanıyor.

bu arada "prenses" metaforuyla "insan" kastetmiyorum, ben harikalar civarında olurken, hayatın anlamı gibi bi his var onu yakalamaya çalışıyorum.

Thursday, June 24, 2010

daha önce hiçbi telefon benimle dalga geçmemişti

benim bibuçuk yaşında bi kardeşim var, çok tatlı bişi. yoldan geçen her 3 kişiden 2'si sevmek için duruyo mutlaka. neyse geçen gün babalar gününde onunla apartmanın önünde babamları bekliyoduk, 2 tane teyze yine "aa ne tatlı şey bu" diyerek durdu. sonra bana bakıp "ANNESİ de güzelmiş zaten" dediler. işte ben o an ANNESİ değil de ablası olduğumu çaktırmadım ama feci bozuldum. çocuk doğurmuş gibi bi halim mi var benim yaa. resmen topluma göre çocuklu bi kadın konumundayım, kendimi hiç bu kadar yaşlı hissetmemiştim.

Sunday, June 20, 2010

i know what to do and i do it well*

bir varmış bir yokmuş, efe adında çok zeki, araştıran, düşünen, uzaylıları çok seven, kitap yazan bir genç varmış. efe kırmızı tuborgu çok severmiş, haftada bikaç kez 3 tane kırmızı tuborg alıp, kimi zaman arkadaşlarıyla kimi zaman da evde kendi kendine afiyetle içermiş. fakat her anne gibi efe'nin annesi de çocuğunun bu alkol alışkanlığına üzülüp, evde içki içilince gergin bir atmosfer yaratır, zaman zaman da durumu sözlü bir şekilde eleştirirmiş.

birgün efe'nin annesi tutumunda değişiklik yapıp, efe'ye bira alarak bir sürpriz yapmak istemiş. çocuğunun hangi birayı sevdiğini bilmeyen anne, her zaman gittikleri bakkala "bizim çocuk hangisinden alıyosa ondan ver" demiş; bakkal da -artık elinde kalanları kakalamak için midir nedir- 3 tane kırmızı tuborg yerine, 2 tane normal tuborg ve bi tane EFES LIGHT'ı efe'nin annesine "sizin çocuk bundan içiyor" diyerek satmış.

annesi eve biralarla geldiğinde efe çok sevinmiş. biralardan birinin EFES LIGHT olması bianiçin ortamda gergin bi hava estirdiyse de, efe moralini bozmayarak güle oynaya hemen normal tuborgları içmeye girişmiş. normal tuborglar bitip yeterli gelmeyince efe biraz daha içmek istemiş fakat dolaba gidip EFES LIGHT'ı görünce bütün hevesi kaçmış. alkol oranı 8 olan kırmızı tuborg'dan sonra alkol oranı 3 olan bi efes light, sadece göz göze gelindiğinde bile efe'ye soğuk terler döktürmeye yetiyormuş.

efe bir kaç kere daha buzdolabına EFES LIGHT'ı ziyarete gitmiş fakat bir sonuç elde edememiş. dolaba en son ziyaretinde, artık EFES LIGHT'la yaklaşık 3 dakka kadar bakıştıktan sonra pes ederek onu da tüketmeye karar vermiş. rengi ayçicek yağı, tadı asidi kaçırılıp üstüne su eklenmiş normal efes gibi olan bu birayı bütün cesaretini toplayıp iğrenerek de olsa içmiş. fakat yıllardır ilk defa birine EFES LIGHT satıldığı için kutunun üstünde 1 parmak kalınlığında toz varmış ve efe kutuyu incelediğinde son kullanma tarihinin 3 ay öncesini gösterdiğini farketmiş. EFES LIGHT yüzünden ölerek tarihe geçmek Efe'nin hayallerinden biri değilmiş ama gerçekleşmiş işte..


söylentilere göre ölümünün ardından efe'nin hayaleti dünyada gezinip sadece EFES LIGHT içenlere gözüküyor; dolayısıyla ölümü deneyimlediği için, öbür dünyanın mahiyetine ve varlığın nedenine dair hakikatleri sadece onlara anlatıyor. bu yüzden bi gün siz de EFES LIGHT içmek zorunda kalırsanız üzülmeyin. kaderinizi sevin.



Marilyn Manson - Fundamentally Loathsome

Saturday, June 12, 2010

her şeyin ölçüsü insandır. /protagoras

bi gün biriyle -kimdi hatırlamıyorum ama kesin burayı okuyan biridir- konuşurken çok komik bişey anlatmıştı. başından geçen bi olaydı, baya gülmüştüm. "bunu kendi başıma gelmiş gibi anlatabilir miyim" demiştim ve bu anının telif hakkını istemiştim. sonra aklıma süper bi fikir geldi. ben de ona başıma gelen komik bi olayı anlatıcaktım ve sözkonusu anılarımızı değiştirecektik. bu değişimden sonra ben, aslında onun başından geçmiş olan olayı kendi başımdan geçmiş gibi anlatacaktım ve o bir daha o olayı kendi başından geçmiş gibi anlatamayacak; benim başımdan geçmiş gibi anlatabilicekti sadece. aynı şekilde aslında benim başımdan geçmiş olan olayı da bir daha ben kimseye kendi başımdan geçmiş gibi anlatamayacak, o arkadaşın başından geçmiş gibi anlatacaktım. tabi bu anı değişimi daha önce birbirimizden başka kimseye anlatmadığımız anılar için geçerli olabilirdi. nasıl olsa iki insan arasında yaşanan bi sürü şeyin hiç olmamış gibi falan yapılması gayet sık rastladığımız bi durum, bence bu anı değişimi de iki taraf için de karlı olucaksa yaygın bi şekilde kullanılabilir. gerçekliği bükmek gibi bööle, uuv hoşumagiddi.

Monday, May 31, 2010

yatmadan önce ertesi gün için o kadar çok plan yaptım ki hazırolda uyuyabilirim

bikaç gün önce rüyamda emre aydın'ın mı ne konserindeydim. bi tane şarkı çalıyodu, uyandığımda şarkının melodisi aklımdaydı. emre aydın dinlemediğimden, "acaba bu şarkı hakkaten var mı; yoksa rüyamda ben mi besteledim" diye düşündüm. sonra şarkıyı piyanoda çıkarıp önder'e yolladım, böyle bi şarkı yokmuş.
bu olay aklıma şeyi getirdi:

bi keresinde yine rüyamda çok kalabalık bi toplaşma vardı. dünyanın dört bi yanından herkes en güzel kıyafetlerini giyip kocaman bi açık konser alanında, gece vakti kokteyl yapıyodu. dünyanın en güzel şarkısı çalacakmış birazdan. ama hakkaten dünyanın en güzel şarkısıymış çalacak olan, bütün dünya üzerinde uzlaşmış bu fikrin. işte ben de ordaydım.

şarkı çaldı, hakkaten çok güzeldi. hani pokemonlarda cigilipop var ya, şarkı söyleyince herkes hipnotize oluyo, onun gibi bişey olmuştu. 3 kere falan tekrar çaldırdık şarkıyı, her seferinde de muhteşemdi. bütün notalarına ayrı ayrı tapmıştım, büyülü gibiydi şarkı. ama sabah uyandığımda melodisini hatırlamıyodum malesef.
bunu anlatınca da bak aklıma şey geldi:

bi keresinde rüyamda bütün dünya toplanmış yine. (bu dünya da hemen toplanıyo) ben çok önemli bişey bulmuşum, onu anlatıcam herkese. neyse çıktım kürsüye, bütün dünya beni dinliyo, anlattım anlattım, gerçekten de çok haklıyım, anlattım anlattım ve son cümlemin sonunda "İŞTE EBEDİ HAKİKAT BUDUR" derken uyandım. herşeyin altında yatan o hakikati; ya da dünyanın sırrını gibi bişeyi bulmuştum heralde (final haftası gördüğüm bi rüyaydı) ama gel gör ki uyandıktan sonra onun da tek bi kelimesini bile hatırlamıyordum.

Saturday, May 29, 2010

kardeşimin rapçi olması bir seçim değil; olsa olsa benim hatamdır. /önder

yaşadığım ülkeyle aramda organik bi aidiyet bağı yoktur. yani burda doğdum diye, milliyetçi tarih dersleri aldım diye yunanların denize dökülmüş olmasından falan gurur duymadım hiçbi zaman. ama ara sıra bende de milli birlik ve beraberlik duygusu uyandıran bazı şeyler oluyo. mesela şu eurovision meselesi. bu dandik yarışmayı haddinden fazla ciddiye alışımızı çok seviyorum. öyle ki yaratıcılığın sınırlarını zorluyoruz bazen. manga'nın we could be the same yarı final performansını izledim demin, milli birlik ve beraberlik duygularım coştu resmen. bütün ülkelerin dansçı kızlarla katıldığı bu yarışmaya, manga ve bi ROBOTla katılmamız muhteşem bişey bence ehehehe. robotumuzun şarkının sonunda soyunması lazım ama kıyafeti kendisinden daha ağır olduğu için zorlanıyo biraz, ülkece strese girdik. ayrıca şarkının bi yerinde kendisine kaynak yapıyo ihihi.

en az bunun kadar eğlenceli bir başka şey daha:





hihihihihi foka bak yaaa, ne tatlı olum

Thursday, May 27, 2010

uçağa binerken yanımızda ıssız adaya birlikte düşmek istediğimiz insanların olmasına dikkat etmeliyiz

aklıma takılan bişey var: otobüs şöförleri sabah işe nasıl gidiyo, otobüsler çalışmıyo çünkü?

Wednesday, May 26, 2010

düşünemiyorum öyleyse yokum

sloth:
kitap yaz
güzlü bi kalemin var ashjasd
ç
begüm:
hauheuha
evet bigün blogu bırakırsam anlayın ki kitap yazıyorum
sloth:
z ile ç yi nası karıstırırım ya
begüm:
valla nerdeyse birbirine en uzak tuşlar harfolarak
sloth:
evet
begüm:
q yle ü en uzak
sence q yle ç mi daha uzak q yle ü mü
sloth:

begüm:
peki qyle nokta mı daha uzak yoksa q yle ü mü
sloth:
3ün karesi
artı
10 un karesi
109
karekökünü al
q ile nokta daha uzak
dik üçgen yaptım
q bi köşe z bi köşe . bi köşe
q . arası hipotenus oldu
begüm:
ahuehuhauheuıhuaıhrıuhauue hesap yapmış ya
ama 10 un karesi diil 10 buçuğun karesi olucak
belki sonuç değişir öle
yani qyle ü arası 12 birim
109 un kare kökü kaç
12 den küçüktür sonuçta
10.5 ün karesini alırsak 110 gibi bişey
110 9 daha 119
yine 144 ten küçük
bariz ü daha uzak

Monday, May 24, 2010

görmüştüm

tez danışmanım benimle hiç ilgilenmiyo ya. mesela önder kendi tez danışmanına mail atmıştı teze başladığımızda, kadın hemen telefon etmişti, ilgilenip okula çağırmıştı. sonra önder'den görüp ben de kendi danışmanıma mail attım. tez içeriğimi yazdım, kaynaklarımı yazdım, alacağım kitaplardan bahsettim, tavsiyelerinizi bekliyorum dedim. 1 cümlelik cevap verdi "çok hızlı ve planlı ol". bunalıma girdim tabi, resmen hiç ilgi göstermedi bana. ben bunalımdayken önderin tez danışmanı onu hergün aramaya devam ediyordu.

gel zaman git zaman, sevgi de danışmanıyla her hafta görüşüp, konuşmaya başladı. danışmanı sevgi'nin yazdıklarıyla ilgileniyor, gelişmeleri görmek istiyordu. onların o iş birliği haline çok imrenerek bugün yine mail attım danışmanıma. "teslim tarihi ne zaman" dedim, "sınavlar da başladı, sıkıştım biraz dedim". tek cümlelik cevap: "mayıs sonu ya da hziran ilk günleri" diyo. cümle bile diil, yüklemi yok, haziranın a'sını bile yazmamış. resmen umrunda diilim ya. hiç "yolla bakiym ne yazmışsın" ya da "nası gidiyo" falan demek yok. iyice kalbim kırıldı, tekrar mail attım, "tezi bastırmadan önce kontrol etmek ister misiniz; belki tavsiyeleriniz vardır" gibi bişey yazdım. aslında tavsiyesine gerek yoktu, tezim zaten süper olmuştu, biraz sevgiye ve desteğe ihtiyacım vardı sadece. cevap yazmadı:(

Wednesday, May 19, 2010

ilham perisine tecavüz etmek

yabancılaşmadan nefret ediyorum diye girebilirim söze sanırım. mis gibi hayat burda dururken bütün gün yabancılaşma teziyle uğraşmak çok enteresan. daha önce de söylemiştim, hayatın anlamıyla hobi olarak ilgileniyorum ben artık.

sahil burası. tezi üstümde bir baskı olarak hissetmeye başlayınca buraya kaçtım. bugün mutlu olamayacağımı biliyorum. basit bi telefon görüşmesini gözümde çok büyütmeye başladım, yeni kulaklığımın sesi iğrenç ve tezi bitirmem gerek. ama bütün bunların baskısını üstümde hissetmemeliyim. bunların midemi bulandırmasına izin vermemeliyim. vay be siyah uçurtma yapmak kimin aklına gelmiş.

sahil burası. hayat enerjim 3 civarlarında seyrediyor. kendimi kanırtmamayı öğrendim neyse ki. kendi halime bırakıyorum. kitap okumaktan gözlerim sulanmaya başladı ama iğrenç kulaklığımın basının güzel gelmeye başladığını da inkar edecek değilim. ama bazen asıl güzel olanın efes extra olduğunu görmek gerek.

sahil burası. yanımda çok küçük bişey yatıyor. biraz önce abisinin ve annesinin peşinden koşarken düştü ve düştüğü pozisyondan kıpırdamayarak yatmaya devam etti. sanırım rahat geldi çimenler ona. annesi şimdi kaldırmaya çalışıyor ama bebek itiraz ediyor, yatmaya devam etmek istiyor. işte buna derim: "düştüğün yeri seviceksin."

bu arada sahil burası. kendimi "into the wild"daki çocuk gibi hissediyorum. sanki bi gün bu defteri biri okuyup "paylaşılmayan mutluluk yaşamaya değmez" diyecekmiş gibi geliyor. sorun hakkaten sorun olunca trajedisinden çözülemiyor. uçurtma da dünyanın en saçma şeyi, tıpkı uçan balon gibi. ama yine de siyah uçurtma iyi bi fikirmiş. korku filmlerinin başlangıcında küçük kız çocuklarının seksek oynaması gibi bişey.

siyah uçurtma türbülansa girdi ve irtifa kaybederek denize düştü, bütün sahil yasa boğulduk.

sahil burası. tamam kendimi tekrar etmeye başladım. "msn tavlasının adalet anlayışı" , "mayın tarlası bayrakları ve sezgi" konularında tez yazacak kadar msn de vakit geçirdikten sonra buraya geldim.

meteorolojiye oturmaya giderek "son yarım saattir rüzgar esmemesine çok sevindik" demek istiyorum şuanda. biram bitti ama her zamanki gibi migrosa gitmeye üşeniyorum. sonsuza dek burda durmak istiyorum.

.......

meteorolojiyi arayıp küfür etmek istediğim nadir anlardandı. eve kim gidecek hiçbir fikrim yoktu. ama erken kalkan erken yol alırdı.

ağaçlara şaşıran iki kadın: sizi seviyorum. bence de ağaçlar çok enteresan bişey ve buna şaşırma yeteneği çok az kişide var, tadını çıkaralım.

aldım bira geldim, aldım aldım geldim. (deli diilim ben durun nereye götürüyosunuz --> günde 1 kere düşünüyorumdur bunu) çok hızlıydım gerçekten de, kendimi tebrik ederim.


eve gitmezsen buzgibi karanlık bomboş sahilde yapayalnız kalırsın işte.


şurda bi ağaç var. bi tane yeşil ağaç var daha doğrusu ve onun yanında bi tane kırmızı yapraklı ağaç var. işte ben bu kırmızı yapraklı ağaca gidip sarılmak istiyorum. çünkü bu yeşil ağaç sola yatmış çok hafif, kırmızı ağaç da sola yatmış ama baya fazla yatmış; resmen sırnaşıyo yeşil ağaca. halbuki yeşil ağaç dünyanın en sıradan gereksiz ağacı ve kırmızı ağaç çok güzel. ama yine de sevmiş işte yeşil ağacı. öyle bişey.

acaba bi sonraki çişimi nereye yapacağım, çok merak ediyorum. bi gün de şurda otururken biri bana soru sormasa çok şaşırırım.

eve gitmek üzere ayağa kalkıp bisikletime yürürken kırmızı ağaca bakıp "sen benden daha başarılısın" diyorum.



not: bi sonraki işeyeceğim yer çok ilginçmiş cidden

Tuesday, May 18, 2010

6 yıl 6 senede geçiyo, durmuyo kesinlikle

uzun bi aradan sonra okula gittim. okula giderken 3 vasıtaya biniyorum tren, vapur ve tramvay. bugün bu 3 vasıtada da insnalar bana acaip iyi davrandı. önce trende bi çocuk durup dururken yer verdi. üstelik biriki durak sonra iniceğinden falan değil; gayet haydarpaşaya kadar ayakta gitti bana yer verdikten sonra. ben tabi neden böyle bişey yaptığını yol boyunca düşünürken biraz gerildim, ayakta geçirdiği yarım saatin sonlarına doğru bana yer verdiği için pişman olduğuna dair karamsar empati bile yaptım, çünkü bi kere öyle bişey olmuştu. minibüse binmiştim, daha önce gitmediğim bi yere gidiyodum. biri bana yer vermişti, ilerleyen dakikalarda minibüse 1000 kişi daha bindi ve trafik çok sıkıştı. 1 saat falan o aşırı derece kalabalığın içinde ayakta beklemek zorunda kaldı bana yer veren kişi; sonunda öffleyip püflemeye başladı. ama ben yerini ona geri vermeyi teklif etmedim, sonsuz bi pişkinlik içinde oturmaya devam ettim. neyse işte bugün ilk olarak trene biner binmez durup dururken yer verildikten sonra vapura bindim. vapurda her zamanki gibi gazete okuyan birinin gazetesine takıldı gözüm. 5 dakika geçti geçmedi adam gazetesini bana vermeyi teklif etti. ironi falan yaptı sandım, "yok" dedim, "teşekkür ederim". sonra "al al, ben okudum" dedi, ben de aldım rahat rahat okudum.

vapurdan indikten sonra tramvaya bindim. insanların neden bugün bana çok iyi davrandığını düşünmeye başladım ama kendimde her zamankinden daha farklı bişey bulamadım. neyse ineceğim durak yaklaşınca ayağa kalktım. önümdekiler "inecek misiniz buyrun" diyerek yol açtılar hemen. yolun sonunda da bi adam "kapı sol taraftan açılıyo, haberiniz olsun" diyerek bana ekstra bilgi verdi. kendimi resmen çok önemli biri gibi hissettim, bi an herkesin beni sevdiğini düşünüp mutlu oldum.

sonra önderle buluştum, bugün niye bana böyle davranıyolar bi değişiklik mi var ki bende dedim, yokmuş. akşam eve dönerken heralde kozmik evren herkes için bi gün belirliyor ve o gün herkes ona iyi davranıyor diye düşündüm. bugün sıra bendeydi, yarın başkasında olacak.

Friday, May 7, 2010

burayı en güzel paralel evren seçiyorum. /burak

bugün naapsam diye saatlerce kararsız kaldıktan sonra, sonunda bisiklete binmeye karar verdim. üstümü başımı giyip suyumu, hırkamı alıp hazırlandım her zamanki gibi, fakat otoparka bi gittim, bsikletimin ön lastiği inmiş. daha doğrusu biri indirmiş çünkü lastiğin içindeki hava basılan yerin kapakçığı ortada yoktu. acaip sinirim bozuldu, zaten zar zor bisiklete binmeye karar vermiştim, bi de bisikletime biri bu kadar yaklaşıp zarar vermiş. (bu arada blogda yazmadım, eski bisikletim tamamen bozuldu ve yeni bisiklet aldık 1 hafta önce, ona oluyo bu olanlar)

neyse ben de öyle kalakaldım, napıcağımı bilemedim bi an. sora yürüyerek indim sahile mecburen. kitap okumaya çalıştım ama odaklanamadım, çok huzursuz hissettim kendimi. başka birşey yapmalıyım tam şuan diye düşünürken birden bızzzt diye bişey oldu ve evren 4'e bölündü.

1. evrende begüm huzursuzluğundan kurtulmak için migrosa gidip bira aldı. sonra kayalıklara oturup güneşin batışını izledi. muhattap olduğu şeyler: nedense ılık kutu gibi kayalar, taş aşınımı ve dalgaların ahengi.

2. evrende begüm huzursuzluğundan kurtulmak için ani bi hareketle kalkıp eve doğru yürüdü, eve girmeden önce tekele uğrayıp bikaç tane kırmızı tuborg aldı. internete girip birasını içti. muhattap olduğu şeyler: sosyal ilişkiler, fikir çatışmaları ve diziler

3. evrende begüm huzursuzluğundan kurtulmak için ani bi hareketle eve doğru yürüdü, tekele uğrasam mı dedi ama vazgeçti. tez yazma baskısı herşeyden üstün gelmişti. tez yazmadı ama kitap okuyabildi. muhattap olduğu şeyler: heidegger'in varlık anlayışı, insan zihninin sınırları ve "neden" sorusu.

4. evrende begüm huzursuzluğundan kurtulmak için ani bi hareketle eve geldi ama huzursuzluğunda hiçbi değişiklik olmadığını gördü. biraz yazı yazarak içini boşaltmak istedi. balkona çıktı, bi yandan nesquikli süt içip bu yazıyı yazdı.

Sunday, May 2, 2010

tanrıyla yeterince vakit kaybettik

çok uzun süre "özgür irade var mıdır" üzerine düşünüp yazdıktan sora, camus'nun bu konuyla ilgili "özgür iradenin olup olmaması beni ilgilendirmez; ben yalnızca kendi özgürlüğümü deneyebilirim" sözüyle karşılaştım. bu cümleyle iki yıl önce karşılaşsam herhalde özgür irade üzerine o kadar kafa patlatmama gerek kalmazdı.

evet, sadece kendi özgürlüğümüzü deneyebilirdik, bu kadar basitti. bize ayak bağı olan, olmak zorunda bırakıldığımız herşeyden sıyrılabilirdik. sahip olduğumuz özgürlük imkanını elimizden geldiğince gerçeğe dönüştürebilirdik. bu sadece özgürlük konusunda değil; her konuda böyleydi. varoluçşçuluğu tek bir cümlede özetlemişti camus.

sahip olduğumuz potansiyeller vardı: seçmek, istemek, hissetmek, haz almak, düşünmek; bu imkanları doğru oranlarda kullanarak mutlu olmaktan başka çaremiz yoktu. herkes bunların oranlarını ve içeriğini kendisine göre ayarlayacaktı, bunları geliştirmeyi deneyecekti hep, hep yolda olacaktı; çünkü mükemmel olmanın bir koşulu da hep yolda olmak, hiç tamamlanmamaktı.

zeki olup olmadığımla ilgilenmiyordum, ben sadece kendi zekamı deneyebilirdim; bende ne kadar zeka potansiyeli varsa, onu dibine dek ortaya çıkarabilirdim. iyi biri olmanın mümkün olup olmadığını bilmiyordum, ben yalnızca iyi olmayı deneyebilirdim; iyi olmak mümkün değil diyerek kimse sınırlandıramazdı beni, "herkes kötü" diyerek beni kötü olmaya mahkum edemezdi kimse. "özgürlük imkansız, daha iyi bi dünya ve insan mümkün değil" diyerek baştan oyunu terk etmenin hiçbir anlamı yoktu. sonuçta emek vermekten başka birşey yoktu süreç bazında. sadece neye emek vereceğini seçecektin.

bütün bunlardan önce yapacağımız tek şey kendimize gerçekten ne istediğimizi sormak ve buna olabildiğince dürüst cevap vermek. buna cevap verirken zaten pek çok şeyle yüzleşecek, gerçekleri kabul edecek ve "ben"imizle tanışacaktık. işte bu noktadan sonrası, ipleri elimize alıp kendi hayatımızı deneme vakti..

Friday, April 30, 2010

örümceğin ağ yapma fikrini enteresan buluyorum

begüm:
napion

Mantis:
yeni girdim eve
boşu boşuna bi sürü yol gittim geri döndüm
acaip sinirlendim
başım da ağrıyo
ölsem keşke

begüm:
zkjgheılzrytol4ynuzpşynuz

begüm:
bana da bi depresyon çöktü

Mantis:
aaaaaa
bu anı kutlamalıyız
begüm mutlu değil
hayrola noldu

begüm:
abim benim patates kızartmalarımı yediinden beri mutsuz hissediyorum kendimi

Mantis:
lsadkldsakdsaşlksdaşl

begüm:
ne gülüyosunbe ühühüh
hadi oynoynuyalım

Mantis:
hadi

begüm:
mayın tarlası bayrakları şuanda kullanılamıyormuş
ölsemkeşke
..........

begüm:
çok acaip 2 şey öğrendim
1: bu saatleri ileri geri alma mevzusunu 130 ülke falan aynanda yapıomuşuz
2: hala buzul çağındaymışız

Mantis:
aa nası buzul çağındayız

begüm:
ne acaip di mi
aslında bunu sana yazın sölesem daha etkili olurdu

Mantis:
ahahauhauh ters tepki verebilirdim
50 derece izmir sıcağında
..........

begüm:
buzul çağında diilmişiz holosendeymişiz
iki buzul çağı arasında ılık bi dönem oluyomuş oymuş bu
sora yine buzul çağı gelcek
acaba insan evrimleşicek mi yoksa soyu mu tükenicek

Mantis:
soyu tükensin nolur

..........

Mantis:
hawkingin açıklamasını okudun mu

begüm:
uzaylılarla arkadaş olmayını mı
aehıuhuı

Mantis:
auhuahauh evet

begüm:
doru sölüyo bence
hırlısı var hırsızı var

Mantis:
ya öle dememiş zaten bizim medya saptırmış yine de
uzaylılar halimizi görürse iyi davranmayabilirler mealinde konuşmuş

begüm:
hangi halimizi
ne varmış halimizde

Mantis:
yani saldırsalar bi bok yapamıcaz
keşke gelse uzaylılar ya

begüm:
keşke
we miss them i dinliyelim

Mantis:
we miss them dinleyip gökyüzüne doğru el sallayalım
görürler belki
beni kaçırsalar keşke ya

begüm:
belki bütün dünya aynanda dinlerse gelirler
elele tutuşup dönerek şarkı söylicem nerdeyse
dönersen hiç şansın yok
bunu konuşmuştuk biliyosun

Mantis:
sadkljdkjlasdjklsajklsadsakjdasjkdaslkjldasjkdlasi

begüm:
keşke beni de kaçırsalar
hani böyle filmlerde uzaylılar insanları kaçırıp deney yapıyolar ya
iç organlarını falan çıkartıp
ama beni kaçıranlar iyi uzaylılarmış meğersem
uzayda rahat rahat nefes aliym diye bana fanus yapıp getirmişler
sora beni gezdiriyolar süper hızlı uzay gemileriyle
bak burası jüpiter burası plüton burası başka galaksi diye anlatıyolar
sora geri getirip bırakıyolar
kendi gezegenlerinde sıkılmışlar biraz beni gezdirmek için gelmişler
her sene düzenliyolarmış bu etkinliği
seni de yazdırdım seneye seni alablirler

Mantis:
kjladskjladsjdsadsadsajkljkdsladskajlkjslda
attaya götürsünler bizi
..........

begüm:
bi evrenin içinde yaşarken günlük hayatımıza nası devam edebiliyoruz inanamıyorum

Mantis:
ne tuhaf dimi
belki şu an 5 milyar ışık yılı uzakta
iki galaksi çarpışıyo birbiriyle

begüm:
hıhım
ayrıca yani
elektronlar bile kararsız
ama ben çok kararlıyım dişimi fırçalamak konusunda

Sunday, April 25, 2010

hayatım, ciddiye alınmaması gereken bi oyun bahçesiydi

geçen haftalardan birinde vapurda giderken sevgi ve nefret arasındaki ilişkiyi düşünüyordum. düşünmem bittikten sonra kafamda bi grafik oluştu ama eve gittiğimde bi takım sebeplerden ötürü bu grafiği çizememiştim. işte az önce eski dostum paint vasıtasıyla çizdim kendisini.

aşağıda gördüğünüz kırmızılar sevgiyi; maviler nefreti temsil ediyor. renk açıldıkça sevginin ve nefretin şiddeti azalıyor. yani 3 şiddetinde bi sevgi çok büyük bi sevgiyi işaret ederken, 1 şiddetindeki nefret belli belirsiz bi nefreti temsil ediyor. 0 noktası ise nötr; yani hiçbirşey hissetmeme hali.


şimdi benim kendi deneyimlerimden çıkardığıma göre: mesela birini 1 şiddetinde seviyorsak, bizi kızdıracak bişey yaptığında ondan 1 şiddetinde nefret ediyoruz. yani seviyodum, beni kızdırdı, artık hiçbişey hissetmiyorum diye bişey yok; hislerimiz nötre değil, çizelgenin nötr çizgisine göre simetriğine geçiyor. sonra o kişi yine kendini sevdirecek bişey yaptığında tekrar eski yerimize dönüyoruz.

ama şöyle de olabilir ki benim için bunun daha geçerli olduğunu söyleyebilirim: mesela birini 3 şiddetinde seviyoruz ama bizi kızdırdı. kızınca 3 şiddetindeki nefrete geçiyoruz. sonra yine kendini sevdirecek bişey yaptı diyelim; ama kısa bi süre önce 3 şiddetinde nefret etmiş olduğumuzdan ve 3 şiddetinde nefret etmek hiç hoşumuza gitmediğinden temkinli yaklaşıp bu sefer 2 şiddetinde sevmeye başlıyoruz. sonra tekrar bizi kızdırırsa 2 şiddetinde sevdiğimiz için, 2 şiddetinde nefret ediyoruz. sonra yine sevesimiz gelirse yine temkinli davranıp bu sefer 1 şiddetinde seviyoruz, gıcık olursak 1 şiddetinde gıcık oluyoruz. dolayısıyla bu insana hislerimiz bize her yamuk yaptığında 0'a yakınsamaya başlıyor. artık sonunda ondan hiç nefret edemeyecek kadar önemsememeye başlıyoruz ve kendimizi nötrde buluyoruz. işte o zaman herşey bitmiş oluyor. bu anlattığım şeyi aşağıdaki grafikte, 3 numaralı kırmızının üstündeki mor nokta başlangıç olmak üzere, takip edebilirsiniz:

Thursday, April 22, 2010

sen vahşi hayvanlar gibi yaşamak için değil bilginin ve erdemin izinden gitmek için yaratıldın./dante

Son günlerde tezime odaklandığımdan dolayı blog yazmaya pek fırsat bulamıyorum. ama özledim de.. o yüzden burası da tezimle paralel gidebilir diye düşündüm.

Tez konum varoluşçuluk ve yabancılaşma, bu sebepten bol bol varoluşçu filozof okuyorum. felsefe akımlarından kendimi en çok varoluşçuluğa yakın hissettiğim için ve sık sık yabancılaştığım için seçtim bu konuyu. çok da iyi yaptım, herkes tez yazarken isyan edip çektiği işkencelerden bahsederken; ben (şimdiye dek) gayet sevdim bu işi. sanırım önemli olan insanın ilgilendiği alanda okumasıymış, dolayısıyla zamanında felsefe bölümünü kazanmış olmanın başıma gelen en iyi şey olduğunu bile söyleyebilirim.

Aşşağıdaki alıntı Albert Camus'nun "Sisifos Söyleni" kitabının girişi:

"Gerçekten önemli tek bir felsefe sorunu vardır: intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusunu yanıtlamaktır. Dünyanın üç boyutlu olması, zihnin dokuz ya da on iki kategorisi olması gibi sorunlar sonra gelir. Oyundur bunlar; önce yanıt vermek gerekir. Nietzsche'nin de söylediği gibi, bir filozof saygıdeğer olabilmek için özüyle sözü bir olmak zorundaysa, bu durumda yanıtın önemi ortaya çıkar, çünkü yanıt davranışı önceler. Bunlar yürekte kendini gösteren apaçıklıklardır, ama onları zihinde de aydınlık kılabilmek için derinleştirmek gerekir.

Bu sorunun öbüründen daha öncelikli oluşunun neye bağlı olduğunu kendi kendime sorduğumda, yol açtığı eylemlere göre diye yanıt verebilirim. Hiç kimsenin varlıkbilimsel bir kanıt uğruna öldüğünü görmedim. Önemli bir bilimsel gerçeği bulan Galilei, yaşamını tehlikeye soktuğu anda bulgusunu kolaylıkla yalanlamıştır. Bir anlamda iyi de yaptı. Bu gerçek diri diri yakılmaya değmezdi.

Dünya mı güneşin çevresinde döner yoksa güneş mi dünyanın çevresinde, hiç mi hiç önemi yoktur bunun. Kısacası değersiz bir sorundur bu. Buna karşılık yaşamın yaşanmaya değmediği düşüncesine vararak ölen birçok insan gördüm. Kendilerine yaşama nedeni sağlayan fikirler ve yanılgılar için çelişkili bir tutumla ölen insanlar da gördüm. (Bu yaşama nedeni denen şey aynı zamanda eşsiz bir ölme nedenidir de). Bu durumda yaşamın anlamı, sorunların en önceliklisidir diyorum."

kitabın devamında Camus dünyanın absürdlüğüne rağmen intiharı değil yaşamayı seçiyor. seçimini, kendini "tanrı" sal bir varlığın/düşüncenin egemenliğine bırakmaksızın temellendiriyor, bu temellendirme mücadelesini aklı yettiğince, sonuna dek sürdürmeye çalışıyor.

sanırım az önce camus'nun o mücadeleyi bırakmayan ruhuna aşık oldum. davranışlarını gelip geçici ilkel duygularına göre değil; temellendirdiği düşüncelerine göre yön veren insnaları hep daha değerli bulmuşumdur zaten. zor ve sağlam olan, irade isteyen budur.

Sunday, April 18, 2010

arkadaşın boyutu mu olur. /alper

orta 1'deydim. trt 3'te bob ross'u izleyip suluboyayla resim yapıyodum. bi ara gözüm duvardaki tabloya takıldı. ben kendimi bildim bileli ordaydı o tablo; hatta benden bile yaşlı olabilir. neyse bu tabloya gıcık oluyodum ben biraz. kayık var, müstakil bi ev var, ağaçlar falan var buraya kadar güzel ama resimde bi de kabak gibi bi güneş var ki o feci içimi bayıyo. hergün de karşı karşıyayız, oturma odasında sonuçta.

elimde pembe boyaya henüz batırılmış suluboya fırçası vardı, sinsi sinsi resme yaklaşıp gökyüzüne biraz pembe ekledim. güneş batıyomuş gibi oldu, çok daha güzel oldu bence.

evdeki herkes tabloya o kadar asimile olmuş ki kimse tablodaki güneşin son zamanlarda batmaya başladığını farketmedi. (tabi pembeleri resmin ruhuna çok iyi yedirmemin de payı vardır bunda) ama ressamın yaptığını değiştirmek etik olarak hiç doğru değildi, bunu biliyorum.

Thursday, April 15, 2010

zararın neresinden dönülse hakkaten de kardır.

yazılarından hep kin besleyen, nefret dolu, şanssız bi kişilik olduğunu düşündüğüm nietzsche'nin geçenlerde ecce homo(kişi nasıl kendisi olur) kitabını okurken, sandığımın aksine çok mutlu biinsan olduğunu farkettim. insanlara olan nefretinin altında hiçbir kötü niyet olmadığını söylemiş. onun sorunu sadece kurumlarla, hristiyanlık ve benzeri hayatı yadsıyan toplumsal sistemlerle.

son yazdığı kitaplardan biri olan ecce homo, herhalde nietzsche'nin ilk okunması gereken kitabıymış ama benim asıl söylemek istediğim bu adamın cidden mutlu olduğu. çok fazla ortak nokta bulduğumdan ve söylediklerinin bende bi karşılığı olmasından o coşkuyu anlayabildiğimi düşünüyorum. hatta bi yerde "schopenhauer her konuda olduğu gibi bu konuda da yanılmıştı" dediğinde, baya eğlendim. çünkü schopenhauer'in "hayatın anlamı" kitabını okurken ben de bu cümleyi nerden baksan 20-25 kere kurmuştum.

sonra mutlu insanların (bildiğim tek mutlu insanlar ben ve nietzsche şuanda) benzer özellikler taşıdığını düşündüm. çünkü şöyle: nietzsche diyor ki "çok kötü bi hastalık geçirdim, migren ağrılarım, kansızlığım ve kas erimem vardı. bunları yaşarken hayata evet dedim." şimdi düşününce ben de geçirdiğim ameliyatlardan ve haftalar süren kusma süreçlerimden sonra hayatın sağlıklıyken gayet güzel biyer olabileceğine karar vermiştim.

sonra bedensel esenliğe herşeyden önce dikkat etmeye başlıyor insan tabi. ben mide asidi demeye başlıyorum. kerevizler, pırasalar; sağlıklı besinler hayvada uçuşuyor, vakitlice yatıp vakitlice kalkıyorum, 25 yaşımda emekli gibi yaşamaya başlıyorum. nietzsche'nin bu konudaki düşünceleri de benimkine benziyor. diyor ki "öncelikle beslenme sorunu", "bi bardak içki beni canımdan bezdirir" diyor. (kesin mide asidi demek istiyor) ayrıca iklimin metabolizma üzerindeki etkilerinden bahsedip kuru bi havası olan yerlerde felsefenin oluşmasını hiç de tesadüfi bulmuyor. "kas çalışmadan açık havada yeşermeyen hiçbi düşünce sağlıklı olamaz diyor". benim evde masa başında yazmak yerine bisikletle sahile gidip yazmam ya da en kötü ihtimalle balkonda yazmayı tercih etmem de aynı sebepten.

sonra mutlu insanda (yani nietzsche ve kendimde) gördüğüm bir başka şey benim "keyif" olarak adandırdığım unsur. beethoven için kurduğum cümlelerin aynısını o da klasik müzik için kurmuş. müzikten çok keyif alıyor.

bunun yanında yalnızken kendini iyi hissetme konusu var. ne zaman insanların arasına karışsam onların sağlıksız bakış açılarıyla empati yapmak durumunda kaldığım için pisleniyorum. kendi bakış açım bazen onların güçlü umutsuzlukları arasında törpülenmeye başlıyor. kendimle senkronizasyonu tekrar yakalayabilmek için inzivaya çekilip, tekrar kendimi anlamam gerekiyor. nietzsche'ninse zaten yalnızlığı pek çok yerde yerilir (halbuki adam mutlu ellemesenize) buna benzer bi sürü şey daha çıkarılabilir ama ilk bakışta gözüme çarpan temel noktalar bunlar.

ve son olarak, arasının bozulduğu arkadaşı wagner ile ilk başlarda övüp sonradan hemfikir olmadığını anladığı schopenhauer için yazdığı şu satırlar var:

"Wagner müziğini ruh coşkusunun gücü olarak yorumladım. Yanlış yorumladığım görünüyor. Görünen bir başka şey ise, Wagner ve Schopenhauer'i ne ile bu kadar renklendirdiğimdir. Onları renklendiren bendim. Ben, onları kendim yücelttim... Her ikisi de yaşamı yadsır ve suçlar. Bu yüzden onlar, benim çok uzağımdadır."

Tuesday, April 13, 2010

You float there, somewhere between pleasure and fear*

"bu andan diğer ana geçerken bazen çok zorlanıyorum doktor bey" diyerek hasta yatağına uzandım. doktor da bana "çok muhafazakarsınız. hep bi önceki anda kalmak, o anı muhafaza etmek istiyorsunuz" dedi. halbuki ben aslında zaman diye birşeyin olmadığından bahsetmesini tercih ederdim. isterdim ki "lütfen havanın kararmasını kişisel alıp zaman kavramı içinde değerlendirmeyin. o sadece bi canlılık belirtisi, yaşadığınızı hissetmeniz için öyle yapıyor." desin.


*ulver - nowhere/catastrophe

Sanırım iyi bi fikir diildi - 2

vize haftası. dün 15:15'te iki sınav arka arkaya vardı. yani hiç ara vermeden 2 tane kağıt dağıtıp 2'şer soru soruyolar, sen 1 saat 15 dakka boyunca ikisini de yapıosun.

saat 14:50'de falan okuldaydım ben, sonra 14:55'te sevgi geldi. önderi de bekleyelim dedik. o sadece sınavlardan birini yapıcak ama bizimle birlikte giricek sonuçta. 15:00'da geldi önder.

amfinin önüne gittik. içerde başka bi sınav vardı, o yüzden içeri girmedik. sonra saat 15:15 oldu ama içerdeki sınav hala bitmedi. etrafta bizden başka öğrenci olmadığı için hafiften kıllanmaya başladık. sonra önder içeri girip içerdeki sınavın ne sınavı olduğunu sordu. meğer içerdeki sınav bizim sınavımızmış, 14:30 da başlıyormuş aslında; biz saati yanlış almışız.

hemen içeri girip apar topar oturduk, sadece yarım saatimiz kalmıştı ve bu süre içinde ikisini de yetiştirmemiz gerekiyordu. bu benim başıma daha önce de gelmişti (http://livingmaze.blogspot.com/2009/06/abdurrahman-dillipapuc.html)
yine o zamanki gibi büyük bi soğukkanlılıkla düşüncelerimi toparlayıp ışık hızıyla kağıda aktardım. sınav tarihini doğru alacak kadar zekam olmasa da düşüncelerimi toparlayıp en hızlı şekilde yazacak yeteneğim vardı çok şükür. blog'un ve blogun 5 katı kadar da evde-sokaklarda yazdığım yazıların bana sağladığı bi avantajdı bu.

yanıtlarda çok ayrıntıya girememiş olsam da sınavlarımın iyi geçtiğini söyleyebilirim gönül rahatlığıyla, temel noktaları yazıp yorumlayacak zamanım oldu. ama sınavdan çıktıktan sonra sınavdaki aceleyi üstümden atamadım. sevgi de benimle aynı durumdaydı. sınav kağıdına hepsini boşaltamadığım düşünceler içimde kalmıştı. sonra sevgiden, bi soruyu eksik aldığımı öğrenince iyice huzursuzlandım.

içimdeki enerjiyi bir türlü boşaltamıyordum. çenem düşmüştü. eve koşarak gitmek istiyor, sürekli soruyu eksik aldığım için değinemediğim thomizmden bahsetmek istiyordum. sevgi bi süre sonra sakinleşti ama ben pis bi insan olduğum için bi suçlu bulmaya çalıştım, bi, sınavın 14:30'da olduğunu hocadan duyup, hocanın yanlış bildiğini düşünerek bu bilgiyi bize iletmeyen önder'i suçluyor; bi sınav tarihini bana eksik yazdırdığı gerekçesiyle sevgiyi suçluyordum. önder'in boğazını sıkıp sevgi'nin saçını çekerken; akıl hastanesinden beni almaya gelenlere "deli diylim ben durun nereye götürüyosunuz" diye bağırmak istiyordum.

neyse bu sabah uyandığımda aklıma ilk olarak sınav geldi. keşke en alta hocaya bi not yazsaydım diye düşündüm. aslında yazacaktım ama vazgeçmiştim. keşke sınavı yarım saatte yetiştirmem gerektiği için fazla ayrıntıya giremediğimi belirtseydim ve yazımın iğrençliğini özensizlik olarak algılamasaydı diye düşündüm. o notu yazmaktan vazgeçmek sanırım iyi bi fikir diildi.

Friday, April 9, 2010

Sanırım iyi bi fikir diildi - 1

bi yazı dizisi yapayım dedim. maksat blog'a bi dinamizm gelsin, değişik bişeyler olsun. bu "sanırım iyi bi fikir diildi" yazı dizimde size pişmanlıklarımdan bahsetmeyi planlıyorum.

lise 2'deyken satranç koluydum. çok iyi bir seçimdi. diğer öğrenciler diğer kollarda boş boş oturup gevezelik ederken; ben, benim gibi satranç kolu olanlarla satranç oynayarak daha kaliteli vakit geçiriyordum.

neyse, bu satranç sınıfında ben nedense satranç oynadığım herkesi yeniyodum. önce kendi yaşıtlarımın hepsini yenmiş; sonra da üst sınıftakilerin hepsini yenip bitirmiştim. daha sonraki haftalarda hoca bana başka sınıflardan satranç kolu olmayan ama bu konuda kendine güvenen insanları getiriyor; ben ısrarla onları da yeniyordum. sonra bi gün yine bi kol dersinde, ders boyunca satranç oynayıp yine herkesi yendikten sonra (dersin bitmesine 5 dk falan kalmış) hoca, "benle de oyna" diye tutturdu. kafam kazan gibi olduğundan ve zaten 5 dk kaldığından "yok, haftaya oynarız" falan dedim. ama hoca tutturdu "nolur oyna lütfenlütfen nolurlütfen" dedi. ben de kıyamadım "iyi madem oynayalım" dedim.

oyuna başladık, 2 dk geçti geçmedi, 5 hamle oldu olmadı, hoca beni mat etti. haftalarca herkesi yenerek yaptığım karizmam bi anda yerle bir oldu. ne kadar ısrar etmiş olsa da kafam o kadar yorulmuşken ve gitmek isterken onunla satranç oynamam sanırım iyi bi fikir değildi. yani normalde olsa da yenemezdim muhtemelen ama o kadar çabuk yenilmek çok koymuştu. zirvedeyken bırakmam lazımdı, hocayı kırmamak için iyi bi insna olmamam lazımdı. iyi bi insan olduğum hiçbi durumun hayatım boyunca faydasını görmediğimi tam burda eklemek istiyorum.

bu arada herkesi yendiğime bakmayın, öyle çok süper oynamıyodum, normal oynuyodum.