Sunday, November 29, 2009

40 yılda bi empati yaptım, o da kendimle

evren burası. samanyolu galaksisi, güneş sistemi no 3. güneş'in ordan gelicekseniz venüsü geçin sağda. eğer plüton tarafından gelecekseniz jüpiterden tarif edeyim, orası büyük mutlaka görmüşsünüzdür. satürnün arkasındaki jüpiter evet. onu geçince mars var, kızıl bi gezegen. ilersinde de bizimki işte. mavi.

uzaylı dostlarım, ben pek çok şey istiyorum ama kendi isteklerime uyan bir parça değilim. nasıl simsiyah bi kalemden mavi yazmasını beklemezsiniz, işte ben de kendimden çelişki beklemiyorum ama kesin var bi sürü çelişkim. gerçi insanın bunu kabullenmesi lazım, asla mükemmel olmayacağını bilmesi lazım, önemli olanın yolda olmak olduğunu ve daha iyi olmak için her zaman mücadele vermesi gerektiğini kavraması lazım. çünkü sihirli bi değnek gelip hayatımızı düzeltmeyecek. hayatımız zaten bu bozuk haliyle düzgün ama her zaman daha iyisi için devinmek gerek.

işte geçen gün yine deviniyodum; düşündüm ki çok komik bi beynim var, bu yüzden devinirken çok eğleniyorum. dolayısıyla bi gün mükemmele ulaşıcam ve devinmeme gerek kalmicak diye çok korkuyorum. mükemmel olmak kesin çok sıkıcıdır. mükemmel ilişkiler de çok sıkıcıdır. zaten filmlerde de mesela aşıklar kavuşunca film bitiyo çünkü gerisi çok sıkıcı. hiçbi amaç kalmadı üstelik pek birşey de değişmedi. yine sabah kalkıp çişlerini yapıcaklar. hayatının aşkını bulsan da sabah o çişi yapıosun, hiç kaçışın yok. sonra yine kendinle kaldığın bir nokta olacak; yani bütün ilişkilerini mükemmeştirsen de eve gelip kitap okuyorsun tek başına eninde sonunda. işte o alanı iyi koruman lazım ki başına gelebilecek herşeyi karşılayabil. çünkü herşeyini kaybetsen de kendinle başbaşa kaldığın o alanla hayatta kaldığın sürece birliktesin ve bilincini kaybedene dek o seninle olacak.

Wednesday, November 25, 2009

This is the mind you came to fight, call it fateful. Don't be a plague, a spell to kill, you should be grateful.

neredeyse bütün hayatımı yazı-tura yönlendiriyordu. yarın okula gitsem mi hoop yazı-tura, şununla buluşsam mı hoop yazı-tura, kitap mı okusam film mi izlesem hoop yazı-tura.

yazı tura benim dinimdi. hatta onunla ilgili ayrıntılı yazı bile ele almıştım (şu: http://livingmaze.blogspot.com/2009/04/yaz-tura-atlrken-dikkat-edilecek.html) ne zaman kararsız kalsam -ki her zaman kararsız kalıyordum- bana o yol gösteriyordu. dolayısıyla kararsız kaldığım pratik konularda çok fazla düşünmeme gerek kalmıyor, hayatım kolaylaşıyordu. karşılığında ben de, o ne derse yapıyordum. eğer yazı-turanın dediğini yapmazsam, bir dahaki sefere bana doğru cevabı söylemeyeceğine inanıyordum. gerçekten delirmiş olmalıydım. ama sonuçta yazı-tura beni hiç yanıltmamıştı. mesela akşam şuraya gitsem mi diye sorduğumda git derse, gidince kesin iyi vakit geçiriyordum; gitme dediği halde gidersem bi yere, kesin kötü bişey oluyordu.

bu sabah lisede stajyer olarak derse girmemiz lazımdı sevgiyle. dün akşam msn'de bu konuyu konuşurken, çok üşendik ertesi sabah erken kalkmaya. gitmesek mi sevgi dedim, valla gitmeyelim ya dedi, ama hocaya gelcez dedik dedim, o zaman gitmemiz lazım dedi, karar veremedik. ben de yazı tura atmayı önerdim hemen. yazı gelirse gitçez tura gelirse gitmicezdi. nolurturagelsinnolurturanolur derken yazı geldi. yıkıldım. bu acı haberi sevgi'ye verdim o da yıkıldı, inanmak istemedi ve kendi şahsi yazı turasını kendi atmaya karar verdi. ona da yazı gelince, demek ki kesin gitmemiz gerektiği konusunda ancak ikna edebildim.

neyse sabah 7 de kalkıp çıktım yola. normalde ben atalar'dan sevgi maltepe'den aynı trene biniyoruz, sonvagonda buluşuyoruz. ama bi gittim, trenler çalışmıyodu. memur grevi olduğunu görmüştüm gazetede ama trenlerin çalışmayacağını hiç düşünmemiştim doğrusu. madur olsak da emekçinin yanındayız o ayrı konu. sevgiye trene binemediğimi haber vermek için telefon ettim, telefonu annesi açtı ve sevgi'nin telefonunu evde unuttuğunu söyledi. sorna ben de trenden ve sevgi'den umudu kesip otobüse bindim.

otobüs çok kalabalıktı, ordaki 1500 kişinin arasına bir şekilde sıkıştım. her durakta yeni birileri biniyor ama asla hiç kimse inmiyordu. otobüsün içi artık o kadar kalabalıklaşmıştı ki resmen tombullaştı otobüs; yani dışardan bakarsanız otobüsün yan duvarlarındaki bombeyi görebilirdiniz bence. bostancı'ya gelince benim artık inmem gerekti. ön kapıyı açar mısınız dedim şöföre. açtı saolsun. sonra önümdeki 700 kişi ben inebiliym diye otobüsten geçici olarak indi ama tam ben inerken, kulaklığımın kablosu bi yere takıldı ve bütün otobüs kulaklık kablosu çözmek için seferber oldu. milletçe yakaladığımız bu birlik ve beraberlik beni çok duygulandırdı gerçekten.

otobüsten indiğimde derse 10 dakka geç kaldığımı farkettim. zaten stajyerim, zaten hoca çocukların benim yüzümden derse konsantre olamadığını düşündüğü için benden iğreniyor; bi de 10 dakka geç kaldığım halde derse girmeye kalkışsam kesin çok fena döverdi beni. bu arada öğretmenler gününde bi arkadaş bana öğretmenler günümü kutlayan bi mesaj atmış, çok hoşuma gitti ama konu bu diil. derse girmedim ve o kadar yolu boşu boşuna gelmiş olduğumu kabullenmek zorunda kaldım. yazı tura resmen bana yalan sölemişti, çok sinirliydim. tam şuan, evde sıcacık yatağımda uyuyacakken beni memurların grev yaptığı şu 25 kasım sabahı yollarda süründürmüştü.

bari okulun kapısının önünde bekliyim, ders çıkışı, telefonunu unuta unuta bu gün evde unutmuş olan sevgi'yi yakalarım diye düşündüm. neyse ki sevgi hemen geldi yanıma hiç beklemeye gerek kalmadan çünkü hoca yokmuş. o da bi memur sonuçta.

sevgi'nin yolda yaşadığı işkenceler benimkinden bile daha kötüydü. o da yazı-tura'ya gıcık olmuştu. bu sabah böyle kapanmasın, gidip bi çay içelim bari; hem belki o arada önemlibişey olur diye düşündük. hala yazı turadan umutluyduk, bizi ders için getirmediyse de belki başka bi sebep için buraya getirmiş olabilirdi. gerçi bu kadar sinirden sonra bu sabah kurtarılabilir miydi bilemiyorduk ama mesela yürürken yerde 3-5 milyar bulursak inanabilirdik yazı turanın bizi kandırmadığına.

gittik yemek yedik hiçbişey olmadı, çay içtik hiçbişey olmadı, sahilde yürüdük hiçbişey olmadı, bankta oturduk yine hiçbişey olmadı. sonunda pes ettik. gerçekten de kandırılmıştık. sonra dönüş için otobüse binelim derken otobüsü ucu ucuna kaçırdık. iyi birşey olmadığı gibi, hala ısrarla hiçbi işimiz rast gitmiyodu. sonunda eve ulaştığımda artık bi dinim yoktu. acaba yazı-turaya inanmayı bırakmak yerine bu dine isyan edip bi süre dediklerinin tam tersini mi yapsam diye düşündüm. ama vazgeçtim çünkü belki de artık bu bataktan çıkma vaktim gelmişti ve kendi kararlarımı kendim vermeyi öğrenmem lazımdı.

Thursday, November 19, 2009

ben de isterdim ki... uyanmak isterdim... ama zaten uyanığım.

"asla yanlış şeyi yapmak üzere yola çıkamazsınız. her eyleminiz, o eylemi yaptığınız anda otomatik olarak doğrudur. o kadar çok yanlış yaptım ki ben aptalın tekiyim deseniz bile haklısınız. haklı olmaya mecbursunuz, ne yaparsanız yapın haklı olmaktan kurtulamazsınız çünkü o sizin fikriniz."

Tuesday, November 17, 2009

i'm not anymore a prisoner of my hopes

okula gitmeye karar vermiştim dün akşam ama sabah çok üşendim. yazı tura attım tura geldi, tura gelirse okula gitme demekti ben de gitmedim. zaten ne biçim kasvetli hava var, karanlıktan klavyeyi zor görüyorum. nirvana çalıyo bi de, lise yıllarıma döndüm.

hava ne kadar kasvetlenirse zamanda o kadar geriye gidiyorum.

o diil de bak aklıma geldi şimdi. lisedeyken marilyn manson'a aşıktım ben. she&he diye bi dergi vardı, marilyn manson posteri vermişti. posterin arka tarafında da matt damon var. neyse ben posteri daha sonra asmak üzere masamın üzerine bırakıp okula gitmiştim. akşam bi geldim gündüz babam odamı toplamış, posteri de asmış ama matt damon tarafını asmış. tabi insan kızının marilyn manson'a diil matt damon'a aşık olmasını bekliyo. ah ya canımbenim.

aslında var ya belki de matt damon tarafını asmasındaki amaç, posterin o tarafını asacağımı zannetmesinden ziyade bana bi mesaj vermektir. "bunu beğen bak bu daha çok insana benziyo" gibisinden bişeyler. ama neyseki ben bu mesajı almayı reddettim ve hemen posteri söküp doğru tarafını astım.

Thursday, November 12, 2009

Sunday, November 8, 2009

thank you mario but princess is in another castle

kasım ayında olduğumuz gerçeğiyle yüzleşince çok şaşırdım çünkü bu demekti ki 2009 bitiyor. tüm zamanların en hızlı yılı olmalı o zaman 2009. ben daha şu yazıyı yazdığımı dün gibi hatırlıyorum: http://livingmaze.blogspot.com/2009/01/i-cannot-head-your-pleading-call.html.
bence 2009 en fazla 5 ay sürdü. biriki bisiklete bindik sonra okul başladı hoop vizeler; ardından sonbahar geldi derken bi baktık kasım. resmen 3 ay sürdü yani 2009.

--------

değişik bakış açılarına bürünerek 2009 u uzun göstermeye çalıştım bi süre demin kendime ama nasıl bakarsam bakayım bu 2009 2 ay sürdü bence, hiç öbür yıllar gibi diil. aralık belki tek başına 3 yıla bedel geçerse bilemiyorum tabi ama kasıma kadar nasıl geçti anlamadık hiç.

çok mu mutluydum acaba diye düşünüyorum o zaman. evet, gerçekten de mutluydum. biriki bisiklete bindik dediğim sırf haftada 1-2 biniyodum zaten; toplamda 20-30 kere binmişimdir ki bu 20-30 un nerden baksam 5 tanesi hayatımın en güzel günü olmaya adaydı. sonra hava soğuyunca bi ara bütün gün internetteydim. bütün günler birbirine benzeyince de hızlı gibi geliyo. şimdi interneti azalttım ama bu sefer de bütün gün piyano çalıyorum. illa bişeyin boku çıkıyo yani. ben istiyodum ki hergün 3 saat piyano çalayım, 3 saat kitap okuyayım, 3 saat de nete gireyim ama günde ya 9 saat nete giriyorum, ya 9 saat piyano çalıyorum, ya da 9 saat ders çalışıyorum. ne biçimiş. gerçi hergün 3 saat onu 3 saat bunu şeklinde yapsam bütün günler birbirine benzeyeceği için kötü hissedebilirim.

aslında var ya hızlı mızlı ama bu 2009 hayatımın en mutlu senesiydi diyebilirim. 1 ay daha kötü bişey olmazsa direk diycem hatta.

aspoeki serpenten

geçen günlerden birinde sınav çıkışı sevgi'yle eminönü-kadıköy vapuruna gidiyoduk. yoldaki bi saatin 17:49'u gösterdiğini görünce koşmaya başladık hemen çünkü bizim vapur 17:50'deydi. koştuk koştuk koştuk. bi geldik kadıköy iskelesine, iskelenin saati 17:48. resmen koşarak zamanda 1 dakika geriye gittik.

Thursday, November 5, 2009

zamanında fransaya kapitülasyonlar verip sonradan bunun sıkıntısını yaşayan osmanlı gibi hissediyorum kendimi..

bugün çok zor bi gündü. regl ağrısıyla mide asidinin birleşiminden çıkan sonuç bütün bedenimi sarmıştı. bunca fiziksel acının ortasında sınava yetişmem gerektiği için sabahın köründe apar topar evden çıktım. sınavda bana lazım olacak bilgiler beynime saçılmıştı, onlara odaklanıp beynimi toparlamam gerekiyordu ama bu uçsuz bucaksız düşünce çöplüğünün içinde ve onca fiziksel acının arasında bunu başaramadım. biraz trende, biraz vapurda, biraz tramvayda acı içinde kıvrandıktan sonra sınava yetişmeyi başardım ucu ucuna. sınavda olaylar her zamanki gibi çok hızlı gelişti, hızla birşeyler okuyup işaretledim ve bunu yaparken beynimin içindeki bilgiler havada uçuştu resmen. işin komiği 100 bekliyorum. neyse sınavdan çıkıp hemen tramvaya bindim tekrar, şimdi de vapurdayım. biranönce eve gidip ölmek istiyorum.

fotoğraf çeken japon beni çekiyo itiraz etmeli miyim acaba bu duruma. muhtemelen bi süredir beni izlediği için tam gaz yazı yazıyor olmama rağmen, yolladığı enerjiyle dürtülüp direkt onun olduğu tarafa baktım. bu bakış, bana nişan alınmış bi fotoğraf makinesi objektifiyle gözgöze gelmeme neden oldu. şimdi yine deftere döndüm ama artık rahat değilim; çünkü artık fotoğrafımın çekildiğini bildiğim için her davranışım poz gibi algılanacak gibi geliyor, çekme desek de şimdi gereksiz gerginlik zaten japonca da bilmiyorum, bütünilhamımkaçtı.

Sunday, November 1, 2009

derste tuttuğum notu aynen yazıyorum:

geçme notu 60. ateşim çıktı yaa. o kadar bedensel esenliğe önem ver yine gel domuz gribi ol. nebiçin. amfide yer olmasın ayakta kal. zaten idrar yolları enfeksiyonuna yatkın ol, bir de taşa otur. nebiçin hayat düyd.

bilimsel bilimsel bilimsel bilginin

öğretmen olursanız ilk 2 sene adaptasyon probleminiz olacak diyor. 2 sene diyor. 2 sene çok diyil mi ya? tek hayatımın 2 senesinden bahsediyor laf arasında.

kımon düüyd, resmen domuzgrivi.