aziz dostum arthur schopenhauer,
biliyoruz ki günlerini azap ve umutsuzluk içinde geçirdin ve karamsar bakış açının sana gösterdiği dünya dışındaki başka bir dünyanın mümkün olmadığını düşündün. ama keşke bu karamsarlık içinde boğulup gitmeseydin. mesela düşünsene, ben geçen gün yazı-turaya karşı bütün inancımı kaybetmenin şokunu yaşadıktan sonra -tabi sen bunu bi problem olarak görmeyebilirsin sevgili arthur ama bu gerçekten önemi bir problemdi benim için- çünkü en kötü problem insanın kendi problemidir ve bu dünyayı subjektif bir şekilde algıladığımızı yadsırsak anlamını da kaybederiz. neyse benim söylemeye çalıştığım, ben geçengün sıkıntı içinde perdeler de kapalıymış, gündüz olmasına rağmen baya karanlık bi odada uyyakalmışım, bi de novembers doom o esnada loop'taydı; tabi ki hiçbirimiz ismi novembers doom olan bi gruptan neşeli müzik yapmasını beklemiyoruz. ben kalbi kırık bi şekilde uykuya dalmışken o çalmış da çalmış ve kimbilir belki de biz buna bir çeşit depresyon diyebiliriz çünkü o sırada aklıma karamsar şeyler gelmiş olabilir. eğer arthur, bu bakış açısı içinde ipin ucunu kaçırsaydım tıpkı senin gibi benim de bi ömür boyum depresyonda geçerdi. en azından bir kaç ayım kesin geçerdi.
ama seni anlamıyor değilim tabi ki, daha sonra senden etkilenen nietzsche'nin kurduğu cümlelerden biri olan "insana dair hiçbir şeye yabancı değilim"i kendimin de onayladığı olmuştur. elbette ki ben de öfkenin ve acının ne olduğunu biliyorum. elbette ki hepimizin küçük hassas bi kalbi var. neden dünyadaki en küçük ve hassas kalp seninkiymişçesine, neden en kötü travmaları sen yaşamışsıncasına, neden bütün insnalar mutlu bitek sen mutsuzmuşsuncasına bi tavır takındığını, bütün filozoflar oturduk tartıştık fakat tatmin edici bir yanıt bulamadık. hatta bi ara wittgenstein bunları düşünmekten sıkılıp "üzerinde konuşulamayan hakkında susulmalı" diyerek oturumu terketti ama onun huyu öyle. o gittikten sonra biz yine subjektif ve bilimsel olmayan yönleri de dahil olmak üzere, bu evreni anlamaya çalışmak için düşünmeye ve empati kurmaya devam ettik.
sevgili arthur benim asıl söylemek istediğim, dün ben uyanınca birden karanlık bi odada karamsar olmuş olmanın bile değişik bi kafası olduğunu düşünüp "üzülmen gerekiyorsa üzül" numaralı yöntemi kullandım. elbette ki ortada bi sayı yokken numara demek saçma oldu. bence biinsanın atabileceği en büyük adım sorunlarıyla barışması olabilir. kesinlikle sorununu kabul edip güzel güzel üzülmek iyi birşey ama sen hayatın boyunca bu dünyanın mümkün dünyaların en kötüsü olduğunu düşünmekten iyimser bakış açılarını hiç ciddiye alamadın. iyimser dünyaların bir ilüzyon; karamsar dünyaların gerçek dünya olduğuna gönülden inandın. halbuki gerçek dünya normaldi, nötrdü. karamsar ya da iyimser olan hiçbirşeyin gerçek dünya olduğunu iddia edemezdik ya da dünya iyimserken ne kadar gerçekse kötümserken de bizim için o kadar gerçek olmalıydı. sadece karamsar açıya takılı kalıp onu mutlak kabul etmek bir hataydı, sadece acılarımıza odaklanıp iyi duygularımızı geliştirmemek bir hataydı.
aziz dostum schopenhauer, ismindeki harflerin dizilimine hastayım ama bence biraz sorunlarını analiz edip, nedenlere inip, cesurca onlarla yüzleşirsen onların aslında o kadar korkunç şeyler olmadıklarını görürsün. bence sevgili arthur yaşayacağın en büyük travma, en büyük utanç falan bunların hiçbiri, temeline inip, yüzleşip altındaki nedenleri görürsen atlatılamayacak şeyler değildir. onlara tabi ki basit, kolay ya da önemsiz şeyler gibi davranmaktan bahsetmiyorum. benim demek istediğim bunlar çok önemli, o kadar önemli ki yüzleşilmeyi ve çözülmeyi hakediyorlar. onlar senin bir parçan ama tamamın değil, bütün hayatını ele geçirmelerine izin vermemeliydin.
ve arthur son olarak, bence daha fazla zekanın daha fazla acı getirdiği konusunda yanıldın. daha doğrusu yarım bıraktın. fazla zeka ilk bakışta daha fazla acı getirse de, ikinci bakışta daha fazla çözüm getiriyordu.
Wednesday, December 23, 2009
Friday, December 18, 2009
save the position save the position
.....bu güne dek hatırı sayılır miktarda uçağa bindiğim söylenebilir ama yine de durumu bir türlü kabullenemiyorum. yani bugün izmir'den istanbul'a dönmek üzere bindiğim uçakta heralde 97 kere falan içimden aynı şaşkınlıkla "nasıl mümkün olabilir" demişimdir. sonuçta insan eliyleyapılmış birşey. bazen durup dururken kendimin bile varlığına inanamazken, atomlarımın nasıl olup da bir arada kalmaktan bian için bile vazgeçmediğine inanamazken, ne bileyim işte bazen bızzt diye bişey olacak ve yok olacakmışım gibi hissederken, yerden bir metal parçası içinde havalanmama şaşırmam zaten ilginçdeğil; ama tabiatın doğduğumuzdan beri bizimle olan kurallarına adapte olamamanın şaşkınlığından daha yoğun yıllardır kanıksadığımız bir yerçekiminin gözler önünde yok olması.
tabi buna şaşırmamda bunu anlayamamamın büyük etkisi vardır. uçak mühendisi uçağın uçmasına hiç şaşırmıyor olsa gerek. öte yandan ben herşeye şaşırabilme yeteneğine sahipolduğum için uçak mühendisi olsaydım da kesin şaşırırdım. "ben yaptım uçtu" derdim. üstelik 3+5=8 diye oluyor bunlar çokilginç.
izmir'e bu gidişimde, uçakların yeni uçaklar ve eski uçaklar olarak 2 ye ayrıldığını bilmediğimden, aşırı bir şekilde hissettiğim kalkış iniş manevraları beni biraz tedirgin etti. uçakta bir sorun olduğunu düşündüm; hatta daha da ileri gidip anons sesi geldiğinde "heralde pilot bize uçaktaki arızadan bahsedicek ve birazdan düşeceğimizi haber vermek istiyor" diye düşündüm. ama sonra pilot bize uçuş hakkında birkaç genel bilgi verip herşey normalmiş gibi davranınca rahatladım. rahatlayınca da "şimdi herşey normalmiş gibi de yapmayın lan havadayız olum" diye düşündüm hemen. uçağın varoluşunun bu kadar normalize edilmesine gıcık oldum. "şimdi birbirimizi kandırmayalım, resmen havadayız yani" diyip durdum içimden.
neyse benim asıl anlatmak istediğim bugünkü uçakta hissettiklerim. daha önce bindiğim uçaklar -o zamanlar zengin olduğumuz için- son teknolojilerle bezenmiş, iniş kalkış manevraları hissettirmeyen, motor sesinin neredeyse hiç duyulmadığı uçaklardı. ama artık fakir olduğumuzdan sunexpress in 30 milyon değerindeki uçuşlarında kullandığı eski uçaklardan birindeydim. gidiş uçuşum oturduğum yerden bir sürü adrenalin salgılayarak geçmişti ama bunlar güzel adrenalinlerdi, evreni çok sevdiğimi bi kez daha düşündürtmüştü bana. oturduğum yerden bir sürü his hissedebiliyordum negüzeldi, seksi şeyler dışında oturduğun yerden bu kadar fazla heycanlanamazsın sıklıkla. bu dönüş uçağı da yine böyle eski uçaklardandı, dolayısıyla hazırlıklıydım ara sıra boşlukta düşüyormuş gibi hissetmeye.
şeyi hiç sevmiyorum: uçağa biniyorsun ve sana yaklaşık 10 dakka boyunca düşme durumunda yapılacakları anlatıyorlar.. geliş uçağında sadece kabin basıncının düşmesi durumunda oksijen maskelerinin yukardan sarkacağını söylemişlerdi ve can yeleği kullanımı hakkında birkaç bilgi vermişlerdi. bu dönüş uçuşunda ise çok ileri gittiler. oksijen maskesi ve can yeleğinden sora acil inişte açılacak kaydıraktan hangi pozisyonda kayacağımızı ve beni asıl strese sokan, düşüş anında "brace the position" komutunu duyduğumuzda başımızı kollarımızın arasına alıp ön koltuğa yaslanmamızı söylediklerinde uçuş keyfi benim için bitti. bence artık uçmasak da olurdu, eve yürüyerek ya da otobüsle gidilebilirdisonuçta.
bütün o uyarıları dikkate alırken bi hikaye beliriyor. kendini öyle bir senaryoda tasavvur etmek durumunda kalıyorsun. yani diyor ki: kabin basıncı düşünce oksijen maskeleri sarkar. aklına hemen filmlerde gördüğü kareler geliyor ama film değil gerçek ve oyuncu yerine sen varsın. kabin basıncı düştüğünde hissedecekelrinde empati yapıyorsun. sonra can yeleği giyilecek diyor. denize mi düşeceğiz diye yeni bir tasavvura giriyorsun. başınızı kollarınıza alın diyor. artık bu düşme anı, hiç umut kalmamış, uslu uslu ölüyorsun gibi. tabi uçakta uslu uslu ölmek diyince akıllara hemen tyler durden geliyor. oksijen maskesiyle uyuşturulmuş, hindu inekleri gibi ölen insanlar geliyor. kimse bu senaryolardan zihnini kurtaramamışken uçak hareket etmeye başlıyor. tyler durden falan derken hemen chuck palahniuk gibi şimdiki zamanda yazarım, hiç acımam.
işte böyle bir başlangıçtı. titreşimli uçağımız ve motor sesimiz tüm kararlılığıyla ve kalkış manevralarıyla bedenimizi uyardıktan sonra, bu sefer çok fazlaydı sarsılma ve ben 62. kez "nasıl mümkün olabilir" derken, kötü hava şartları yüzünden girdiğimiz türbülansların haddi hesabı yoktu. ben daha nasıl uçabildiğimizi anlayamadan bence düşecektik. türbülansla birlikte uçağın sarsılması ve boşlukta düşüyor gibi olan o his her 5 dakkabir bizi yakalıordu. yanımda takım elbisesiyle, bikaç tonluk metalle havada uçmuyormuşçasına bir soğukkanlılıkla, gazete okuyan işadamı gibi adam bile yüzünü buruşturup gazeteyi kapattı. bence bu sefer kesin ölüyorduk. sonuçta bu son girdiğimiz artık türbülans falan değil direk düşme irtifa kaybedişiydi. güzel bir hayatım olduğunu düşündüm. ama uçak hayatın anlamını düşünmek için hiç iyi biryer değildi. ben bi ara öleceğimizden kesin emindim. uçağın üstüne yıldırım düşünce "vay be son günüm
böyleymiş yani" dedim. aklıma jim morrison ın en güzel ölüm şeklinin uçak kazası olduğunu söylemesi geldi. yani günün birinde ölecek olduğumu kabullenmiştim ama nedense acısız olacağını düşünüyordum. ameliyatta mesela; ya da daha hızlı bi şekilde. her anını özümsemek zorunda kaldığım bir uçak kazası planlarım arasında deildi. ayrıca mutluydum ve
yapmak istediğim bi sürü mutlu şey daha vardı. anons bipi duyuldu, pilot hiçbirşey olmuyormuş gibi davranamazdı herhalde artık bu sefer. hava şartlarının çok kötü olduğunu, bu nedenle sarsılabileceğimizi söyledi. bu, "uçakta durumlar çok kötü ve birazdan ölücez" demenin yumuşatılmış bir versiyonu olabilir diye düşündüm.....
tabi buna şaşırmamda bunu anlayamamamın büyük etkisi vardır. uçak mühendisi uçağın uçmasına hiç şaşırmıyor olsa gerek. öte yandan ben herşeye şaşırabilme yeteneğine sahipolduğum için uçak mühendisi olsaydım da kesin şaşırırdım. "ben yaptım uçtu" derdim. üstelik 3+5=8 diye oluyor bunlar çokilginç.
izmir'e bu gidişimde, uçakların yeni uçaklar ve eski uçaklar olarak 2 ye ayrıldığını bilmediğimden, aşırı bir şekilde hissettiğim kalkış iniş manevraları beni biraz tedirgin etti. uçakta bir sorun olduğunu düşündüm; hatta daha da ileri gidip anons sesi geldiğinde "heralde pilot bize uçaktaki arızadan bahsedicek ve birazdan düşeceğimizi haber vermek istiyor" diye düşündüm. ama sonra pilot bize uçuş hakkında birkaç genel bilgi verip herşey normalmiş gibi davranınca rahatladım. rahatlayınca da "şimdi herşey normalmiş gibi de yapmayın lan havadayız olum" diye düşündüm hemen. uçağın varoluşunun bu kadar normalize edilmesine gıcık oldum. "şimdi birbirimizi kandırmayalım, resmen havadayız yani" diyip durdum içimden.
neyse benim asıl anlatmak istediğim bugünkü uçakta hissettiklerim. daha önce bindiğim uçaklar -o zamanlar zengin olduğumuz için- son teknolojilerle bezenmiş, iniş kalkış manevraları hissettirmeyen, motor sesinin neredeyse hiç duyulmadığı uçaklardı. ama artık fakir olduğumuzdan sunexpress in 30 milyon değerindeki uçuşlarında kullandığı eski uçaklardan birindeydim. gidiş uçuşum oturduğum yerden bir sürü adrenalin salgılayarak geçmişti ama bunlar güzel adrenalinlerdi, evreni çok sevdiğimi bi kez daha düşündürtmüştü bana. oturduğum yerden bir sürü his hissedebiliyordum negüzeldi, seksi şeyler dışında oturduğun yerden bu kadar fazla heycanlanamazsın sıklıkla. bu dönüş uçağı da yine böyle eski uçaklardandı, dolayısıyla hazırlıklıydım ara sıra boşlukta düşüyormuş gibi hissetmeye.
şeyi hiç sevmiyorum: uçağa biniyorsun ve sana yaklaşık 10 dakka boyunca düşme durumunda yapılacakları anlatıyorlar.. geliş uçağında sadece kabin basıncının düşmesi durumunda oksijen maskelerinin yukardan sarkacağını söylemişlerdi ve can yeleği kullanımı hakkında birkaç bilgi vermişlerdi. bu dönüş uçuşunda ise çok ileri gittiler. oksijen maskesi ve can yeleğinden sora acil inişte açılacak kaydıraktan hangi pozisyonda kayacağımızı ve beni asıl strese sokan, düşüş anında "brace the position" komutunu duyduğumuzda başımızı kollarımızın arasına alıp ön koltuğa yaslanmamızı söylediklerinde uçuş keyfi benim için bitti. bence artık uçmasak da olurdu, eve yürüyerek ya da otobüsle gidilebilirdisonuçta.
bütün o uyarıları dikkate alırken bi hikaye beliriyor. kendini öyle bir senaryoda tasavvur etmek durumunda kalıyorsun. yani diyor ki: kabin basıncı düşünce oksijen maskeleri sarkar. aklına hemen filmlerde gördüğü kareler geliyor ama film değil gerçek ve oyuncu yerine sen varsın. kabin basıncı düştüğünde hissedecekelrinde empati yapıyorsun. sonra can yeleği giyilecek diyor. denize mi düşeceğiz diye yeni bir tasavvura giriyorsun. başınızı kollarınıza alın diyor. artık bu düşme anı, hiç umut kalmamış, uslu uslu ölüyorsun gibi. tabi uçakta uslu uslu ölmek diyince akıllara hemen tyler durden geliyor. oksijen maskesiyle uyuşturulmuş, hindu inekleri gibi ölen insanlar geliyor. kimse bu senaryolardan zihnini kurtaramamışken uçak hareket etmeye başlıyor. tyler durden falan derken hemen chuck palahniuk gibi şimdiki zamanda yazarım, hiç acımam.
işte böyle bir başlangıçtı. titreşimli uçağımız ve motor sesimiz tüm kararlılığıyla ve kalkış manevralarıyla bedenimizi uyardıktan sonra, bu sefer çok fazlaydı sarsılma ve ben 62. kez "nasıl mümkün olabilir" derken, kötü hava şartları yüzünden girdiğimiz türbülansların haddi hesabı yoktu. ben daha nasıl uçabildiğimizi anlayamadan bence düşecektik. türbülansla birlikte uçağın sarsılması ve boşlukta düşüyor gibi olan o his her 5 dakkabir bizi yakalıordu. yanımda takım elbisesiyle, bikaç tonluk metalle havada uçmuyormuşçasına bir soğukkanlılıkla, gazete okuyan işadamı gibi adam bile yüzünü buruşturup gazeteyi kapattı. bence bu sefer kesin ölüyorduk. sonuçta bu son girdiğimiz artık türbülans falan değil direk düşme irtifa kaybedişiydi. güzel bir hayatım olduğunu düşündüm. ama uçak hayatın anlamını düşünmek için hiç iyi biryer değildi. ben bi ara öleceğimizden kesin emindim. uçağın üstüne yıldırım düşünce "vay be son günüm
böyleymiş yani" dedim. aklıma jim morrison ın en güzel ölüm şeklinin uçak kazası olduğunu söylemesi geldi. yani günün birinde ölecek olduğumu kabullenmiştim ama nedense acısız olacağını düşünüyordum. ameliyatta mesela; ya da daha hızlı bi şekilde. her anını özümsemek zorunda kaldığım bir uçak kazası planlarım arasında deildi. ayrıca mutluydum ve
yapmak istediğim bi sürü mutlu şey daha vardı. anons bipi duyuldu, pilot hiçbirşey olmuyormuş gibi davranamazdı herhalde artık bu sefer. hava şartlarının çok kötü olduğunu, bu nedenle sarsılabileceğimizi söyledi. bu, "uçakta durumlar çok kötü ve birazdan ölücez" demenin yumuşatılmış bir versiyonu olabilir diye düşündüm.....
Tuesday, December 15, 2009
aslında diye bişey yoktur
......
begüm: hayatmız bi rüya olabilir
Doğan: sağlam bir deli olsam ordan çıkmam
begüm: ben bi ara bunu düşünüp delircektim vazgeçtim sora
Doğan: delirilir ama dediğin gibi şöyle birşey var eğer sen ve ben rüyalarda yaşanmasının makul olduğunu söylüyorsak demek ki bu düşünce oldukça yaygın olabilir
o zaman ilk fırsatta biz rüyalara kaçmış olabiliriz
dediğin gibi bu durumda rüyada olup olmadığımızı bilemeyecektik
begüm: hıhı hıhı
Doğan: morpheus diyordu:
"eğer hiç uyanamasaydın neo, rüyada olduğunu nasıl anlayacaktın?"
begüm: hıhı hıhı hıhı
Doğan: waking life isminde bir felsefe animasyonu var
begüm: ben de tam bunu düşünmüştüm aferim morpheus a
Doğan: orada da rüyada olduğumuzu anlamak için adam şunu diyordu:
rüyadayken açık olan bir lambayı kapatamazsınız veya kapalı olan bir lambayı açamazsınız
ve vücudunuzun altı üstünden daha hafiftir bu yüzden durmadan öne doğru düşme eğilimine girersiniz diyordu
bunu dediği adam kalkıp ışığı kapatmaya çalışınca kapanmıyordu gerçekten
ben de farkettim ki böyle sonra bir belirti daha var
rüyada daha önceden okumadığımız bir tabelayı okuyamıyoruz veya küçük yazıları okuyamıyoruz harfler eciş bücüş görünüyor
bunun da nedeni okumayı tetikleyen kısım uyku esnasında kapalıymış bundan
begüm: hummm bi de şöyle bişey var
hani rüyadayken rüyada olduğunu farkedersin ya bazen
ve sonra iyice anlayınca uyandırırsın kendini ve uyanırsın
şimdi biz şüphe etmeye başladık hayatımızın rüya olabileceği konusunda
yani yakında uyanabiliriz dikkad ed
Doğan: şimdi rüyaya yatan bizlersek rüyada olduğumuzu anladığımızdaki vücudumuza gelen karıncalanmayı ve ardından uyanmayı sanırım hesaba katmışızdır
şu anda marduk dünyayı yoketmiş ve bizim zihinlerimiz bir rüya dünyasında yaşamaya devam ediyor olabilir
yani olayı toplu olarak yaşamış olabiliriz
begüm: öyle olmaz ya
Doğan: eğer gerçek hayat hiç makul değilse
begüm: bedenimiz ölürse olmaz
Doğan: biz burada kalmayı seçmiş olabiliriz
begüm: ben şöyle düşünüyorum:
bilinç bizim sandığımızdan çok daha katmanlı
hani freud diyo ya bilinç var bilinçaltı var -gerçi psikolojik doğru terimi bilinçdışı ama altı dersek
şimdi benim anlatıcağımı daha kolay anlarız-
şimdi biz rüyayı bilinçaltıyla ilişkilendiriyoruz
ordan uyanınca bilinç var ve kalıcı gerçek durum bu diyoruz
işte belki bilinçten de uyanılıyodur
o da daha bilinçli bi bilincin bilinçaltıdır
Doğan: anlıyorum bu durumda
begüm: ve bu böle bi sonsuzluktur
begüm: vala ben şuanda hayatımın tanrının bilinçaltı olduğuna karar verdim
yeterince uyandıktan sora bilinçüstü daha da bilinçüstü derken bi bakmışın tanrısın
Doğan: buna ben de şunu diyebilirim
hepimiz tanırnın bilinçaltında olabiliriz
hepimizin tamamı tanrının bilinç üstü kadar etmez ama ona katılır diyebilirim
begüm: hı evet ama tanrı evrenin dışında diil; bizzat içinde
ama evren bizim algıladığımızdan daha fazla boyuta sahip
biz anca 3 boyut zamanı da ekle 4 boyutlu algılıyoruz
Doğan: şimdi bir zamanlar böyle değilmiş fizikçiler bunu tartışlıyorlar
begüm: bi nevi algılarımızla evreni süzüp sadece bi kısmını anlayabiliyoruz
Doğan: evren ilk oluştuğunda ama kütle kazanmadığında yüzlerce boyut varmış
higgs bozonu gelip enerjiye kütle verince bu kütle verilmiş kısım sadece 3 boyuta inmiş
yani higgs bozonu aslında boyutları eksilten bir ortam
bu yüzden maddeler sadece 3 boyutta var iken enerjiler yüzlerce boyutlu ve zamandan bağımsız kalmışlar
yani burası madde evreni bir hapisane
enerjilerin hapisanesi
bu bir teori elbette
begüm: evet teori
Doğan: henüz higgs bozonu kanıtlanamdı
begüm: ama ben evrene kötü davranmayı sevmiyorum
yani o sonsuz bişey sonsuz bişey hapisane olamaz çünkü her ihtimaliiçerir
evrenin dışında başka bişey düşünemezsin
Doğan: zaten ben madde evreninden bahsediyordum
madde evreni sonsuz değil sonlu
kütlesi bile biliniyor
onun dışında sonsuza giden
begüm: madde eveniyse taam
Doğan: bir de kaos ve enerji evreni var
begüm: ama zaman bence insanın algılama tarzıyla alakalı bişey aslında zaman diye bişey yok
herşey aynanda
Doğan: devinim var
begüm: devinim bile yok
Doğan: o zaman maddeler var olamaz ki?
durgunluk madde için son demek çünkü
begüm: maddeleri antimaddelerle birleştir zaten yoklar
Doğan: entropisi durur evet ama anti maddelerin olmadığı ortamlarda madde varlığını sürdürmek için entropiye ve devinime muhtaç
begüm: işte zamanın olmadığını düşünürsen maddelerle antimaddeler sadece bi an
içinde herşey varken aslında hiçlik sözkonusu ama hiçliğin içinde sonsuz bipotansiyel var
zaman da bu ihtimallerden biri olduğu için biz onu yaşıyoruz
Doğan:
peki
diyorsun ki sonsuz durgunluk
aslında sonsuz ihtimaldir
biz de bu ihtimallerden biriyiz
bu çok mantıklı
sonsuz durgunluk aynı zamanda sonsuz sonsuzluk demek
nirvana veya adını ne koyarsan koy
şu anda içinde bulunduğumuz durum ise
bu sonsuzluğun kırık ve eksik bir yansıması bir ihtimali
bu bana uyar
düşünce sistemime zarar vermez
begüm:
hıhı
iyi bari anlaştık
uzlaşma sağlandıysa evren bu olabilir
......
begüm: hayatmız bi rüya olabilir
Doğan: sağlam bir deli olsam ordan çıkmam
begüm: ben bi ara bunu düşünüp delircektim vazgeçtim sora
Doğan: delirilir ama dediğin gibi şöyle birşey var eğer sen ve ben rüyalarda yaşanmasının makul olduğunu söylüyorsak demek ki bu düşünce oldukça yaygın olabilir
o zaman ilk fırsatta biz rüyalara kaçmış olabiliriz
dediğin gibi bu durumda rüyada olup olmadığımızı bilemeyecektik
begüm: hıhı hıhı
Doğan: morpheus diyordu:
"eğer hiç uyanamasaydın neo, rüyada olduğunu nasıl anlayacaktın?"
begüm: hıhı hıhı hıhı
Doğan: waking life isminde bir felsefe animasyonu var
begüm: ben de tam bunu düşünmüştüm aferim morpheus a
Doğan: orada da rüyada olduğumuzu anlamak için adam şunu diyordu:
rüyadayken açık olan bir lambayı kapatamazsınız veya kapalı olan bir lambayı açamazsınız
ve vücudunuzun altı üstünden daha hafiftir bu yüzden durmadan öne doğru düşme eğilimine girersiniz diyordu
bunu dediği adam kalkıp ışığı kapatmaya çalışınca kapanmıyordu gerçekten
ben de farkettim ki böyle sonra bir belirti daha var
rüyada daha önceden okumadığımız bir tabelayı okuyamıyoruz veya küçük yazıları okuyamıyoruz harfler eciş bücüş görünüyor
bunun da nedeni okumayı tetikleyen kısım uyku esnasında kapalıymış bundan
begüm: hummm bi de şöyle bişey var
hani rüyadayken rüyada olduğunu farkedersin ya bazen
ve sonra iyice anlayınca uyandırırsın kendini ve uyanırsın
şimdi biz şüphe etmeye başladık hayatımızın rüya olabileceği konusunda
yani yakında uyanabiliriz dikkad ed
Doğan: şimdi rüyaya yatan bizlersek rüyada olduğumuzu anladığımızdaki vücudumuza gelen karıncalanmayı ve ardından uyanmayı sanırım hesaba katmışızdır
şu anda marduk dünyayı yoketmiş ve bizim zihinlerimiz bir rüya dünyasında yaşamaya devam ediyor olabilir
yani olayı toplu olarak yaşamış olabiliriz
begüm: öyle olmaz ya
Doğan: eğer gerçek hayat hiç makul değilse
begüm: bedenimiz ölürse olmaz
Doğan: biz burada kalmayı seçmiş olabiliriz
begüm: ben şöyle düşünüyorum:
bilinç bizim sandığımızdan çok daha katmanlı
hani freud diyo ya bilinç var bilinçaltı var -gerçi psikolojik doğru terimi bilinçdışı ama altı dersek
şimdi benim anlatıcağımı daha kolay anlarız-
şimdi biz rüyayı bilinçaltıyla ilişkilendiriyoruz
ordan uyanınca bilinç var ve kalıcı gerçek durum bu diyoruz
işte belki bilinçten de uyanılıyodur
o da daha bilinçli bi bilincin bilinçaltıdır
Doğan: anlıyorum bu durumda
begüm: ve bu böle bi sonsuzluktur
begüm: vala ben şuanda hayatımın tanrının bilinçaltı olduğuna karar verdim
yeterince uyandıktan sora bilinçüstü daha da bilinçüstü derken bi bakmışın tanrısın
Doğan: buna ben de şunu diyebilirim
hepimiz tanırnın bilinçaltında olabiliriz
hepimizin tamamı tanrının bilinç üstü kadar etmez ama ona katılır diyebilirim
begüm: hı evet ama tanrı evrenin dışında diil; bizzat içinde
ama evren bizim algıladığımızdan daha fazla boyuta sahip
biz anca 3 boyut zamanı da ekle 4 boyutlu algılıyoruz
Doğan: şimdi bir zamanlar böyle değilmiş fizikçiler bunu tartışlıyorlar
begüm: bi nevi algılarımızla evreni süzüp sadece bi kısmını anlayabiliyoruz
Doğan: evren ilk oluştuğunda ama kütle kazanmadığında yüzlerce boyut varmış
higgs bozonu gelip enerjiye kütle verince bu kütle verilmiş kısım sadece 3 boyuta inmiş
yani higgs bozonu aslında boyutları eksilten bir ortam
bu yüzden maddeler sadece 3 boyutta var iken enerjiler yüzlerce boyutlu ve zamandan bağımsız kalmışlar
yani burası madde evreni bir hapisane
enerjilerin hapisanesi
bu bir teori elbette
begüm: evet teori
Doğan: henüz higgs bozonu kanıtlanamdı
begüm: ama ben evrene kötü davranmayı sevmiyorum
yani o sonsuz bişey sonsuz bişey hapisane olamaz çünkü her ihtimaliiçerir
evrenin dışında başka bişey düşünemezsin
Doğan: zaten ben madde evreninden bahsediyordum
madde evreni sonsuz değil sonlu
kütlesi bile biliniyor
onun dışında sonsuza giden
begüm: madde eveniyse taam
Doğan: bir de kaos ve enerji evreni var
begüm: ama zaman bence insanın algılama tarzıyla alakalı bişey aslında zaman diye bişey yok
herşey aynanda
Doğan: devinim var
begüm: devinim bile yok
Doğan: o zaman maddeler var olamaz ki?
durgunluk madde için son demek çünkü
begüm: maddeleri antimaddelerle birleştir zaten yoklar
Doğan: entropisi durur evet ama anti maddelerin olmadığı ortamlarda madde varlığını sürdürmek için entropiye ve devinime muhtaç
begüm: işte zamanın olmadığını düşünürsen maddelerle antimaddeler sadece bi an
içinde herşey varken aslında hiçlik sözkonusu ama hiçliğin içinde sonsuz bipotansiyel var
zaman da bu ihtimallerden biri olduğu için biz onu yaşıyoruz
Doğan:
peki
diyorsun ki sonsuz durgunluk
aslında sonsuz ihtimaldir
biz de bu ihtimallerden biriyiz
bu çok mantıklı
sonsuz durgunluk aynı zamanda sonsuz sonsuzluk demek
nirvana veya adını ne koyarsan koy
şu anda içinde bulunduğumuz durum ise
bu sonsuzluğun kırık ve eksik bir yansıması bir ihtimali
bu bana uyar
düşünce sistemime zarar vermez
begüm:
hıhı
iyi bari anlaştık
uzlaşma sağlandıysa evren bu olabilir
......
Monday, December 14, 2009
enteresanlıklarla örülü yaşam
cumartesi günü optimum avm'de, defacto'nun jean çıkarma etkinliğinde hosteslik yapmıştım. demin internette gezerken bir haber sitesinde söz konusu etkinlikten bahsedildiğini gördüm ve sayfanın aşşağısında bi anda kendi fotoğrafımla karşılaştım, resmen çokkomik. kötü çıkmış olsam da bu da böyle bi anımdır:
http://www.haberler.com/defacto-nun-jean-cikarma-reklam-filmi-gercek-haberi/
http://www.haberler.com/resim.asp?haber_id=1844429
http://www.dha.com.tr/n.php?n=434f45fb-2009_12_14
http://www.haberler.com/defacto-nun-jean-cikarma-reklam-filmi-gercek-haberi/
http://www.haberler.com/resim.asp?haber_id=1844429
http://www.dha.com.tr/n.php?n=434f45fb-2009_12_14
Friday, December 11, 2009
in my heart of brain
geçen günlerden birinde yatakta oturmuş yazı yazarken neden yazı yazarken müzik dinleyebiliyorum da kitap okurken müzik dinleyemiyorum diye düşündüm. sonra kitap okurken anlamaya ve yorumlamaya yönelik kesintisiz bir zihinsel faaliyet içerisinde olunulduğundan şarkıdaki hisleri hissedicek bir aralık kalmadığı sonucuna vardım. hislerini ya kitapta okuduğun şeye göre yönlendiriyosun ya da müzikte algıladığın şeye göre, aynanda hem müziği hem kitabı yorumlayamıyorsun.
yazı yazarken ise cümlelerden sonra kısa bi mola verilebildiğinden, şarkıya odaklanabiliyorsun o aralıkta. ayrıca yazacağın cümleye ya da kelimeye beynin senden önce karar verdikten sonra, söz konusu cümleyi yazarken öyle yoğun bi zihinsel faaliyet içinde olmuyorsun. böylelikle bi yandan cümleyi kağıda geçirme işçiliğiyle uğraşırken bi yandan şarkıyı dinleyebiliyorsun yine. ardından bi sonraki cümleyi düşünürken yine şarkıdan uzaklaşıyorsun ama nasıl olsa birazdan yine düşünceyi harflere dökerken şarkıyı dinleyebileceğin için müzikle bağlantın o kadar kopmuyor. o diil de eğer bu yazıyı şuanda hala okumaya devam ediyorsan sen cidden benim sadık bir okuyucumsun,seni seviyorum.
bunları düşündükten sonra şarkının temposunun yazma işini kolaylaştırdığını farkettim. adeta tempoyla birlikte daha düzenli bir biçimde işleyebiliyordum düşünceleri kağıda. acaba temposu öne çıkan bir müzikle kitap okumak da kolaylaşır mı diye düşünerek değişik müzik türlerinin kitap okumaya etkisi üzerine kendi kendime bir deney yaptım. deney şöyle oldu: önce the black heart procession(indie) açıp birkaç sayfa okudum, sonra bonobo (elektronik) açıp bikaç sayfa okudum; en sonundaysa tchaikovsky(klasik) açıp bi kaç sayfa okudum.
the black heart procession-guess i'll forget you çalarken kitaba hiç odaklanamadım, şarkıda içli içli i try to forget youuu dedikçe benim radarlar şarkıya kaydı ve ilgimi kitapta tutmam zorlaştı. ilgimi kitaba geri getirdiğimde ise her şeye en baştan konsantre olmam gerekti. zaten şarkının sonuna doğru "but before i go i must say that in my heart you'll always be found, aaalwaays" kısmını dinleyince, kitabı falan bırakıp bişarapmıaçsamacaba diye düşündüm. kısacası kitap okurken dinlenen bi black heart procession'ın ya da beni duygulandıracak herhangi başka bi grubun kimseye faydası yoktu.
sonra bonobo'yu açtım. bonobo cidden iyi geldi. kitap okurken kafam müziğe kaymadığı gibi kitap okumamı bölebilecek kendi içsel düşüncelerime de kaymadı. yani hem müziğin temposunu takip ediyor; hem de kitabı o tempoyla birlikte kafama yerleştiriyordum. içinde çok ilginç şeyler olmuyorsa elektronik müzik kitap okumak için biçilmiş kaftandı.
son olarak tchaikovsky'nin piano concerto no 1'ini açıp kitap okumayı denedim ve bunun hayatımda yaptığım en büyük hatalardan biri olduğunu anlamam uzun sürmedi. şarkının o iniş çıkışları ve sürekli değişen metronomu arasında kitap okumaya çalışmak beni delirme noktasına getirmişti. tüm zamanların en sisli gününde selçuk'la gittiğimiz 4 piyano ve 1 şef isimli konserin molasında, selçuk'un parmağını sallayarak "bi kere tchaikovsky dinlerken başka şey yapılmaz, onu bi unut" diyişi gözümde belirdi.
yazı yazarken ise cümlelerden sonra kısa bi mola verilebildiğinden, şarkıya odaklanabiliyorsun o aralıkta. ayrıca yazacağın cümleye ya da kelimeye beynin senden önce karar verdikten sonra, söz konusu cümleyi yazarken öyle yoğun bi zihinsel faaliyet içinde olmuyorsun. böylelikle bi yandan cümleyi kağıda geçirme işçiliğiyle uğraşırken bi yandan şarkıyı dinleyebiliyorsun yine. ardından bi sonraki cümleyi düşünürken yine şarkıdan uzaklaşıyorsun ama nasıl olsa birazdan yine düşünceyi harflere dökerken şarkıyı dinleyebileceğin için müzikle bağlantın o kadar kopmuyor. o diil de eğer bu yazıyı şuanda hala okumaya devam ediyorsan sen cidden benim sadık bir okuyucumsun,seni seviyorum.
bunları düşündükten sonra şarkının temposunun yazma işini kolaylaştırdığını farkettim. adeta tempoyla birlikte daha düzenli bir biçimde işleyebiliyordum düşünceleri kağıda. acaba temposu öne çıkan bir müzikle kitap okumak da kolaylaşır mı diye düşünerek değişik müzik türlerinin kitap okumaya etkisi üzerine kendi kendime bir deney yaptım. deney şöyle oldu: önce the black heart procession(indie) açıp birkaç sayfa okudum, sonra bonobo (elektronik) açıp bikaç sayfa okudum; en sonundaysa tchaikovsky(klasik) açıp bi kaç sayfa okudum.
the black heart procession-guess i'll forget you çalarken kitaba hiç odaklanamadım, şarkıda içli içli i try to forget youuu dedikçe benim radarlar şarkıya kaydı ve ilgimi kitapta tutmam zorlaştı. ilgimi kitaba geri getirdiğimde ise her şeye en baştan konsantre olmam gerekti. zaten şarkının sonuna doğru "but before i go i must say that in my heart you'll always be found, aaalwaays" kısmını dinleyince, kitabı falan bırakıp bişarapmıaçsamacaba diye düşündüm. kısacası kitap okurken dinlenen bi black heart procession'ın ya da beni duygulandıracak herhangi başka bi grubun kimseye faydası yoktu.
sonra bonobo'yu açtım. bonobo cidden iyi geldi. kitap okurken kafam müziğe kaymadığı gibi kitap okumamı bölebilecek kendi içsel düşüncelerime de kaymadı. yani hem müziğin temposunu takip ediyor; hem de kitabı o tempoyla birlikte kafama yerleştiriyordum. içinde çok ilginç şeyler olmuyorsa elektronik müzik kitap okumak için biçilmiş kaftandı.
son olarak tchaikovsky'nin piano concerto no 1'ini açıp kitap okumayı denedim ve bunun hayatımda yaptığım en büyük hatalardan biri olduğunu anlamam uzun sürmedi. şarkının o iniş çıkışları ve sürekli değişen metronomu arasında kitap okumaya çalışmak beni delirme noktasına getirmişti. tüm zamanların en sisli gününde selçuk'la gittiğimiz 4 piyano ve 1 şef isimli konserin molasında, selçuk'un parmağını sallayarak "bi kere tchaikovsky dinlerken başka şey yapılmaz, onu bi unut" diyişi gözümde belirdi.
insan çelişkili hislere sahipken mantığın bu kadar tutarlı olması hiç samimi diil
saatlerin ileri geri alınma ritüeline çok karşıyım. insnaın biyolojik saatini bozuyor. üstelik ters tarafa doğru alınıyor hep bu ileri geriler. kışın zaten hava erken kararıyorken bir de saati ileri alıyoruz; 6 da kararıcak hava 5 de kararmış oluyo. yazın da mesela 8 de kararıcakken; saati ileri aldığımız için 9 da karmak zorunda kalıyo. 9 çok geç bence bu işler için. 5 de aşırı erken. üstelik 5 le 9 arasında 4 saat var ve kolay mı bu 4 saatin bünyemizdeki etkilerine uyum sağlamak?
bence bütün havalar 7-8 gibi kararmalı, saatlerde yapılan ilerigeriler havayı 7-8 de karartıcak şekilde olmalı çünkü 5'te kararırsa daha doğru dürüst bişey yapamadan gündüz hemen bitiyo ve ben biraz bunalıma girer gibi oluyorum. o yüzden normalde 10 da kalkmayı sevmeme rağmen kendimi 8'de kaldırmaya çalışıyorum artık. 8'de kalkınca, hava 5'te kararsa da 10 saatlik bi gündüz yaşadığından 7'de kararıyomuş gibi oluyo rahatlıyorum. (amma çok sayılı cümle)
gündüzü en az 10 saat yaşamak gerek; uyandıktan sonra bi 10 saat aydınlık olmalı yani. yazın ise 8'de kalkmak iyi olmaz çünkü o zaman hava 9'da karardığı için 13 saat aydınlık olmuş olur; halbuki bence en fazla 12 saat aydınlık olmalı. 12 saatlik bir gündüzden fazlası kafamı karıştıyo çünkü benim gün algım şöyle:(çizelge yapmazsa ölücek hastalığı):
10:00-13:00 arası sabah
13:00-16:00 arası öğle
16:00-19:00 arası öğleden sonra
19:00-22:00 arası akşam
22:00-01:00 arası gece
01:00-04:00 arası geceden sonra
04:00-07:00 arası sabaha karşı
07:00-10:00 arası erken sabah
şimdi bu çizelgeye göre size yetişkin biinsnaın en güzel uyku saatlerini açıklayayım: kışın 1 de yatıp 8 kalkmak çok iyi; yazınsa 10 da kalkıp 3 te yatmak muhteşem iyi.
bence bütün havalar 7-8 gibi kararmalı, saatlerde yapılan ilerigeriler havayı 7-8 de karartıcak şekilde olmalı çünkü 5'te kararırsa daha doğru dürüst bişey yapamadan gündüz hemen bitiyo ve ben biraz bunalıma girer gibi oluyorum. o yüzden normalde 10 da kalkmayı sevmeme rağmen kendimi 8'de kaldırmaya çalışıyorum artık. 8'de kalkınca, hava 5'te kararsa da 10 saatlik bi gündüz yaşadığından 7'de kararıyomuş gibi oluyo rahatlıyorum. (amma çok sayılı cümle)
gündüzü en az 10 saat yaşamak gerek; uyandıktan sonra bi 10 saat aydınlık olmalı yani. yazın ise 8'de kalkmak iyi olmaz çünkü o zaman hava 9'da karardığı için 13 saat aydınlık olmuş olur; halbuki bence en fazla 12 saat aydınlık olmalı. 12 saatlik bir gündüzden fazlası kafamı karıştıyo çünkü benim gün algım şöyle:(çizelge yapmazsa ölücek hastalığı):
10:00-13:00 arası sabah
13:00-16:00 arası öğle
16:00-19:00 arası öğleden sonra
19:00-22:00 arası akşam
22:00-01:00 arası gece
01:00-04:00 arası geceden sonra
04:00-07:00 arası sabaha karşı
07:00-10:00 arası erken sabah
şimdi bu çizelgeye göre size yetişkin biinsnaın en güzel uyku saatlerini açıklayayım: kışın 1 de yatıp 8 kalkmak çok iyi; yazınsa 10 da kalkıp 3 te yatmak muhteşem iyi.
Sunday, December 6, 2009
beni iğrenç bi durumda merdivensiz bıraktın
(Amelie filminden:)
İzleyenlerin hatırlayacağı üzere filmde Amelie bi gence takıyo kafayı ve bi takım oyunlar yapıyo ona. sonunda gence, çalıştığı yere gelmesini söylüyo mektuplar yollayarak ama adam geç kalıyo ve amelie geç kalma sebebi olarak 2 ihtimal düşünüyo:
1.si:
Mektuplar eline geçmediğinden gelemedi.
2.si:
"Mektupları birleştirmeye zamanı olmadı çünkü 3 azılı banka soyguncusu onu rehin aldı ve polisler peşlerine düştü. Kaçmayı başardılar ama hafızasını kaybetmişti. Bir kamyon şoförü onu aldı, kaçak olduğunu düşündüğü için onu İstanbul'a giden bir trene attı. İstanbul'da Rus füze başlığı çalmak isteyen Afganlar'a katılmak zorunda kaldı ama kamyonları Tacikistan sınırında uçurumdan yuvarlandı. Tek kurtulan oydu ve bir dağ köyüne yerleşip mücahit bir militan oldu.
Amelie üzülmemeye karar verdi çünkü kafasında aptal bir şapkayla oturup bütün gün lahana yiyen birini istemiyordu. Böyle biri için üzülmeye de değmezdi zaten."
İzleyenlerin hatırlayacağı üzere filmde Amelie bi gence takıyo kafayı ve bi takım oyunlar yapıyo ona. sonunda gence, çalıştığı yere gelmesini söylüyo mektuplar yollayarak ama adam geç kalıyo ve amelie geç kalma sebebi olarak 2 ihtimal düşünüyo:
1.si:
Mektuplar eline geçmediğinden gelemedi.
2.si:
"Mektupları birleştirmeye zamanı olmadı çünkü 3 azılı banka soyguncusu onu rehin aldı ve polisler peşlerine düştü. Kaçmayı başardılar ama hafızasını kaybetmişti. Bir kamyon şoförü onu aldı, kaçak olduğunu düşündüğü için onu İstanbul'a giden bir trene attı. İstanbul'da Rus füze başlığı çalmak isteyen Afganlar'a katılmak zorunda kaldı ama kamyonları Tacikistan sınırında uçurumdan yuvarlandı. Tek kurtulan oydu ve bir dağ köyüne yerleşip mücahit bir militan oldu.
Amelie üzülmemeye karar verdi çünkü kafasında aptal bir şapkayla oturup bütün gün lahana yiyen birini istemiyordu. Böyle biri için üzülmeye de değmezdi zaten."
Subscribe to:
Posts (Atom)
